Saygı gördükçe büyüyen,saygı görmek içinde verilen işleri kusursuzca yerine getiren Magripli Malik'in hayatı bölümlere ayrılabilir.Toyluğun yitirilmesi,maşa olarak kullanılmak,arabuluculuk işlerine karışılması ve şehirler arası esrar sevkiyatlarını iyi yönetmesi sonucu yeraltı krallığına yükseliş.

Korsikalıların pis işlerini yapan araplarla da iyi geçinen bir magriplinin hayat hikayesi Un prophéte.Sıfırdan başlayan 'başarı' hikayelerinden biri diyebiliriz.Scarface filminde Tony Montana sıfırdan başlayarak kralı öldürüp krallığını ilan ediyordu.Bu nedenle esrar ticareti ile dışarda kral olmuşluğun içerdeki anlatımı da diyebiliriz.Lakin bir fark vardır.Un Prophete'te kralı öldürmeden kralın gözü önünde yükselişe geçip onu çaresiz bırakmak vardır.

19 yaşında hapishaneye düşmüş geçmişi ıslahevi olan hayatın yaşama kısmını henüz bilmeyen bir çocuk.Ecnebi diyarlarda hapishaneden sağ çıkmak istiyorsan gruplara katılman gerektiği gerçeğini OZ dizisinden iyi biliriz.Çünkü her türlü milletten insanın barındığı bu çatı altında söz sahibi olmak ve sözünün geçmesi önemlidir.Korunma vaadiyle de yeni gelenler maşa olarak kullanılır.Korsikalılar ve Araplar olmak üzere 2 farklı grubun olduğu hapishanede Korsikalıların tehditlerine boyun eğmek zorunda kalan Malik Arap liderini öldürmek zorunda kalmıştır.6 yıllık bir hüküm ve korunma olmadan mahkumiyetinin sonunun gelmiyceğini bildiği için bu infaz kararını uygulamaya razı olmuştur.Öldürmek sadece bir başlangıçtır ve pis işler Malik'in boynunun borcudur.6 sene vardır hapishaneden çıkmak için ve içerde olduğu dönemde Malik için gelişim önemlidir.Gelişim içinde farklılık varsa önemlidir.Arkasını sağlama almadan yükselmek çabuk düşmek demektir.Şans eseri değil planlı bir şekilde en tepeye çıkılmalıdır.Malik hapishanede ne iç hesaplamalarla, muhbirlerle uğraşan Korsikalılar'a bulaşır,ne de 'taşaklarıyla' düşünen Arap milletine benzemektedir.Zira Arap kelimesi paranın tersten yazılışıdır ve çok kez duyduğum bir laftır arapların para sevgisi.Malik'te kimi nasıl satın alıcağını bilen biridir.



"Her şey bir rüzgara bakıyor abi
bakma esrar çekip mayıştıklarına
bir gün var ya bir gün bu mağribli çocuklar
bir gün yakacaklar Paris'i"

Hakan Albayrak


Filmde salt bir şekilde bir mahkumun yeraltında yükselişinden çok kimlerin yeraltı hayatını yaşadığı önplandadır.Yerüstünde Fransa'nın esas sahipleri ikamet ederken yerin altı ülkenin öteki çocuklarına emanettir.Göçmenlerle ilgili politikaları sebebiyle birçok kez eleştirilen Fransa'nın banliyölerinde 2005te yaşananlar halen hatıralarımızdadır.Bu nedenle göçmen sorunlarının Fransız sinemasında çok önemli bir yeri vardır.Dönem dönem La Haine gibi çok iyi yapımlara vesile olan bu sorunu Un Prophete filminde de görüyoruz.Fransız mahkumların tutulmadığı sadece göçmenlerin varolduğu bir hapishane.Keza gene hapishane dışında İtalyanlar ve Magripliler arasında esrar kaçakcılığı önplana çıkartılıyor.Şehir bir fransız şehri lakin konunun içinde gardiyanlar haricinde fransız bulmak oldukça zor.

Yönetmenliğini Jacques Audiard 'ın yaptığı,Malik rolünde Tahar Rahim 'in oynadığı Un Prophéte Bafta'da en iyi yabancı film ödülünü aldı.Oscar ödül törenlerinde Haneke'nin Das Weisse Band filmi ile en iyi yabancı dilde film ödülü için kapışıcak olan yapım zaman zaman durağan bir hal alsada senenin hiç kuşkusuz en iyi yapımlarından.


2009 yılında Woody Allen külliyatı ile dolu bir haftam vardı. Böylesi haftalar güzel olur, adamı tepeden tırnağa tartabilirsiniz. Kitaplarının kısa olmasından ve okunabilirliğinin yüksek olmasından dolayı rahat ve zevkli bir hafta geçirdim. Filmleri çok iş yapmıyor diye sanatçı olarak adlandırıldığını, her ikisinin de iftira olduğunu söyleyen bir adam. Deha diyenler var, ama bir deha için fazla kof bana sorarsanız.

Ölümsüzlüğe ulaşmayı eserleriyle değil, gerçekten ölmeyerek istiyordu bu yaşlıca yahudi. Filmlerinden çok fazla bahsetmeyeceğim, sonuç olarak bu sigarayanikları sadece paketteki sigaraların yanan oksijenle birleşmesi değil sadece, tarladan yapışkan tütünü toplayan ellerin gelişimine, o elin geçtiği yollara da bakmak lazım.

Deconstructing Harry adlı filmde kendi hayatını tiyatral yeteneklerinin son damlasına kadar kullanarak beyaz perdeye aktaran bu en zeki 3. yahudi lakaplı adam (1. Einstein, 2. Marx) bu filmi gerçekten izlenilebilir kılıyor farklı tarzıyla. Filmin zeka kokması kadar normal bir şey yok bana sorarsanız, onun tarzıyla eleştirmek gerekirse gerizekalılık veya banellik mi kokması gerekiyordu?

Kıyıda köşede kalmış toplumsal tespitleri kişisel bazda yapıp bize hakikaten öyle dedirten, farklı betimleme ve benzetme teknikleriyle oha dedirten bu adamın ABD'de hala en seksi erkekler arasında yer aldığını belirtmeden edemeyeceğim.

