Kadınlar ve hakları beyazperdede

8-11 Aralık 2010
Dutch Chapel, Cezayir, Tütün Deposu


DOCUMENTARIST'in 8-11 Aralık'ta düzenleyeceği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinde kadına yönelik şiddete dikkat çeken belgeseller başta olmak üzere pek çok önemli film yer alıyor. Bunlar içinde Burmalı kadın lider Aung San Suu Kyi ile ilgili çok yeni bir belgesel de var.

(Erkeklerin sevgisi her gün, 3 kadını öldürüyor)


DOCUMENTARIST tarafından ilk kez geçen yıl gerçekleştirilen 'Hangi İnsan Hakları?' başlıklı etkinliğin ikincisi 8-11 Aralık 2010 tarihlerinde düzenleniyor. İnsan hakları konulu ödüllü belgesellerin gösterildiği, panel, forum ve söyleşilerin de yer alacağı etkinliğin bu seneki teması “kadına yönelik şiddet”.

DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri'nin yan etkinliği olarak düzenlenen 'Hangi İnsan Hakları?' bu sene çerçevesini daha da genişletiyor. Etkinlik kapsamında, Burmalı muhalif lider Aung San Suu Kyi ile ilgili çok yeni bir belgeselin de aralarından olduğu uzunlu kısalı 30'a yakın film gösteriliyor. Son 15 yılını ev hapsinde geçirdikten sonra geçtiğimiz günlerde özgürlüğüne kavuşan liderin hayatının konu edildiği “Aung San Suu Kyi: Burma'nın Korkusuz Leydisi” ( Aung San Suu Kyi: Lady of No Fear) filminin yönetmeni de DOCUMENTARIST'in konuğu olarak İstanbul'a gelecek. Etkinlikte sunulacak çarpıcı filmlerden bir diğeri, Filistin'de bir İsrail buldozerinin altında kalarak can veren Rachel Corrie'nin dokunaklı hikayesinin anlatıldığı “Rachel”.

DOCUMENTARIST'in konuğu olarak Haziran'da İstanbul'a gelen Eyal Sivan'ın son filmi “Yafa, Portakalın Otomatiği”, İran'da şiddete maruz kalan kadınların konu edildiği “Kefene Sarılı Kadınlar” (Women in Shroud), Berlin'de yaşayan Özlem Sulak'ın İstanbul'da ilk kez seyirciyle buluşacak “12 Eylül” adlı filmi, tanınmış video sanatçısı Hito Steyerl'in Türkiye'de hiç gösterilmemiş “Kasım” (November) adlı sarsıcı çalışması, 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinde yer alan filmlerden bazıları...

Ülkemizde kadın cinayetlerinin doruğa ulaştığı bir dönemde, konuya dikkat çekerek şiddete karşı mücadele yöntemlerinin tartışılacağı bir de panel düzenlenecek. Ayrıca, gündelikçi kadınların katılımıyla bir forum tiyatro etkinliği de hayata geçirilecek.

Türkiye'de aktivist filmlere imza atan kolektifler ise, üç gün boyunca Tütün Depo'sunda kendilerini tanıtıp son ürünlerini paylaşma şansı bulacak.

Hollanda Başkonsolosluğu'nun desteği, İsveç Başkonsolosluğu ve Friedrich Ebert Vakfı'nın katkılarıyla gerçekleşen 'Hangi İnsan Hakları?'nda Dutch Chapel, Cezayir ve Tütün Deposu'nda yapılacak tüm gösterimler ve yan etkinlikler ücretsiz olarak izlenebilir.

Detaylı program ve bilgi için:

http://www.documentarist.org/2010/fest/home.html


Abdullah Tarık ÇAKIR
http://thelepermessiah.blogspot.com/



2010 Mart’ında dinleyicilerin büyük beğeniyle ödüllendirdiği ‘'Fotoğraflarda...’’nın ardından Vera, yeni şarkısı ‘’Yaz Rüyası’’yla karşınızda!

2004 yılında Denizli’de üyeleri henüz birer lise öğrencisiyken kurulan Vera, bugüne dek 3 demo albüm, 2 EP ve pek çok single yayınladı. 2009 Şubat’ında yayınlanan ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ ve 2010 Mart’ına denk gelen ikinci EP’leri ‘’Fotoğraflarda’’yı takiben Dream TV’de yayınlanan Yüxexes programının AR-GE bölümünde yer alan Vera, dinleyici kitlesini ciddi manada genişletmeyi başardı.

Sahne aldığı organizasyonların ilgiyle takip edilen gruplarından biri olan ve Boğaziçi Üniversitesi Taşoda Konserleri, Bronx Pi, Peyote, Dogzstar başta olmak üzere alternatif müzik için önemli mekanlarda sahne alan Vera, gördüğü rüyaların en güzelini sizinle paylaşmaktan gurur duyuyor.

Vera’nın yeni şarkısı Yaz Rüyası, sizin için.


Ücretsiz download için;
www.yazruyasi.com


If İstanbul;bağımsız sinemaya ilgi duyan İstanbul'lu sinemaseverlerin her yıl başlamasını beklediği festivallerdendir.Uzun ve kısa metrajlı filmlerin gösteriminin yapıldığı festivalde hem bağımsız sinema emekçilerinin yapımlarını sunabilmeleri ,hem de izleyicilerin talep nedeniyle vizyonlara uğraması beklenmeyen yapımları izleyebilme fırsatı sağlayabilmesi adına oldukça önemlidir.Önümüzdeki sene 10.yılını kutlayacak olması nedeniyle de İstanbul Bağımsız Sinema Festivali bünyesinde gösterilmiş olan seçkin 41 yapımı oylamaya sunmuş durumdalar.Oylama sonucunda da ilk 5e girecek olan filmleri önümüzdeki festival programına almayı planlıyorlar.Eğer izlediğiniz ve sinema perdesinde tekrardan izlemeyi istediğiniz bir yapım varsa sizi daha detaylı bilgi için anketin yapıldığı sayfaya alalım.

If Istanbul Oylama


Ayrıca haberi vermişken anket dahilindeki yapımlardan geçen sene izlediğim Metropia'yı çok beğendiğimi belirteyim.Eğer oylama dahilindeki yapımlardan özellikle beğeninizi kazanan yapımlar varsa sizi de yorum kısmına alalım.


"If my film makes one more person miserable, I'll feel I've done my job."

Woody Allen

Bahçelievler'de bir ev.Evin içinde orta-üst sınıfı temsilen çekirdek bir aile.Kazançları iyidir,buna bağlı olarak yaşayış biçimleri iyidir lakin ailede babadan oğula geçen bir hastalık vardır.Bilgisiz olmak,kendi safından olmayanları ötekileştirme hastalığı.Sorun bu hastalığın çaresinin olmaması ve toplumun büyük bir kesiminde hasıl olması.Yönetmen Seren Yüce bu ailenin hayatına geniş bir portreden bizleri tanık ederek çoğunluğu tanımamıza vesile oluyor.

Erkek egemen toplumun babadan oğula geçen güç yönetimi filmin başından itibaren bizi kendine esiri eder.10lu yaşlarındaki Mertkan'ın evin hizmetçisine hiç bir tepki görmeksizin salladığı tekme ailenin sosyal sınıf normlarına sıkı sıkıya bağlı olmasının ürünüdür.Alt sınıfı ezmek ve onları ötekiler olarak görmek Mertkan için babadan oğula geçen bir davranış biçimidir.Muhtemelen müteahhit Kemal Beyin babası da aynı yetiştirme yöntemlerini kullanmış ve aynı bilgileri oğluna aktarmıştır.Baba boyunduruğu altında alınan kararlara sadece onay verilerek sürdürülen bir yaşamın insanı içten içe hayata karşı düşman edeceği gerçeği önümüzde durmaktadır.Mertkan'ın 20li yaşlarında edindiği karakter ve silik bir kişiliğinin olması o tekmeye verilmeyen tepkinin ürünüdür.Şu bir gerçek ki bireyin sadece para odaklı bir yaşam sürdürmesi ve istediğini elde edebilmesi onu hayata karşı amaçsız yapar.Karakter dediğimiz şeyin insanın çektiği zorluklarla harmanlandığı ve kişinin dünya görüşünü etkilediğini gözönüne alırsak Mertkan'ın baba boyunduruğu altındaki yaşamı onu pasifize etmiştir.Mertkan 20li yaşlarına gelmesine rağmen bilgi birikim ve fikir olarak küçük bir çocuktur.Çevresinden ve babasından öğrendiği bilgiler onun doğrularıdır.Araştırmanın veya olaylara bakış açısı getirmenin çok uzağında klişelerle örülü yaşamına tutunmaya çalışır.Hediye edilen bir kitabı nezaketen kabul ederken hiç kitap okumadığını pişkinlikle söyleyebilmektedir.Arkadaş çevresi de aynı normlara sahip insanlarla çevrilidir.Hepsi aslında birer Mertkan'dır.Kimi daha acımasız,kimi daha çakal,kimi daha saf ama hepsi aynı fikirsizliğin sahibi çoğunluğun üyeleridir.Patenle kayan insanlara acayip gözlerle bakıp laf atan,arabalar ve kadınlar dışında konuşabilicekleri konu olmayan birbirlerinden dahi 5 dakikada sıkılan insanlardır.Bir nevi aynı amaçsızlık yolunda sosyal olmak bir ödevmiş gibi davranan bireylerdir.Bu noktada Mertkan'ın arkadaşlarının hayatlarına derinden dahil olmasak da kurdukları iki cümle onların hiçliğini ortaya koyuyor.Baba parasıyla kavrulan ve amaçsızca yetişen Mertkan bu yönüyle Hakan Günday'ın Piç romanından çıkmış bir karakter olarak görülebilir.Elinde bir hayat var ve tüm amaçsızlığıyla bunu harcamaktadır.



