Sayfalar

▼

16 Şubat 2019 Cumartesi

Beoning (Burning): Şüpheyle Beslenen Bir Yangın

Bazı kayboluşlar, geride bıraktıkları boşluktan çok daha büyük bir hikayeye dönüşüyor. Lee Chang-dong’un Beoning/Burning filmi de gerçek ile kurgu, arzu ile kıskançlık, zenginlik ile yoksulluk arasındaki sınırları belirsizleştirerek izleyiciyi cevaplardan çok soruların peşinden sürüklüyor. Film ilerledikçe asıl yangının nerede başladığını anlamak güçleşiyor. Çünkü burada alev alan yalnızca nesneler değil, insanların iç dünyaları oluyor.


Filmin merkezindeki Jong-su (Yoo Ah-in), geçimini çeşitli işlerle sağlayan, ancak asıl hayali yazarlık olan içine kapanık bir genç. Bir gün çocukluk yıllarından tanıdığı Hae-mi (Jeon Jong-seo) ile karşılaşıyor ve aralarında bir yakınlaşma başlıyor. Hae-mi, Afrika seyahatine çıkarken kedisine bakmasını istiyor. Ancak dönüşte yanında Ben (Steven Yeun) adında varlıklı ve gizemli bir adamla geliyor.. Ben'in tuhaf davranışları Jong-su'nun dikkatini çekiyor. Onun bir sohbet sırasında açıkladığı sıra dışı hobisi ise giderek büyüyen bir şüphenin başlangıcı oluyor. Hae-mi'nin aniden ortadan kaybolmasıyla birlikte üç karakter arasındaki ilişki karanlık bir gizeme dönüşüyor. Asıl yangının nerede ve nasıl olduğu sorusuyla baş başa kalıyoruz.

Filmin merkezinde, bir aşk üçgeninin ötesine geçerek sınıfsal eşitsizlikleri ve insanın varoluşsal açlığını sorgulayan bir anlatı yer alıyor. Bir tarafta ekonomik güvencesizlik ve geleceğe ilişkin belirsizliklerle mücadele eden Jong-su, diğer tarafta maddi imkanları sınırsız görünen Ben bulunuyor. Hae-mi ise bu iki dünyanın arasında kendisine bir yer edinmeye çalışıyor. Ben'in lüks yaşamı ile Jong-su'nun mütevazı hayatı arasındaki karşıtlık, ekonomik farklılıkların insanların dünyayı algılama biçimlerini de nasıl etkilediğini gösteriyor. Ben hayatı bir eğlence alanı olarak deneyimlerken Jong-su hayatta kalmaya ve geleceğini kurmaya çalışıyor. Hae-mi'nin Ben'in arkadaşları tarafından küçümsenmesi ise sınıfsal ayrıcalığın yalnızca maddi değil, sosyal ve kültürel bir üstünlüğe de dönüştüğünü ortaya koyuyor.


Bir diğer önemli mesele, görünür olanla gerçek arasındaki ilişki oluyor. Hae-mi'nin hayali bir portakalı yiyormuş gibi yaptığı pantomim gösterisi, filmin düşünsel temelini oluşturuyor. Ona göre önemli olan portakalın gerçekten varlığı değil, yokluğunu düşünmemek oluyor. Bu sahne, ilerleyen bölümlerdeki belirsizliklerin anahtarına dönüşüyor. Kedinin varlığı, Hae-mi'nin geçmişine ilişkin anlattıkları ve Ben'in gerçek kişiliği sürekli sorgulanıyor. Yazarlık hayali kuran Jong-su'nun yaşadıklarını kendi zihninde bir hikayeye dönüştürme ihtimali de anlatıya farklı bir boyut katıyor. Film, izleyiciyi gördüklerine inanmakla görmek istediklerine inanmak arasındaki ince çizgide tutuyor.

Burning'i etkileyici kılan unsurların başında, büyük bir gizemi sıradan ayrıntıların içine yerleştirmesi geliyor. Görünmeyen bir kedi, cevapsız telefonlar, terk edilmiş seralar ve karakterlerin konuşmalarına gizlenmiş ifadeler anlatının parçalarını oluşturuyor. Özellikle Ben'in sahipsiz seraları yakma hobisi, filmin en güçlü metaforlarından biri. Sera, içinde bir şeylerin yetişmesi için var olan ancak terk edildiğinde işlevini yitiren bir alanı temsil ediyor. Ben'in bu seraları yakması, başkalarının hayatlarını ve varlıklarını da aynı kayıtsızlıkla önemsizleştiren bir zihniyetin göstergesi olarak yorumlanabiliyor. Hae-mi'nin anlattığı açlık dansı ise karakterlerin fiziksel olduğu kadar duygusal ve varoluşsal açlıklarına da gönderme yapıyor.


Buradan itibaren spoiler yer alıyor.