Bitirişi seks üzerine dediği en beğendiğim lafıyla yapmak istiyorum. Yaşlılığından dolayı seks hayatıyla dalga geçilmesi sık rastlanan bir durum zaten, bu da olayı kanıksamış durumda. En son ne zaman bir kadınla birlikte oldunuz sorusuna verdiği cevap:
En son bir kadının içerisindeyken, özgürlük anıtını dolaşıyordum.

Özlü bir sözle girişimi yapayım:
-Everything that has a beginning has an end.
Yani başlangıcı olan her şeyin bi sonu vardır.
Bu sonların kimi, üzer kimimizi; kimi, sevindirir kimimizi. Üzer'e örnek mesela Alkazar'ın kapanması. Sevindirir'e örnek AKP'nin kapatılması mesela. AKP kapatılmadı henüz ağzınızın suyunu akıtmayın!

Ama Alkazar Sineması kapanıyor. Hokkabaz'da Sait Baba'nın dediği gibi: Acı ama gerçek!
Şimdi bu yazıya bakıp Alkazar sineması hayranı olduğumu düşünebilirsiniz. Düşünün zaten. Ben burayı geç keşfettim. Soul Kitchen ın oynadığı bi salon ararken bi tek Alkazar'da olduğunu görünce yolu yok gidicem dedim. Giderken hakkında pek bilgim yoktu. Kötü köhne bi yer olduğunu düşünüyordum. Gidince ne kadar da yanıldığımın farkına öyle bi vardım ki!
Bilet fiyatı normaldi, 8 lira. Eski ama yeni eski bi yerdi. Kafesindeki fiyatlar insanı cezbediyodu. Büyük çayı 2 liraya içebilmek. Mısırı 3 liraya alabilmek. Bi de bunları bi sinemada bu fiyata alabilmek... Bunlar hayaldi Alkazar'a gidene kadar. Hayalimi gerçekleştirdiği için Alkazar yönetimine teşekkürü bi borç bilirim.

Ramiz Dayı'ya söylesek bişi yapar mı acaba? Zira o herşeyi gören ve bilendir. O da sever böyle tarih kokan yerleri! Yetiş ya Ramiz!



Velhasılı kelam Alkazar kapanıyor.
O güzelim sinema salonu kapanıyor.
O tarih kokan sinema kapanıyor.
O büfesi en ucuz olan sinema kapanıyor.
O girişi en heybetli olan sinema kapanıyor.

Yolu yoktu zaten kapanmaktan başka. Zira gişe yapan filmler gösterilmiyordu. Sanat filmi dediğimiz filmler gösteriliyordu. Sanat filmleri ne kadar gişe yapıyorsa burası da o kadar para kazanıyordu. Para kazanamadıkları için salonları yeni açılan sinemalarla kapışamayacak düzeyde kaldı. Sonunda beklenen son geldi.
Nasip kısmet kader 3lüsüne bağlayarak bay bay diyorum Alkazar'a...

Alkazar'ın kapanması demişken nerden duyduğumu unuttuğum bi hikaye geldi aklıma. Gerçi bunun hikayeyle alakası yok ama yerine daha uygun bi kelime bulamadım.
Fransa da bi sinema salonu varmış. İsmini falan hatırlamıyorum. Ama hikayesini biliyorum. Burda yaklaşık 50 yıldır sadece tek bi film gösteriliyormuş. Bu salon şehrin simgesi haline gelmiş. Tarihi bi mekan tadında turistlerin ziyaret ettiği noktalardan biriymiş. Amma gaipten konuştum. Bunu bi yerde duymuştum ama unuttum. Bilen varsa açıklasın.


Ladies and Gentlemen!
Türkiye'nin Oscar'ı olarak lanse edilen Yeşilçam Ödülleri'ne aday filmler açıklanmış. Güzel de açıklanmış. Aday filmlerin tanıtımı için Ghetto'yu kapatmış ilgililer. Sanatçıları falan da çağırmışlar keyif yapmışlar bi güzel. Yani bu ödüller bahane. Bunların amacı ödül bahanesiyle bi araya gelmek. Allahın elitleri:)

Gırgırı bırakalım(Herhangi bi kenara bırakabilirsiniz). Şöyle bi aday listesine göz attım. Ve şuna kanaat getirdim: Türkiye'nin Oscar'ı olsa olsa Yeşilçam Ödülleri olur. Bir çok festivalimizde olduğu gibi gişe yapan filmlere kötü gözle bakılmamış. Gişe yapan filmlerin de herhangi bi yönüyle öne çıkabileceğini düşünebilmişler. Sadece ciddi şekilde karamsar tema içeren sözde sanat filmleri aday gösterilmemiş.
Bunda 750 kişilik ön eleme jürisinin önemli payı var elbette. Aday filmleri elit 3-5 kişilik bi grup belirlemiyor. Ödüle layık görülecek isimler de 2500 kişilik bi jüri tarafından belirlenecekmiş. Bu jüri içinde sinemasever kamuoyu önderleri olacakmış. Ulan harbi merak ettim kimmiş bu önderler. Yakında açıklanması için bi kamuoyu baskısı oluştururuz.

Genel olarak aday filmler adaylıklarını hakediyorlar ama biri hariç: Güneşi Gördüm. Güneşi Gördüm kesinlikle iyi bi film değildir. Ülke sorunlarından bahsetmesi bi filmi iyi yapmamalı. Senaryosu çok kötü bi kere. Varolan bir çok ülke sorununu karman çorman etmiş. Mahsun'un oyunculuk performansı berbattı.Yine senaryosunu yazdığı Gecenin Kanatları filmi de yılın kestanesi ödülünü almıştır. İnsanları sırf sevişme sahnesi için çeken yegane filmlerdendir. Zira Ömür Gedik hanımefendi sinema yazarı kişisi filmin güzel olmadığını ama sevişme sahnesi için izlemeye değer olduğunu söylemişti. Mahsun efendi hala Beyaz Melek filminin kaymağını yeme çabasında. Ya kardeşim herkes yapamıyo 3 işi birden. Kenara çekil. Birisine yönel. O da yönetmek olsun. Gerisine karışma.






