Bazı yönetmen ve oyuncular vardır ki filmlerini aylar öncesinden takibe almaya başlarım. Bu listemdeki oyunculardan biri de; Michael Shannon.


İzlediğim her bir filminde beni kendine hayran bırakmayı başarabilmiştir. Bu sene Ekim ayında gösterime girecek olan Take Shelter filminde de hem bir koca, hem de bir baba rolünde. Ve kısmen dışarda ama aslen kendi içinde yaşadığı kıyameti ve yaklaşan fırtınayı bu sevdiklerinden uzak tutmayı isteyen bir figüre bürünmüş vaziyette. Yönetmen Jeff Nichols'ın Michael Shannon ile ikinci çalışması. Ki zaten yönetmenin de iki filmi bulunmakta. ilk filmi Shotgun Stories festivallerce ödüllendirilmişti. Take Shelter da boş geçmeyecek diye bekliyorum, bekleyip göreceğiz.

Take Shelter - Ekim 2011 de sinemalarda.
Fragmanı için tıklayın.


Altın Palmiye ödülü için yarışan Melankolia filminin tanıtım toplasındaki konuşmasında hafif mizahi, biraz şakavari ama bana kalırsa biraz içten duygularla nazi sempatisi olduğunu açıklamıştı.


"Hitler'i anlıyorum. 2. dünya savaşında yaptıklarını benimsemiyorum ama onu iyi anlıyorum. Yahudilere karşı değilim. Yahudileri seviyorum ama çok değil. Çünkü israil tam bir dert. "
dedikten sonra "bu cümleleri nasıl toparlayağım şimdi" deyip hafif bir pişmanlık sunduysa da festival yönetimi biletini kesti. Lars von Trier'in kendisi gönderilse de filmi hala Altın Palmiyeye aday. Toplantıdan önce favoriler arasında olan filmin artık ödül alamayacağına kesin gözüyle bakılsa da ben jürinin yine bir dik başlılık gösterip filme hakettiği gibi yaklaşacağını düşünüyorum. En azından istiyorum.

Benzeri olay geçenlerde ülkemizde yaşanmıştı. Benzeri diyorum çünkü bizdeki olayda direkt yaptırım söz konusu olmamıştı. Irkçı ve türk düşmanı ilan edilen Kusturica ülkeyi terke zorlanmıştı. Yönetimden gelen bir karar değildi, bu kendi isteğiydi. Kusturica olayına taraf yaklaşanlar Trier için neler diyecekler merak ediyorum.

ve blogumuzun koyu Trier'cisi ealtürk'ün yorumunu da :)

Ve ilgili basın toplantısının videosu

Uzun süredir yazmıyordum. Yakında geliyorum.

-Nerde kalmıştık? heeh.

"what kind of film do you like?


Travis'ten hepinize saygılar !

Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali, Türkiye’nin evsahipliğinde Dışişleri Bakanlığı’nın İstanbul’da düzenlediği 4. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı kapsamında yapılıyor. Sözkonusu ülkeler, Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan ve kişibaşına düşen milli geliri 750 doların altında bulunan, öncelikle ekonomik azgelişmişlik kıstası gözetilerek sınıflandırılmış “En Az Gelişmiş Ülkeler” kategorisinde sayılmaktadır.

Bu ülkelerin dünyadaki dağılımına baktığımızda, toplam 48 ülkenin 33’ü Afrika, 14’ü Asya, 1’i de Amerika’da bulunuyor:

AFRİKA
Angola, Benin, Burkina Faso, Burundi, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Komor Adaları, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cibuti, Ekvator Ginesi, Eritre, Etyopya, Gambia, Gine, Gine-Bissau, Lesotho, Liberya, Malavi, Madagaskar, Mali, Moritanya, Mozambik, Nijer, Ruanda, Sao Tome ve Principe, Senegal, Sierre Leone, Somali, Sudan, Togo, Uganda, Birleşik Tanzanya Cumhuriyeti, Zambia



ASYA

Afganistan, Bengaldeş, Yemen, Bhutan, Kamboçya, Kiribati, Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Myanmar, Nepal, Samoa, Solomon Adaları, Doğu Timor, Tuvalu, Vanuatu

AMERİKALAR

Haiti

Ekonomik azgelişmişlik sözkonusu ülkelerin sosyal hayatı için belirleyici bir konum olsa da, bu ülkelerin kültürel konumları için aynı tanımlamayı yapmak pek de mümkün değildir. O coğrafyalarda yaşayan toplumların tarihi geçmişlerine bakıldığında, bir kısmının medeniyetler havzası içinde bulunduğu ve genelde medeniyetin gelişmesine katıldıkları görülecektir. Kendi tarihi gelişimleri içinde ortaya çıkan dış tehditler veya iç karışıklıklarla, son ikiyüz yıldaki sömürgeleştirme hareketleriyle doğan istikrarsız sosyal yapılar bu toplumların bugünkü durumlarında önemli etkenler olmuşlardır.

Yaptığımız seçkiyle Burkina Faso’dan Nepal’e, Bengaldeş’ten Moritanya’ya, Senegal’den Bhutan’a, Mali’den Kamboçya’ya geniş bir coğrafyada sinemanın sınır tanımayan görsel alanında dolaşacak, dünyanın bu yörelerinden farkına varamadığımız kültürel ışıltılarla donanacak, tarihin derinliklerinden gelen yansımalarla modern hayatın getirdiği tedirginlikleri, açmazları, problemleri, hüzün ve coşkuyu beyazperdenin büyülü dünyasında temaşa edeceğiz.

Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali Avea'nın kurumsal, TRT'nin resmi tanıtım sponsorluğunda gerçekleştirilmektedir.

36 filmin gösterileceği festivalde Toplumsal Hafıza, Güncelin İzinde, Belgesel Gözü, Panorama, Derin Bakış olmak üzere beş ana bölüm yer alıyor.

Filmler, Beyoğlu Sineması, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi ve Kadıköy Moda Sineması’nda ücretsiz olarak takip edilebilir.

Festival'de gösterimi yapılacak olan filmlerle ilgili daha fazla bilgiye festivalin sitesinden ulaşabilirsiniz.


Antik çağlardan günümüze kadar bütün eserlere bakarsak bilinen tarih boyunca insanların; hangi dine, dile, ırka, mensup olursa olsun, hangi coğrafyada yaşıyorsa yaşasın ortak olarak değer verdikleri yegane şeyin “aşk” olduğunu görürüz. Okuduğumuz şiirlerde, romanlarda, hikayelerde, izlediğimiz filmlerde aşk yoğun olarak işlenen bir konu ve yüzyıllardır değerini kaybetmemiş, kaybedecek gibi de görünmüyor. Fakat gerek batı, gerek doğu; gerek geçmiş, gerek günümüz eserlerinde olsun, bizler aşkı hep benzer üsluplarda tanıdık. Sonu acıyla biten Romeo’nun aşkı hepimizin içini yaktı, duygulandırdı. Leyla ile Mecnun olsun, Ferhat ile Şirin olsun… birbirine kavuşamasalar da biz aşkı bu eserlerde balmış gibi, tatlıymış gibi tattık. Acıysa da bu acı kutsaldı ve aşk uğruna ölürken bile aşkın verdiği körlükle başka hiçbir şeyi umursamadığımızı sandık.

Zeki Demirkubuz ise 1997 yapımlı Masumiyet filminde aşkı diğer tüm sanatçılardan farklı olarak ele alıyor. Aşkın karşılıksız olanının acı verdiği gerçeği tüm eserlerde kabul edilmiş bir gerçekse bile, genelde eserler bu acıyı romantizmle, lirizmle kavurmadan edemiyor. Halbuki yönetmen Masumiyet’te, alışık olanın aksine aşkı, romantizmden fersahlarca uzakta bir üslupla işlemiş. Katışıksız, en yalın haliyle. Adeta kutsal kitap gibi bir kılıfın içerisine konulup yüksek bir yere asılan ve saygıda kusur edilmeyen kutsal “aşka” dil uzatıyor. Asılı olduğu yerden indirip ayaklar altına alıyor.

Filmin başında Yusuf’un tüm gençliğini hapiste geçirdiğini görüyoruz. Hapisten çıkıp hayata atılmak istemiyor. Hapisten çıktıktan sonra uğradığı ilk yer, tek tanıdığı olan ablası ve eniştesinin yanı. Filmin başındaki Yusuf ve eniştesinin akşam yemeği sahnesinde Yusuf’un, ablasının aşığını vurduğu için hapse düştüğünü anlıyoruz. Eniştesi rakı eşliğinde Yusuf’a dertlerini anlatıyor; depremi, kaybettiklerini, karısının adı çıktıktan sonra kendisine pezevenk, godoş dendiğini, evine adamların dadandığı ve yaşadığı şehri değiştirmek zorunda kaldığını, en çok koyanın da evde bu ilgisiz oğlu ve karısının işten gelince bir güler yüz göstermemesi, baba olarak bir değer görmemesi olduğunu söylüyor. Ablanın Yusuf’a ilgisizliğini de “Kınığını değil de anasını öldürdü sanki” sözleriyle eleştiriyor. İntihar etmeye çalıştığından, boynuzlandığından, gururu incindiğinden, kimsenin yüzüne bakamadığından, üstelik insanlık edip sahip çıktığı halde kendine düşman gibi davrandığından bahsedip, “dilsiz orospu” küfrü eşliğinde aşka gelerek kemerle Yusuf’un yanında ablasını dövüyor. Bu sahnede genel olarak izleyici adamın çaresizliğine, güçsüzlüğüne acıyor. Kadının dayak yemesi ise filmde izlediğimiz gibi pencere arkasında kalıyor. Yusuf da bu sahneden sıfır müdahaleyle kaçıyor. Soluğu hikayenin asıl başladığı otel odasında alıyor.