Gelelim evin diğer karakterlerine.Dediğimiz gibi baba oğlunun rol modeli olmaya çalışmaktadır.Bizlere yansıttığı karakter ötekilerden 'onlar' diye bahseder,alt sınıfın boynunu ezmenin gerekliliğini savunur,militarizmin ülke bütünlüğünü koruduğunu düşünür ve ev içinde sözünün dinlenmesi önemli bir husustur.Kemal Beyin ailesi ile konuşabiliceği fazla birşey yoktur.Karısının şefkatli yaklaşımlarını da huzuru bozduğu gerekçesiyle bertaraf eder.Toplumumuzun çoğunluğunda aynı davranış biçimine sahip olan baba karakterlerin olduğunu söylersek varolan erkek egemenliği üzerine çıkarımlar yapılabilir.Baba boyunduruğundan çıkan abi karakterinin de bir nevi babaya benzemiş olması bu hiyerarşik düzenin sağlamlığını ortaya koyar.Mertkanın küçük yeğeninin giysisindeki askeri renk motifleri ve elindeki oyuncak silah buna örnek olarak verilebilir.Silahın tetiğine her basışı ailede sevinçle karşılanır.Küçük çocuğun içinde bulunduğu militarist çevre askerliği yücelttikce o küçük çocuğun 15 yıl sonra hangi duyguları taşıyacağını kestirmek pek zor değildir.Zira ailenin uzak çevresinde var olan tanıdıkların da Mertkan ile yaptıkları tek muhabbet askerliktir.Vatani görevi yüceltip kutsal bir boyuta ulaştırmak ve askerliğini yapmayanları toplum içinde fişlemek bu çoğunluk için olağan bir davranıştır.

Anne ise kendi deyimiyle duygusuz insanların arasında yaşayan ve yaşamından bıkan bir karakterdir.Evin temizliği ve yemekleri dışında evin erkekleri için bir anlam ifade etmemektedir.Silik bir karakter olması nedeniyle çırpınışları küçük çaplı olur ve isyanlarını sadece kendine duyurabilmektedir.Evdekilerin kendisini anlayamadığını düşünür lakin ne istediğini kendisi de bilmemektedir.Hayatı 3-5 kelimeyle yaşayan insanlardan biridir.Oğlunun odasının ışığının kapalı olması bir sorunu teşkil ettiğini düşünür ve surat asmaların kendisiyle alakalı olduğuna kanaat getirir.Oğluna sorunlarını kendisine anlatmadığını dile getirir lakin dile getirilen soruna babanın neden insan ayrımcılığı yaptığı yönünden yaklaşmadan pası oğluna atarak geçiştirir.Anne karakteri kendini dertli sayan lakin çoğunluğa uyan birisidir.

Gül'ün ve ötekilerin önemi ailenin hayatına dahil oldukları sürece önem kazanır.Anne dışında başka bir kadından ilgi görmeyen Mertkan'ın Gül'e gösterdiği ilgi cinsellikle sınırlıdır.Mertkan'ı ilişkinin sadece cinsel yönü ilgilendirmektedir.Babadan gördüğü ve arkadaşlarından edindiği bilgiler sonucu kadın onun için bir seks objesi olmuş durumdadır.Kendileri adına çabalamayan insanların başkalarını umursamaları beklenemez.Mertkan'ın duyarsızığı da buna örnektir.Aile içinse Gül ile tanıştıklarında gösterilen güleryüz nereli olduğunu öğrendiklerinde değersiz birine gösterilen bakışa dönüşür.Aile için Gül'ün kim olduğu,ne işle meşgul olduğu veya idealleri önemli değildir.İlk öğrenilmesi gereken şey nereli olduğudur.Eğer nereli olduğu 'mevzuata' uygunsa diğer sorulara formalite icabı geçilecektir.Esmer teninden ve Vanlı olmasından dolayı Mertkan'ın arkadaşları ve ailesi tarafından yaftalanır.Yeri gelir çingene denilir,esasında aile olarak insan bölücülüğü yapmalarına rağmen bölücü damgası yer ve kendilerince hakaret sayılan bir olgu olan komünistlik Gül’e yakıştırılan sıfattır.Çoğunluğun insanlara bakışında Vanlı olmak (doğulu olmak)yaftalanmaya maruz kalmak demektir.Burada Gül ile ilgili getirebiliceğimiz en önemli eleştiri hayallerinin küçüklüğüdür.Sosyoloji okuyan ve okumak için ailesinden kaçan,İstanbul’un ücra bir köşesinde ev tutup çalışan bir genç kızın en büyük hayali ‘zengin bir koca bulup evlenmek’ olmamalıdır.Çoğunluğa uygun insanların böyle hayalleri olmalı ve Gül bu yönüyle kendi sınıfının marjinalidir.



Karşı cinsten annesi dışında sadece Gül’den ilgi görüyor olması Mertkan’ın hayatında çelişkilere neden olur.Arkadaşlarına ve ailesine Gül ile ilgili konularda umursamaz olduğunu hissetirse de esasında Gül onun için sığınılacak bir limandır.Mertkan koşulsuz sevilmenin ne demek olduğunu bilmediği için Gül gün geçtikçe daha fazla önem taşır.Mertkan’ın Gül’e karşı bir duygu beslemediği gün gibi aşikardır ama yaşadığı hayattan her kaçışı Gül’ün yanında son bulur.20 yıldır şahit olduğu ve işine geldiğinde uyguladığı alt sınıfları ezme politikası olmasa Gül’ü belki de sevebilirdi.Aileye uygun olmayan Gül ile birlikteliği baba baskısıyla bertaraf edilir ve Gül bizler için de 3-5 satırlık bir karakter olarak kalır.Gül ile birlikte olmak dışında Mertkan’ın yaptığı her hata babanın hıncının artmasına neden olur.Mertkan’ın yaptığı hatalar küçük bir bebeğin ayakları üzerinde durmaya çalışırken düşmesi gibidir.Mertkan’ın her hatası onu baba boyunduruğuna daha çok iter ve Mertkan sanki bir Sims karakteriymiş gibi babası hayatıyla daha çok oynar.Mertkan’ın babasını her onaylayışı babanın zaferine delalettir ve bu zafer niteliksiz çoğunluğun zaferidir.

Alevilerin yaşamak zorunda bırakıldıkları “saklı hayatlar” ilk kez beyazperdeye taşınıyor. “Saklı Hayatlar” filminin yönetmeni ve senaristi A. Haluk Ünal “Türkiye’nin tüm saklı hayatlarını örnekleyen Alevi kimliğinin dramı, Sünni çoğunluğun da trajedisidir” diyor.

Çekimleri bugün başlayan ve “Birbirimizin acılarını hissedemezsek yaralarımızı saramaz, iyileşemeyiz” diye yola çıkan filmde; Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Lâçin Ceylan, Zerrin Sümer, Ahmet Mümtaz Taylan gibi güçlü ve seyircinin iyi tanıdığı oyuncular yer alıyor.

Kürt realitesinden” sonra Alevilerin maruz bırakıldığı toplumsal baskı ve önyargılar da artık Yeşilçam’ın senaryolarına giriyor. Beyazperdede Alevi kızla Sünni oğlanın imkânsız aşkına değinen filmler görmüştük. Ancak Alevi toplumunun yaşamak zorunda bırakıldığı ötekileştirmeyi, ayrımcılığı doğrudan konu edinen bir film yapılmamıştı şimdiye kadar. Kültür Bakanlığı Fonu’ndan da destek alan Saklı Hayatlar bu konuda bir ilk.

Çekimleri başlayan ve A. Haluk Ünal’ın yöneteceği ilk uzun metrajlı film olan Saklı Hayatlar’da Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Lâçin Ceylan, Zerrin Sümer, Ahmet Mümtaz Taylan gibi güçlü ve seyircinin iyi tanıdığı oyuncular yer alıyor. Filmin bir de çocuk oyuncusu var: 8 yaşındaki Irmak Öztürk. Yapımcılığını Drama İstanbul’dan Serpil Güler’in üstlendiği filmin görüntü yönetmenliğine Altın Koza’da iki kez ödül almış olan Gökhan Atılmış, müziklerine ise bir dönem “İmkansız Aşk” şarkısı dillerden düşmeyen Cem Yıldız imza atacak. Vizyona Mart 2011’de girmesi planlanan filmin dağıtımını ise Tiglon yapacak.

1980’de Çorum katliamı sonucu İstanbul’a göç eden bir Alevi ailenin hikâyesinden yola çıkan Saklı Hayatlar, sıradan insanların yaşadığı kimlik çatışmalarının yol açtığı gerçek bir trajediyi anlatıyor. Filmin senaristi ve yönetmeni Ahmet Haluk Ünal Saklı Hayatlar’ı şöyle özetliyor:
Uzun yıllardır bu topraklarda yaşatılan ama şimdiye kadar sinemada yeterince konu edilmemiş bir ayrımcılıktan yola çıkıyoruz. Gündelik ve ulvi hayatın, aşkın ve evlat sevgisinin kesiştiği noktada, kimliksel önyargılar yumağının yol açtığı trajediyi görselleştirmeyi hedefliyoruz.”


Güçlü kadro, güçlü ekip, güçlü gişe beklentisi

Saklı Hayatlar’ın yapımcısı ve proje tasarımcısı, Dramaİstanbul’un kurucularından Serpil Güler sektörün de çok iyi tanıdığı bir isim. 20 yıl önce başladığı sinema yolculuğunu artık yapımcı olarak sürdüren Güler, son on yılda büyük bütçeli dramalarda uygulayıcı yapımcı olarak çalıştı.

Filmin görüntü yönetmeni “Sis ve Gece “ ve “ Beynelmilel” filmleri ile Altın Koza Film Festivali’nde iki ödül kazanan Gökhan Atılmış.

Filmin müziklerini ise Hırsız Polis dizisi için bestelediği “İmkansız Aşk” şarkısı dillerden düşmeyen, Zülfü Livaneli, Şükriye Tutkun, Yıldız Tilbe gibi birçok sanatçıya albüm çalışmalarında eşlik eden başarılı müzisyen Cem Yıldız yapacak.

Filmin iletişim danışmanlığını pointistanbul, fotoğraf danışmanlığını ise Galata Fotoğrafhanesi, Yücel Tunca ve Özcan Yurdalan üstlendi. Afişini ise reklam sektörünün tanınmış art direktörlerinden Barış Sarhan yaptı.

Kısıtlı mali imkanlara rağmen filmin senaryosuna inanan çok güçlü bir oyuncu kadrosu ve çok güçlü bir ekip kurduklarını” belirten yapımcı Serpil Güler, bir ilke imza atacak olan Saklı Hayatlar’ın hem sektörde hem seyirci tarafında beklenen ilgiyi uyandıracağına inanıyor.

ÖNEMLİ NOT:

Filmin çekim süreci, fotoğraf ve videolarıyla birlikte günü gününe www.dramaistanbul.com.tr/blog adresinden izlenebilecek.

19 Kasım Cuma günü vizyona girecek olan Prensesin Uykusu filminin galası Çarşamba günü (dün) yapıldı. Hazır her şey aklımdayken dün akşam bu yazıyı yazmak istedim ama nasip olmadı. Belki gala çıkışı verdikleri filmde tutulan günlük ve beraberindeki press kit cdsine bakınsaydım yine aklıma gelirdi birkaç şey ama üşendim. Neyse kaldığı kadarıyla artık.

Çağan Irmak, Redd grubunun şarkısından esinlenmiş ve bunun üzerine senaryosunu yazdığı bu filmde, Babam ve Oğlum filminde azıcık koklattığı masalsı anlatımını daha da arttırmış ve bunu animasyonlarla zenginleştirmiş. Evet, filmde anismasyon sahneleri de var. (Bu sahnelerin animasyon sinemasında bize biraz ön ayak olacağını da sezmekteyim. ) Masalsı anlatımı arttırıp animasyon sahnelerini de fazlalaştırması filmi daha eğlenceli kılardı kanımca. Ama sonuçta ortaya esprili, komik ve orijinal karakterlere sahip bir film çıkmış. “ne yani, Çağan Irmak filmi izleyeceğiz ve ağlamayacak mıyız?” diye soracaklar da üzülmesin. 2-3 sahne de var sizin için ağlatabilitesi olan (yanımda oturan kadının gözleri yalan söylemiyorsa ).

Filmin sinopsisinden kısaca bahsedecek olursam film, Seçil’in belalı sevgilisinden kaçıp yeni bir hayata, yeni bir yere taşınmak istemesiyle başlıyor. Taşındığı adresi öğrenen Ersin (belalı eş oluyor bu da) Seçil’in yeni evine gelip onunla tartıştığı sırada küçük prensesimize vurur ve bunun sonucu küçük kızımız Gizem bayılır. O baygın halde yata dursun, onun yolunu gözleyen yeni komşuları Aziz, Gizem’in tuttuğu günlüğü okur ve oradan çıkarımda bulunduğu 3 isteği yerine getirmek için kızın annesine danışır. Onayı da aldıktan sonra film başlar. O yokken de Gizem’in günlüğüne kendisi devam eder.