Ödül listesi aşağıda listelenmiştir. Kendi tahminlerimi kalın harflerle belirginleştirmeye çalıştım. Sizlerden de tahminlerinizi beklerim.
En İyi Film:
Güneşi Gördüm, Hayat Var, İki Dil Bir Bavul, Nefes: Vatan Sağolsun, Pandora'nın Kutusu, Vavien.

En İyi Yönetmen:

Levent Semerci-Nefes: Vatan Sağolsun, Mahsin Kırmızıgül-Güneşi Gördüm, Reha Erdem-Hayat Var, Yağmur ve Durul Taylan-Vavien, Yeşil Ustaoğlu-Pandora'nın Kutusu, Zeki Demirkubuz-Kıskanmak.

En İyi Kadın Oyuncu:

Binnur Kaya-Vavien, Demet Evgar-Güneşi Gördüm, Meral Çetinkaya-Karanlıktakiler, Nergis Öztürk-Kıskanmak, Nesrin Cevadzade-Dilber'in Sekiz Günü, Şerif Sezer-Deli Deli Olma.

En İyi Erkek Oyuncu:

Engin Günaydın-Vavien, Mert Fırat-Başka Dilde Aşk, Mete Horozoğlu-Nefes: Vatan Sağolsun, Nadir Sarıbacak-Uzak İhtimal, Öner Erkan-Bornova Bornova, Yılmaz Erdoğan-Neşeli Hayat.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

Cemal Toktaş-Güneşi Gördüm, Cezmi Baskın-Neşeli Hayat, Genco Erkal-Pazar: Bir Ticaret Masalı, Mustafa Uzunyılmaz-Mommo-Kızkardeşim, Settar Tanrıöğen-Vavien.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

Berrak Tüzünataç-Kıskanmak, Derya Alabora-Pandora'nın Kutusu, Hasibe Eren-Usta, Lale Mansur-Başka Dilde Aşk, Serra Yılmaz- Vavien.

En İyi Görüntü Yönetmeni:

Floren Henry-Hayat Var, Gökhan Tiryaki-Vavien, Hayk Kırakosyan-7 Kocalı Hürmüz, Levent Semerci ve Vedat Özdemir-Nefes:Vatan Sağolsun, Soykut Turan-Güneşi Gördüm.

En İyi Senaryo:

Engin Günaydın-Vavien, İnal Temelkuran- Bornova Bornova, Levent Semerci, M. İlkay Altınay ve Hakan Evrensel-Nefes:Vatan Sağolsun, Yeşim Ustaoğlu-Pandora'nın Kutusu, Yılmaz Erdoğan-Neşeli Hayat.

En İyi Müzik:

Atilla Özdemiroğlu-Vavien, Ender Akay ve Sunay Özgür-7 Kocalı Hürmüz, Erkan Oğur-Mommo-Kızkardeşim, Mazlum Çimen-Nokta, Yıldıray Gürgen, Tevfik Akbaşlı ve Mahsun Kırmızıgül-Güneşi Gördüm.

En İyi Genç Yetenek:

BKM Mutfak Oyuncuları-Neşeli Hayat, Damla Sönmez- Bornova Bornova, Elit İşcan- Hayat Var, Onur Ünsal-Pandora'nın Kutusu, Umut Kurt-Güz Sancısı.

Turkcell
İlk Film Ödülü:
Başka Dilde Aşk-İlksen Başarır, İki Dil Bir Bavul-Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan, Mommo-Kızkardeşim-Atalay Taşdiken, Nefes: Vatan Sağolsun-Levent Semerci, Uzak İhtimal-Mahmut Fazıl Coşkun.


Altın Ayı Bal'landı!
Asıl başlığım buydu. Sonra sitelerde gezerken gördüm ki Milliyet çalmış fikrimi. Ulan çok da bi bok sanmıştım kendimi bu başlığı atarak.

Malum sinema bloguyuz. Bu da bi sinema haberi. Yazmamak olmaz di mi! Yazıyorum:
Semih Kaplanoğlu'nun 3lemesinin son halkası 'Bal' Altın Ayı'ya layık görüldü. İyi de oldu tabi. Bu ödüle 46 yıl sonra yine bi türk filmi layık görülmüş. İlk Altın Ayı'yı alan Türk Filmi ise Metin Erksan'ın 'Susuz Yaz'ıymış. Vay be 46 yıl. Bi ara Cem Uzan'ın 46. yıl konserleri vardı di mi. Ne tesadüf.
Sayın Kaplanoğlu'na sormuşlar ödülü 46 yıl sonra ilke kez bi Türk aldı. Nasıl hissediyorsunuz: Mutluyum, demiş. Bi de sanat filmlerinin seyirci sorununa değinmiş. Dağıtımlarının iyi yapılamadığından bahsetmiş. Aldığı bu ödülün genç yönetmenler için itici güç olacağını söylemiş.
Sübyancı Roman Polanski de en iyi yönetmen ödülüne layık görülmüş...


Aranızda bu Berlin Film Festivalinin kaçıncı yılıydı ya diye düşüne düşüne kafayı yiyenler varsa cevabını söyleyeyim: 60. yılı. Koskoca 60 yıl! İyisiyle kötüsüyle 60 yılı geride bırakmış Berlin.
Bu arada festivalde Sibel Kekilli'nin de bi filmi varmış. Almanca bi filmmiş. Benim bi öngörüm var artık Sibelle ilgili. O da şudur: Sibel Kekilli bi filmde varsa kesin sevişmiştir. Hem de güzel sevişmiştir. Umarım yanıltmaz beni.

Sibel Kekilli demişken bi dipnot bırakayım: Fatih Akın da Altın Ayı kazanmıştı 2004 yılında. Ama onu Türk saymıyoruz biz blog olarak. Elin gavuru sınıflamamıza giriyo. Bi üst satırda sevişmek dedim ya! Onu da demişken şunu da diyeyim: Soul Kitchen mükemmel film arkadaşlar. Sırf disko sahnesi, kardeş dansı, vergiyle ilişkiye nasıl giriliri görmek için defalarca izlenir bu film. Mükemmelsin Fatih Akın. Keşke bu ülkeden çıkaydın da gururlanaydık la senle!

