Şu haliyle Exit 8, zihinde iz bırakan ama tam olarak tatmin etmeyen, etkili ama yeterli olmayan bir film deyip yazıyı sonlandıralım.
Puanım: 6/10
Bu yıl 79'uncusu düzenlenen BAFTA (İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi) ödülleri sahiplerini buldu. En İyi Film dalında BAFTA ödülünü One Battle After Another kazanırken, Hamnet filmindeki oyunculuğuyla Jessie Buckley En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ise sevindiren bir şey oldu ve bu ödülü 'Timothee Chalamet mi yoksa Leonardo DiCaprio mu' kavgasında araya giren I Swear filmindeki performansıyla Robert Aramayo kazandı.
Kazanan: Hamnet
28 Years Later
The Ballad of Wallis Island
Bridget Jones: Mad About the Boy
Die My Love
H Is for Hawk
I Swear
Mr. BurtonPillion
Steve
Kazanan: Sinners,
Ryan Coogler
I Swear,
Kirk Jones
Marty
Supreme, Ronald Bronstein, Josh Safdie
The Secret
Agent, Kleber Mendonça Filho
Sentimental
Value, Eskil Vogt and Joachim Trier
Kazanan: One Battle After Another,
Paul Thomas Anderson
The Ballad of Wallis
Island, Tom Basden and Tim Key
Bugonia, Will Tracy
Hamnet, Chloé Zhao and
Maggie O'Farrell
Pillion, Harry Lighton
Kazanan: Mr Nobody Against Putin
2000 Meters to Andriivka
Apocalypse In The
Tropics
Cover-Up
The Perfect Neighbor
Kazanan: One Battle After Another, Michael
Bauman
Frankenstein, Dan Laustsen
Marty Supreme, Darius
Khondji
Sinners, Autumn Durald
Arkapaw
Train Dreams, Adolpho
Veloso
Kazanan: One Battle After Another,
Andy Jurgensen
F1, Stephen Mirrione
A House of Dynamite,
Kirk Baxter
Marty Supreme, Ronald
Bronstein and Josh Safdie
Sinners, Michael P. Shawver
Kazanan: Frankenstein, Kate Hawley
Hamnet, Malgosia Turzanska
Marty Supreme, Miyako
Bellizzi
Sinners, Ruth E. Carter
Wicked: For Good, Paul
Tazewell
Kazanan: Sinners, Ludwig Göransson
Bugonia, Jerskin Fendrix
Frankenstein, Alexandre
Desplat
Hamnet, Max Richter
One Battle After Another,
Jonny Greenwood
Kazanan: Robert Aramayo
Miles Caton
Chase Infiniti
Archie Madekwe
Posy Sterling
Kazanan: My Father's Shadow
The Ceremony
Pillion
A Want in Her
Wasteman
Bu filmi izlemek için 2 gerekçem vardı. Birincisi; tabi ki Rebecca Ferguson. İkincisi ise; bilimkurguda tarzını sevdiğim işler çıkaran Kazak asıllı Rus yönetmen Timur Bekmambetov. Hakkında yazmaya değer bile bulmadığım bir film ama sırf uyarmak için notlarıma düşmek istedim. Ne yazının devamını okuyun, ne de bu filmi izleyin. Uzaklaşın.
Mercy sistemi, geleneksel mahkemelerin yerini almış bütünüyle. Yapay zeka hem hakim, hem jüri, hem de infaz makamı. Raven, bu süre içinde şehirdeki tüm kamera kayıtlarına, telefon verilerine ve dijital arşivlere erişerek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor. Filmin elle tutulur tek yanı gerçek zamanlı olarak ilerlemesi. Yani aynı 90 dakika seyirciye de verilmiş durumda.
Ancak sanık koltuğunda bir felçli gibi oturan Raven, henüz suçsuzluğu kanıtlanmadan birden operasyon yönetmeye başlıyor. Yalandan ve insani duygulardan muaf tutulmuş olan yapay zeka yargıcı Maddox ise insani duygulara bürünüyor. Yani filmin geneline yayılmış bir kimlik bozukluğu yaşanıyor.
Film, yapay zekanın adalet sistemindeki rolünü, gözetim toplumunu ve mahremiyetin çöküşünü ele almayı hedefliyor aslında, bunu anlayabiliyorum yönetmeni Timur'dan dolayı. Ancak bu temaları gerçekten irdelemek yerine yalnızca dekor olarak kullanıyor. Evet, her yerde kameralar var. Evet, devlet her veriye erişebiliyor. Evet, masumiyet karinesi neredeyse ortadan kalkmış. Ama film bu dünyanın ahlaki ve politik sonuçlarını cesurca sorgulamıyor.
Daha kötüsü, film zaman zaman kendi kurduğu distopyayı meşrulaştırıyor gibi görünüyor. Toplumsal eşitsizlik, “kırmızı bölgeler”, suç ve yoksulluk arasındaki ilişki neredeyse sorgusuz kabul ediliyor. Adaletin algoritmaya devredilmesi gibi radikal bir fikri ele alırken, film bu sistemi gerçekten yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmuyor. Sadece “AI da hata yapabilir” demekle yetiniyor. Bu da böylesi iddialı bir konu için fazlasıyla yüzeysel kalıyor.
Film boyunca akla ister istemez Minority Report filmi geliyor. Ancak oradaki etik ikilemler, sistem eleştirisi ve dramatik yoğunluk burada yerini basitleştirilmiş bir kovalamacaya bırakmış. Mercy, ilham aldığı fikirlerin bile gölgesinde eziliyor.
Suriye'de yaşanan savaşın doğurduğu sorunların başında gelen göçmenliğin, 5 farklı karakterin perspektifiyle tek bir göç olayı üzerinden anlatıldığı I Was a Stranger filmi için şimdiden 2026 yılında vizyona giren iyi filmlerden biri diyebiliriz. Daha önce 2024 yılında İstanbul Film Festivali'nde Strangers' Case ismiyle gösterilen ve bir kısmının İzmir'de çekildiği bu filmin bu seferki ismi, her ne kadar açılışta gösterdiği William Shakespeare şiirine bağlansa da ismin asıl doğuş yeri İncil. Bunun için filmin dağıtımcısına bakmak yeterli; Angel Studios.
Brandt Andersen’in yazıp yönettiği I Was a Stranger, göçmenlik meselesini politik sloganların, haber başlıklarının ve istatistiklerin ötesine taşıyarak, bu deneyimi yaşayan insanların gözünden anlatmayı amaçlıyor. Ancak bunu tek bir karakter üzerinden değil, beş farklı karakterin parçalanmış hikayeleri aracılığıyla yapıyor. Bu tercih, yalnızca anlatısal bir teknik değil, filmin temel felsefesini oluşturan da bir yaklaşım. Göçe iten sebeplerden bağlayıp, göç istikametine varan/varamayan insanlardan devam edip, kıyının karşısında onları karşılayanlara kadar tüm süreci, her biri sürecin aktörünün gözünden izletiyor.
Film, bir hastanede çalışan Suriyeli doktor Amira’nın (Yasmine Al Massri) hayatından bir kesitle başlıyor. Bu sahne, yüzeyde sıradan görünüyor. Ancak kısa süre içinde bu sıradanlığın bir yanılsama olduğu anlaşılıyor. Amira bir doktor olarak, taraf ayrımı yapmaksızın hayat kurtarmaya çalışırken, bir gece ailesinin evi bombalanıyor. Amira ve kızı hayatta kalıyor, ancak artık ait oldukları bir yer yoktur.
Bu noktadan sonra film, Amira’nın hikayesini doğrusal bir şekilde anlatmak yerine, her biri kendi yükünü taşıyan farklı karakterlerin bakış açılarına yöneliyor. Esad rejimine bağlı bir asker olan Mustafa (Yahya Mahayni), yaptığı görev ile vicdanı arasında sıkışıyor. İnsan kaçakçısı Marwan (Omar Sy), mültecilerin çaresizliğinden para kazanırken hasta oğluna daha iyi bir hayat sunma hayali kuruyor. Şair Fathi (Ziad Bakri), ailesini güvenliğe götürmeye çalışan bir baba olarak sorumluluğun ağırlığını taşıyor. Yunan sahil güvenlik kaptanı Stavros (Constantine Markoulakis) ise her gün hayat kurtarırken, kurtaramadığı insanların yükünü taşıyor.
Bu karakterlerin hikayeleri kesişiyor. Ancak onları birleştiren ortak bir gerçek vardır: hepsi bir sınırın üzerinde. Bu sınır, bazen coğrafi, bazen ahlaki, bazen ise psikolojik.
Mustafa karakteri, göçün daha az görülen bir boyutunu temsil ediyor. Bir Esad askeri olarak sistemin bir parçasıdır, ancak vicdanı bu sistemle çatışır. Mustafa’nın hikayesi, savaşın ve göçün sadece kurbanlar değil, aynı zamanda ahlaki çatışma yaşayan tanıklar yarattığını da gösteren ilk sunum oluyor.
Marwan karakteri, göçün ekonomik boyutunu temsil ediyor. Mültecilerin çaresizliğinden para kazanan bir insan kaçakçısı. Ancak aynı zamanda bir baba. Bu çelişki, göçün sadece insani değil, aynı zamanda ekonomik bir gerçeklik olduğunu gösteriyor. Marwan ne tamamen kötü ne de tamamen masumdur cümlesinin kurulması istense de benim için bu cümle çok masumane kalıyor. O da en nihayetinde başkalarının trajedisini kullanan olarak sistemin bir parçası.
Şair Fathi karakteri ise sadece kendisi için değil, ailesi için de kaçarak göçün kolektif boyutunu temsil ediyor. Bu durum, göçün bireysel bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu göstermek için önemli. Fathi’nin hikayesi, göçün kahramanlık değil, hayatta kalma meselesi olduğunu vurgulayan kısım.
Son olarak kurtarma gemisinin kaptanı Yunan Stavros, göçün dışındaki dünyayı temsil ediyor. Hayat kurtaran ve bunu büyük bir aşk ve fedakarlıkla yapan biri olarak izliyoruz.. Ancak kurtaramadığı insanlar, onun çabalarının yetersizliğini gösteriyor. Bu kısım filmin en yapay kesiti oluyor. Önceki 4 bölüm için Shakespeare uyarlaması ile söyleyecek olursak "ölmek ya da ölmemek, işte tüm mesele bu" iken filmin kısmındaki kaybediş vicdan oluyor. Belki de bir canın kaybından daha da vahimdir, bir vicdanın kayboluşu.
Filmin parçalı anlatısı, sadece teknik bir tercih değil,göç deneyiminin doğasını yansıtan bilinçli bir tercih olduğunu belirtmiştim. Çünkü göç, sürekliliği olan bir deneyim değil. Kopuşlardan oluşuyor. İnsan, evinden, geçmişinden, kimliğinden ve aidiyetinden koparılıyor. Filmdeki anlatı yapısı, bu kopuş hissini izleyiciye doğrudan yaşatmak için kullanılıyor. Bu yapı aynı zamanda tek bir hakikat olmadığını da gösteriyor. Göçler tek bir hikaye değildir. Her göçmen, bu deneyimi farklı bir şekilde yaşar. Bu çoklu bakış açısı, izleyicinin sadece göçmenlerle değil, göçün içinde yer alan herkesle empati kurmasını amaçlıyor.
Safdie kardeşlerden Benny Safdie The Smashing Machine filmini solo olarak çekerken diğer kardeş Josh Safdie ise Marty Supreme ile karşımıza çıktı. Marty Supreme daha ilk dakikalarında seyircisine şunu söylüyor: Bu bir spor filmi olmayacak. Film, 1950’lerin dekorunu kullanıp bizi güvenli bir dönem anlatısına davet eder gibi yapsa da, kısa sürede zaman algısını yerle bir eden bir kaosun içine çekiyor. Safdie kardeşlerin diğer filmleri gibi kamera durmuyor, sesler ve konuşmalar üst üste biniyor, karakterler nefes almadan konuşuyor. Tıpkı filmin baş karakteri Marty Mauser (Timothee Chalamet) gibi. Ve film masa tenisinden çok, hırsın bir karakter üzerindeki etkisine odaklanıyor.
Bazı filmler izleyicisine hikaye anlatmayı amaçlamaz, onu bir tanıklığın içine hapsetmek ister. The Voice of Hind Rajab da o filmlerden biri. 29 Ocak 2024 günü, bir İsrail saldırısıyla paramparça olmuş bir aracın içinde, 6 cansız bedenin arasında sağ ama yaralı olan 6 yaşındaki bir kız çocuğunun Filistin Kızılay'ıyla yaptığı telefon konuşmalarının kullanıldığı bu yapım, sizi o güne ve o gün yaşananlara tanıklık etmek istiyor. Kayıtlara geçen ses kadar ömrü kalan bir kız çocuğunun, yardım çığlığına şahit olmak, yıllarca Yahudi Soykırımı filmi izleyip de üzülmüş her sinemaseverin boynunun borcudur.
Sinemada Yahudi Soykırımı’nı konu alan filmler, Schindler’s List’ten The Pianist'e uzanan geniş bir yelpazedeki bu filmler çoğunlukla 'geçmişle yüzleşme' söylemi etrafında şekillendi. The Voice of Hind Rajab ise bu geleneği ters yüz ederek, tarihsel olarak kapanmış bir travmayı anlatmak yerine, henüz tamamlanmamış ve hala sürmekte olan bir şiddetin ortasında konumlanıyor. Film, izleyiciyi olayın tam içinde, sonucu en baştan bilinen ama yine de engellenemeyen bir ölümle yüz yüze bırakıyor. Yahudi Soykırımı filmlerinde sıkça karşılaşılan kurtuluş, tanıklık ya da anlatı yoluyla adalet duygusu burada bulunmuyor. Onun yerine, uluslararası sistemin işleyişi içinde normalleşmiş bir kayıtsızlık teşhir ediliyor. Bu nedenle film, önceki soykırım filmlerinden ayrılıyor. Artık yapabilecekleri bir şeyin olmadığı soykırımlara üzülenleri, hala devam etmekte olan bir soykırımı durdurmaya çağırıyor.
Film, Venedik Film Festivali’ndeki prömiyerinde 24 dakika süren ayakta alkışlarla karşılanmış; birçok eleştirmen tarafından 'izlenmesi zor ama kaçınılmaz' olarak tanımlanmıştı. Brad Pitt, Joaquin Phoenix, Rooney Mara, Alfonso Cuaron ve Jonathan Glazer gibi isimlerin projeye destek verip yapımcı olması, filmin uluslararası görünürlüğünü artıran bir diğer sebepler. Ki Jonathan Glazer'in yönettiği ve yine Yahudi Soykırımına bir bakış açısı sunan The Zone of Interest filmi, geçtiğimiz sene Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar almıştı ve bu film de o dalda yine Oscar'a aday. Aynı zamanda film, etik açıdan sert eleştiriler de aldı; bazı yorumcular Hind’in gerçek sesinin dramatik yapı içinde kullanılmasını sömürü riski taşıyan bir tercih olarak değerlendiriyor. Ancak benim tepkim filmin anlatısında. Ona da birazdan değineceğim. Önce filmin içeriğinden ve yönetmenin sunumundan biraz daha bahsetmek gerekiyor.
The Voice of Hind Rajab, kolay tüketilen, mesafeli bir politik film değil. İzleyiciden tarafsızlık ya da soğukkanlılık talep etmiyor Aksine, rahatsız edip yük bindiriyor ve unutmayı imkansız kılıyor. Etik açıdan tartışmalı, biçimsel olarak sert ve duygusal olarak yıpratıcı olsa da, film tam da bu nedenle önemli. Hind’in sesi burada bir sembole indirgenmeden, bir çocuğun var olmuş olduğunun, yardım istemiş olduğunun ve karşılık alamadığının inkar edilemez kanıtı olarak kalıyor. Geçtiğimiz günlerde Filistin adına düzenlenen bir etkinlikte konuşan Manchester City teknik direktörü Pep Guardiola'nın dediği gibi 'ben tarafsız değilim, Filistin tarafındayım' demeye davet ediyor.
The Secret Agent, izleyicisini açıklıkla değil, kuşkuyla karşılayan bir film. Kleber Mendonça Filho, askeri diktatörlük dönemindeki Brezilya’yı anlatırken büyük tarihsel başlıklara yaslanmak yerine, gündelik hayatın içindeki küçük kırılmaları, sessizlikleri ve eksik bırakılmış cümleleri tercih ediyor. Bu yüzden film, klasik bir politik gerilim ya da ajan hikayesi olmaktan çok, baskı altında yaşamanın sinemasal bir hafıza kaydı gibi ilerliyor.
Oscar zamanı hazır yaklaşmaktayken, güçlü adaylıkları bulunan One Battle After Another filmini ve Oscarda güçlü duran kategorileri üzerine bir şeyler karamanın zamanı geldi. Sinners filmi gibi her dalda adaylığı olan bir tipte değil ama bazı kategorilerde oldukça güçlü ve hatta akademinin sevdiği türden bir aday profiline sahip. Önce filmi, sonra da adaylıklarını konuşmaya geçelim o zaman.
2021 yılında hem Oscar'da hem de Golden Globe'ta En İyi Film ödülünü alan Nomadland filminin yönetmeni Chloe Zhao'nun yeni filmi Hamnet, bu sene de Golden Globe'ta ödülü aldı ve Oscar'ın güçlü adaylarından biri. Maggie O'Farrell'in kurgu romanından uyarlanan bu filmde, Shakespeare'in Hamlet oyununu yazmasının arkasındaki motivasyonu anlatılırken, bize özetle şunu veriyor: 'Büyük sanat eserleri, bir perinin ilhamından değil, bastırılamayan bir kayıptan, yaşanamayan bir yastan doğar.'