Sayfalar

▼

5 Ekim 2026 Pazartesi

Beklenti: Toplumsal Baskının Gölgesinde

"Konya ili Taşkent ilçesinde, Çeşmi mahallesi Asarcık mevkiinde kayalık bölgede, tahmini 35-40 yaşlarında, buğday tenli kadın cesedi görüldü."

Ali Özel
'in Altın Koza'da yarışan Beklenti filmi bu sözlerle başlıyor. İlk bakışta bizi klasik bir taşra cinayetine, şüphelilere ve adalet arayışına götürecekmiş gibi görünüyor. Fakat film ilerledikçe cinayetin kendisinden daha büyük bir meselenin ortasında buluyoruz kendimizi: İnsanların birbirleri hakkında kurduğu beklentiler ve bu beklentilerin altında ezilen hayatlar.


Film, köydeki kadın doktorun ölümünün ardından şekillenen soruşturmayı merkezine alıyor. Olağan şüpheliler arasında doktoru en çok ziyaret edenlerden biri olan Celil (Berk Öztürk), sosyal baskı nedeniyle gördüğü tedaviyi açıklayamaması üzerine kısa sürede olayın baş şüphelisine dönüşüyor. Bu sırada babasını ziyaret etmek ve bir süreliğine şehir hayatından ve son zamanlar limoni tat veren evliliğinden uzaklaşmak için köye gelen avukat Enver (Ozan Dağara), kendisini giderek daha karmaşık bir evlilik ilişkinin içinde buluyor. Köydeki insanlar, jandarma, yerel otorite ve aile bağları üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bir cinayetin nasıl çözüleceğini değil, bir topluluğun kendi doğrularını nasıl ürettiğini de sorguluyor.

Beklenti'nin asıl meselesi cinayet gizeminden ziyade, bu gizemin etrafında şekillenen toplumsal atmosfer. Çünkü burada yargı, yalnızca resmi kurumların verdiği bir karar olarak karşımıza çıkmıyor. Köyün kendi kuralları, kendi ahlak anlayışı ve kendi 'doğru insan' tanımı bulunuyor. İnsanların ne yaptığı kadar, ne yapması gerektiğine dair düşünceler de hayatlarını belirliyor. Böylece filmdeki asıl baskı yalnızca devlet mekanizmasının kanunları üzerinden kurulmayıp, insanların birbirlerinin hayatlarına ilişkin beklentileri üzerinden de şekilleniyor.

Filmin 'beklenti' kavramını en güçlü biçimde ele aldığı yer ise çocuk sahipliği üzerinden evliliklerdeki erkeklik meselesi oluyor. 3 farklı evliliğe; Raci (Hakan Salınmış), Enver ve Celil'in perspektifleriyle erkek tarafından bakış atıyor. Toplumsal baskının mağduru olarak yalnızca kadınları görmeye alıştığımız bir anlatının yerine, erkeklerin de ataerkil düzenin kurbanları olabileceğini gösteren bir anlatı sunuyor. Erkek olmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, soyun devamını sağlamak, güçlü görünmek ve kendisine biçilen rolü eksiksiz yerine getirmek zorunda olmak, filmin dünyasında görünmez ama hissedilen birer baskı mekanizması.

Celil karakteri bu açıdan filmin merkezindeki en önemli figürlerden biri. Onun yaşadığı sorun yalnızca kişisel bir mesele olarak kalmıyor; toplumun bireyden beklediği hayat ile bireyin gerçekten yaşayabildiği hayat arasındaki uçurumu gösteriyor. Özellikle çocuk sahibi olma ve erkekliğin bunu gerçekleştirme kapasitesi üzerinden tanımlanması, karakterin üzerindeki baskıyı daha da ağırlaştırıyor. Burada beni asıl rahatsız eden şey, Celil’in yalnızca bir şüpheli olarak değil, toplumun kendi normlarına uymayan bir erkeğe nasıl davrandığını gösteren bir örnek olarak konumlandırılması oluyor. Bunu da Celil'in babasına yapılan köy takışmalarında görüyoruz.