Blog olarak en kısa zamanda Golden Köpek Ödülleri dağıtmaya karar verdim. Başvuranlar bana başvursun. Gerekli saçmalamayı ileri bi tarihte yapıcam. Şimdilik heyecanlanın sadece!










Son olarak sizlere ödül listesini sunuyorum. Kopyala-yapıştır'ın gözünü seveyim:

Ödül kazanan filmler:

  • Altın Ayı: “Bal”, Yön.: Semih Kaplanoğlu
  • Jüri Özel Ödülü Gümüş Ayı: “If I Want To Whistle, I Whistle”
  • Olağanüstü Sanatsal Katkı Ödülü Gümüş Ayı: Pavel Kostomarov (Görüntü Yönetmeni), “How I Ended This Summer”
  • En İyi Yönetmen Gümüş Ayı: Roman Polanski, “The Ghost Writer”
  • En İyi Senaryo Gümüş Ayı: Wang Quan’an ve Na Jin, “Tuan Yuan / Apart Together”
  • En İyi Kadın Oyuncu Gümüş Ayı: Shinobu Terajima, 'Caterpillar'
  • En İyi Erkek Oyuncu Gümüş Ayı: Grigori Dobrygin ve Sergei Puskepalis, “How I Ended This Summer” En İyi İlk Film Gümüş Ayı: “Sebbe”
  • Alfred Bauer Ödülü: “If I Want to Whistle, I Whistle”

M.Haneke'nin yönetmenliğini yaptığı filmlerde göze çarpan ilk unsur:Çıplak gerçekçiliktir.İnsanların yaşamından kendine konular çıkaran filmlerinin belirli bir sonu yoktur.Çünkü anlatmaya çalıştığı insan yaşamının bir evresidir ve iyi,kötü bir yere bağlamaya çalışılması gerekmez.Şehir hayatının düzensizliği,bu düzensizliğe alışmış insanın dayatılana ayak uydurması ve süregelen döngüde insanın çıkışı araması yönetmenin çoğu filminde üzerinde durduğu gerçeklerdir.İnsanın modern toplumda kendisine ve çevresine yabancılaşmasını durağan filmlerle anlattığı için ortalama sinema seyircisinin ilgisini çekmemesi onun döneminin en önemli yönetmenlerinden olduğu gerçeğini değiştirmez.Zira ortalama amerikan izleyicisine ulaşmak,anlatmaya çalıştıklarını net bir biçimde aktarabilmek adına popüler Hollywood oyuncularıyla yaptığı Funny Games'in remake çekimi de aynı başarıyı sağlamıştır.

Şiddeti sorgulayan ve sorgulanmasının gerekliliğini yapımlarında önplanda tutan Haneke şiddetin varolduğu sahnelerde onu salt bir şekilde bize sunmuyor.Şiddeti bizim içimizde var etmemizi ve onu sorgulamamızı istiyor.Yapımlarını hollywood filmlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi budur.Ortalama gerilimli bir sinema filminde seri katilin işlediği cinayetlerde rahatsız olmayız çünkü o sahneleri yaşamımızın bir anına konumlandıramayız oysaki örneğin Funny Games filminde şiddeti uygulayan gençler ve aileyi daha sıradan buluyoruz ve kendi yaşamımızın değerini farklı yönlerden değerlendiriyoruz.Çünkü artık bizim gözümüzde şiddet meşrulaşmıştır.Bu nedenle yönetmenin "sizlere huzursuz seyirler dilerim" özdeyişi bu yönüyle anlam kazanmıştır.Kendisiyle yapılan bir röportajda sarfettiği "Kitaplar her zaman sinemadan daha etkilidir.Çünkü okuyucuya bi sey göstermez,hikayeyi kendi hayal gücüyle sekillendirmesine izin verir.Sinemada da bunu yapmak mümkün aslinda.Sinemada, o anki kare ille de gösterdigi seyi anlatmak zorunda degildir.Bazi yönetmenler halen bundan bihaber.Ne anlatiyorlarsa onu gösteriyorlar ve ne gösteriyorlarsa onu demek istiyorlar.Bu sanat değildir." cümleleriye Hollywood sinemasının bizlere sunduğu sinema anlayışına güzel bir gönderme yapmıştır.Sunduğu gerçekçiliği en çokta toplumsal düzensizlik,aile içi sorunlar ve adalet sistemindeki bozuklukları baz alarak çocuklar üzerinden anlatır.Son filmi Das Weisse Band'de çocuklara sunulan masumiyet gerçekliğini bizlere bir bütün olarak sunuyor.


Yönetmenin filmleri genel olarak şehir hayatı üzerinden bize ulaşmıştır.Masumiyeti sorguladığı Das Weisse Band ise köy hayatının içinden bizlere ulaşıyor.1.Dünya savaşı öncesi bir Alman köyünde yaşanılanlar filmin konusunu oluşturuyor.Köyün rahibinden herhangi bir evdeki hizmetçiye kadar herkesin belirli bir statüsü var ve insanları ayıran temel etken kim oldukları değil hangi statüde olduklarıdır.Çıkar ilişkileriyle örülmüş köyün duvarları baskıcı bir zihniyetle çocuklara saldırmaktadır.Çocuklara öğretilmeye çalışılan ise masumiyettir ve bunu hatırlatmak için kola takılan beyaz bir kurdelenin işe yarayacağından emindirler.Çocukların dini,ailevi baskılar ve toplumsal baskılar nedeniyle çocuk olmalarına izin verilmeden olgunluğa ulaşılması ve bu olgunluğa yaraşır şekilde hareket etmeleri beklenmektedir.Fakat köyde varolan sistemin çürümüşlüğü ve çıkar ilişkileri bu masumiyeti köyden götüreli çok olmuştur.Babası tarafından tecavüze uğrayan kızı düşünelim örneğin.Her seferinde babasının cinsel arzularına boyun eğmek zorunda kalan ve diğer yandan kardeşine annelik yaparken ona hangi masumiyeti öğretebilirsiniz veya neyin masumiyetini?Masum olmaları istenen çocukların büyüklerine yaşattkları şiddet ise şiddetin şiddeti doğurmasından kaynaklanmaktdır.En nihayetinde çocuklara masum olmayı öğretmeye çalışan fakat kendi gerçeklerini paspas altı yapan insanlar hangi masumiyetten bahsedebilir?Çocukları istismar eden yetişkinler bir bakıma bu çocukların önlerine konan hayatta kendileri gibi olmaya sevk etmektedir.İktidarda olanın küçük olanı ezmesi,suçu ona yüklemesi aile içinde dahi oluyorsa dünya düzeninde masumiyetten veya oluşturulabilicek dengelerden bahsedebilir miyiz?