Kader değiştirilemez, değiştirilse de kader olmaz. Olmasın varsın.” diye başlıyor Aziz kendi günlüğüne ve devam ediyor ; “neden başımıza kötü bir şey geldiğinde ‘kader işte’ diyoruz da, güldüğümüz anlarda ‘gülüyoruz, kader işte’ demiyoruz”. Çünkü Aziz’in kaderinde gülmek vardır. Topal olsa da yüzü güler vaziyettedir. Güldüğünden de değildir bu, yüzü öyledir. ( Joker karakteri gelir mi hemen akla bilinmez ). Aziz karakterini oldukça ilginç buldum, hoşuma gitti açıkçası. Üzerine konuşmak da isterdim ama spoiler içerir diye de korkuyorum. Bir diğer komik karakter ise usta oyuncu Genco Erkal’ın eski bir rejisörü canlandırdığı Kahraman (bir isim olarak) karakteri. (Kahraman karakteri Zeki Öktem’i de canlandırıyor olabilir.) Genco Erkal’ın bu yaşında sergilediği usta oyunculuğu beğenmeyeniniz çıkmayacak diye umuyorum. Filmden replikler ve sahneler anlatarak ne demek istediğimi tam açıklamak ve bu savımı desteklemek isterdim ama sinemada gidip kendinizin görmesini daha uygun buluyorum.

Bir yönetmen için film sanat eseri olmasının yanında, kişisel görüşlerine yer verebileceği, bazen eleştirilerde bulunabileceği ve bazen de kendisine yapılan eleştirilere cevap verebileceği bir platformdur aynı zamanda. Çağan Irmak da bu fırsatı iyi kullanmış ve film içi sinema eleştirilerinde bulunmuş. Sinemalardaki klişelere değinen ve artık bunların aşılması gerektiği düşüncelerini izleyicileriyle paylaşmış. Bunu hem hayalet sahnesinde hem de “benim hiç babam olmadı” sahnesinde görebiliyoruz. Sadece eleştirmekle de kalmamış, kendisine yapılan “işi gücü ağlatıp-güldürmek” eleştirilerine de filmde eski resijör rolündeki Kahraman ( Genco Erkal ) üzerinden cevap vermiş. “Yok şuymuş, yok buymuş… Ben izleyicilerimi güldürdüm de ağlattım da. size ne benim filmlerinden. Ben sadece istediğimi çektim.” Tadında bir cevabı da ilgililere sunmuş. Kendisinin eleştirilmesini istemeyip klişecileri eleştirmesi biraz garip durmuş. Bazı kişiler de klişe sever. Unutulmamalı ki insanlar sonucunu bildiği şeyleri merak eder;)

Çağan Irmak’ın filmlerinin gişe oranlarının bir yüksek bir düşük olması gibisinden tesadüfi bir sıraya aldanacak olursak, Prensesin Uykusu filminden iyi bir hasılat beklenmeli. Issız Adam filmi ile iyi hasılat elde ederken, onun ardından çıkardığı Karanlıktakiler filmi hasılat bakımından pek de iyi bir sonuç çıkarmamıştı. Ve sıra yeniden yükselişte. Yoksa vizyon tarihinin bayram tatiline denk getirilmesinin başka bir güzelliği de olmazdı:)

Kısa ve öz tavsiyem; keyifli bir bayram için, gidilesi bir filmdir.

11



Kendinden giriş ne kadar mantıklı bilmiyorum. Ama ne zaman film izlesem içinde buluyorum kendimi. Saçma sapan bir empati, bir o yıllara geri dönme ve ya geleceği kestirme. Gereksiz sanırım. Belki geliştirici bir şey ki bunu tartışmak, istemeye istemeye geriye atılan büyük bir adım olur. Sebep itibariyle kendime açılan yollarda filmi görüyorum, azizim. Nasıl bir egoizm çöküyorsa o an, film beni izlemeye başlıyor adeta. O kıyafetler, o dönem, o ilişkiler. Bizi içine alsa da, götüremediği şeyler de oluyor hani. Hayal edemediğimiz şeyler de var, gözümüzü gönlümüzü açıyor. Buraya kadar güzel. Tartışmak istememe kısmım ise gereksizliği yönünde. Şimdi gereksiz bu, filmi estetik hazzın için, içinde bilmemne varolduğu için, güzel mesajı için kuru kuruya izleme, bencilleştirmeme kısmı. Filmi kendim yaşamak istediğim için yaşıyorum. Bunu içten söylediğinizde zaten oluşan şahane şeye muhteremler haz diyor. İşte onu demeye çalışıyorum baştan beri.

Yine bu hisler içerisine girmeye hazırlanırken bir filmin konusunu yarım yamalak dilimle okumaya koyuldum. Üç sözlük açışından sonra, sinirlenerek sonuna kadar okumayı sürdürdüm. 11 yaşında bir derince bir çocuktan bahsediyordu. Bir çocuk 11 yaşında ne kadar derin olabilir ki, dedim. Sonra kafamda yankılanan 11 yaş oldu. 11, 11, 11… sonra tak etti ki, ben 11 yaşındayken diye başlamak istediğim cümlelerin sonunu getiremiyorum. Tamamen kendini silmeye odaklı geçen günler silsilesi. Bence çoğu kişi için de öyle. O kadar karanlık ki o zaman dilimi. Akla gelen ilk şey okul. Sosyal yaşama dair her şeyin sıfır olduğu zamanlar. Her şey aileye indekslenmiş veya kıskanç bir yakın arkadaşa, olmassa sınıf öğretmenine. Yine de şu an, o zamanların kararmasını sağlayan şey hafızanın yoksulluğu olsa gerek. Yoksa yaşamadık mı güzel günler? Yaşamışızdır elbette. Hayatta yenisin hala, kartlaşmamış sesin, pırıl pırıl bir kalbin var. Muhtemelen 5 ve ya 6. Sınıf. Kızlar erkekler çatışması, en yakın arkadaşlarım denen gruplaşma ve ruhsal fakirliğin doruk noktaları.

Şu okumaya başladığım metnin devamında aniden aklıma top, ip, tebeşirle çizilen seksek kutucukları beliriyor. Bunlar da hayatın bir döneminin hazzı değil mi? Ancak yaş 11. Oyun çağında bir çocuk değilsin, genç bir insan da. Nasıl bir aradasın biliyor musun; hiç kızma ama arafta’sın. Derken filmin konusunun sonuna geldiğini görüyorum, tek anladığım karakterin 11 yaşında olduğu.

Filmin enfes aynı zamanda sinir bozucu karakteri Paloma da öyle. O da 11 yaşında, Fransa’nın zengin apartman dairesinde yaşayan, klasik zengin ve alabildiğince sıkıcılıkla bulanmış bir aileden geliyor. Öyle ki, anne çiçekleri ile konuşan ve elitizmi simgelerken, baba figürü aileden gizli zevklere sahip (örneğin dış kapının önündeki paspasın altına atılmış izmaritler), abla ise günümüz sıradan zengin gencini çiziyor. Elbette film o ya, birileri enteresan olsun ki dünya dönmeye devam etsin. Bu Paloma her gün yolda karşılacağımız çocuklardan değil, zaten o yaştaki çocukların görünmezliği de var, bu aşikar. Birden varlık felsefesinden bahsederken muhabettinizin ilerleyen kısmında evrenin büyüklüğünden, iç dünyalarından ve ya yaşam-ölüm çizgisinden bahsetmeye hazır bir çocuk. Halbuki dış görünüşü akranlarıyla aynı. Kabarık saçlar, ergenliğe hazırlanan vücut, okul çantasından sallanan maskotlar. Tabi zeki ya, gözlük de takıyor. Bu zekilik tarifi yüzyıllardır edebiyat ve film dünyasının kıymetlisidir. Paloma da bunu bozacak değildir elbette.

Biz böyle değildik işte. Burası canımı sıkıyor. En azından gözlüğümü kulaklarımın ardına geçirdiğimde en az 14’tüm. Sartre’ı duyduğumda lisedeydim. Asla Paloma kadar güzel konuşamadım. Siz olsanız bir miktar kıskançlık etmez miydiniz?

Bu genç Paloma, 12 yaşına bastığı gün kendini öldürmek istiyor. Belli bir sebep sunsa da kafasının karışıklığı ve elbette olmayan ve hatta dolmayan yaşam bilinci ile absürdlüğe kapı açılıyor. Pek konuşmayan, sadece babasının ona verdiği high-8 ile çekimler sırasında bize içini açıyor yavrucak. 165 gün kaldığını söylüyor hayatının sonuna. Adım adım intahar gününe yaklaştırıyor bizi. Bunun için annesinin psikolojik tedavisinde kullandığı hapları her gün tek tek aşırarak ve ailesini üzmek için evi de ölüm gününde yakacağını itiraf ettikten sonra içimiz burkuluyor. Odalar arası yalnızlığı, hatta kalabalıkta fark edilmeyişi görüyoruz. Metaforumuz ise ‘kirpi’. Genç kızın, apartman görevlisi için söylediklerinde de bakılırsa filmdeki üç ana karakter iki farklı kirpide can bulmuş: "Bayan Michel’i bir kirpiye benzetiyorum. Dıştan bakınca dikenli, bir kale gibi korunaklı ama bana öyle geliyor ki içini görebilsek, aslında hiç de uyuşuk olmayan, nevi şahsına münhasır, sadece göze batmaktan sakınan, son derece zarif o yaratıklar gibi sanki." Paloma’nın monologlarında, daha doğrusu bizle konuşmasında yaşam ve ölüm bilincini tartışıyor bizimle, çeşitli alıntılar ve mecazlamalarla güzel kesitler yakalıyoruz.

Filmin güzel karakterleri, olay bütünlüğü, sonunu yazma şansını bize veriyorlar elbette. Enteresan mesajları da yakalıyoruz veya anlıyormuş gibi yapıp irdelemeden kabul ediyoruz. Düşününce 11 yaşımızı geçeli epey oldu ama kafamızın alamadığı dünyaların içinde az buçuk kirpiliği paylaşıyoruz.

---

Le Herrison (Yaşamaya Değer, 2009, Mona Achache) , aslında romandan uyarlama bir film. Kirpi’nin Zarafeti ismi ile Işık Ergüden tarafından çevrilmiş. Hatta baya popüler bir kitapmış ki o yıl Fransa’da epey satmış. Bir de buradan umuyorum ki Sevin Okyay kitabı okuyabilmiştir.

Yaşam bazıları için kısır bir döngüdür,monotonluğuyla sıkar insanı.Bazıları içinse rutine bağlamadan her daim başlangıçlar vardır.Her başlangıç ardında geçmişi tarihe gömmeyi,insanları unutmayı farz kılar.

Mesela Mommo olursun küçük bir çocuksundur annen vefat etmiştir,baban suratına dahi bakmamaktadır.Bir abin vardır ötesi yalan olur.Ceviz ağacı gölgesinde seslenebilirsin annene.Çocukluk dediğin mezar taşları arasında oynanan bir oyun değildir ve ölüm soğuk bir gerçektir.Anne özlemiyle ağlamaktır oyunların en hası.Gelecek uzun çetrefilli bir yol gibi görünür.Sen daha dünü anlayamamışken yarınlar kapına dizili bekler.Çocuksundur ve kitap yapraklarında bilmeceler çözmek yerine babanı çözmeye çalışırsın.Terkedilişi,ölümü anlamaya çalışırsın.Ölüme zor da olsa belki alışırsın ve anlam veremediğinde kader der geçersin.Peki ya terk edilişi anlamaya çalışabilir misin?Adın Mommo’dur çocuksundur ve baban seni geride bırakmıştır.

Mommo’nun dışında bir de Jin Hee olmak vardır.Yaşam yakın veya uzak tanımaz farklı dillerde aynı acıları tekrarlatır.Zaten yaşadıklarımızın bir benzeri farklı insanların yaşadıkları değil midir?Bizden farklı görünüp bizimle aynı hayatı yaşayan insanlar.İsyan aynı isyan,terk ediliş gibi.Anne vefat etmiştir ve baba tutar kolundan yolunu çizer.Yol uzadıkça geri dönüşü zordur ve güvenerek elinden tutmuşsundur.Bir anda kendini bilmediğin diyarlarda tanımadığın sen gibi insanların arasındabulursun.Yeni bir yaşam dedikleri sen gibilerle seni sahiplenicek birilerini beklemek olur.Babana güvenip elini tutmuşsundur ve o eli yetimhanede bırakmak zorunda kalırsın.Güven kelimesini öğrenmeden güvenmemeyi öğrenmek zorunda bırakılırsın.Bir umut beklersin babanı gene de.Hasan Ali Toptaş "Görmek inanmanın en geniş kapısıydı" der.Ufukta baba siluetini göremedikçe kapatırsın o kapıyı.Dönmiyeceğini anladığın an önce inkar sonra isyan en sonunda gözyaşlarıyla kabullenmek devreye girer.Çok sevdiğin birinin ölümüne alışma düzeni gibi.Jin Hee olmak babanın öldüğünü varsaymak demektir.Yalanlar arasında tek gerçeğin yeni bir yaşamı beklerken eski yaşamı yok saymak olur.

Bu dünyada adları fark etmez Mommo veya Jin Hee gibi olmak da var.Babaların çizdiği yollarda terk edilişlerle alışmak ve filmin son karesinde yeni yaşamlara yolculuk var.