Sayfalar

20 Nisan 2021 Salı

Minari

Bir A24 yapımı olan Minari, kökleri toprağa ve aile bağlarına uzanan sakin ama derin bir göçmenlik hikayesi anlatıyor. Kore asıllı yönetmen Lee Isaac Chung'un yönettiği film, Amerika'nın güneyindeki bir aile içindeki görünmez fay hatlarını, kişisel ve kültürel kırılganlıklarla işliyor. 


Arkansas'ta geçen hikaye, Kore'den göç eden Jacob (Steven Yeun) ve Monica'nın (Han Ye-ri) yeni bir başlangıç umuduyla taşındıkları bu bölgede yaşadıkları mücadeleleri anlatıyor. Jacob, 50 dönümlük arazide Kore sebzeleri yetiştirip civardaki Kore restoranlarına satma hayali kurarken, eşi Monica ise bu belirsiz ve hayale dayalı zorlu yaşam koşullarına giderek yabancılaşıyor. İki de çocukları var. Biri Anne (Noel Cho), diğeri ise kalp rahatsızlığı oaln David (Alan Kim). Ailenin dinamiklerini değiştiren ise Kore'den gelen babannenin varlığı oluyor. Ancak ailenin mücadeler etmesi konular biraz sınavı ağır meseleler: ekonomik baskılar, evlilikteki çatlaklar ve beklenmedik felaketler.

Minari, yüzeyde bir göçmenlik öyküsü atlatsa da aslında daha derin katmanlara sahip. Film; aidiyet, kültürel uyumsuzluk, ekonomik mücadele, ebeveynlik baskısı ve hayal kurmanın bedeli gibi temaları ele alıyor. Jacob'ın Amerikan rüyasına tutunma çabası ile Monica'nın güvenlik ve istikrar arayışı arasındaki gerilim, göçmen ailelerin sıkça yaşadığı çatışmanın etkileyici bir yansıması. 

Filmin adını aldığı mimari bitkisi, hikayenin sembolik omurgası halinde. Zorlu koşullarda bile kök salan, yeniden doğan bir bitki. Tıpkı göçmen olan bu ailenin ayakta kalma direnci gibi. Film, kültürel kökenlerini taşırken yeni bir hayat kurmaya çalışan insanların umudunu ve kırılganlığını, keskin bir dramatik yapı kurmadan, doğal akışıyla sunuyor.

Yönetmen Chung, kendi çocukluk deneyimlerinden beslenen yarı-otobiyografik bu filmi son derece sade ve gözlemci bir dille aktarıyor. Çatışmaları dramatize etmek yerine, hayatın kendiliğinden akışını, küçük anların taşıdığı gerçekliği ön plana çıkarıyor. Oyunculuklara bakacak olursak, Steven Yeun'un içe dönük ama inatçı Jacob'ı, Han Ye-ri'nin kırgın ama dimdik duran Monica'sı ve özellikle Youn Yuh-Jung'un yaşam dolu büyükanne karakteri bu sahiciliğe ortak oluyor.



Pastoral bir huzur ile sert gerçeklik arasında gidip gelen film, hatırlanan çocukluk anları kadar bugünün endişeleriyle de etkileşim kuruyor. Göçmen bir ailenin yaşam mücadelesini anlatırken aynı zamanda evrensel bir hikaye ve mesele sunuyor. Kısacası; kök salmaya, tutunmaya, yeniden başlamaya dair bir direnişin, ayakta ve hayatta kalmanın mücadelesine dair bir hikaye.

10 Nisan 2021 Cumartesi

Little Fish: Hatıralar Giderse Geriye Ne Kalır?

Little Fish'i bundan 2 sene önce izleseydik bize oldukça distopik ve bilim kurgu gelebilirdi. Ancak hala etkisini derinden hissettiğimiz küresel bir pandeminin içinden geçerken, Little Fish neredeyse tanıdık bir duygunun sinemaya aktarımı gibi geliyor. Maskeler, hastane kuyrukları, belirsizlik ve sürekli tetikte olma hali… Bunların hepsi artık yabancı değil. Ancak film, bizim yaşadığımız gerçekliğe paralel bir korku öneriyor: Ya sadece sağlığımızı değil, anılarımızı da kaybetseydik? Tam da bu düşüncenin yarattığı tedirginlikle Little Fish, izleyiciyi büyük felaketlerden çok, sessizce silinen hatıraların yarattığı boşlukla yüzleştiriyor ve bugünün dünyasında izlenince etkisini katlayan bir hikayeye dönüşüyor.


Filmin merkezinde Emma (Olivia Cooke) ve Jude’un (Jack O'Connell) ilişkisi yer alıyor. Emma bir veteriner kliniğinde çalışan, hayatın küçük detaylarına tutunan bir kadın. Jude ise geçmişinde bağımlılık olan ama hayatını yeniden kurmaya çalışan bir fotoğrafçı. Tanışmalarıyla başlayan bu ilişki, dünyanın dört bir yanına yayılan ve insanlara hafıza kaybı yaşatan bir hastalığın gölgesinde gelişiyor. Film doğrusal bir anlatım yerine zaman içinde ileri geri sıçrayarak ilerliyor; izleyiciye çiftin tanışma anlarını, mutlu anlarını ve hastalığın yavaş yavaş hayatlarına sızışını parçalı bir şekilde sunuyor. Bu yapı, yalnızca bir anlatım tercihi değil, aynı zamanda filmin ana meselesi olan hafızanın parçalanmış doğasının sinemasal bir karşılığı.

Little Fish’in asıl gücü, bilim kurgu unsurlarını bir arka plan olarak kullanıp odağını tamamen insan ilişkilerine çevirmesinden geliyor. Film, hafıza kaybını bir felaket olarak değil, gündelik hayatın içine sinsice giren bir tehdit olarak ele alıyor. Bir maratoncunun durmayı unutması ya da bir otobüs şoförünün aracını bırakıp yürüyüp gitmesi gibi detaylar, bu dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Ancak asıl yıkım, Emma ve Jude’un ilişkisi içinde yaşanıyor. Birlikte biriktirdikleri anılar, onları 'biz' yapan şeylerdir ve hastalık bu 'biz'i parça parça silmeye başlıyor. Bu noktada film, aşkın yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda ortak bir hafıza olduğunu ileri sürüyor.




Tematik olarak film, Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Memento gibi yapımlarla bir bağ da kuruyor. Ancak bu filmlerden farklı olarak daha sakin, daha içe dönük bir anlatımı tercih ediyor. Burada hafıza kaybı bir gizem ya da bulmaca değil, kaçınılmaz bir kayıp olarak ele alınıyor. Film, izleyiciye şu soruyu yöneltiyor: Eğer sevdiğiniz kişi sizi unutursa, o ilişki hala var mıdır? Ya da siz onu hatırlamıyorsanız, sevgi ortadan kalkar mı? Bu sorulara net cevaplar vermek yerine, izleyiciyi bu belirsizliğin içinde bırakıyor.

Tam da bu noktada film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu fikrini yeterince derinleştiremiyor. Hafıza kaybına yol açan küresel salgın, son derece çarpıcı ve potansiyel olarak çok katmanlı bir anlatı imkanı sunarken, film bu fikri büyük ölçüde arka planda bırakıyor. Toplumsal çöküş, etik sorular ya da bu hastalığın insanlık üzerindeki geniş ölçekli etkileri yüzeysel geçiliyor. Anlatı neredeyse tamamen bireysel bir aşk hikayesine indirgeniyor. Bu tercih bilinçli bir sadeleştirme olarak okunabilir, ancak aynı zamanda filmin bilim kurgu tarafının tam anlamıyla işlenememesine de yol açıyor. Güçlü bir kavramsal zemine sahip olmasına rağmen, bu zemini derinlemesine kazmak yerine daha güvenli bir duygusal anlatıya yaslanmayı tercih ediyor.


Filmin en dikkat çekici unsurlarından biri de oyunculuklar. Olivia Cooke ve Jack O'Connell, Emma ve Jude karakterlerine büyük bir doğallık katıyor. Aralarındaki kimya, filmin duygusal yükünü taşıyan unsur oluyor. Başlangıçta hafif ve flörtöz olan ilişkileri, zamanla yerini kaygıya ve çaresizliğe bırakıyor. Özellikle Jude’un sevdiği kadının adını hatırlamak için fotoğraflara notlar yazdığı anlar, filmin en dramatik sahneleri arasında yerini alıyor.

Yönetmen Chad Hartigan'ın, filmi büyük dramatik patlamalarla değil, sessizliklerle kurduğuna değinmiştik. Görsel dilde yumuşak ışıklar, solgun renkler ve anı hissi veren bulanık geçişler kullanılmış. Kamera çoğu zaman karakterlere çok yakın. Bakışlar, dokunuşlar ve küçük jestler ön plana çıkarılmış. Bu tercih, filmin duygusal etkisini artırır çünkü anlatılan şey büyük olaylar değil, kaybolan küçük anlardır. Senaryonun yazarı Mattson Tomlin ve filmin editör ekibi ise hikayeyi parçalı yapısıyla desteklemiş. Aynı anların farklı versiyonlarını göstererek hafızanın ne kadar değişken ve güvenilmez olduğunu güzel vurgulamış.


Sonuç olarak Little Fish, büyük anlatılar yerine küçük anların değerine odaklanan, dingin ama etkisini veren bir film olmuş. Her ne kadar temposu yer yer yavaş ve anlatımı bazı izleyiciler için fazla melankolik bulunabilecek olsa da, film sunduğu duygusal derinlikle akılda kalmayı başarıyor. 

3 Nisan 2021 Cumartesi

Sound of Metal

Yönetmeni Darius Marder'ın ilk uzun metraj filmi olarak karşımıza çıkan Sound of Metal, bir işitme kaybı hikayesi çemberinde, sessizlik içerisinden bir kimliğin kendini arayış hikayesi anlatılıyor. The Night Of mini dizisinden beri takip ettiğim Riz Ahmed, belki de kariyerinin en iyi oyunculuğunu da bu filmde sunuyor.


Filmin kısaca hikayesinden bahsedeyim. Heavy metal bateristi Ruben Stone (Riz Ahmed) bu filmin baş kahramanı ve sevgili Lou (Olivia Cooke) ile birlikte ABD'yi dolaşırken bir anda işitme kaybı yaşamaya başlıyor. Kısa sürede işitme yetisinin %80'den fazlasını yitirdiğini öğrenen Ruben, hem müziğin hem de hayatının merkezini oluşturan ritim, ses ve hareketlilikten kopuyor. Geçmişindeki bağımlılık sorunlarını yeni aşmış birisi için bu denli dramatik değişim Ruben'i oldukça zorluyor. Sevgilisi Lou, Ruben'i işitme engelli bireylere yönelik bir topluluk merkezine götürüyor. Burada Ruben, tamir olmak yerine kendini yeniden tanımayı öğütleyen Joe (Paul Raci) ile tanışıyor. Ruben bir yandan bu yeni dünyanın içinde var olmaya çalışırken, diğer yandan da tüm enerjisini ameliyatla yeniden duyma fikrine harcıyor.

Sound of Metal, her ne kadar yüzeyde işitme kaybını anlatıyor gibi görünse de, asıl meselesi kimlik krizi, bağımlılıkla mücadelede yeniden yenik düşmeme, kayıp sonrası yeniden doğuş gibi temaları da işliyor. Film, Ruben'in hayatını dramatik patlamalarla veya keskin dönüşlerle değil, içe dönük bir yolculukla işliyor. Çünkü kaybolan sadece basit bir duyma yetisi değil, kendini tanımladığı tüm hayatın ta kendisi.

Filmin bağımlılıkla olan ilgisi ise şu şekilde: Ruben davul çalmayı bir türlü yaşam desteği gibi görüyor. Ses onun yeni bağımlılığıdır, ancak yeni bağımlılığın yolu kapanınca, başka bir bağımlılığa yeni bir yol açılıyor. Bu nedenle ameliyat takıntısı bir tür tekrar bağımlılığa sarılma metaforuna dönüşüyor. Joe'nun ısrarla vurguladığı şey ise sessizliğin yokluk değil, yeni bir varoluş biçimi olduğu. Ruben'in bunu anlaması ise filmin en ağır ama en en gerçek anlarını oluşturuyor.


Darius Marder'in yönetmenliği, belgeselci bir gerçekçilikle minimalist bir sinema dili arasında. Filmin en dikkat çekici unsuru kuşkusuz ses tasarımı. Marder, izleyiciyi Ruben'in işitsel dünyasına yerleştirerek, zaman zaman boğuk, kesil ya da metalik tınılarla o deneyimi doğrudan hissettiriyor. Filmde müzik neredeyse hiç duygusal yönlendirme aracı olarak kullanılmıyor. Sessizlik kendi başına o dramatik vurguyu yaratıyor.