Kola takılan beyaz kurdele anlamını yitirdikten sonra bu sisteme ayak uydurmaya başlayan çocukların köyde yarattığı şiddetin etkisini en çok halktaki tedirginlikten farkediyoruz.Baskıcı rejimin isyana süreklediği çocuklar gizliden gizliye uyguladıkları şiddetle en çok darbeyi iktidara vuruyordur.Kendi gerçeklerinden kaçan yetişkinleri tedirgin eden tek şey bilinmeyen şiddettir.Kendi içlerinde başlattıkları şiddetin kendilerini bulmalarından korkuyorlardır.Varolan düzenin uygulayıcıları olarak şiddetin sadece iktidara has birşey olmadığını farkederler.Beyaz kurdele ise masumiyetin imgesi olması dışında pek birşey ifade etmez.

Şiddetin,baskıcı sistemin toplumun alt kademe insanlarını isyana daha çabuk sürüklediği bir gerçek.Sorınları çözmek adına varolan yaraları eğer göz önüne çıkarmazsak ve bu yarayı kapatmak için çözüm üretmek yerine,yaranın üzerini kapıyorsak sorunlara çözüm üretmiş olmayız.Gerçekciliğe bağlı olarak Haneke'nin Das Weisse Band'de anlatmaya çalıştığı budur.Yönetmenin bir röportajında "Bana göre burjuva normlarından ayrılan her şey müstehcendir. İster cinsellik, ister şiddetle ya da başka bir tabuyla alakalı olsun, normu bozan her şey müstehcendir.Pornorgrafi ise tam tersidir, müstehcen olan her şeyi satılabilir bir mal haline çevirir, alışılmadık şeyleri tüketilen eşyalara dönüştürür.Bence günümüzde yarayı, toplumsal ve psikolojik yaralarımızı sarmaya yönelik her türlü çağdaş sanat pratiği pornografiktir. Bana kalırsa pornografi hayatın korkutucu, yalın, asi özelliklerini tüketilebilir nesneler konumuna indirgeyen propaganda filmlerinden ya da savaş filmlerinden farklı değildir. Propaganda, seks yapan iki insanı gösteren ev yapımı bir videoya kıyasla çok daha fazla pornografiktir." demiştir.Haneke toplumsal şiddetin kökenine inmeden bu şiddeti sonlandırılamayacağını bilir.1914 yılında kollarına beyaz kurdele bağlanan çocukların aynı şiddeti çok sonraları çocukluklarında yaşadıkları travmalar nedeniyle başka ırktan insanlara taktıkları simgesel bantlara etkisinin olmadığını söyleyebilir miyiz?Hayata karşı varolan öfkelerinin nedeninin çocukluklarından kalma olduğunu ve çocuk olmadan olgunlaşmalarının kendilerini hayata karşı yabancılaştırdığını inkar edemeyiz.Şiddetin kökeninde aile her zaman önemli bir yer tutar ve şiddeti çözmek için en baştan başlamak gerekiyor.Haneke Das Weisse Band filminde masumiyeti önplana çıkararak toplumsal bir yarayı üzerini örtmeden çözmemiz gerektiğini vurguluyor.

Invictus, 1990 yılında yaşanmış bir hikâyenin beyaz perdeye uygulaması olarak karşımıza çıkıyor. Film, Nelson Mandela’yı ve ülkesi için yaptıklarını konu alıyor. Yıllarca ırkçılığın hüküm sürdüğü Güney Afrika Cumhuriyeti’nde, siyasi tarihi baştan aşağı değiştiren bir liderin, bunları nasıl başardığını farklı bir açıdan anlatıyor. Normalde ülkeler lider değiştirdikleri zaman yasaları, kanunları, kuralları, açlığı, ekonomiyi falan değiştirmelerini beklersiniz ama Mandela bu konuya tamamen farklı bir perspektiften yanaşıyor. Önce hafızalardaki tabuları yıkmanın gerektiğini daha sonrada halkın spor ve sporcular üstündeki önyargılarını kırmaya çalışıyor. Normal olarak etrafındaki herkes bunu başlarda çok yadırgıyor, hatta kendi kariyerini tehlikeye attığını söylüyorlar ama o kendi gerçekleri doğrultusunda devam etmekte kararlıdır.

Dünya kupası öncesinde, Güney Afrika ile alakalı bir film izlemiş olmak gerçekten güzeldi. Sonuçta yıllar geçiyor, düzen değişiyor ama oradaki insanların içindeki spor sevgisini göstermesi, vurgulaması gerçekten güzeldi.

Film başladıktan sonra hikâyeye direk olarak girmiş bulunuyoruz. Mandela'nın hapisten çıkması, bakanlığa gelmesi, başlamasıyla film resmen başlamış oluyor.Daha sonra birtakım değişiklikler ve yeniliklerde bulunmaya başlayan Mandela'yı en fazla etkileyen olay Rugby takımının durumu.Yukarıda bahsettiğim gibi daha önceleri takımın üstüne yapışmış bir etiket var ve herşeyden önce bunun değiştirilmesi gerekmektedir.Kendisinin de daha önceleri bu takıma nefretle baktığından bahsediliyor ama daha sonra kendinden başlayarak herkesin bakışını bir anda değiştirmeye çalışıyor.134 dakikalık filmi eğer 2 ye bölmemiz gerekirse, ilk kısmının biraz daha hızlı hareket ettiğini görebiliriz.Olaylar bir anda gelişiyor, bir anda yenilikler yapılıyor ve 2. yarısına doğru asıl işlenilmek istenen hikayeye başlıyoruz.