Filmin sonuna yaklaştıkça en önemli soru, Hae-mi'ye ne olduğu oluyor. Ben'in onun kayboluşuyla ilgisi bulunuyor mu, yoksa Jong-su kıskançlığının etkisiyle olayları kendi zihninde mi birleştiriyor? Ben'in sera yakma itirafı, Hae-mi'nin dansına karşı kayıtsızlığı ve ortadan kaybolmasının ardından sergilediği rahat tavır şüpheleri artırıyor. Üstelik Ben'in evindeki kadınlara ait eşyalar arasında Hae-mi'nin saatiyle ilişkilendirilebilecek bir nesnenin bulunması ve kedinin Ben'in evinde ortaya çıkması da kuşkuları güçlendiriyor. Bütün bu ayrıntılar, Ben'in kadınları hedef alan bir suçlu olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor. Özellikle Jong-su'ya çok yakınındaki bir serayı yaktığını ancak onun bunu fark etmediğini söylemesi, Hae-mi'nin de aynı şekilde ortadan kaldırılmış olabileceğini düşündürüyor.

Ancak Ben'in Hae-mi'yi öldürdüğüne ilişkin kesin bir kanıt bulunmuyor. Kedinin varlığı, saatin kime ait olduğu ve Ben'in evindeki eşyalar farklı biçimlerde yorumlanabiliyor. Hatta Jong-su'nun kendi kıskançlığı ve takıntısı nedeniyle olayları yanlış değerlendirmiş olma ihtimali de ortadan kalkmıyor. Finalde Ben'i öldürmesi ve cesedini yakması, beklenen adalet duygusunu yaratmak yerine yeni sorular doğuruyor. Ben gerçekten bir katil miydi, yoksa Jong-su kendi çaresizliğini haklı çıkarmak için bir suçlu mu yarattı? Benim açımdan filmin en güçlü tarafı, bu sorulara kesin cevaplar vermek yerine belirsizliği anlatının merkezinde tutması oluyor.



Filmin güçlü yönleri arasında oyunculuklar, atmosfer yaratmadaki başarısı ve sembolik anlatımı öne çıkıyor. Yoo Ah-in, Jong-su'nun içine kapanıklığını ve giderek büyüyen öfkesini küçük yüz ifadeleriyle yansıtırken Jeon Jong-seo, Hae-mi'ye hem özgür hem de kırılgan bir kimlik kazandırıyor. Steven Yeun ise Ben'in sakin görünümünün altındaki rahatsız edici tarafı başarıyla ortaya koyuyor. Buna karşılık yavaş tempo ve bazı olayların cevapsız bırakılması, daha doğrudan bir anlatı bekleyen izleyicileri zorlayabiliyor. Özellikle Hae-mi'nin kendi hikayesinden ziyade iki erkeğin algıları üzerinden var olması, karakterin bağımsız iç dünyasını daha fazla görmek isteyenler açısından bir eksiklik oluşturuyor.

Lee Chang-dong'un yönetmenliği, filmin gizemli atmosferini ayakta tutan en önemli unsurlardan biri. Yönetmen, gerilimi ani gelişmeler yerine gündelik hayatın içine yerleştirdiği küçük huzursuzluklarla inşa ediyor. Kırsal alanların dinginliği ile Seul'ün gösterişli yaşamı arasındaki görsel karşıtlık, karakterlerin dünyalarını birbirinden ayırıyor. Hae-mi'nin gün batımında dans ettiği sahne ise filmin en etkileyici anlarından biri olarak öne çıkıyor. Görüntü yönetiminin uzun planları ve doğal ışığı kullanma biçimi karakterlerin yalnızlığını vurgularken arka plandaki telefon sesleri ve propaganda yayınları da huzursuzluğu canlı tutuyor. Böylece gerilim yalnızca hikayeden değil, yönetmenin seyirciyi konumlandırma biçiminden de besleniyor. 



Sonuç olarak Burning, sona erdiğinde bile zihinde yaşamaya devam eden, kolay cevaplar sunmayan bir film. Sınıfsal eşitsizlikleri, kıskançlığı, şiddeti ve gerçeklik algısının kırılganlığını aynı hikayede buluşturuyor. Yangın, karakterlerin içlerinde biriken öfkenin ve çaresizliğin dışa vurumuna dönüşüyor. Hae-mi'nin akıbetine ilişkin bütün sorular cevaplanmasa da filmin asıl meselesinin bir kayboluşun gizeminden çok, insanların birbirlerini ne kadar az tanıdıkları olduğunu düşünüyorum. Güçlü atmosferi, başarılı oyunculukları ve çok katmanlı anlatımıyla Burning, izleyicisini uzun süre düşünmeye sevk eden etkileyici bir sinema deneyimi sunuyor.

Puanım: 7,5/10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder