18 Mayıs 2026 Pazartesi

Eurovision 2026: Kazanan Bulgaristan

Mayıs aylarının bir diğer rengi olan Eurovision'u bu Cumartesi geride bıraktık. Yarışmanın kuşkusuz stres merkezinde İsrail vardı. İsrail'in katılımını boykot edip katılmayan ülkelere (İspanya, İrlanda, Hollanda, İzlanda ve Slovenya) ek olarak, katılım gösteren ülkelerden de tepkiler aldı. Buna rağmen yarışmayı kazanan Bulgaristan'ın ardından İkinci oldu. Peki bunu hak etti mi? Cevabına bakalım. Ve bir de Osmanlı Devleti'nin Eurovision'a nasıl konu olduğuna..


Her ne kadar ülke olarak 2012'den beri katılmıyor olsak da hala gündemimizde ve bence özlemimizde de olan bir yarışma Eurovision. Finlandiya, Avustralya, Bulgaristan'ın ilk favoriler olarak gösterildiği yarışmada Bulgaristan birinci oldu. Yarışmanın ikincisi ise, birincisinden daha fazla konuşuldu, o da İsrail. Peki şarkısı ikinci olabilecek seviyede bir şarkı mıydı, değil miydi? Bunun cevabını daha önce verdiğimiz şekilde yeniden verip, Eurovision'da başarılı olma kriterlerini yeniden inceleyelim. Bu yarışmada şarkıyı iyi yapanlar neymiş, başlık başlık bakalım.

Şarkının Ritmi: Euro-banger mı, Ballad mı?

Müzikolog Joe Bennett'e göre Eurovision'da iki temelli müzikal tarz öne çıkıyor:
  • Euro-banger: Yüksek tempolu (120+ BPM), elektronik alt yapılı, sahneyi çoşturan parçalar.
  • Duygusal Ballad'lar: Yavaş tempolu (yaklaşım 70 BPM), his yüklü slow parçalar.
Son yılların kazananlarına bakıldığında yüksek tempolu şarkılarla kazananlar daha fazla. Ritm grafiği incelendiğinde ise yürüme hızı diye tabir edilen andante (80-100 BPM) ile başlanıldığı, daha sonra moderato (100-120 BPM) ile devam edip ritmin yükseltildiği ve kısa süreliğine ritmin yeniden 80 RPM civarlarına çekilip ardından allegro (120-150 BPM) ile yüksek ritmle sonlandırıldığını görüyoruz. Bana göre bu ritmik aritmetiğin ilk kullananı da Sertap Erener. Ondan sonraki şarkılarda ritmik olarak Every Way That I Can' e en yakın olanlar genelde başarıya ulaşanlar oldu. Bu seneki ilk iki şarkıya baktığımızda ise Birinci olan şarkı Euro-banger sınıfından, ikinci olan şarkı da Duygusal Ballad sınıfından. Her iki şarkı da bu bölümden artı puan alıyor.


Tema ve Sözler: Kendine Güven ve Evrensel Mesajlar

Kazanan şarkıların büyük bir kısmı özgüven, kişisel yükseliş ve birlik temalarını işlemiş. Mesajı olan dinleyende anlam ifade eden yapımlar öne çıkıyor. Ve tabi ki de dil. son 24 kazananın 18'i tamamen İngilizce şarkılardı. Akılda kalıcı melodisi ve seyirciye eşlik etmesi için ritmik bir ses veren şarkılar İngilizcesiz de başarılı olabilir. Bulgaristan'ın Bangaranga şarkısı seyirciye ritmik çoşku veren nakaratı dışında İngilizce olan bir şarkı iken, İsrail'in Michelle şarkısı Fransızca ağırlıklı ve buna ek olarak İngilizce ve İbranice de kullanılmış. Ama her ikisi de vermek istediğini müzik ritmiyle rahatça verdiğinden sözler anlaşılmadığında dahi duygusu dinleyiciye geçiyor.

Sahneleme: Akılda Kalıcı Bir Show

Harika bir şarkı kadar şarkının sunumu da her şeyde olduğu gibi burada da önemli. Ancak Eurovision'da bazı kısıtlayıcı kurallar var ve bunlardan biri de çılgın sahne showları. Bu sebeple sade ama akılda kalıcı ve performansın şarkı ritmiyle uyumlu olduğu sahne showları gerekli. Her iki şarkı da küçük ölçekli sunumlar yaptı diyebiliriz. 

Ulusal Esintiler: Azıcık Etnik, Çokça Pop

Ülkelerin yöresel folk müzik unsurlarını modern pop ile harmanlaması hem ülke müziğinin tanıtımına, hem de kitleye farklı bir haz vermesine sebep oluyor. Bütünüyle folk müzikten oluşan şarkılar beğenilse de geniş kitleye hitapta zorluk yaşıyor. 2024'te Ermenistan adına yarışan Ladaniva'nın Jako şarkısı buna örnek. Güzel bir parçaydı ama bütünüyle Ermeniydi. Nitekim orta sıralarda kaldı. Ancak bu senenin birinci şarkısı Bangaranga'da araya giren yöresel müzik tınıları ulusal esintileri rahatlıkla verdi. Yine ikinci olan şarkıda müzikal anlamda yöresel tını duyamasak da İbranice sözlere yer vererek bu başlığı da doldurmuş oluyor bir yerde.

Medya ve Tanıtım: Yarışma, Sahnesinden Önce Başlar

Her ödül organizasyonunda olduğu gibi bu yarışmada da bilinirlik önemli. Medyada daha önce yer edinmiş isimlerin halk oylamasında avantajı olabiliyor. Özellikle sosyal medyada önceden viral olmuş isimler ve şarkılar yarışma gecesi daha fazla ön planda oluyor. Burada İsrail'in halk nezdinde düşük puan alması bekleniyorken seyirci oylamasında en yüksek puan alan ikinci ülke oldu. Bir yerlerde birileri bir şeylerle oynadı. Bu bariz.

Ülke İmajı: Sevilmeyenlerden Olmayın

"Bölgenin içinde bulunduğu siyasi konjonktür elbetteki bu yarışma için de önemli. Temsil edilen ülkenin sevilmese de en azından nefret edilmeyen bir ülke olması gerekiyor. Katılmaları yasaklanmış olsa da en iyi şarkıyı yapıp gelseler bile Rusya'nın kazanabileceği bir yarışma değil mesela." demiştim geçen sene. Bu sene ise geçen seneki ben için "halt etmiş" diyorum. Çünkü ülkesel olarak oldukça itici konumda bulunan İsrail, tüm protestolara rağmen yarışmaya dahil edildi ve iyi de derece aldı. Tamam Birinci olmadı ama olabilirdi. Olsa şaşırmazdım.

Bunun yanında birbirine sadık, her halükarda sana 12 puan verecek komşuluklar da önemli. Kemik puanlar bunlar. Üzerine de yukarıdaki maddeler eklenirse, gelsin sana birincilik. En azından ilk 3 garanti diyorum. 


Bu senenin Öne Çıkan Şarkıları:

Peki bu senenin adayları nasıl ve yukarıdaki kriterlerin kaçta kaçına sahipler. Öne çıkan birkaçına bakalım.

Bulgaristan : Dara - Bangaranga
Favorilerden biriydi. Ritmi, seyirciye geçen enerjisi diri olan bir parçaydı. Seyircinin ağzına sakız olacak 'bangaranga' sözü de bu iki kolaylaştıran etken oldu. Kazanmış olması kimseyi üzmeyen bir şarkı diyebilirim.

İsrail : Noam Bettan - Michelle
Bu şarkı hemen hemen her şeyiyle Fransa'nın Eurovision 2024'te katıldığı şarkı olan Mon Amour'a benziyor. Temasını sunumunu geçtim, dilini bile almış ve İsrail'i Fransızca bir şarkıyla temsil etmiş. Tek farkı bu şarkı Fransa adına 2024'te yarışan Slimane'nin Mon Amour şarkısına göre biraz daha ritmik. O kadar. 

Romanya : Alexandra Capitanescu - Choke me
Tamamen İngilizce sözlerden oluşan bu şarkı ritmini iyi veriyordu ancak yöresel müziğini yansıtmada yetersiz. O sebeple benim için üçünçü olması bile şaşırtıcı.

Avustralya : Delta Goodrem - Eclipse
Avrupa müzik yarışmasında olmasına hiç anlam veremediğim ve veremeyeceğim bir ülke Avustralya. Yöreseli hiç yok. Bu gibi şarkılara yeterince tok olmamıza rağmen neden dördüncülükte görüyoruz, orası ayrı bir dert konusu.


İtalya : Sal Da Vinci - Per Sempre Si
Tamamen İtalyancadan oluşan bu şarkı tam olması gerektiği yere park etmiş durumda. 

Finlandiya : Linda Lampenius, Pete Parkkonen - Liekinheitin
Yarışmanın favorilerinden biriydi. Yarışmayı 6. tamamlamış oluşu biraz sürpriz oldu. Özellikle keman soloları herkesçe beğenilmişti oysa. Geleceğe kalacak tınılardan biri olacaktır diye düşünüyorum.

Danimarka : Soren Torpegaard Lund - For Vi Gar Hjem
Ne aşağı ne yukarı, olduğu yeri hakeden bir  şarkı. 

Moldova : Satoshi - Viva, Moldova!
Ülkenin milli takımının Dünya Kupası'na katılması durumunda hazırlanmış, ancak o iş olmayınca Eurovision'a iliştirilmiş gibi duran, yukarıda başarılı olmak için uyulması gereken kriterlerden biri olan evrenselliği hiçe sayıp yalnızca 'Moldova' diyen bir şarkı. Biraz daha aşağılarda olabilirdi.

Yunanistan : Akylas -Ferto
Geçen sene Estonya'yı temsil eden Tommy Cash'in Espresso Macciato şarkısının yerini almaya aday şarkı bence buydu. Ama onun kadar rağbet görmedi. Görmemeliydi de zaten. Zira onun kadar neşeli ve ritmik değil.

Fransa : Monroe, Violin Phonix - REGARDE!
Tamamen Fransızca sözlerden oluşan bu şarkı birçok başarı kriterini de yerine getiriyordu ama nedense beklenen puanı alamadı. Daha üst sıralarda olur beklentisi içerisindeydim. 

İngiltere : Look Mum No Computer - Eins,Zwei,Drei
İngiltere'nin Eurovision'da sonlarda olmasına alışkınız ama 1 puan ile sonuncu olması oldukça komik. Kendi komitesi bile sanatçıyı bankta yalnız bıraktı. Üzücü bir tabloydu evet. Ama şunu da kabul ediyorum, sonuncu olacak şarkı bu değildi. Birçok şarkının üzerine yazarım bu şarkıyı. 


Eurovision'da Osmanlı'nın Konusu Geçti

Günün en politik ve en bizi ilgilendiren şarkısı kuşkusuz Hırvatistan'ın, Lelek grubu tarafından seslendirilen Andromeda şarkısı. Şarkının sahne şovunda gösterilen dövmeler, tarihsel bir olaya gönderme ve bu gönderme bizleri oldukça ilgilendiriyor.

O dövmeler Osmanlı İmparatorluğu Balkanlara ulaştığında Katolik kadınlar, yüzyıllar süren bu süreçte kimliklerini ve kültürlerini korumak için vücutlarına dövme yaptırıyormuş. Sicanje geleneğini andıran bu semboller, Osmanlı'ya karşı direnişin görünür bir biçimi olarak duruyor.

Bu bilgiler çerçevesinde şarkı sözlerine de bakacak olursak "Neden kızını korku içinde doğurdu?" ve "Annelerimiz köle doğurmadı" gibi dizelerle tarihsel gönderme anlaşılıyor. Hırvat tarihine göre anneler köle yapılacak korkusuyla kız çocuğu doğurmak istemiyordu. "Oğullarımız tebaa değil" sözleri ile de erkek çocukları ise savaşması amacıyla bir yaştan sonra ordu tarafından alındığına bir gönderme içeriyor. Tüm bu sözler o dönemki tarihsel kaygıyı yansıtan sözler.

Bugünün Hırvatistan’ında yükselen milliyetçilik ve yabancı karşıtlığı, bazı insanlara “öteki” korkusunun ve kimlik temelli söylemlerin giderek daha fazla normalleştiğini düşündürüyor. Bu nedenle şarkıyı, tarihsel baskı deneyimleri ve kimliği koruma refleksi üzerinden okumak günümüz açısından anlamlı görünebilir. Ancak bu yorum, ya şarkının gerçekten böyle bir anlatıyı desteklediği anlamına gelir ya da dinleyenin kendi bakış açısını esere yansıtması olabilir. Bu da yorumun, yerinde bir bağlantı mı yoksa aşırı yorum (hatta komploya yakın bir okuma) mı olduğu sorusunu gündeme getiriyor.

Sonuçta temel mesele şu noktada düğümleniyor: Şarkı yalnızca geçmişe ait sembollerle mi konuşuyor, yoksa günümüzde kimlik, korku ve aidiyet etrafında şekillenen tartışmalara da dokunan bir anlam mı taşıyor? İlk seçenekse ok, ama ikinci seçenek ise cevap, başımız biraz ağrıyabilir.


15 Mayıs 2026 Cuma

The Christophers: Sanatın ve Sanatçının Mirası Üzerine

Steven Soderbergh'in son filmi The Christophers, bir eserin kıymeti, onu üreten sanatçının niyetiyle mi, yoksa onu pazarlayanların açgözlülüğüyle mi ölçülür sorusuna cevap arıyor. Film ilk bakışta küçük ölçekli bir karakter draması gibi görünse de, ilerledikçe sanat dünyasının ikiyüzlülüğünü, miras kavramını ve insan ilişkilerinin çürümüş yanlarını açığa çıkaran bir anlatıya dönüşüyor.


Kısa Özeti:

Film, bir zamanlar sanat dünyasının önemli figürlerinden biri olan, ancak artık gözden düşmüş yaşlı ressam Julian Sklar’ın (Ian McKellen) etrafında şekilleniyor. Londra’daki dağınık evinde izole bir hayat süren Julian, geçmiş ihtişamından geriye yalnızca kırıntılar kalmış bir figürdür. Çocukları Barnaby (James Corden) ve Sallie (Jessica Gunning) ise babalarının ölümünden sonra elde edecekleri mirasın peşinde. Bu amaçla, yarım kalmış ve büyük değer taşıdığı düşünülen 'The Christophers' adlı tablo serisini tamamlatmak için genç sanatçı Lori Butler’ı (Michaela Coel) işe alıyorlar.

Ancak Lori’nin bu işe dahil olma motivasyonu yalnızca para değil. Geçmişte Julian tarafından aşağılanmış olması, onun bu sürece kişisel bir hesaplaşma duygusuyla yaklaşmasına neden oluyor. İkili arasındaki ilişki zamanla dönüşüyor ve başlangıçtaki güvensizlik ve manipülasyon, yerini karmaşık bir karşılıklı anlayışa bırakıyor.


The Christophers, yüzeyde bir sanat sahtekarlığı hikayesi gibi görünse de, aslında sanatın doğasına dair derin bir sorgulama sunuyor. Film, özellikle şu sorular etrafında şekilleniyor: Sanatın değeri nedir? Bir eseri değerli kılan sanatçının niyeti mi, yoksa piyasanın ona biçtiği fiyat mı? Yoksa tüm bunlar sadece birer algı mı?

Julian karakteri üzerinden 'deha ve kibir' ilişkisi incelenirken, Lori karakteri aracılığıyla 'tanınmamış yetenek' meselesi gündeme getiriliyor. Lori, sistemin dışında kalmış ama gerçek anlamda üretmeye devam eden sanatçıyı temsil ediyor. Julian ise hem sistem tarafından yüceltilmiş hem de yine aynı sistem tarafından tüketilmiş bir figürdür.


Film aynı zamanda sanatta miras kavramını da sorguluyor. Julian’ın çocukları için sanat, duygusal bir bağdan çok ekonomik bir fırsattır. Bu durum, sanatın metalaşması ve aile bağlarının çıkar ilişkilerine indirgenmesi üzerine eleştirel bir bakış sunuyor.

Bunun yanı sıra film, sanatçının eser üzerindeki kontrolünün sınırlarını da tartışıyor. Bir eser ortaya çıktıktan sonra, artık sanatçının mı yoksa izleyicinin mi olur? Bu soru, özellikle Lori’nin Julian’ın sanatını 'tamamlama' fikri üzerinden güçlü bir şekilde işleniyor.


Steven Soderbergh, bu filmde alışıldık stilistik gösterişten uzak, oldukça sade ama etkili bir anlatım tercih etmiş. Film, büyük ölçüde tek bir mekanda (Julian’ın evi) geçiyor ve bu yönüyle bir tiyatro oyununu andırıyor. Bu minimalizm, karakterler arasındaki gerilimi daha görünür kılan etken oluyor.

Kamera kullanımı dikkat çekici biçimde geri planda. Uzun planlar, doğal ışık kullanımı ve dikkat dağıtmayan kurgu tercihleri, izleyicinin tamamen oyunculuklara odaklanmasını sağlıyor. Bu da özellikle Ian McKellen ve Michaela Coel’in performanslarını ön plana çıkarıyor. Her ikisi de fiziksel be duygusal oyunculuklarının hakkını vermiş gözüküyor.

Soderbergh’in anlatımındaki en önemli özelliklerden biri ise türler arası geçişlerdeki ustalığı. Film zaman zaman bir komedi, zaman zaman bir drama, hatta yer yer bir gerilim hissi yaratıyor. Ancak hiçbir türe tamamen teslim olmuyor; bu da filmin öngörülemezliğini artırıyor.



The Christophers, yüzeyde küçük ölçekli bir hikaye anlatıyor gibi görünse de, aslında oldukça büyük sorular soran bir film. Sanatın değeri, sanatçının mirası ve etik sınırlar üzerine düşündüren yapım, güçlü oyunculukları ve incelikli anlatımıyla öne çıkıyor.

Her ne kadar yan karakterlerin zaman zaman yüzeysel kalması ve bazı anlatı unsurlarının tam anlamıyla çözülememesi gibi eksikleri bulunsa da, film genel olarak izleyicide kalıcı bir etki bırakmayı başarıyor. Özellikle Julian ve Lori arasındaki ilişki, filmin duygusal ve entelektüel merkezini oluşturuyor.

Sonuç olarak The Christophers, yalnızca izlenen değil, üzerine düşünülen bir film. Sorular soran ve kesin cevaplar vermekten kaçınan bu yapım, modern sinemanın nadir bulunan entelektüel örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

12 Mayıs 2026 Salı

Project Hail Mary: Andy Weir Evreninde Bir Adım Geri

Yine Andy Weir’ın romanından uyarlanan The Martian filmi, modern bilim kurgu sinemasında güçlü bir referans noktası oluşturmuştu. Bu nedenle yazarın başka bir kitabı olan Project Hail Mary uyarlaması da benzer bir etki beklentisine sokmuştu. Ancak film, daha büyük bir hikaye ve daha iddialı bir evren kurmasına rağmen, The Martian’ın sade ama etkili anlatımının gerisinde kalıyor. 


Bilim kurgunun son yıllardaki en gerçekçi anlatılarından biri olarak anılan The Martian, Andy Weir’ın adını geniş kitlelere duyurmuştu. Mars’ın kızıl yalnızlığında hayatta kalmaya çalışan bir insanın hikayesi, izleyiciyi hem teknik detaylarla hem de insani dirençle yakalayan nadir örneklerden biriydi. Bu başarı, yalnızca bir uyarlamanın ötesine geçerek modern bilim kurgu sinemasında yeni bir çıta belirledi. Tam da bu yüzden, Weir’ın bir diğer iddialı eseri olan Project Hail Mary’nin sinema uyarlaması, doğal olarak büyük beklentilerin gölgesinde şekilleniyor.

Ancak bu yeni film, ne yazık ki selefinin bıraktığı etkiyi yakalamakta zorlanıyor. Project Hail Mary, daha büyük bir tehdit, daha geniş bir evren ve daha yüksek bir dramatik iddia sunsa da; The Martian’ın yalın ama güçlü anlatımının gerisinde kalıyor. Bilimsel merak ile duygusal yoğunluk arasındaki o hassas denge bu kez tam anlamıyla kurulamıyor; hikaye zaman zaman karmaşıklığın içinde kaybolurken, karakter derinliği de beklenen etkiyi yaratamıyor. Sonuç olarak ortaya çıkan film, fikir düzeyinde etkileyici olsa da, izleyicide kalıcı bir iz bırakma konusunda Weir’ın önceki başarısının gerisinde kalan bir deneyim sunuyor.


Filmin Özeti

Film, Dr. Ryland Grace’in (Ryan Gosling) uzay gemisinde uyanmasıyla başlıyor. Hafızasını kaybetmiş, nerede olduğunu ve neden orada bulunduğunu hatırlamayan Grace, kısa sürede yalnız olmadığını ama hayatta kalan tek kişi olduğunu fark ediyor. Mürettebatın geri kalanı ölmüş ve dünya ile iletişim kurması, gezegenden onlarca ışık yılı uzakta olmasından dolayı da imkansız.

Sonra hikaye başlangıçtaki sahnenin geçmişe gidince gerçek ortaya çıkıyor: Güneş, 'astrofaj' adı verilen gizemli mikroorganizmalar tarafından yok edilmekte ve bu durum dünyadaki yaşamı tehdit etmekte. Grace, geçmişte yazdığı bir makaleden dolayı insanlığı kurtarmak için son çare olarak başlatılan bir görevin parçası oluyor. Başlarda görevi uzaya gidecek olan astronotları 'astrofaj' hakkında bilgilendirmek ve onları bu tek taraflı yolculuk sürecinde eğitmek. Tek taraf diyorum, çünkü tek yönlü gidişi olan, dönüşü olmayan bir görev. Fakat beklenmedik şekilde gelişen olaylar yüzünde Grace, Eva Stratt’ın (Sandra Huller) zoruyla kendisini uzaya gidecek ekibin içinde buluyor ve bu yolculukta başka gezegenden biri ile tanışıyor; Rocky.

Filmin hikayesi lineer şekilde değil de, geçmişle günümüz arası geçişler yaparak çift yönlü şekilde ilerliyor. Bu sayede izleyici hem aksiyondan olmuyor, hem de Grace’in hem kim olduğunu hem de neden burada olduğunu keşfetmesine odak sağlanıyor. Ancak! Ancak'lı kısma geçiş yapalım.


Filmin en büyük problemi ton noktasındaki dengesizlik. Bir sahnede insanlığın yok oluşundan bahsederken, hemen ardından gelen sahnede neredeyse çocukça bir mizah kullanılması, filmin ciddiyetini zedeliyor. Özellikle Rocky ile kurulan ilişki duygusal olarak güçlü olsa da, bu ilişkinin sunumu zaman zaman fazla basitleştirilmiş ve tekrar eden şakalara indirgenmiş hissi veriyor. Bu da filmin potansiyel derinliğini törpülüyor.

Anlatı yapısı da yer yer sorunlu. Lineer (düz) olmayan kurgu ilgi çekici olsa da, bazı flashback sahneleri sadece bilgi vermek için var gibi duruyor. "Bu nasıl oldu?" dediğin yerde bir flashback giriyor ve durumu açıklıyor. Hikayeye yardımcılar fakat duygusal açıdan eklemede bulunmuyor. Buna ek olarak filmin son bölümü, duygusal etkiyi artırmak yerine uzatılmış bir kapanış hissi yaratıyor. Birden fazla 'final' duygusu verilmesi, seyircinin yaşadığı etkiyi zayıflatıyor. Film, ne zaman bitmesi gerektiğini tam olarak kestiremiyor.

Sinema dünyası için elzem bir değerlendirme konusu değil ama günümüzde irdelendiği için; bilimsel açıdan bakıldığında film, The Martian kadar tutarlı değil. 'Astrofaj' fikri yaratıcı olsa da, fiziksel ve biyolojik açıdan oldukça spekülatif. Enerjiyi bu şekilde depolayan ve yıldızlar arası yolculuğu mümkün kılan bir organizma fikri, bilimsel gerçeklikten çok kurguya dayanıyor. Ayrıca iki farklı türün (Grace ve Rocky) bu kadar hızlı iletişim kurabilmesi, dil öğrenme süreçlerinin karmaşıklığı düşünüldüğünde oldukça basitleştirilmiş. Oysa biz bu sürecin zorluğunu, bilim kurgunun bu yönünü daha iyi ve ayrıntılı işleyen Arrival filminde izlemiş ve beğenmiştik. 


Filmin iyi yanlarından bahsedecek olursak; hikaye, klasik bir 'dünyayı kurtarma' anlatısı gibi başlasa da, giderek bir yalnızlık ve bağ kurma hikayesine dönüşüyor. Özellikle Grace ile Rocky arasındaki ilişki, filmin kalbini oluşturuyor. Bu ilişki sadece bir dostluk değil; dilin, kültürün ve biyolojinin ötesinde bir iletişim ihtimalini temsil ediyor. 

Bunun yanında Ryan Gosling’in performansı olması gerektiği gibi. Bilim kurgudan ve duygusallıktan yoksun olan filmin komedi unsurunu iyi yükleniyor. Tek başına uzun süre ekranı doldurabilen bir oyunculuk sergiliyor; fiziksel komedi, panik, çaresizlik ve merak gibi duyguları oldukça organik bir şekilde yansıtıyor. 

Filmin seneyeki Oscar ödüllerinde en iddialı olabileceği dal Görsel Efekt dalı olabilir. Görsel efektler, özellikle uzay boşluğunun ölçeğini ve izolasyon hissini başarıyla yansıtıyor. Ama bu da filmin yapımını diğer konularda tembelleştirmiş ve özellikle uzay sekanslarında görsel ihtişama fazla yaslanıyor. Yönetmenler Phil Lord ve Christopher Miller hikayenin sinemaya aktarımında başarılı olamadık, bari görsel efektten yürüyelim demiş olabilirler.


Sonuç olarak Project Hail Mary, kusurlu ama 2 buçuk saati aşan süresine rağmen kendisini izlettirmeyi başaran bir film. Ne tam anlamıyla büyüleyici, ne de hayal kırıklığı. Daha çok, büyük bir fikrin iyi ama eksik bir yansıması. Önümüzde The Martian filminin beklentisi olmasa belki daha iyi bir his de bırakabilirdi ama yine de bu kadar ses getirmesinin sebebi, bu kıtlık döneminde yapımı için harcanan 250 milyon dolarda yatıyor. 
Puanım: 6,5/10

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Come and See (Idi i smotri) (1985): Gel ve Savaş Neymiş Tanık Ol

Savaş filmlerinin çoğu, izleyiciyi dehşetin ortasına sürükler gibi görünse de, aslında çoğu zaman bir mesafe bırakır. Kahramanlık anlatıları, dramatik müzikler ve anlatısal rahatlamalarla bu mesafe korunur. Ancak Come and See (Idi i smotri), bu mesafeyi ortadan kaldırıyor. Bu, yalnızca savaşın anlatıldığı bir film değil, savaşın bizzat deneyimletildiği bir sinema travması. Deneyimletildiği diyorum, çünkü izleyiciyi tanık olmaktan öteye götürüp, bizzat maruz kalmaya zorluyor.


Elem Klimov’un yönettiği bu film, izleyicisine “gel ve gör” derken aslında bir davette bulunmuyır; bir yüzleşmeye zorluyor. Bu yüzleşme öyle sert ki, film bittiğinde izleyici yalnızca bir hikaye izlemiş olmaz; insan doğasının en karanlık yüzüyle karşılaşmış olur. Aynı zamanda filmin ilerlediği her dakikada izleyicinin duygusal ve ahlaki yargılama boyutu da değişime uğruyor. Filmi bitirdiğimizde, filmden önceki insan değiliz kesinlikle. Bunu Lars Von Trier'in Dogville filminde de görmüştük.

Come and See (Idi i smotri) II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Belarus’ta yaşayan genç bir çocuk olan Flyora’nın (Aleksey Kravchenko) merkezinde ilerliyor. Flyora, savaşın romantize edilmiş kahramanlık anlatılarına kapılmış bir şekilde partizanlara katılmak istiyor. Başlangıçta savaş onun için bir oyun, bir büyüme fırsatı gibi görünüyor. Ancak bu masum beklenti, kısa sürede yerini tarif edilemez bir dehşete bırakıyor. Filmi, hikayesini, temasını, anlatmak istediklerini tam idrak edebilmek için seyirci kendisini Flyora'nın yerine koyması gerekiyor. Savaşın ne olduğunu, neler yaşandığını, kişileri nelere maruz bıraktığını, neler hissettirdiğini göstermek için, yönetmen tüm seyirciler adına Flyora'yı kırsaldaki güvenli evinde alıyor ve ensesinden tutup savaşın ortasına bırakıyor. Bu gözle bakınca hikaye daha anlaşılır ve daha büyük oluyor.

Florya’nın yolculuğu ( ve dolayısıyla seyircinin yolculuğu), fiziksel bir savaş anlatısından çok, psikolojik bir çöküş hikayesi. Ailesini kaybetmesi, tanık olduğu katliamlar ve sürekli ölüm tehdidi, onun çocukluktan kopuşunu hızlandırıyor. Film boyunca Florya’nın yüzü adeta zamanın hızlandırılmış bir metaforu haline geliyor; birkaç hafta içinde yaşlanıyor, çöküyor ve neredeyse tanınmaz hale geliyor.


Filmin bir diğer önemli karakteri Glasha (Olga Mirinova), savaşın ortasında kalmış sıradan bir köy kızı. Ancak film ilerledikçe sıradanlığı, yerini çok daha derin bir temsile bırakıyor. Başlangıçta Glasha, çocukluk ile yetişkinlik arasında sıkışmış, meraklı ve duygusal bir karakter olarak karşımıza çıkarken, Flyora ile kurduğu ilişki, savaşın ortasında bile insani bağların mümkün olduğuna dair kısa bir umut alanı yaratıyor. Onun varlığı, filmin ilk bölümünde hala korunabilen bir masumiyeti temsil ediyor.

Glasha’nın simgesel anlamı, savaşın siviller üzerindeki yıkıcı etkisini somutlaştırmasında yatıyor. O, sadece bir birey değil, aynı zamanda kaybolan çocukluğun, yok edilen geleceğin ve parçalanan bir toplumun temsili. Özellikle bataklık sahnesinde, Glasha’nın fiziksel olarak çamura saplanması, onun psikolojik olarak da bir çıkmazın içine sürüklendiğinin güçlü bir metaforu.

Filmin ilerleyen bölümlerinde Glasha’nın yolu, Flyora’dan ayrılıyor ve bu ayrılık da sembolik bir kırılma anıdır. Bu noktadan sonra o, artık hikayenin merkezinde değil, geride bırakılan bir tanıklık olarak var oluyor. Savaşın kaotik yapısı içinde Glasha’nın akıbeti belirsizleşiyor. Bu belirsizlik de aslında filmdeki en çarpıcı gerçeklerden biri. Çünkü savaşta herkesin hikayesi tamamlanmaz, birçok hayat yarım kalır ve unutulur. Bu yüzden Glasha’nın sonunun net bir şekilde gösterilmemesi de onun temsil ettiği anlamı daha da güçlendiriyor. O, kurtulmuş bir karakter değil; aksine savaşın görünmeyen, bilinmeyen kayıplarından biridir.


Filmin en temel teması, savaşın kahramanlık değil, mutlak bir yıkım olduğu gerçeğidir. Bu noktada Come and See, savaşın romantize edilmesine karşı radikal bir karşı duruş sergiliyor. Filmde ne zafer duygusu var ne de anlamlı bir fedakarlık anlatısı. Geriye yalnızca hayatta kalma içgüdüsü kalıyor. Bu, savaşın ideolojik değil, varoluşsal bir düzleme indirgenmesidir. Savaşta kazanan bir tarafın olmadığı, geriye yalnızca kaybeden iki taraf bıraktığını gösteren savaş karşıtı (anti-war) bir duruş sergiliyor.

Birçok savaş filmi, belirli bir anlatı sunuyor: bir zafer, bir kurtuluş ya da en azından anlamlı bir kayıp. Ancak Come and See, bu beklentilerin hiçbirini karşılamıyoz. Filmde katharsis yok. İzleyiciye duygusal bir çıkış kapısı sunulmuyor. Bu yönüyle film, alışılmış anlatı kalıplarının aksine hareket ediyor.

Ayrıca film, savaşı dışarıdan gözlemleyen bir perspektif yerine, içeriden, öznel bir deneyim olarak sunduğu için türlerinden ayrı bir yerde konumlanıyor. Örneğin Schindler's List gibi filmler tarihsel bir çerçeve sunarken, Come and See doğrudan deneyimin içine giriyor. Bu fark, filmi yalnızca bir savaş filmi olmaktan çıkarıp, onu varoluşsal bir kabusa dönüştüren en büyük etken.


Filmin yönetmeni Elem Klimov’un yaklaşımı, filmi benzersiz kılan en önemli unsurlardan birid. Klimov, daha çok tanık oludğumuz klasik anlatı yapılarından bilinçli olarak uzaklaşmış. Diyalog minimum düzeyde; hikaye büyük ölçüde görsel anlatım ve ses tasarımı üzerinden ilerliyor. Uzun planlar, sabit bakışlar ve karakterin yüzüne yapılan yoğun yakın çekimler, izleyiciyi kaçamayacağı bir tanıklığa zorluyor.

Ayrıca filmde gerçekçilik unsurunu diri tutan bazı nedenler de var. Bunların başında yönetmen Elem Klimov'un çocukluk yaşlarında İkinci Dünya Savaşı'nı deneyimlemiş olması yatıyor. Bu, onun kişiliğinde, kaleminde, yönetmenliğinde önemli izler bırakıyor. Gerçekliği arttıran bir diğer unsur da filmdeki bir çok olayın gerçekten de gerçek olarak film edilmesinde. Filmin birçok sahnesinde gerçek mermiler kullanılırken filmde ölen hayvanlar da gerçek ölümlerdi. Oyuncuların gerçekten 1 metre üzerilerinden mermiler yağarken kadraja bıraktıkları korku dolu bakışlar bir oyunculuk değil, gerçeğin taa kendisi. Filmin başrol karakteri Flyora'yı canlandıran Aleksey Kravchenko bu filmin etkisinden uzun yıllar çıkamadığını, kendisini 10 sene eve kapattığını dile getirmiş.


Filmin sonunda baş karakter Flyora'nın aldığı hal bu. Yönetmen, Flyora'nın ensesinden tutup onu savaşa tanık olmaya maruz bıraktığını söylediğimde ciddiydim. Flyora'nın temsil ettiği biz izleyicileri de buna maruz bırakıyor elbette. Filmin başında temiz, parlak suratlı bir çocuk var iken, girdiği bataklıklar, şahit olduğu katliamlar, ucundan döndüğü ölümler onu ve dolayısıyla onun temsil ettiği izleyiciyi bu hale getiriyor. 

Come and See, yalnızca izlenen değil, katlanılan bir film. İzleyiciyi eğlendirmiyor, tatmin etmiyor. Aksine rahatsız ediyor, sarsıyor ve iz bırakarak bitiyor. İzlemesi zor, ama unutması ise daha zor. Film, savaşın ne olduğunu anlamak isteyenler için bir referans anlatılarından biri. 

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Ready or Not 2: Here I Come (Back Again)

Serinin 2019’daki Ready or Not filminde tek bir gecede, tek bir evin içinde geçen o klostrofobik kabus, Ready or Not 2: Here I Come ile sınırlarını yıkıp biraz dışarı taşıyor. Ama bu genişleme gerçekten bir kazanım mı, yoksa filmin özünü sulandıran bir aşırılık mı? İlk filmin yalın ama etkili yapısını hatırlayanlar için bu devam filmi, hem tanıdık hem de fazlasıyla dağınık bir yapı sunuyor. Evet, yapı.


Ready or Not 2: Here I Come, daha ilk sahnesinden seyirciye şunu söylüyor: Bu kez kurallar değişti. İlk filmdeki gibi tek bir ailenin sapkın ritüelleriyle sınırlı bir hikaye yok artık. Bu sefer mesele küresel bir güç oyunu (Oyun böyük). Bu genişleme, filmi daha 'büyük' yapıyor, evet ama aynı zamanda daha dağınık, daha gürültülü ve zaman zaman daha yüzeysel bir hale getiriyor.

Filmin en çarpıcı tarafı ise hala aynı: izleyiciye 'zenginleri parçala' fantezisi sunma becerisi. Ancak bu kez bu haz, ilk filmdeki kadar saf ve keskin değil. Çünkü artık karakterler değil, sistem konuşuyor; korku değil, kaos öne çıkıyor.

Film, serinin ilk filmi olan Ready or Not’ın hemen ardından başlıyor. Grace (Samara Weaving), o cehennem gecesinden sağ çıkmış, Le Domas ailesini yok etmiş ve artık hayatta kalmanın bedelini, hastanede gözlerini açtığında karşısında bulduğu polisin nezaretinde kanun önünde ödemeye hazırlanıyor. Ve bu esnada geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith (Kathryn Newton) ile.

Ancak asıl kabus yeni başlıyor: Grace’in hayatta kalması, dünyayı yöneten gizli elit ailelerin dikkatini çekiuor. Bu ritüel olayının sadece Le Domas ailesiyle sınırlı olmadığı, onun gibi birkaç ailenin de bu sisteme üye olduğu ve bu kez Gelin'i öldürme görevinin Şeytan tarafından bu ailelere devredildiğini öğreniyoruz. Bu kez oyun daha büyük derken ciddi idik yani. Avukatlığını Elijah Wood'un yaptığı 'Yüksek Konsey' tarafından komik ama oldukça geleneksel şekilde yönetilen bu oluşumda her şey kitabi. Kurallar basit ama acımasız: Grace’i kim öldürürse, dünyanın en güçlü insanı olacaktır. Grace ise bir kez daha hayatta kalmak zorundadır. Ama bu kez yalnız değildir. Yanında yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith de bu oyuna dahil oluyor.


Filmin temel teması yine sınıf eleştirisi ve 'eat-the-poor/rich' yaklaşımı. Ancak bu devam filmi, ilkine kıyasla çok daha doğrudan ve kaba bir anlatım tercih ediyor. Kapitalist elitlerin şeytani bir düzen kurduğu fikri bu kez neredeyse karikatürize ediliyor. İlk filmdeki ince alaycı ton yerini daha yüksek sesli, daha basit bir mizaha bırakıyor. Bu da filmi, serinin ilk filmi olan Ready or Not'ın devamı değil, parodisi yapıyor gibi hissettiriyor.

Bu değişim, tematik derinliği zayıflatıyor. İlk filmdeki 'ritüel' korkusu ve gelenek eleştirisi, burada yerini güç hırsı ve kaotik rekabete bırakıyor. Artık mesele bir aileye dahil olmanın bedeli değil; sistemin kendisini ele geçirmek. Bu da filmi daha büyük bir alegoriye taşısa da, duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.


2019 yapımı Ready or Not, sadeliğiyle güçlüydü. Tek mekan, net bir hedef ve yüksek gerilim. Devam filmi ise bu formülü tamamen tersine çeviriyor. Daha fazla karakter, daha fazla kural, daha büyük bir dünya. Bu açıdan bakıldığında ikinci filmin daha 'iddialı' olması bekleniyor.

Ancak bu iddia, her zaman başarıya dönüşmüyor. İlk filmdeki o keskin mizah ve gerilim dengesi burada kaybolmuş. Yerine daha yüksek sesli ama daha yüzeysel bir eğlence gelmiş. Yani ilk film 'daha iyi yazılmış' hissi verirken, ikinci film 'daha eğlenceli ama dağınık' bir deneyim sunuyor.


Öte yandan devam filmi bazı alanlarda başarılı. Özellikle karakter çeşitliliği ve aksiyon koreografisi açısından çok daha zengin. İlk filmde Le Domas ailesi zaman zaman birbirine benzerken, burada her karakterin kendine has bir tarzı var. Bu da filmi daha dinamik kılıyor. Filmin başında kısa süre de olsa usta yönetmen David Cronenberg'i oyuncu olarak görmek, Lost dizisinin RichardNestor Carbonell'i yeniden görmek güzel bir etki yapıyor.

İkinci önemli tema ise aile. Özellikle Grace ve Faith arasındaki ilişki. Film bu bağı duygusal merkez yapmaya çalışıyor, ancak bu çaba çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Kardeşlik çatışması tekrar eden diyaloglarla ilerliyor ve dramatik olarak yeterince ikna edici olamıyor. Yine de finalde bu ilişkinin toparlanması, filme kısmi bir duygusal tatmin katıyor.


Yönetmenler Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett'e bakacak olursak, ilk filmdeki kontrollü gerilim yerine burada tam anlamıyla kaosu tercih etmiş. Aksiyon sahneleri daha büyük, daha kanlı ve daha gösterişli. Mekan kullanımı da genişlemiş: artık tek bir malikane yerine devasa bir av alanı ve farklı setler var.

Ancak bu genişleme, filmin ritmini olumsuz etkiliyor. Özellikle orta bölümlerde tekrar eden aksiyon sekansları ve uzayan sahneler, filmin enerjisini düşürüyor. Bazı sahneler teknik olarak iyi çekilmiş olsa da, etkisini kaybediyor çünkü film aynı duygusal yumruğu defalarca atmaya çalışıyor.

Öte yandan oyunculuklara bakıldığında Samara Weaving yine fiziksel ve yoğun performansıyla öne çıkarken, yan karakterler bu kez ilk filme nazaran daha belirgin. Elijah Wood’un ironik avukat karakteri ve Titus'u canlandıran Shawn Hatosy’nin rahatsız edici derecede karizmatik kötülüğü filme ciddi katkı sağlıyor. Kadroda göze batan, olmasa daha iyi olurdu denebilecek tek karakter, Grace'in kardeşi Faith. Aşırı yapay, aşırı filmin atmosferinden uzak bir sunum. Amerikan gençlik komedi filmlerinden bu filme zıplamış gibi aptal ve temiz duruyor. Yüzündeki şaşkınlık karakterin 'nereye düştüm ben' şaşkınlığı değil, kötü oyunculuk şaşkınlığı. 


Ready or Not 2: Here I Come, selefinin başarısını tekrar etmeye çalışmıyor, onu büyütmeye çalışıyor. Bu bariz duruyor. Ancak her büyüme, beraberinde bir kayıp getirir. Bu filmde kaybedilen şey, ilk filmin o sıkı yapısı ve keskin tonu. Yine de film tamamen kötü değil. Yine de eğlenceli. Derinlik yok ama eğlenceli. 

Sonuç olarak:
İlk film daha iyi bir filmdi. İkinci film ise sadece eğlenceli bir film.
Puanım: 6/10

29 Nisan 2026 Çarşamba

They Will Kill You: Kan, Kaos ve İntikam..

Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will Kill You tam da bu ikili duygunun ortasında duran bir film. Bir yandan Kill Bill , The Evil Dead , Ready or Not gibi kült işlerin enerjisini çağırıyor, diğer yandan bu referansların gölgesinden çıkmakta zorlanıyor. Yönetmen Kirill Sokolov, seyirciyi kan, kaos ve stil üzerinden yakalamaya çalışırken; film, tam anlamıyla 'olabilirdi ama olamamış' hissini sürekli diri tutuyor. Oysa kült bir film olacak havası da varken.


They Will Kill You, izleyiciyi daha açılış sahnesinde karanlık ve travmatik bir geçmişe götürerek başlıyor. Küçük yaşta kız kardeşini geride bırakmak zorunda kalan Asia Reaves (Zazie Beetz), yıllar sonra bu yarım kalmış hikayeyi tamamlamak için geri dönüyor. Hikaye, onun New York’taki gizemli ve tekinsiz bir yapı olan Virgil apartmanına hizmetçi olarak girmesiyle asıl ivmesini kazanıyor. Dışarıdan bakıldığında lüks ve steril görünen bu bina, kısa sürede karanlık sırlarını açığa çıkarıyor. Kaybolan insanlar, tuhaf ritüeller ve duvarlara sinmiş şeytani semboller...

Asia’nın bu apartmandaki ilk gecesi, filmin tonunu belirleyen sert bir kırılma noktası. Odasına yapılan ani saldırıyla birlikte film, klasik 'av ve avcı' dengesini tersine çeviriyor. Çünkü Asia sıradan bir kurban değil, aksine, bu oyunun içine bilerek girmiş, hazırlıklı ve son derece ölümcül bir figür. Silahlar, bıçaklar ve doğaçlama yöntemlerle kendini savunurken, izleyici bir yandan bu karakterin fiziksel gücüne hayran kalıyor, diğer yandan bu şiddetin ardındaki motivasyonu sorgulamaya başlıyor. Bir korku filmi hissiyle başlayan bu sahne, devamında adeta Kill Bill'e dönüşüyor.

Ancak filme, tam bu noktada beklenmedik bir doğaüstü katman ekleniyor. Asia’nın parçaladığı, öldürdüğünü sandığı tarikat üyeleri tekrar diriliyor. Virgil’in sakinlerinin şeytanla yaptığı anlaşmanın bir sonucu olarak ölümsüzlüğe sahip olduğu ortaya çıkıyor. Böylece film, basit bir kaçış ve kurtarma hikayesinden çıkarak, sonsuz bir şiddet döngüsüne dönüşüyor. Asia’nın amacı artık yalnızca kız kardeşine ulaşmak değil, aynı zamanda bu lanetli sistemin içinden bir çıkış yolu bulmak oluyor.

Katlar arasında ilerledikçe mekanın potansiyeli genişler gibi görünse de, film çoğunlukla da
r koridorlar, havalandırma boşlukları ve kapalı alanlar içinde sıkışıyor. Bu durum hem klostrofobik bir atmosfer yaratıyor hem de hikayeyi daha yoğun ama aynı zamanda daha sınırlı bir alana hapsediyor. Asia’nın kız kardeşi Maria’ya (Myha'la) ulaşma çabası, araya serpiştirilen flashback sahneleriyle destekleniyor. Fakat bu geçmiş parçaları, karakterin duygusal derinliğini kurmak yerine çoğu zaman yüzeyde kalan, kısmi açıklamalar getiren kısımlar oluyor. Sonuç olarak film, güçlü bir dramatik çekirdek sunmasına rağmen, bunu tam anlamıyla geliştiremeden aksiyonun hızına teslim oluyor.


Filmin en görünür teması, sınıf çatışması ve zenginlerin çürümüşlüğü üzerine kurulu. Ready or Not ve benzeri yapımlarda gördüğümüz 'eat-the-rich' anlatısının burada da izleri mevcut: Virgil apartmanında yaşayan elit kesim, kelimenin tam anlamıyla başkalarının hayatı üzerinden varlığını sürdüren bir yapıya dönüşmüş durumda. Hizmetçiler yalnızca çalışan değil, aynı zamanda kurban edilmek üzere seçilen bedenlerdir. Bu açıdan film, kapitalist düzenin sömürü ilişkilerini bir metafor üzerinden anlatmaya çalışıyor.

Ancak bu tema, filmin en zayıf halkalarından birine dönüşüyor. Çünkü anlatı, bu eleştiriyi derinleştirmek yerine yüzeyde bırakıyor. Karakterler, özellikle apartman elitleri, neredeyse tamamen kimliksiz. Zengin oldukları dışında onları tanımlayan belirgin özellikler yok. Bu da şiddetin politik ya da ahlaki bir zemine oturmasını zorlaştırıyor. İzleyici, kimin neden cezalandırıldığını tam olarak hissedemiyor. Dolayısıyla intikam duygusu da yeterince tatmin edici olmuyor.

Diğer önemli tema ise aile ve suçluluk duygusu. Asia’nın kız kardeşini geçmişte geride bırakmış olması, hikayenin potansiyel duygusal yükünü üstlenecek kısım iken, film boyunca tam anlamıyla işlenmiyor. İki kardeş arasındaki bağ, dramatik olarak derinleşmek yerine, aksiyonun devamlılığını sağlayan bir araç olarak kullanılıyor. Oysa bu ilişki, Kill Bill’deki intikam motivasyonu gibi daha güçlü bir dramatik omurgaya dönüşebilirdi.

Filmin belki de en ilginç ama problemli fikri, ölümsüzlük üzerinden kurduğu şiddet anlayışı. Normalde aksiyon sinemasında her darbe, her ölüm bir anlam taşırken, burada bu anlam sürekli yok oluyor. Kopan uzuvların yeniden birleşmesi, ölen karakterlerin tekrar ayağa kalkması, şiddeti hem daha özgür hem de daha anlamsız kılıyor. İlk başta yaratıcı ve eğlenceli görünen bu tercih, zamanla izleyiciyi duyarsızlaştırıyor. Çünkü ortada kaybedilecek gerçek bir şey yok; risk ortadan kalktığında ise gerilim de yok oluyor. Multiplayer Half Life oyunu gibi, öldüğün an dirilip aksiyona kaldığın yerden devam ediyorsun.

Son olarak film, kimliğini sinemasal referanslar üzerinden kurmaya çalışıyor. Quentin Tarantino'nun Kill Bill'inin, Sam Raimi'nin 1981 yapımı The Evil Dead'inin ve hatta Oldboy'un etkisi açıkça hissediliyor. Ancak bu etkiler çoğu zaman bir senteze dönüşmek yerine, parçalı bir kolaj olarak kalıyor. Film, bu referansların enerjisini yakalasa da onların derinliğini ve bütünlüğünü yakalayamıyor.

Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, They Will Kill You tematik olarak söyleyecek şeyleri olan ama bunları tam anlamıyla ifade edemeyen bir film haline geliyor. Eğer karakter derinliği, dramatik yapı ve tematik odak biraz daha güçlü kurulabilseydi; bu film yalnızca görsel bir şiddet şöleni değil, aynı zamanda türünün unutulmaz örneklerinden biri olabilirdi. Şu haliyle ise parlak fikirlerin, eksik işlenmiş bir potansiyel içinde kaybolduğu bir deneyim sunuyor.


Oyunculuk tarafında ise filmin en büyük kozu tartışmasız Zazie Beetz. Beetz, Asia karakterine fiziksel bir ağırlık ve karizma kazandırarak filmi ayakta tutan temel unsur. Aksiyon sahnelerindeki hakimiyeti, karakterin 'kurban' değil 'avcı' olduğunu her an hissettiriyor. Bununla birlikte Patricia Arquette, Heather Graham ve Tom Felton gibi yan oyuncuların varlığı dikkat çekici olsa da, karakterlerin yüzeysel oluşu nedeniyle bu performanslar potansiyellerinin altında kalıyor. Özellikle elitler kadrosu dramatik derinlikten yoksun oldukları için akılda kalıcı bir etki yaratmakta zorlanıyor.

Görsel dünya, kurgu ve müzik kullanımı açısından film, adeta bir stil gösterisi sunuyor. Aşırı stilize kan efektleri, abartılı şiddet anları ve çizgi roman estetiğini andıran kadrajlar, filmi görsel olarak çarpıcı kılıyor. Kurgu ise özellikle aksiyon sahnelerinde hızlı ve ritmik bir yapı kurarak tempoyu sürekli yüksek tutmayı başarıyor; ancak bu tempo, hikayesel boşlukları gizlemek yerine zaman zaman daha görünür hale getiriyor. Müzik kullanımı da büyük ölçüde Kill Bill benzeri bir etki yaratmaya çalışıyor ki Zazie Beetz'in oyunculuğundan sonra filmin en iyisi de müzik seçimleri ve kullanımları. Ani geçişler, vurucu anlara eşlik eden parçalar ve ironik tonlar dikkat çekiyor. Fakat tüm bu teknik tercihler, bir araya geldiğinde güçlü bir atmosfer yaratmakla birlikte, filmin duygusal ve anlatısal eksikliklerini tam anlamıyla telafi edemiyor.


Sonuç olarak They Will Kill You, türünün iyi örneklerinden beslenen ama onlarla aynı seviyeye çıkamayan bir film. Eğer daha güçlü bir senaryo, daha belirgin karakterler ve özellikle daha yüksek 'risk' hissi yaratabilseydi, bugün Kill Bill ya da Oldboy gibi referans verilen yapımların yanında anılabilecek bir iş olabilirdi. Onun yerine elimizde kalan şey, zaman zaman çok eğlenceli, zaman zaman yorucu ama çoğunlukla yüzeyde kalan görsel bir şölen. Ama yine de izlemesi keyif verecek bir film. 
Puanım: 6/10

27 Nisan 2026 Pazartesi

Ty - Kosmos: U Are The Universe

Savaşın gölgesinde yaşamaya çalışan bir ülke, yokluklara ve belirsizliğe rağmen sinemasında üretmeye devam ediyor. Ukrayna, bugün sadece var olmaya değil, aynı zamanda anlatmaya da direnirken, U r the Universe gibi filmlerle imkansızlıklar içinde bile güçlü ve evrensel hikayeler kurabileceğini gösteriyor ve 1972 yapımı Solaris filmini sevenleri kendisine de davet ediyor.


Sinema bazen en büyük hikayeleri en dar alanlarda anlatır. Bir uzay gemisinin içinde sıkışmış tek bir insan, yok olmuş bir gezegenin ardından evrende yankılanan bir ses ve imkansız gibi görünen bir bağ… Pavlo Ostrikov’un U r the Universe (Ty-Kosmos) filmi, tam da bu sade ama sarsıcı kurgu üzerinden izleyiciyi hem varoluşsal bir boşluğa hem de beklenmedik bir duygusal yakınlığa sürüklüyor. İlk bakışta bir bilim kurgu gibi görünen film, aslında insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatan içten bir hikaye sunuyor.

Film, Ukraynalı bir uzay kamyoncusu olan Andriy’nin (Volodymyr Kravchuk) dört yıl sürecek bir görev için Jüpiter’in uydusu Callisto’ya nükleer atık taşımak üzere yola çıkmasıyla başlıyor. Yanında sadece espri yapmaya programlanmış robotu Maxim var. Dünya ile olan bağları zayıf, işine karşı da oldukça umursamaz bir tavır sergileyen Andriy’nin hayatı, Dünya’nın aniden yok olmasıyla tamamen değişiyor. Artık evrende hayatta kalan son insan olduğunu düşünen Andriy, yalnızlıkla baş etmeye çalışırken bir gün uzayın derinliklerinden gelen bir mesaja şaşırıyor: Catherine (Alexia Depicker (ses) ve Daria Plakhtii) adında Fransız bir kadın da hayattadır. Aralarındaki saatler süren mesaj gecikmesine rağmen, bu iki yabancı arasında yavaş yavaş bir bağ oluşmaya başlıyor.


U r the Universe, yüzeyde bir kıyamet sonrası hikayesi gibi görünse de aslında insan ilişkilerinin en saf ve kırılgan hallerini inceliyor. Film, yalnızlık, umut, sevgi ve varoluş gibi temaları iç içe geçirerek işliyor. Andriy’nin başlangıçta kendi yalnızlığını ve sıradanlığını kabullenmiş, hatta bundan tuhaf bir gurur duyan hali, Catherine ile kurduğu bağ sayesinde dönüşüyor. 

Yönetmen Pavlo Ostrikov’un anlatımı, bu temaları didaktik bir ağırlığa boğmadan, ince bir mizah ve duygusal dengeyle sunuyor. Andriy’nin robotla olan absürt diyalogları, bozuk koltuğuna duyduğu sinir ya da kendi kurduğu küçük radyo istasyonu, karakterin yalnızlığını hem hafifletiyor hem de daha görünür kılıyor. Catherine ile kurulan ilişki ise filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Fiziksel olarak hiç varlık göstermeyen bir karakterin bu kadar güçlü hissedilmesi, yönetmenin anlatım gücünü ortaya koyan bir referans oluyor.


Film aynı zamanda sinema tarihine küçük selamlar da gönderiyor. Özellikle Solaris ve 2001: A Space Odyssey gibi klasiklere yapılan göndermeler, filmin bilim kurgu damarını güçlendirirken; Gravity ve The Martian gibi daha modern örneklerle kurduğu dolaylı bağlar, onu tür içinde farklı bir yere konumlandırıyor. Ancak Ostrikov’un filmi, bu yapımlardan ayrılarak aksiyon ya da hayatta kalma mücadelesinden çok, duygusal bağ kurma ihtiyacına odaklanıyor.

Yönetmenin en büyük başarısı, filmi neredeyse tek karakter üzerine kurmasına rağmen temposunu ve ilgiyi kaybettirmemesi. Volodymyr Kravchuk’un performansı burada belirleyici olur; hem komik hem kırılgan hem de son derece insani bir karakter yaratıyor. Film boyunca izleyici, Andriy’nin iç dünyasına çekiliyor ve onun yaşadığı dönüşüme tanıklık ediyor. Üstelik tüm bunlar, Ukrayna’daki savaş koşulları altında tamamlanan bir yapım için teknik anlamda da oldukça etkileyici bir görsellikle sunuluyor.


U r the Universe, büyük laflar etmeden büyük şeyler söyleyen bir film. Kıyametin ortasında bile insanın bağ kurma ihtiyacını, sevginin en beklenmedik anlarda bile filizlenebileceğini ve varoluşun anlamının çoğu zaman başka bir insanın sesinde saklı olduğunu hatırlatıyor. Sessiz, sade ama düşünsel anlamda etkileyici bu film, aksiyon beklentisi içerisinde olacakları üzer, Solaris filmini beğenenlerin, bu filme de şans vermelerinde fayda görüyorum. Puanım: 7/10

22 Nisan 2026 Çarşamba

Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun

Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor. 


Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.

Undertone’un en güçlü yönü, bu hikayeyi nasıl anlattığı. Film, korkuyu büyük ölçüde ses üzerinden kuruyor ve bunu da ani ses patlamalarıyla değil, sesi yok edip sessizlikle yapıyor. Bu yönüyle, klasik korku sinemasındaki görsel odaklı yaklaşımı tersine çeviriyor. Lanetli kayıt fikri, The Ring filmine açık bir gönderme yaparken, henüz filmin başında bahsettiği bir Vlog görüntüsünü izleyen 94 kişinin kendisini öldürdüğü hikayesi ile de, bu bloga ismini veren Cigarette Burns'e konu olan "La Fin absolue du monde" filmine bir gönderme hissetmem ayrıca hoş oldu. Zira o filmin galasına katılan herkes kendisini öldürmüş ve film bir daha gösterilmemek üzere yok edilmişti. Aynı zamanda düşük bütçeli ve tek mekanda geçen yapısı ile de Paranormal Activity ve The Blair Witch Project gibi yapımlarla benzerlik kuruyor. Ancak Undertone, bu mirası görsel değil işitsel bir korku deneyimine dönüştürerek güncelliyor. İzleyici istemiyor, dinleyici istiyor. 