2. yarıda bol bol rugby izleme imkânı sunmuş yönetmen C.Eastwood. Çekimler konusunda çok iyi düşüncelerim yok ne yazık ki. Aynı açılar biraz fazla kullanılmış gibi duruyor, ama sonuçta bütün olarak bakıldığı zaman, stadyum efektleri, seyircilerin çoşkusu ve rugby maçının inandırıcılığı üst seviyede tutulmuş.


Final maçı geldi, artık herkes başarıların en büyüğünü bekliyor... Tam burada kişisel olarak bir anlam yükleyemediğim ve gerçekliğini bile sorguladığım bir olay oldu. Stadyuma doğru bir jumbo-jet uçağı yaklaşır. Herkes bunun bir dalış olduğunu düşünmektedir. Aslında çok basit, bir destekden daha fazlası olamaz çünkü filmin bitmesi anlamında gelirdi. Biraz gereksiz kaçmış.

Bunun dışında bu takımın koçu nerede diye kendinize sorabilirsiniz. Filmin başlarında antrenmanlarda ve baya fark yedikleri maçlardan sonra ortaya çıkar gibi oluyor ama daha sonra en önemli maçlarda kendisi kayıp. Takımı, takımın kaptanı yönetiyor resmen. Tabi durum böyle olunca duygusal ve ateşli konusmalar Matt Damon'a kalmış ve ekmeğine yağ sürülmüş. Taktikleri, gereken duygusal motivasyonu hepsini kendi başına hallediyor ve daha etkin bir rol almış.

Filmin genelinden bahsetmeye devam edelim. Eastwood daha önce çektiği Million Dollar Baby, Mystic River ve Letters from Iwo Jima filmlerindeki bütün deneyimlerini toplamış ve buraya aktarmış. Olayları iteklemek yerine yavaş yavaş işlemiş ve ayrıntılara biraz fazlaca yer vermiş. Bunun dışında çok kuvvetli bir konu seçmiş. İşleniş sırası olarak da insanları rahat rahat etkileyebilecek bir film. Zaten ''en iyi yönetmen'' dalında oscar adayı olcağını söylememize gerek yok.

M.Freeman'dan bahsetmemek olmaz. Birçok yerde okumuştum, Freeman ölmeden önce mutlaka Mandela'yı canlandırmak istediğini heryerde söylüyordu. Kendisi mimikler, surat ifadesi ve vücut dengesi olarak Mandelaya fazlaca benziyor. Bunun yanına aksanı da eklediğimiz zaman inanılmaz bir iş çıkardığını görebiliyoruz. Okuduğum üzere bu rol için çok uzun zaman çalışmış, birçok kaset izlemiş, hareketleri tek tek analiz ederek kendine uyumlu hale getirmiş. Kısacası rol yapmak yerine, direk kendisi olmak istemiş. Kendisi verdiği bir demeçte bu konu hakkında şunları belirtmiş;

"I wanted to avoid acting like him; I needed to BE him, and that was the biggest challenge. When you meet Mandela, you know you are in the presence of greatness, but it is something that just emanates from him. He moves people for the better; that is his calling in life. Some call it the Madiba magic. I'm not sure that magic can be explained."

Sadece Freeman için izlenmesi gereken bir film diyebilirim.''en iyi erkek oyuncu'' dalında sadece aday olmakla kalmayıp, en güçlü adaylardan biri olacağı konusunda şüphem yok. Normalde bu tarz lider rolünü oynayan oyuncular oscarda bana hep şanslı gelmiştir. Mesela aklıma en güçlü örnek ''The Last King of Scotland'' filminden Forest Whitaker geliyor.

Zayıf halka Matt Damon'a gelelim. Çok yapmacık kalmış. Çok güzel bir senaryoya, süper anlatıma ve Freeman'ın yanına bile yaklaşamayan bir performans izledim kendisinden. Role adapte olamamış ve ne yapacağını bilemeyen bir karakter görünümünde. Aslında buna yol açan belki de Freeman'ın inanılmaz performansının etkiside olabilir ama Damon baya bir sönük kalmış. Kimilerine göre ''en iyi yardımcı oyuncu'' oscarının en büyük adaylarından biri, ama bence bu ödüle ancak layık olabilir. Tabi bunlar daha hiçbir şey görmeden, bütün adayları izlemeden yapılmış olan öngörü konusmaları ama gene de fikir sağlaması açısından önemli.

Ana temamız sporun insanları nasıl etkileyeceğini ve bakış açılarını nasıl değiştirebileceği üstüne. Konu süper bir şekilde işlenmiş ve inanılmaz mesajlar gönderilmiş film sırasında. Sporun insanları nasıl birleştirdiğini ve tabuları yıktığını süper anlatmışlar. Bunun dışında intikam duygusuna süper gönderme yapmışlar. İntikam almanın normalde ne kadar basit olduğunu herkes bilir, ama işi intikam almadan çözme yoluna gitmek bu filmde öyle güzel anlatılmış ki, başta buna karşı çıkan, isyan edenlerin bile bir bir fikirlerinin görüştüğünü görebiliyorsunuz. Duygusal bakış açısının değişmesi de diyebiliriz buna.

Kaç dalda oscar adayı olacağını tam olarak kestirmek zor, diğer filmleri izledikten sonra, biraz daha net yorum yapma şansımız olacaktır.

Bir ilave bilgi daha ekleyerek yazıyı bitirelim.'invictus': Latince bir kelimedir. Malup edilemeyen, yenilmez anlamındadır... İngilizceye de ' invincible ' olarak geçmiştir...

KONUK YAZAR: UnjustLucifer
http://dvdmovieworld.blogspot.com/

Birer proje haline gelmiş yaşamların günümüz insanını kalabalıklaşan şehirlerde kişiyi kendi yalnızlığına itmesi ve kapitalist düzenin çarklarına uyum sağlayan insanın sisteme karşı gelememesi ve kaderine boyun eğen bir yaşam sürmesi günümüz toplumunun en büyük sorunlarındandır.Bu farkındalığı anladıktan sonra teoride elden birşeyin gelmemesi ise insanın sisteme karşı öfke duymasına yol açar.


Günümüz erkeğinin futbola gönül vermiş olan kısmının (hepsi değil tabi) bu öfkeyle başa çıkma tarzına bir göz atmak gerek.Chuck Palahniuk'un nadide eseri Fight Club'ta bizlere sunduğu Tyler Durden ve çevresindeki müritleri sisteme karşı olan insanların isyanlarını başka bedene şiddet uygulayarak çözümler ürettiğine veya anarşik hareketlerle sistemli olarak yakıp yıkmanın içlerindeki öfkeyi dindirdiğine,hayat düzleminde olamadıkları,elde edemedikler değerlerden uzaklaşmak için sisteme uymayarak sistemle savaşmanın en temel görevleri olduğuna kendilerini inandırmışlardı.Konunun esas kısmına gelirsek bu ideolojinin benzer taraflarını futbol taraftarları arasında da görüyoruz.Salt takım sevgisiyle açıklanamayacak olan aynı şehrin insanları arasındaki gerginliklerde esas nokta hayat kavgasının insanı çaresiz bırakması ve bu düzenle baş edemediğinde hıncını çıkaracağı birşeyler arayan insanın fitili ateşlemesidir.Futbolun içindeki en önemli husus olan taraftarın genel olarak Britanya'da adına holiganizm denilen şiddet olaylarına karışmaları;sosyal hayatın çökmesi,yalnız kalan insanın aynı değerlere sıkı sıkı sarılan ama o değerlerin bu birliktelik için sadece araç görevini gördüğü gruplara girmeleri ve en önemli nokta sistemin zorladığı birey olmanın önüne geçmeye çalışmak.Çünkü çoğu kişinin yaşadığı hayata karşı bir sitemi vardır.Sosyal statü olarak iyi yerde olmak çare değildir.Çünkü sosyal statü olarak ortalama üstü yaşayan insanlarında sisteme uyarak bu noktaya geldikleri ve içlerinde olmak istediklerine karşı bir özlem ve onu bu hale getiren hayata karşı bir kin beslemişlerdir.Sanayi Devriminden itibaren kapitalizmin içimize işlediği yaşamların birer plan olması,1950'li yıllardan sonra daha fazla önem kazanmış olan kariyer planları günümüz erkeğini bu hale getirmiştir.

Futbolda ki şiddetin bizlere beyazperde de ki tezahürü ise çoğu futbolseverin bildiği üzere Green Street Hoolingans'tır.Harvard'dan suçu olmadığı halde sistemin patronları zarar görmesin diye atılan ve sistemin çarklarına yenilmiş biri olarak içinde bulunduğu ortamdan uzaklaşmak adına soluğu İngiltere'de ablasının yanında alan 'football'a 'soccer' diyen Matt Buckner'ın tribün gruplarıyla tanışması ve onlarla olmanın verdiği özgüven ile hayata karşı öfkesini farklı tribün gruplarının bireylerine saldırarak çıkardığını anlatan bir filmdir.Hayatının 20-25 yılı boyunca Milwall-West Ham düşmanlığından habersiz olarak yaşayan birisinin bu gruplar arasındaki kavgalara salt futbol sevgisi yüzünden katılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Sonuçta Matt'in kendini ispat etme düşüncesi savurduğu tekme ve yumrukların karşısındaki insana değil sisteme atılmış birer darbe olarak görmesini sağlıyor olabilir.Çoğu kişinin son sahnelerinde ölüm olduğu için holiganizmi kötülemeyi amaçlayan eğitici bir film olduğunu düşünsede benim bu yapımdan çıkardığım sonuç futbol içindeki şiddetin nedenleridir.Çünkü dediğim gibi aynı şehrin havasını soluyan sadece farklı renklere gönül veren insanların futbol dışı etkiler nedeniyle şiddete başvurdukları çok açıktır.Sonuçta futbol taraftarlığı bir din gibidir.Çevresel faktörlerin etkisinde renklere gönül verilir.Nedeni ve niçini olmayan bir tutkudur.


Aynı şekilde GSH öncesi çekilen fakat beklenen etkiyi yapamamış olan The Football Factory'de benzer konular üzerinden futbol içindeki şiddet,taraftarların birlikteliği ve seyirci profilini anlamamız adına es geçilmemesi gereken yapımdır.İnsan hayatının seyrinin çekilen kuralar sonucunda değişebiliceğine örnektir.Filmden bir replikle alıntılayacak olursak;


''Cumartesi günü başka ne yapacaksın?Koltuğunda oturup pop idollere mi attıracaksın?Sonra karının bakışlarından kaçınmaya mı çalışacaksın sekssiz evliliğinde mücadele verirken?Sonra paranı kebap, meyve makinesi ve bozukluklara mı dönüştüreceksin?Gülmek için bunu siktir ederim.Onun yerine ne yapacağımı biliyorum.Tottenham deplasmanı.Bayılırım.''


Beklentilerin uzağında kalan 70li yıllarda gençler arasında sivrilmek adına taraftar gruplarına üye olmak ve deplasman yolculuklarını anlatan punk ve futbolun içiçe geçtiği 2009 yapımı Awaydays filmi de mevcuttur.Fakat anlatmak istediklerini belli bir düzleme yerleştirememesi ve havada kalan bir senaryoyla holiganizmin çıkış noktalarını anlatabilicek bir film heba olmuştur.

Mevzu ile ilgili tüm yapımların futbolun beşiğinde taraftarlığın bireyselden öte gruplar halinde yaşandığı bir yerden çıkmış olması elbetteki rastlantı değildir.Anlatılmak istenen ile anlaşılan genel itibarı ile aynı olmasa da futbolu stad dışında yaşayanları anlatmak için yararlı yapımlardır.Şiddetin nedenini sorgulamaya çalışarak bunun meşrulaştırılması çabalarında olan biri olduğum düşünülmesin.Benim üzerinde durduğum sadece 'neden' kısmı.Söylemeye çalıştıklarımın çoğu,futbola gönül verenlerin farkında olduğu konulardır.Esasında sözüm futbolu 22 kişinin bir topun peşinden koşması ve taraftarlığı deli işi olarak gören kesimedir yani "futbolun hayata fena halde benzediğini" göremeyenleredir.


82. Oscar ödülleri adayları bugün düzenlenen bir basın toplantısıyla Anne Hathaway ve Akademi Başkanı Tom Sherak tarafından açıklandı. Uzun yıllardır 5 filmin yarıştığı En İyi Film dalında bu sene sürpriz bir şekilde 10 aday yarışıyor. İşte bu senenin adayları:

En İyi film

The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak
Avatar
An Education
District 9/ Yasak Bölge 9
The Blind Side
Inglourious Basterds/ Soysuzlar Çetesi
A Serious Man
Up/ Yukarı Bak
Up in the Air/ Aklı Havada
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire

En İyi Yönetmen

James Cameron (Avatar)
Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
Quentin Tarantino (Inglourious Basterds)
Lee Daniels (Preciosus)
Jason Reitman (Up in the Air)

En İyi Erkek Oyuncu

Jeff Bridges (Crazy Heart)
George Clooney (Up in the Air)
Colin Firth (A Single Man)
Morgan Freeman (Invictus)
Jeremy Renner (The Hurt Locker)

En İyi Kadın Oyuncu

Sandra Bullock (The Blind Side)
Helen Mirren (The Last Station)
Carey Mulligan (An Education)
Gabourey Sidibe (Precious)
Meryl Streep (Julia & Julia)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Matt Damon (Invitus)
Woody Harrelson (The Messenger)
Christopher Plummer (The Last Station)
Stanley Tucci (The Lovely Bones)
Christopher Waltz (Inglourious Basterds)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Penelope Cruz (Nine)
Vera Farmiga (Up in the Air)
Maggie Gyllenhaal (Crazy Heart)
Anna Kendrick (Up in the Air)
Mo'Nique (Precious)

En İyi Animasyon

Coraline (Henry Selick)
Fantastic Mr. Fox (Wes Anderson)
The Princess and the Fog (John Musker and Ron Clements)
The Secret of Kelles (Tomm Moore)
Up (Pete Docter)

En İyi Orijinal Senaryo

The Hurt Locker (Mark Boal)
Inglourious Basterds (Quentin Tarantino)
The Messenger (Alessandro Camon ve Oren Moverman)
A Serious Man (Joel Coen ve Ethan Coen)
Up (Bob Petersan, Pete Docter)

En İyi Uyarlama Senaryo

District 9 (Neil Blomkamp and Teri Tatchell)
An Education (Nick Hornby)
In the Loop (Jesse Armstrong, Simon Blackwell)
Precious (Geoffrey Flesher)
Up in the Air (Jason Reitman, Sheldon Turner)

En İyi Yabancı Film

Ajami (İsrail)
El Secreto de sus Ojos (Arjantin)
The Milk of Sorrow (Peru)
Un Prophete (Fransa)
The White Ribbon (Almanya)

En İyi Görüntü Yönetmeni

Avatar
Harry Potter and the Half-Blood Prince
The Hurt Locker
Inglourious Basterds
The White Ribbon

En İyi Sanat Yönetmeni

Avatar
The Imaginarium Of Doctor Parnasus
Nine
Sherlock Holmes
The Young Victoria

En İyi Kostüm

Bright Star
Coco Before Chanel
The Imaginarium Of Doctor Parnasus
Nine
The Young Victoria

En İyi Belgesel

Burma VJ (Anders Østergaard)
The Cove (Louie Psihoyos)
Food Inc. (Robert Kenner and Elise Pearlstein)
The Most Dangerous Man in America: Danniel Ellsberg and the Pentagon Papers (Judith Ehrlich and Rick Goldsmith)
Which Way Home (Rebecca Cammisa)

***

Bu yıl 82.'si düzenlenecek ve Alec Baldwin ile Steve Martin’in sunacağı Oscar Ödül Töreni, 7 Mart Pazar gecesi (Pazartesi sabahı) NTV ve CNBC-e’den canlı yayınlanacak. Tahminlerimizi ödül törenine yakın bir tarihte yazarız artık. Dileyen tabii şimdiden tahminde bulunabilir.


Zaten SİYAD'ın sitesinde verilen yıldızlara bakıldığında görülen durum, ödüllerede yansımış. (Hayat Var 3.48, Vavien 3.00) Reha Erdem'in 'Hayat Var'ı en iyi film ve en iyi yönetmen dahil 4 ödül kazandı. Diğer dallarda da genel olarak beklenen isimler kazandı ödülleri. Kişisel olarak beklenenler olmayabilir ama kazandığı için şaşırılacak isimler değil hiçbiri. Vavien benim gözümde her şeyi güzel olan ama bir türlü çok sevemediğim, en iyi olamayan filmlerden birisiydi. Ödüllerden SİYAD üyelerinin de benim gibi düşünmüş olduklarını söyleyebilirim. Ödül tahminlerimden de altı tanesini de bilmişim. Ödüllerin tamamı şöyle:

42. SİYAD ÖDÜLLERİ
EN İYİ FİLM
HAYAT VAR (Yapımcı: Ömer ATAY)
EN İYİ YÖNETİM
Reha ERDEM (Hayat VAR)
CAHİDE SONKU EN İYİ KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Binnur KAYA (Vavien)
EN İYİ ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Nadir SARIBACAK (Uzak İhtimal)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Büşra PEKİN (Neşeli Hayat)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Settar Tanrıöğen (Vavien)
MAHMUT TALİ ÖNGÖREN EN İYİ SENARYO
Engin GÜNAYDIN (Vavien)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Florent HERRY (Hayat Var)
EN İYİ MÜZİK
Atilla ÖZDEMİROĞLU (Vavien)
EN İYİ KURGU
Reha ERDEM (Hayat Var)
EN İYİ SANAT YÖNETİMİ
Elif TAŞÇIOĞLU (Vavien)
EN İYİ BELGESEL
5 NO’LU CEZAEVİ (Yönetmen: Çayan DEMİREL)
EN İYİ KISA FİLM
CENNETTE DE ÖLÜM VAR (Yönetmen: Savaş BAYKAL)
AHMET ULUÇAY UMUT ÖDÜLÜ
Melih SELÇUK
ONUR ÖDÜLLERİ
Sezer SEZİN
Süleyman TURAN
Vedat TÜRKALİ
TUNCAN OKAN EMEK ÖDÜLÜ
Atilla DORSAY
EN İYİ YABANCI FİLM
AÇLIK-HUNGER (Yönetmen: Steve McQUEEN; İthalatçı: KUZEY FİLM)