Filmin taşra atmosferi de bu düşünceleri destekliyor. Köy yalnızca hikayenin geçtiği bir mekan değil; karakterlerin davranışlarını belirleyen kapalı bir sosyal sistem gibi çalışıyor. Burada herkes birbirini tanıyor, herkesin hayatı başkalarının bakışına açık ve özel hayat ile toplumsal hayat arasındaki sınır neredeyse ortadan kalkıyor. Bu nedenle Celil’in yaşadığı baskı yalnızca ailesinden kaynaklanmıyor. Köyün tamamı onun üzerinde görünmez bir denetim kuruyor. Bir sırrın ortaya çıkması, yalnızca kişinin kendisini değil, ailesini ve toplumsal konumunu da etkiliyor.

Ancak filmin burada bir problem yaşadığını da düşünüyorum. Hikayenin dramatik yükünü büyük ölçüde taşıyan kadın doktor cinayeti, Celil’in savunmasını destekleyen bir delilin ortaya çıkmasıyla birlikte belirsiz bir noktada kalıyor. Böylece film bir taraftan cinayeti soruşturmanın merkezine yerleştirirken, diğer taraftan bu soruşturmanın sonucunu bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri plana itiyor. 

Ben bu tercihin filmin anlatmak istediği düşünceyle tamamen uyumsuz olduğunu düşünmüyorum. Hatta cinayetin çözümsüz kalması, gerçeğin hiçbir zaman tam olarak ortaya çıkmadığı ve insanların kendi varsayımlarına dayanarak hüküm verdiği fikrini destekleyebiliyor. Fakat sorun, filmin bu belirsizliği yeterince güçlü bir dramatik yapı içerisinde kuramamasından kaynaklanıyor. Seyirci olarak cinayetin sonucunu merak etmemi sağlayan film, bu merakın karşılığını tamamen vermediğinde, anlatının bir bölümünün havada kaldığını hissediyorum.

Üstelik film, Celil'i daha güçlü bir şüpheli haline getirecek psikolojik ayrıntılara biraz daha fazla alan açabilseydi, bu problem büyük ölçüde aşılabilirdi. Örneğin onun tedirginliği yalnızca suçluluk ihtimaliyle değil, toplum tarafından sırrının ortaya çıkarılmasından duyduğu korkuyla ilişkilendirilebilirdi. Böyle bir yaklaşım hem karakterin iç dünyasını derinleştirir hem de seyircinin "Acaba Celil gerçekten suçlu mu?” sorusunu daha uzun süre taşımasını sağlayabilirdi. Özellikle Celil’in bindiği minibüsün jandarma tarafından durdurulduğu andaki huzursuzluğu tek başına doyurucu bir şüphe unsuru oluşturmuyor.


Buna rağmen yönetmen/senarist Ali Özel’in taşra sinemasına getirdiği bakışı önemli buluyorum. Çünkü Beklenti, taşrayı yalnızca cehaletin, muhafazakarlığın veya baskının mekanı olarak göstermeye çalışmıyor. Burada asıl mesele, insanların birbirlerine biçtiği rollerin zamanla nasıl bir sosyal hapishaneye dönüştüğü oluyor. Baba, oğul, eş, doktor, avukat, çoban ya da köylü olmak yalnızca bir kimlik taşımıyor; beraberinde yerine getirilmesi gereken beklentiler getiriyor. İnsan bu beklentilerden birine uyamadığında ise yalnızca ailesiyle değil, bütün toplulukla karşı karşıya kalıyor.

Bu nedenle filmin asıl çatışmasını cinayet ile soruşturma arasında değil, birey ile toplum arasında görüyorum. Cinayet bu çatışmayı görünür hale getiren araçlardan biri sadece. Asıl hikaye ise insanların birbirlerinin hayatlarını nasıl şekillendirdiği, bir kişinin kendi sırrını neden saklamak zorunda hissettiği ve toplumun kabul ettiği erkeklik kalıplarına uymamanın ne kadar ağır bir bedel yaratabildiği üzerine kuruluyor.


Beklenti, filmi Adana Altın Koza Film Festivali'nde Ulusal Uzun Metraj Film kategorisinde yarışan filmlerden biriydi. Festivallerde ödül mekanizmasının nasıl işlediğini az-çok bilen biri olarak Beklenti filminin festivali ödülsüz kapamasının bir şey ifade etmediğini söyleyebilirim. Her şeye rağmen kendisini sonuna kadar izlettirebilen, filmin içinde ve bitiminde izleyiciye sorular ve tartışma konuları bırakan bir film olarak izlemeye değer buluyorum.

3 Ekim 2026 Cumartesi

Rose: Özgür Olabilmek İçin Pantolon Giymek

Bir kadın, kendi hayatını yaşayabilmek için neden erkek olmak zorunda kalır? 17. yüzyıl Almanya’sında geçen bu filmde pantolon, bir kadın için yalnızca erkek kıyafeti anlamına gelmiyor; mülkiyet hakkına, çalışma özgürlüğüne, hareket serbestliğine ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmeye açılan bir kapıya dönüşüyor. Sandra Hüller'in canlandırdığı Rose’un söylediği “pantolonlarda daha fazla özgürlük var” fikri, filmin yalnızca dönemine değil, bugününe de uzanan temel meselesini oluşturuyor.


Rose filmi, Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) ardından, savaşın fiziksel ve toplumsal yıkımının hala hissedildiği kırsal bir Alman köyünde geçiyor. Savaşın kendisini arka planda tutan yönetmen Markus Schleinzer, onun bıraktığı yaraları Rose’un bedeninde ve davranışlarında gösteriyor. Sandra Hüller’in canlandırdığı Rose, bir kadın olmasına rağmen, erkek kılığına giren ve öyle yaşayan; üstlendiği yeni cinsiyetin bedeli olarak askerliğini dahi yapmış birisi.Yüzünde savaşın izlerini taşıyan eski bir asker olarak terk edilmiş bir çiftliğe geliyor. Elinde, cephede ölmüş olan silah arkadaşından edindiği ve bu toprakların mirasçısı olduğunu gösteren bir belge ile. Köylüler başlangıçta bu yabancıdan kuşku duysa da Rose planı, kararlılığı ve hayatta kalma becerisi sayesinde kendisini bu yeni köye kabul ettiriyor ve toprak sahibi oluyor. Ardından topraklarını genişletebilmek için komşu çiftçinin kızı Suzanna (Caro Braun) ile evleniyor. Rose’un yıllardır sakladığı sırrı giderek daha fazla insanın fark etmeye başlamasıyla birlikte kurduğu hayat da çözülmeye başlıyor. Çünkü bir erkek olarak, karısına karşı getirmesi gereken baaazı yükümlülükleri daha var.

Schleinzer burada doğrudan tarihsel bir kişinin yaşamını beyazperdeye taşımıyor. Rose, yönetmenin Avrupa tarihindeki erkek kılığına giren kadınlara ilişkin araştırmalarından doğan kurmaca bir karakter. Bu araştırmaların içinde çalışma hakkı elde etmek, eğitim görmek, tecavüzden korunmak, zorla evlendirilmekten kaçmak veya cezai yaptırımlardan kurtulmak gibi farklı nedenlerle erkek olarak yaşayan kadınların hikayeleri bulunuyor. Ayrıca Almanya’nın Halberstadt kentinde 17. yüzyılda erkek kılığına girdiği ve suçlandığı için idam edilen bir kadın vakasının da filmin tarihsel arka planını beslediği belirtiliyor. Dolayısıyla Rose tek bir insanın hikayesini anlatmıyor; farklı dönemlerde benzer koşullar altında kimliklerini değiştirmek zorunda kalan kadınların deneyimlerinden oluşan bir bileşim olarak ortaya çıkıyor.

Bu tercih, filmin tarihsel gerçeklik duygusunu eksiltmiyor, bence aksine tarihi ve ana fikri güçlendiriyor. Çünkü Rose’u olağanüstü bir istisna olarak sunmak yerine, erkek olmanın kadın olmaktan çok daha fazla imkan sunduğu bir toplumsal düzenin sonucu olarak görüyorum. Filmde kadın olmak yalnızca biyolojik bir durum değil, beraberinde belirli yükümlülükler getiren toplumsal bir konum olarak beliriyor. Kadının kiminle evleneceğine, nerede yaşayacağına, nasıl çalışacağına ve hatta bedeninin nasıl kullanılacağına erkeklerin ve dini kurumların karar verdiği bir dünyada Rose’un erkek kıyafetleriyle dolaşabilmesi, başlı başına bir özgürlük deneyimine dönüşüyor.

Bu nedenle Rose’un erkek kimliğiyle kurduğu hayatı yalnızca bir sahtekarlık olarak okumak bana eksik geliyor. Elbette karakter toprak sahibi olmak için başkasının kimliğini kullanıyor, evleniyor ve çevresindeki insanları kandırıyor. Fakat Schleinzer’in asıl sorusu “Rose neden yalan söylüyor?” olmaktan çok “Rose neden gerçek kimliğiyle bu hayatı yaşayamayacağını düşünüyor?” oluyor. Filmin ahlaki ağırlık merkezi de burada kuruluyor.


Film, dönemin kadınlar üzerindeki etkisini ve erkek ile arasındaki farkları, Rose bir pantolon giyip erkek rolünü üstlenmese başına gelecekleri Suzanna üzerinden bizlere gösteriyor. Rose’un evlendiği Suzanna, ilk bakışta sessiz, itaatkar ve fazla soru sormayan bir köylü kadını gibi görünüyor. Ancak evlilik ilerledikçe onun da bu sistem içinde ne kadar sınırlı bir alana sahip olduğu ortaya çıkıyor. Suzanna’nın evliliği bile bir çeşit ekonomik anlaşmanın parçası olarak gerçekleşiyor. Babası, kızını arazi karşılığında Rose’a veriyor. Böylece kadın bedeni, toprağın ve mülkiyetin yanında pazarlık konusu olan başka bir 'varlık' haline geliyor. Takas sisteminde kullanılabilen bir meta sadece.

Bu açıdan Rose ile Suzanna arasındaki ilişki filmin ilginç katmanlarından birini oluşturuyor. Başlangıçta tamamen çıkar ilişkisi üzerinden kurulan bu evlilik, zaman içerisinde beklenmedik bir yakınlığa dönüşüyor. Rose, Suzanna’yı kendi sırrını koruyabileceği bir alan olarak görürken Suzanna da kocasının gerçek kimliğini öğrendiğinde bunu yalnızca bir ihanet olarak değerlendirmiyor. İki kadın arasında oluşan bu sessiz dayanışma, filmin belki de en insani tarafını ortaya çıkarıyor. Çünkü Schleinzer burada büyük cümlelerle 'kadın dayanışması' ilan etmiyor; iki karakterin birbirlerine bakışındaki küçük değişimlerle bunu hissettiriyor.

Filmin mizahı ise Rose’un evliliğinde cinsel birlikteliğin nasıl gerçekleşeceği sorusunda. Suzanna’nın biyolojik babanın kim olduğu gizli olan beklenmedik hamileliği ve Rose’un bütün bu gelişmeler karşısında verdiği tepkiler, hikayeyi zaman zaman kara mizaha yaklaştırıyor. Özellikle Rose’un baba olacağı haberini aldığında yüzünde beliren şaşkınlık, Hüller’in neredeyse hiç hareket etmeden komedi yaratabildiğini gösteriyor. 


Sandra Hüller’in performansı filmin taşıyıcı kolonu. Rose’u oynarken karakterin iç dünyasını açıklamak yerine saklıyor. Konuşmaktan çok bakıyor, hareketlerini ekonomik kullanıyor ve çoğu zaman yüzündeki küçük değişimlerle karakterin düşüncelerini aktarıyor. Bu yaklaşım özellikle önemli, çünkü Rose zaten hayatını başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü kontrol ederek sürdürüyor. Hüller de oyunculuğunu aynı kontrol duygusu üzerine kuruyor. Karakterin zaman zaman öfkelenmesi bu yüzden çok daha etkili hale geliyor; uzun süre bastırılmış bir duygunun bir anda yüzeye çıkması, yüksek sesli bir oyunculuktan çok daha sarsıcı oluyor.

Üstelik Sandra Hüller yalnızca Rose’u oynamıyor; erkek kimliği altında yaşayan bir kadını oynuyor. Dolayısıyla performansın içinde sürekli ikinci bir katman bulunuyor. Rose’un hareketleri hem kendi doğal davranışlarını hem de toplumun bir erkekten beklediği davranışları taşıyor. Yürüyüşü, konuşma biçimi, çiftlikte çalışması, insanlara yaklaşımı ve savaş gazisi olarak bedenini kullanması bu ikiliği oluşturuyor. Hüller’in başarısı, bu iki katmanı hiçbir zaman gösterişli biçimde birbirinden ayırmamasında yatıyor. Karakteri bir 'kadının biri erkek taklidi yapıyor' basitliğine indirmiyor; Rose’un erkekliği zamanla bir kostüm olmaktan çıkıp hayatta kalma biçimine dönüşüyor.

Markus Schleinzer’in yönetmenliği ise filmin anlatmak istediği dünya ile biçimi arasında güçlü bir paralellik kuruyor. Yönetmen, olayları seyirciye açıklamak yerine mesafeli bir gözlemle aktarıyor. Köylülerin toplandığı sahnelerde karakterleri uzaktan izliyor; Rose’un yüzüne yaklaştığında ise bu mesafeyi bir anda kırıyor. Böylece toplumsal baskıyı geniş planlarda, bireysel korku ve kırılganlığı ise yakın planlarda hissediyoruz. Bu iki bakış arasında gidip gelmek, filmin temel çatışmasını biçimsel olarak da görünür hale getiriyor: Bir tarafta topluluk, diğer tarafta birey bulunuyor.

Ancak Schleinzer’in bilinçli sadeliği bazı noktalarda filmin önüne geçiyor. Hikayenin büyük ölçüde Rose’un etrafında kurulması, onun dışındaki karakterlerin ve toplumsal yapının daha karmaşık biçimde ele alınmasını sınırlıyor. Schleinzer anlatısını kısa, kontrollü ve doğrusal tutmayı tercih ediyor. Bu tercih filmin temposunu koruyor ama aynı zamanda bazı fikirlerin yüzeyde kalmasına neden oluyor. Özellikle Rose’un geçmişine ve savaş yıllarındaki deneyimine ilişkin boşluklar, karakterin gizemini koruyor evet, ama psikolojik arka planını da sınırlandırıyor. Yine de filmin bu boşluklarını bütünüyle bir eksiklik olarak görmüyorum. Çünkü Rose’un kim olduğu konusunda kesin cevaplar vermemek, filmin temel düşüncesiyle örtüşüyor. 


Rose’u bir trans birey anlatısı  olarak okumak filmi daraltır. Film elbette toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik ve norm dışılık üzerinden güçlü çağrışımlar yaratıyor, ancak Rose’un mücadelesinin merkezinde daha geniş bir özgürleşme isteği bulunuyor. Karakter, kendisini erkek hissettiği ya da kendisini erkek olarak tanımladığı için yeni bir cinsiyete bürünmüyor. Mevcut cinsiyeti olan kadınlıkta özgürlüğü sınırlandırıldığı için bu oyuna mecbur kalıyor. Dolayısıyla Rose karakteri, “Ben aslında kimim?” sorusundan çok “Nasıl yaşayabilirim?” sorusuyla hareket ediyor. Onun için erkek kıyafeti bir kimlik beyanından önce bir araç. Bu ayrım, filmi güncel kimlik tartışmalarına doğrudan bağlamak yerine onları tarihsel bir mesafeden yeniden düşünmemizi sağlıyor.

En çarpıcı nokta ise toplumun Rose’u ancak kendisini erkek sandığı sürece kabul etmesi oluyor. Rose çalışıyor, toprağı verimli hale getiriyor, hayvanları koruyor, ayıyı öldürüyor ve ekonomik olarak köye katkı sağlıyor. Bu noktada kimliği sorgulanmıyor. Fakat bedeni ve cinsiyeti görünür hale geldiğinde bütün bu başarılar bir anda anlamını yitiriyor. Aynı insan, aynı emek ve aynı karakter özellikleriyle bir anda 'tehdit' haline geliyor. Böylece Schleinzer, toplumsal kabulün çoğu zaman kişinin ne yaptığına değil, toplumun onun kim olduğuna ilişkin varsayımına bağlı olduğunu gösteriyor.


Yazıyı toparlamam gerekirse Rose, yüzeyde bir kimlik gizleme hikayesi gibi ilerlerken altında özgürlüğün bedelini sorgulayan bir dönem filmi. Anlatısının bilinçli sadeliği zaman zaman filmin daha büyük bir düşünsel derinliğe ulaşmasını engellese de bu sadelik aynı zamanda Schleinzer’in anlatımının gücünü oluşturuyor. 

Puanım: 7,5/10