Film aynı zamanda günümüz dijital korku kültürüne de temas ediyor. Podcast formatı, internet çağının 'creepypasta'* anlatılarını ve viral korku hikayelerini çağrıştırıyor. Evy’nin çocuk tekerlemelerinin karanlık versiyonlarını araştırması, dijital çağın 'her şeyin gizli bir korkunç anlamı var' yaklaşımını yansıtıyor. Bu bağlamda film, korkunun artık yalnızca fiziksel mekanlarda değil, dijital içeriklerde de üretildiğini ima ediyor.

Dini göndermeler ise filmin daha derin ve rahatsız edici katmanını oluşturuyor. Evy’nin yaşadığı evin Katolik ikonografiyle dolu olması -haçlar, Meryem figürleri, İsa tasvirleri- filmin atmosferini sürekli bir kutsal/tekinsiz gerilim içinde tutuyor. Filmde adı geçen Abyzou figürü, özellikle kadınlar ve çocuklarla ilişkilendirilen bir demon olarak, Evy’nin hamileliği ve annesinin ölümüyle birleşerek yaşam ve ölüm arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor. Böylece korku, dışsal bir tehditten çok içsel bir hesaplaşmaya dönüşüyor. 

Klasik korku sinemasında 'şeytani varlıklar ancak inanırsan güçlenir' algısı yaygındır. Ancak bu filmde Evy’nin inançsızlığı onu korumayamıyor. Ve hatta aksine, anlamlandıramadığı bir gerçeklik karşısında daha da savunmasız bırakıyor. Bu da modern bireyin seküler dünyada yaşadığı varoluşsal boşluğa ve paradoksa işaret eden bir gönderme: Tanrı’ya ya da şeytana inanmıyor olabilirsin ama bu onlardan korkmayacağın anlamına gelmiyor.


Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı. 

Ancak film kusursuz değil elbette. Anlatının yavaş temposu bazılarını sıkabilir ama yönetmen bunu bir silah olarak kullandığından suyun yavaşça ısındığını da hissediyor izleyici. Sessizlik ve yokluğun korkusu üzerine kurulu bu filmde, ayna oyunlarıyla gösterilen korku kısımları, genel anlatıya ihanet ve iğreti gibi duruyor. Gereksiz ve lüzumsuz hareketler olarak not ediyorum. Finalde gelen çözülmenin, uzun bir birikimin ardından görece kısa ve ani hissedilmesi de bir diğer eleştiri konusu olabilir. Bununla birlikte, filmin bilinçli olarak belirsizliği tercih etmesi, bazı izleyiciler için yine eksi bir not olarak görülebilir.

Karakter derinliği de bir başka sorunlu alan. Evy neredeyse tüm filmi sırtlamasına rağmen, onun geçmişine ve iç dünyasına dair verilen bilgiler sınırlı. Bu durum, izleyicinin karakterle tam anlamıyla bağ kurmasını zorlaştırıyor. Popüler korku filmlerine olan referansları ise iki yönlü bir etki yaratabilir. Bir yandan filmi tanıdık ve erişilebilir kılarken, diğer yandan özgünlük tartışmalarını beraberinde getirebilir. Özellikle The Ring ve Cigarette Burns benzeri 'lanetli medya' fikri, bazı izleyiciler için tekrar hissi yaratabilir. Bu filmleri izlemeyen veya hatırlamayanlar için sorun olmayacak tabi ki. Dini  temaların işlenişi de zaman zaman klişeye yaklaştırıyor. Özellikle Katolik suçluluk ve travma temaları, son yıllardaki korku sinemasında sıkça görülen motiflerden biri zira.


Tüm bu güçlü ve zayıf yönleriyle Undertone, geçen sene izlediğim Oddity filmi ile beraber son yıllarda izlediğim en güzel gerilim filmlerinden biri. Yalnız ve karanlıkta izleniyorsa ışık açmayı, etraftan birilerinin sesini duymayı ihtiyaç haline getirebilecek bir film olabilir birçok kişi için. Korku severler için mutlaka listeye alınması gerekiyor. Puanım: 7,5/10


*Creepypasta: internet üzerinde paylaşılan, kullanıcılar tarafından oluşturulan ve genellikle okuyucuyu korkutmayı amaçlayan kısa, paranormal veya ürkütücü kurgusal hikayelerdir. 

21 Nisan 2026 Salı

Primate: Evcil Bir Kabus

Bir canavarın dışarıdan gelmesine gerek yoktur, o zaten sizinle birlikte yaşamaktadır. Qna isim vermiş, onu sevmiş, hatta ona “aile” demiş olabilirsiniz. Ancak bunun yaşanacaklara engel olabileceğini garanti edemezsiniz. Primate, izleyiciyi klasik korku kalıplarının ötesine taşıyarak, güven duygusunun nasıl bir anda parçalanabileceğini neredeyse acımasız bir netlikle gösteriyor. Çünkü burada tehdit, bilinmeyen değil; fazlasıyla tanıdık olanın içinden doğuyor. Ve belki de en ürkütücü soru tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor.


Primate, Hawaii’de izole bir uçurum evinde yaşayan bir ailenin evcil şempanzesi merkezinde ilerliyor. Ailenin bir parçası haline gelmiş olan şempanze Ben, ölen annenin bilimsel çalışmalarının bir uzantısıdır; işaret dili bilen, insanlarla bağ kurabilen özel bir hayvandır. Ancak bir gün kuduz bir fare tarafından ısırılmasıyla her şey değişiyor. Baba evde yokken, kız kardeşler ve arkadaşları bu kapana kısılmış mekanda Ben’in giderek artan saldırganlığıyla baş başa kalıyor. Suyun ortasındaki havuz, onların tek güvenli alanına dönüşüyor; çünkü Ben yüzemez. Ancak bu geçici güvenlik hissi, filmin gerilimini sürekli diri tutan bir tuzağa dönüşüyor.

Primate’ın temel meselesi, insan ile hayvan arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğu sorusu etrafında şekilleniyor diyebiliriz. Film, evcilleştirmenin aslında bir yanılsama olduğunu da, aradaki güvenin ince bir ipe bağlı olduğunu hatırlatıyor gibi. Ancak yine de "doğa, uygun koşullar oluştuğunda kendine ait olanı geri alır" düşüncesini bu film için söylemek çok cesur kaçabilir. Ben karakteri burada trajik bir figür. O, doğası gereği kötü değil, hasta ve kontrolden çıkmıştır. Bu yönüyle film, klasik slasher kalıplarını kullanırken bile alt metninde bir etik tartışma barındırıyor: İnsan, doğayı ne kadar dönüştürebilir? Onu aileden biri yapmak, gerçekten onu “insanlaştırır” mı, yoksa sadece kaçınılmaz bir felaketin zeminini mi hazırlar?

Yönetmen Johannes Roberts, filmi oldukça doğrudan bir anlatımla sunmayı tercih etmiş. Uzun uzun karakter derinliği yaratmak yerine, hızlı tempolu ve fiziksel bir korku deneyimi sunuyor. Bu tercih, filmi yer yer yüzeysel kılsa da, seyir zevkini ciddi anlamda artırıyor. Filmdeki vahşet sahnelerinde sakınılmamış, ne kandan ne de şiddetten geri durulmuş. Özellikle pratik efektlerin ve performans temelli yaratık tasarımının kullanımı, günümüz dijital ağırlıklı korku sinemasında dikkat çekici bir tazelik sağlıyor. 80’ler korku sinemasına yapılan göndermeler, synth ağırlıklı müzikler ve 'genç kurbanlar' formülüyle birleşerek nostaljik ama modern bir hibrit yaratıyor. Ancak bu stil tercihi, zaman zaman gerilim yerine görselliği öne çıkararak filmin atmosferini zayıflatabiliyor.


Sonuç olarak Primate, derinlikten çok etkiyi hedefleyen, iyi kurgulanmış ama bilinçli olarak 'hafif' kalmayı seçen bir korku filmi. Senaryo zayıflıkları ve yüzeysel karakterleri göz ardı edebilen izleyici için oldukça eğlenceli ve tempolu bir deneyim sunuyor. Yorgun bir akşam rahatça izlenebilecek ve 'neden izledim ki' pişmanlığı yaratmayacak bir film diyebilirim son olarak. Puanım 6,5/10