Oteldeki dilsiz ve sağır çocuk Çilem, annesi Uğur ve aşığı Bekir filmin gövdesini oluşturuyor. Uğur, Zagor denen belalı bir adama aşık. Zagor hapishanede. Sürekli olay çıkarıp, hapishane değiştirdiği için hapishaneden çıkacak gibi görünmüyor. Uğur, Zagor’un peşinde şehir şehir dolaşıyor, şarkıcılık ve fahişelik yapıyor. Bekir, Uğur’a olan aşkı yüzünden işini, karısını, çocuklarını terk etmiş, Uğur’a refakat ediyor ve Uğur’un fahişeliğine, ona yüz vermeyişine her şeyine göz yumuyor/yummaya çalışıyor. Her patlayışında, sinir harbinde aşkına yenik düşüyor ve sonraki güne her şeyi tekrar kabullenerek başlıyor.


Yusuf tüm bunlara birinci dereceden şahitlik ediyor. Bekir’le Yusuf arasındaki ilişki aslında Yusuf’un, Bekir’in başladığı yerde olması. Masumiyetini kaybetmemiş, saf bir insan Yusuf. Bekir ile Uğur ise artık bu konuda yolun sonuna gelmişler. Filmin en can alıcı sahnesinde Bekir, kendisinden her şeyini hayatını çalan Uğur’a “orrrosspuuu” diye tüm benliğiyle, içinde kalan nefretin, hayal kırıklığının ve aşkın son zerresiyle küfür ederken aslında biraz olsun Uğur’un içini acıtmak, vicdanını dağlamak istiyor. Ancak Uğur’da da o masumiyet zerreleri tükenmiş olduğundan gelen tepkiyi aynı şekilde kabul edip “orrospuyum ulaan” diye karşılık veriyor. Sonunda Bekir dayanamayıp intihar edince Yusuf, Bekir’in yerini alıyor. O da Uğur’a aşık oluyor. Çünkü Uğur, Yusuf için hayatta belki anne ve ablasından başka kadın tanımadığı için aşık olunan, peşinde koşulan kadın oluyor. Uğur ise bu filmi daha önce izlemiş. Hikayeyi çok iyi biliyor. Yusuf’un o saf aşkı ve masumiyeti Uğur’u adeta tiksindiriyor ve filmin en kült sahnesi olan bu sahnede aşkın en yalın en pis halini, Yusuf’a en romantizmden uzak haliyle, kendi deneyimlerince anlatıyor. Yusuf, “sevdim abla suç mu?” dediğinde “suç tabi lan. Ne sandın? Bu çektiklerin de cezası” karşılığını alıyor.

Bence filmin bizi götürmek istediği asıl nokta da buradan sonra başlıyor. Ablasıyla olan sahnesinde Yusuf’un aydınlanmasını ve bir nevi “günah çıkarma”sını görüyoruz. Yusuf aslında aşkın ne olduğunu bilmiyorken namus bekçiliği uğruna ablasının aşık olduğu adamı öldürüyor ve ablasını da ömür boyu dilsiz kalmaya mahkum ediyor. Bu “aşk” aydınlanmasından sonra ablasının “masumiyet”i önünde yapabildiği, bir özür bile dileyemeyecek kadar acz içinde diz çöküp ağlamak oluyor.

Film kimin masumiyeti diye çok soruldu, çok cevaplar verildi. Çilem’in masumiyeti, evet. Daha tertemiz bir çocuk ve dünyaya gelmeden sakat bırakılmış. Sağır ve dilsiz. İkinci masumiyet bence Yusuf’un ablasının masumiyeti. Yönetmen kim bilir böyle düşünmemiştir ama aciziyet bakımından Çilem’e dilsizliğiyle diğerlerine nazaran daha yakın oluşu, herkes tarafından kötü kadın olarak suçlanışı vesaire ablayı ikinci derecede masum yapıyor. Yusuf, başrol masumu zaten. Enişte, klasik düz mantık masumu. Bekir masum, çünkü aşık. Gene Uğur en masum olmayan gibi duruyorsa da, Bekir’e ve Yusuf’a hiç acımadığı için belki masum değil. Aslında en aklıyla aşk yoluna baş koyan o, çizgilerini belirliyor, “ya bana tahammül edersin, ya da çeker gidersin” diyor. Ablaya kıyasla abla aşığına gittiği için orospu oluyorken Uğur, aşkı uğruna gerçekten fahişelik yapıyor. Buna rağmen Yusuf için aşık olunan, bu aşk uğruna çok şeyler göze alınan kadın. Yani en fahişe haliyle aslında Uğur bile masum. Bu yüzden bu film aslında herkesin masumiyeti. Ama toplumsal mesaj olarak ablanın masumiyetini ön planda tutmak bana daha cazip geliyor.

KONUK YAZAR: Betül Tuncel