Emma Healey’nin çok satan romanından, Andrea Gibb tarafından uyarlanan ve Aisling Walsh’un yönetmenliğini üstlendiği ve BBC için hazırlanan bu film, seksenli yaşlarındaki Maud’un (Glenda Jackson) en yakın arkadaşı Elizabeth’in bir gün ortadan kaybolduğuna inanmasıyla başlıyor. Ancak Maud bir alzheimer hastası olduğu için çevresindekiler Elizabeth’in gerçekten kayıp olup olmadığından emin olamıyor. Maud’un evi not kağıtları, etiketler ve kendine yazdığı hatırlatmalarla dolu. Bu notlar bize Christoper Nolan'ın Memento filmini de hatırlatıyor.
Elizabeth’in kayboluşu, Maud’un zihninde geçmişte yaşanan başka bir travmayı da tetikliyor: 1949 yılında gizemli bir şekilde ortadan kaybolan kız kardeşi Sukey’nin (Sophie Rundle) hikayesini. Film, günümüzle geçmiş arasında sürekli geçişler yaparak iki kayıp vakasını iç içe anlatıyor. Maud için zaman doğrusal akmıyor bu noktadan sonra. Geçmiş anıların, nesneler ve kelimeler aracılığıyla bugüne sızışını izliyoruz. Ve bir yerden sonra biz de tıpkı Maud gibi, hangi bilginin güvenilir olduğunu ayırt etmekte zorlanır hale geliyoruz.
Elizabeth Is Missing, kusursuz bir gizem filmi değil tabi ki. Hatta polisiye çözümü oldukça erken tahmin edilebilir kıvamda. Ancak filmin asıl meselesi hiçbir zaman bu gizemi çözmek değil. Anlatı, hatırlamanın bir güç değil, bazen bir yük olduğunu; unutmanın ise yalnızca bilişsel değil, varoluşsal bir kayıp anlamına geldiğini göstermek istiyor. Tıpkı geçen hafta bloga konuk ettiğimiz The Father filmi gibi. Ve bu filmde de iki oscar ödüllü baş rol oyuncusu Glenda Jackson, tıpkı The Father filmindeki Anthony Hopkins gibi döktürüyor, yaşının, rolünün ve anlatının hakkını layıkıyla veriyor.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder