Gökhan Yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gökhan Yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türk usülü olsun diye şöyle başlayalım:



Her ne kadar Mclaren's Irish Pub veya New York sınırlarında çekilen herhangi bir filmi ortaya atıp üzerinden yazıp turatma ihtimalim olsa da eskilerde kalmaya başlayan bir seriyle, gezi yazılarıyla devam edeyim istiyorum.

Dört aydır Amerika'da olmanın gözlemiyle bir yazı yazmak elbette efradını cami ağyarını mani cihetinden her türlü inceliği anlattırmasa da bize, Central Park adlı güzide yerden başlayabiliriz herhalde ufak tespit ve yol işaretçilerimize. Barcelona'dakı Güell Park kadar artistik detaylarla dolu olmasa da büyüklüğü ve konumuyla sürümden kazanıyor bu park puanları. Yemyeşıl çimlerinde havanın güneşli olduğu bir günü yakalarsanız eğer, bir köşesinde koskoca bir müzik grubu kadar müzik aletleri olan bir grubun şarkıları ile dersini çalışan bir doktora öğrencisini flu yapıp ön tarafa da net bir biçimde bir çift frizbi oynayan adamı ve sizin gibi normallikten göze batmayan birini koyabilirsiniz. İçindeki yapay göllerde facebook profil fotoğrafı çektirip, gökdelenler arasındaki bu kapitalist köyde yetmiş iki milletten yetmiş iki çeşit pedicapçiden biriyle muhabbet dolu bir gezintiye çıkabilirsiniz. Ben kültür insanıyım uleayn/ayol diyen varsa da onlar da New York Metropolitan Museum öncesi hayvanat bahçesi ile geçiştirebilirler Central Parkı. Gitmişken Madagaskar filminin ilk sahnesinin ve şimdi yazıyı yazarken direk düşünemediğim bin tane daha filmin sahnelerinde yürüyebilirsiniz.

Bizim koskoca New York diye bildiğimiz yerin aslında Manhattan adlı bir ada olduğunu öğrenmek üzücüydü. Sadece bu Manhattan adlı gecekondu mahallesı yapar gibi gökdelen yapmış insanların her tarafa böyle binalar yapsalar bir deprem anında gerginlikten ne güleriz diye düşündüm burada. Özellikle kendinden bahsedilmesi gereken bir gökdelen var ki adı koskoca New York eyaletıyle aynı namı taşıyor: Empire State Building.


Bir gün yolunuz düşer de bu binaya çıkacak olursanız saatli maarif takvimi yahut gül desenli fazilet takviminden akşam ezanının New York saatine bakıp çıkmanızı salık veririim. Zira, her tarafı koylarla, okyanuslaarla, kendini çok yüksek zanneden binalarla ve küçük küçük milyonlarca insanla dolu bu şehri bir de her biri sanki ben de buradayım dercesine titreyen ışıklarla da görün gündüz gözüyle gördükten sonra. Alternatif akımın bu güzelliğini izlerken Nikola Tesla ve Thomas Edison'un hikayelerinin iki sokak -tövbe:blok- arkada geçtiğini düşünüp, aşağıda yürüyen çiftin Ashton Küçüker ve Dimi Moore olma ihtimallerinin ilk defa bu kadar yüksek olduğunu hayal edebilirsiniz. Belki yanınızdaki amcalardan biri işi ileri götürüp zırt pırt ayrılan bu insanların biriyle bir cafede barda karşılaşsa onunla çıkabileceğini bile düşünüyordur; bedava değil mi bu işler arkadaşım!
İşte böyle güzel bir bina bu 1929 yapımı hala buraların en yükseği arkadaş!

New York'un mutfağıyla ilgili yüz tane yer tavsiyesi verebilir durumdayım ama öyle egzantirik tatlardan bıkmam sanan beni bile iki haftada ah ananmın çorbası seviyesine getiren bu mekanla ilgili size Türk mekanları sayayım güzel güzel. Times Meydanına en yakın restoranlardan olan, lion King'i geçince hemen sağda olan bir yer var, adı Dervish, ondan daha iyi olduğunu düşündüğüm ama Brooklyn gibi Beşiktaş'a nazaran Kadıköy gibi uzaklıkta kalan Taci Restaurant ki Türklerin çoğu bilir, yine Manhattan'da Turkısh Kebab House ilk üç tavsiyem olsun. Helal et noktasında bunlarla ilgili sıkıntı da yok, helallikle ilgili sıkıntısı olmayanlara zaten her yer Trabzon, her yerde çok süper yemekler var-mış. Genelde salatalarının iştah açıcılığından ne süper yermiş la bura diye not verdiğim İtalyan yerleri var ilk aklıma gelen.

Amerikan kültür ve gündelik hayatına çok girmeyeceğim ama yine de Amerikalı bir "oturan boğa" yahut ilk yerleşen İngiliz Fransız gruplarından bir kişi bile yok burada birebir muhabbet ettiğim aşağı yukarı bin tane insandan. Dünyanın her yerinden bir sürü insanı toplayıp yeni bir millet oluşturmuşlar advanced toplum mühendisliği dersi verir gibi. Burada yetmişiki milletten yetmişiki farklı hayat tarzı o belirlenmiş sınırların içerisinde yaşanılıyor velhasılı kelam. Konuştuğum insanların en eskisi buraya 70 sene önce dedesi yerleşmiş olan bir yaşlı adamdı. Diğerleri Amerika var dediler geldik kabilinden toplanmış insancıklar işte. Metroda her durakta civarların kime ait olduğunu zamanla çıkarabiliyorsunuz misal. Bir yer var, insanların esmerlik ortalaması Fedon ve üzeriyken belli bir muhite Little Italy, bir başka yere Chinatown denmiş. Yahudiler ise o kadar her yerdeler ki iehre gayriresmi Jew York diyenler var oldukça.

Müzeler kısmına pek girmeyeceğim zira kültür sanat aktivitelerine kız tavlama ekosistemi olarak bakan bir insan grubuyla tanıştıktan sonra oradaki herkesle ilgili evhamlıyım arkadaş. Ama New York'ta bir sürü müze var. Sadece şu girişte tamam bana bir şey olursa ben sorumluyum, naparsanız yapın kabul ediyorum yazısına imza attırılan süprizlerin müzesini anlatasım var. Girişte size verilen bir kat elbise ile ve müzikler kokular ile noluyor olduğunuz bu müzede zaman zaman sizi bir kaydıraktan ki 8-10 metre uzunluğunda ve oldukça dik, kaydırıp aşağıda olan şeyi her gün değiştirdikleri bir aksiyona yolluyorlar, zaman zaman ise ıslatıyorlar, boks ringine çıkarıyorlar vs. Şaşırtmak için düşünülmüş ve şaşırtmasına şaşırılmayan bir müze son raddede. Hem de sadece 12 dolar.

New Jersey farklı bir eyalet olmasına rağmen New York'a o kadar yakın ki siz de inanamıyorsunuz. Bu eyalet dedikleri şey aslında bayağı büyük, mesela Teksas eyaleti Türkiye'den büyük ama özellikle etliekmek ve lahmacunun feriştahını yiyecem lan illa diyenlerin yolunun düştüğü New Jersey bir dolmuşla yarım saat mesafede. Denizin üstüne kurdukları onlarca Boğaz Köprüsü yetmiyor ki bu insanlara, altından da tüneller açmışlar ve bir tünel sonrası hemen New Jersey. Eminönü'den girdiniz, Üsküdar'dan çıktınız gibi düşünün. Ben New Jersey'i daha çok sevdim çünkü lakabı Garden State olan bu şirin yer yemyeşil ve park sorunu gibi bir tezahürü olan kalabalıklıktan uzak. Arkadaşımın evine geceyarısı gittiğimiz bir günde çöpleri karıştıran rakunlar manzarasına bakarak çerezimizi yedik misal. Sabah kalkış da kolay oluyor hava temizliğine bağlı olarak. Türk nüfusunun toplandığı yerlerden birisi olması da cabası. Caba ne demekse :)

Macera dolu fırsatlar ülkesi ile son olarak da sixflags çakması adlı koccaa lunapark anımızı anlatayım hazır gözümde canlanmışken. Artificial Intelligence filminde de görülen bir dönmedolap var, Coney Island'da, orası olması lazım, gittiğimiz bir lunaparkta misafirimiz olarak gelen çocuklardan birisinin ısrarı üzerine bir araca bindik. Koltuk az bir şey ıslaktı ve ben cebimden mendilimle onu kuruladım, görevlinin bıyıkaltından gülmesini farkederek. Biz kemerleri bağladık ve oyuncağın hareket etmesiyle lunaparkta hayat durdu, herkes bizi izlemeye başladı. Araç bir yüksekliği çıktı ve aşağıdaki su birikintisini görünce ben bir taraftan karşıdan yüzlerimizin aldığı komik halleri çeken fotoğraf makinesini, bir taraftan az önce bıyık altından gülen elemanın şimdiki kahkahalarını bir taraftan da lunaparkın dışında bile toplanmış olanların bizi izlediğini düşüneyim dedin ki daha bitiremeden o suya cumburlop girdik. Gökyüzünden kova kova sular atıldı üzerimize, son altı ayda duş alırken falan harcamış olduğum toplam su kadar suya maruz kaldık herhalde. İnerken alkışlar eşliğinde inmek herhalde bu ıslak günün tek tebessüm ettiren tarafıydı.


Burada insanlar memleketlerinin hasretine düşmüş bunca hayalgerçekleştiren etmene rağmen. Hayallere doymayan insanoğlu burada memleketinin toprağına çıplak ayakla basmayı, ezan sesinin Burası Türkiye demesini, çocuğunun mevcut kültürde bir türlü öğrenemdiği kendi kültürünü öğrenmesini diliyor. Yaşlıların birçoğu, Türk olsun yabancı olsun, memleketlerine gömülmek istiyorlar. Farelerin cirit attığı, insanın beş kuruş değerinin gökdelen tepelerinden daha net görüldüğü bu yerde durmak istemiyorlar pek. Özgürlüğü bu altın kafeste yaşamak istemiyor insanların çoğu. Sessizlikleri bir şey düşünmediklerinden değil, anlatılması güç şeyler düşündüklerinden böyle umarsız umarsız bakıyorlar herhal.

Osmanlı Devleti’nin devamı bir devlet değilim, ama Viyana’da sokaklarda yürürken kafama dönüp dolaşıp gelen olgu her seferinde Türk oluşum ve bu şehri iki defa kuşatıp alamayan fetih manyağı dedelerimiz (açmayın beyler dedeler) oldu.

Viyana’da bizi bekleyen, orayı burayı gezdirecek bir arkadaşımız vardı, diğer şehirlerin aksine. Yine diğer şehirlerden farklı olarak, bu şehrin gezi yazısını turdayken değil de, ülkemin sınırları içerisindeyken yazıyorum. Arkadaşımız, oranın Türki bir vakfında hatrı sayılır mevkide, genç bir sıcakkanlı. Türkçesi de fasih, Almancası da. Oraları biliyor, olaya hakim yani.

İlk günümüzde Viyana’nın birinci diye başlayıp yirmibilmem kaça kadar giden viyanalardan oluştuğunu öğrendik. Bir dakika yahu, bu yazı çok sıkıcı bir yazı olacak gibi duruyor buraya kadar tekrar okuduğuma göre. Biraz hayalgücü katıyorum izninizle:

Viyana’nın g.tvereni şeklinde anladığım, heykelin fotoğrafı: (Almancam biraz kötüdür de)


Arkadaşın havuzunda utanç fotoğrafımız:

Heh, şimdi biraz daha iyi oldu sanki. Bakiym, vallaha daha iyi olmuş.

Viyana’da illa Avusturya burjuvazisinden olmanıza gerek yok operaya gidebilmeniz için. Arka kapıya gidiyorsunuz, normalde 1000 € civarında olan biletin koltuksuz olanı sadece 3€. Hem istediğiniz zaman çıkabiliyorsunuz ve etrafta sizin gibi fakirler var dünyanın dört bir yanından. Tek dezavantajı ise ayakta uyuyamamak. Operada nasıl uyursun diyen sanat dostları ve bilimum sanat tarihi araştırmacılarından özür dileyerek devam ediyorum; çok sıkıcıydı.

Çakmacı Avusturyalılar Versay sarayını çok beğenince bir kopyasını da biz yapalım, kimsenin haberi olmaz zaten demişler. Öngörememişler ileride teknoloji ve seyahat araçlarının çok gelişeceğini. Paris’de görebileceğiniz Versailles denilen sarayın aynını dikmişler oraya. Koy Naples of Leon (Napolyon diye de bilinir) adlı imparatoru içine, o bile çarşıya inene kadar farketmez başka yerde olduğunu. Ahan da fotoğrafı:


Tuna nehri ile ilgili hafızalarımıza kazınmış bir yalanı da izhar etmeyi görev bilirim, akmam makmam demiyor. Bildiğin nehir üç dört koldan akıyor şehrin içinde. Almanya’dan doğup bir sürü yer gezip Bulgaristan’dan Karadeniz’e ulaşması ile gezmeyi ne kadar sevdiğini paragraf aleme gösteriyor zaten.

Roma’nın dondurması ünlü ya İstanbul’un orasında burasında, Avusturya’da da Mado ünlü galiba. Kapısında sıra beklenilecek kadar popüler, kazancı onlarca metro istasyonuna metrekarelerce reklam verebilecek kadar büyük olan Tichy adlı dondurmacı bile Mado rekabete girerse biz mahvoluruz demiş. Galiba yakına giriyor da. Siz yine de Tichy’e uğrayın giderseniz. Değişik, kremimsi kıvamlı ve çok lezzetli bir dondurması var. Roma’da da hiçbir yerde Roma dondurması yazmıyordu. İnanmayacaksınız, bir yerde Gelatino Turco (Türk dondurması) yazılı bir tabela gördüğüme yemin edebilirim.

Kaameti çok uzattık. Viyana bitti, oradan Avusturya Alplerine gittik, ama Alplerdeki su zaten Viyana’nın musluklarından akıyordu.

Bir daha kuşatalım derim. Allah’ın hakkı üçtür.

Bugün Zonguldak'ta amatörlüğümüzün kanıtı olacak biçimde her sene devam eden, ısrarla olan bir grizu patlaması yaşandı. Ölenler var. Ölenler var be! Ötesi mi var. Ölen birisi. Onun yakınları, eşi, dostu, çocukları...

Türkiye Cumhuriyeti'nin en eski partisinin başkanının yalanlamadığı ve siyasetinde kullanmak için bir basamak olarak kullanırken hiç yüzünün kızarmadığı kaset olayının siyasi arenalarda kestirilemeyenleri olarak bilinen gerçek yansımalarından birisi vuku buldu. Kemal Kılıçdaroğlu Baykal'a rağmen olduğunu düşündüğüm biçimde aday oldu. Kılıçdaroğlu CHP başına geçebilir mi? Impossible is nothing!

Anayasa görüşmeleri devam ediyor. Alayına isyancı olmayıp, Adalet ve Kalkınma Partisinin de düzgün bir şeyler yapabilme ihtimalini sevenleri koruma ve yaşatma derneği olarak, sigara yasağı, OECD'de büyüme kaydeden tek ülke olmak, son sekiz yılın en iyi ekonomik yönetimini sağlayan kuruluş olmanın yanısıra, tam bir darbe anayasası olan ve toplumun branşlaşmış kesimlerinin birçoğunda "gilse de kurtulsak" denilen eski anayasanın değiştirilmesi konusunda, kusursuz bir şey arayan şeysiz kalır kuralı gözönünde bulundurularak, yaptığı çalışmalardan dolayı gelecekten umutluyum.

Bugün bir kişiye daha gazete okumanın usülünü bildiğim üzere anlattım. Hiçbir gazete yalnız başına bir haber vermiyor dostlar. Radikal ve Taraf, Milliyet ve Türkiye gazetelerinin dördünü de alıp masaya koyuyorsunuz, sağlam bir kompozisyon gücü ve ortalama üstü bir IQ seviyesi ile ülkede neler oluyor kestirebiliyorsunuz. Yeni Şafak ve Cumhuriyet binicinin fazla ucunda olduğu için tavsiye etmiyorum yeni başlayanlara.

Fenerbahçe stadında bir skandal yaşandı. Hani insandık? Empati diye bir kelime vardı hani? Ya sizin takımınızın başına gelseydi aynı olay, napardınız a dostlar? Dram yüklü, kabul ediyorum trajikomik kelimesi daha iyi karşılıyor, bir geceydi. Bursaspor'u bu vesileyle tebrik ediyorum. Bu şampiyonluk hikayesinin filmi çekilebilir. Çok da güzel olur tamam mı!

Selvi Boylum Al Yazmalım'a gitmek üzere, ortaokulda aşık olduğum kıza elimde iki bilet ve bolca Frigo sinema dondurması vaadiyle merhaba deme fikrini geliştirdim.

Bugün yine, Amelie Poulain'in hastalık hastası kadın ile birazcık az tahtalı, kayıt makinalı adamı birleştirme taktiğinin yandan yemişini uygulamamın 4. günüydü.

Açlık grevi yaptım tüm öğleden sonra. Gece saat 23.00 sularında bir arkadaş ve 5-6 otlakçıya çektiğim tonbalıklı lazanya ziyafetine kadar aç karna bu kadar düşünebiliyorsam iyi dedim birkaç kez. Kendi götümü kaldırdım indirdim.

Ezel adlı dizinin 20. bölümünden sonrasını izleyip final bölümüne yetişmem gerekiyordu. Üşendim ona, insanlarla konuştum netten. Henüz sakinleşmemiş olma ihtimaline karşı Fenerbahçelilerle pek konuşmuyorum. Lost dizisinin finaline yaklaşırken iyi ki böyle santim santim takip edenlerden olmamışım lan diyorum. Normal izleseniz ya la dizileri. Durdurup durdurup öküz altında kara duman görmek biraz manyakça.

Dün gece Leman Sam konserindeydim. Kadın sosyal sorumluluk projesi kapsamında gelmişti zaten. Kendisi sosyal sorumluluk projesi çıktı kadının. Kızının "komandante çe gavera" şarkısını yorumlaması esnasında bizim çe gaveramızın şarkısını hayal ettim. Süper olacak lan.

İstanbul'da olmak çok güzel.


Lizbon’a saatleri sayılı miktarda alıcı gözüyle bakabilmiş olsam da, gözlemlerim beni hep bir sonuca götürdü: Avrupa’nın öteki ucunda, âşık olduğum şehrin ufak bir kardeşi var!

İtalya ve Fransa’da dünyanın en süper milleti olduklarına emin insanlarla muhatap olduktan sonra İspanyollar daha az İngilizce ve daha çok ilgi ile gurbet gönüllerimize bir sıcaklık vermişlerdi. Asıl sıcaklığı arkalara sakladıklarını Atlas Okyanusu’na değdiğimizde anladım.


Portekizliler Türkiye’nin ufak bir kentinde İngilizce bilen bir insana rastlama ihtimaliniz kadar aynı ihtimali sunuyorlardı bize. Yürüyerek geçirdiğimiz saatler sonunda acıkıp bir kafeye kendimizi attığımızda diğer müşterileri resmen boşverip bizim derdimizi anlayabilmek için kendini paralayan teyze ise” İngilizce öğrenilir, insanlık daha önemli” dersini almamı sağladı. Sosisli olanı yemediğim hariç dört çeşit de güzel çörek servis etti, seksen yıl hatırı olacak kadar kahveyi espresso tarzında pişirip yanında sunarak.

Portekiz’de Boğaz Köprüsü var. Neredeyse aynısı. Fotoğraflarına bakıp bakıp şaşırıyorum. Sanki Plaça de Mercado değil de Üsküdar Meydan’dan bakıyorum Marmara adlı denizimizin yerine koydukları Atlas Okyanusu’nun Haliç gibi kıvrıldığı yere. İkinci köprü de var, hoş, üçüncüyü nereye yapalım tartışması da.

Hayatımda ilk kez evimin olduğu yerden iki saat geriden takip ediyorum güneşi ve son üç gündür bir yatakta yatmışlığım yok, yine de özlediğim İstanbul’a en benzer yerdeyim gittiğim yerler arasında. Şu soldaki Pantheoa değil de Ayasofya, tüm turistlerin akın ettiği ise Rumelihisarı olmalı. Arnavut kaldırımları da aynı Eminönü’nün arka sokakları, Balat’tan aşağı akan yollar ve hatta Güngören gibi. Yokuşları aynı biz, yokuşlarda ellerini arkaya bağlamış, vakur vaziyette tırmanan bizim dedelerimiz. Bir kabartma resim, alacalı etekli bir kadın, başında bir bez, o beze hasretler sevgiler işlenmiş, belli, halı yıkıyor. Bu da mı tanıdık değil, o zaman sarısı onlarda daha makbul olan, kırmızısı da olan, Taksim tramvaycıkları sokak aralarında cirit atıyor, benzer zilleriyle ve arkasına takılmış insanlarıyla.

Evler o kadar değişken ki, renkler öyle geçişken ki, şehrin ruhu öylesine sarıyor ki vücudu, resmen yapışkan. Çarpık yapıların arasında öyle bir ev celbediyor ki dikkatinizi, rengine mi hayran olsanız, kapısındaki çiçeğe mi, yoksa pencereden bakan, eski kıyafetli sabiye mi, bilemiyorsunuz. Nutku tutulur ya bazen insanın, öyle oluyor, deklanşöre bile basamıyorsunuz.


Gülüyor insanlar tüm fakirliklerine rağmen. Yardım ediyorlar onların daha çok işi olmasına rağmen. Bir adres sormayagörün, etrafa tellal çıkartacaklar resmen İngilizce bilen varsa Allah’ını seviyorsa gelsin diye. Bize tebessümleri eşliğinde teşekkür etmenin kendi dillerindeki karşılığını öğretiyorlar, biz eziklikle, sanki farklı diller konuşuyor olmamız bir suçmuş da, faili de onlarmış gibi.

Portekiz; Avrupa’da tanımadığımız insanlardan oluşan Türkiye kopyası. “Obrigaldo” Portekizliler. Yalnız ve güzel ülkenize hayran oldum.

Prag'da doğmadım elbet. Görünce o afet kızları, sanayi bölgesi araba fabrikası kapısı gibi açılmazdı gözlerim orada doğmuş olaydım. Gidince çimdik çimdik gezmezdi elim kollarımda bacaklarımda. Alkolsüz sarhoş olmazdım gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece.

Masalların şehri burası. Sanki her tarafta var bir düğün, bütün şehirlerin kulelerinin estetikleri seçilip konulmuş etrafımıza bağımsız değişken dağıtıcıyla. Gözler prenses kıyafetli inanılmaz güzellikteki ile beyaz atlıyı arıyor turistlerin atmosferi kapışması arasında. Fotoğraf çekinirken suratınıza sahte gülümseme vermenize gerek kalmıyor. Prag harika, Prag harika kelimesini yeniden tanımlatıyor, Prag harikadan sonrasını düşündürüyor. Prag az kullanılmış bir cennet gibi.

Newton büyük bir fizikçidir, kanunlarına elimden geldiğinde karşı çıkmaya çalışsam da, eğitim sistemi ve eylemsizliklerimiz bizi ona her türlü uyar hale getirdi. Burada en büyük isyanımı yaptım Newton'a. Uçmak bu şehre ne çok yakışırdı. Uçan halı icat edilir edilmez 12 metrekarelik bir tanesiyle buraya geliyorum.

Charles Köprüsü en ünlü doğrultusunu oluşturuyor bu şehrin. Kale de çok şaşaalı olmasına karşın ve hatta köprünün başında sonunda düzenleme olduğu için iskeleler kurulmuş olması da eksi olarak görüntüye işlense dahi Charles Köprüsü heykel ve insan mozaiği, sokak sanatçıları, dünyaya cam misketten bakan çocuğa insanı döndürme kapasitesiyle bir değişik hissettiriyor insana. Diğer köprülerde iken gözler hemen onu arıyor, neredesin sen diyor ağız. Burun rengi aşırı esmer olan nehirden kötü kokular gelecek diye tedirgin olmakla meşgul iken.

Kafka'nın ayak izlerini takip ede ede yürürken, baharın geldim diye bağrındığı bir yokuştan çıkıyorum Heidi misali. Sağımda solumda sevişen, öpüşen, koklaşan evsizler ve dışarıda fantezicileri var. Sonra rüyanın en güzel yerinde uyan diyen bir ses gibi karşıma çıkıyor şehrin arkalarından yükselen gökdelenler. Yapanların ve yapılmasına izin veren estetik kaygısızlarının bir tarafına girsin diye bad dua ediyorum. Uyanmamak için başka tarafa dönüyorum.

Kuklaları oynatan bir dilber yolumu kesiyor, bana anlamadığım dilde bir şeyler söylüyor, İngilizce halbuki konuştuğu. Benim alık alık baktığımı görünce İngilizce bilmediğimi sanıyor, halbuki estetik anlayışımı birkaç seviye atlattıran güzelliğine takılı kaldım ben o sırada onun. Bundan bir tane bulmalıyım diye not defterime döşeniyorum.

Ben İstanbul'a aşığım. Prag ile sadece flört ediyordum, kabul. Tüm Avrupa'da metresim olarak kabul edebileceğim iki üç şehirden birisi olur Prag. Dondurma Roma'da değil, Prag'ta yenir. Kron adlı gereksiz para birimlerinden en yakın zamanda kurtulmaları dileğiyle çaput bağlıyorum hıdırellez hıdırellez.



Kafka'nın yattığı mezarlığa giderken kafanıza karmakarışık fikirlerden örülü bir örümcek ağı gerip sert şutlarla ağın esnekliği ile oynarken, bir de bakıvermişsiniz unutmuşsunuz neyi düşünüyordunuz. Hitler şehri görmüş de bombalamayın demiş. Büyü İsmet İnönü'yü nasıl etkilerdi acaba, konuşmasında halka, "haelk" demekten alıkoyarmıydı kendisini merak ettim açıkçası.

Bir sevgilim olsaydı lan yanımda diyip, hayatımda geçici olacak Çek kızlarına baktığım yer oldu. Milan Kundera ile bitiriyorum hiç filme falan bağlamadan: "Gülüşün ve unutuşun şehri."


Facebook kanalıyla paylaştığım bir albümü de burada görücüye çıkartıyorum.

Paris’te İlk Tango
Şehirlere gitmeden azıcık ucundan bilgi sahibi olmadan gitmem, ama insanların dedikleri, orada burada okuduklarımın bende bir önyargı oluşturmasına izin vermem elimden geldiğince. Bordeaux’tan Paris’e giden trene yarı kaçak bindiğimde içimde değişik bir his vardı, sanki mutluluğun daha önce hiç girmediğim bir kapısından girecek, hayata daha önce hiç bakmadığım bir yönden bakacak, olayları değerlendiren merkezine beynimin, bir katman daha yardımcı bilgi dağarcığı eklenecekti. Geç saatte vardık menzilimize, o geceyi 4 gün sonra yatak bulmanın sevindirikliğiyle uyuyarak geçirdik. Sabah erkenden kalkmak için biyolojik saatlerimizi kurmuş vaziyette.
Sabah ilk işimiz akşamdan gördüğümde dumurlarda yatıya kaldığım metro sistemine kafadan dalmak oldu. Ufak tefek tüyolar ve daha önce şehri gezmiş arkadaşımın hafızasındakilerle başladık şehir turumuza. İlk menzilimiz Zafer Anıtı idi. Ben açıkçası bir numarasını göremedim, Fransızlara hissettirdiklerini hissettirdiğini söyleyemeyeceğim.
Şanzelize adlı piyasa caddesine geçtik sonra (yazım yanlışı kastidir, öyle 4965926 harf yazıp 4 harfi okumak olmaz) . Cadde pahalı dükkânlar, sandalyeleri dışarıda yürüyenleri izlemek için dükkânlarına sırtını dönmüş hoşbeş mekanları, Fransa’nın insanlara göstermek istediği bir sürü halt ile ağzına kadar doluydu. Fazla reklam yüklemesi yapmışlar ki, hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece Paris’in adına şan katan kısmın ne kadarının çimentoyla olduğunu ilk defa orada düşündüğümü hatırlıyorum.
Yürüyerek Louvre Müzesine kadar gittik oradan. Arkadaşım daha önce gördüğü her yerde olduğu gibi yine buraya girmemize gerek yok edebiyatına geçti, ben de en az 3 gün içeride geçirmeden gezdim diyemeyeceğim için girmedim. Yine de içeride olanlardan bazılarını görmek için tekrar oraya gideceğim, ölmezsem.
Upuzun ve insanlarla dopdolu yollar boyunca beyaz bir toz arkadaşımın koyu renk pantolonunu kirletti, bense bunun tadını her tarafıma yayılan tozları şekiller oluşturacak şekilde silkeleyerek çıkarttım. Oraya buraya yaptıkları yapak göllerin etrafına koydukları sandalye ve şezlonglarla takdirimi kazandı Paris Büyükşehir Belediyesi. Metro ile tüm trafiği çözmeleri ise bize otobüsü metrobüs adı altında çılgın bir icatmış gibi sunan milyar dolarlık trafik çözümleriyle eğlenceler çıkartıp ömürler tüketen İstanbul sorumlularını hatırlattı. Tamam, bizim şehrin altı tamamen tarihi eser belki, bu mazereti bir kenara yazıyorum, ama muhtemelen magmaya kadar öyle değildir. Metroların bakımsızlığını ve tehlikeliliğini söylemezsem en büyük kısmı atlamış olurum.
Portekiz’de bir tane bile güzel kıza rastlamamış iki erkek olarak Paris’in kızlarının bizi böyle derinden etkileyeceğini Bordeaux istasyonunda anlamıştık. Oradan “kaldırdığım” arkadaşla, Mustafa’yı çantaların başına bırakıp bir şehir turu yaptık. Barcelona’dan sonra en güzel kızlar Paris’teydi. Herkes de öpüşüyordu zaten. Hatta Fransa’nın nesi ünlü diye sorsalar, hiç düşünmeden öpücüğü derim, o derece.
Gustave Eiffel’in tasarladığı opera binası ve tabii ki Eiffel Kulesi de gezimizden nasibini aldı. Fotoğrafçı arkadaşım geceleyin güvenliğim altında yaptığı çekimlerdeki fotoğrafların güzel paralara satılabileceğini söyledi. İçinde ben olduğum için para etmeyecek olan birisini burada paylaşıyorum.
Son olarak Amelie filminin iki hastası olarak Moulin Rouge yakınlarında olduğunu bildiğimiz cafeye gittik. Dizaynını biraz değiştirmişler cafenin, ama sanki zaman ilerlemiş de değişmiş gibi düşündüm ben. Garson kızlardan birisini Amelie’nin yerine koydum, ama ne yazık bizim ülkemizde fotoğraf otomatı yok ve bu yüzden ben koleksiyonunu yapamıyorum o resimlerin. Tuvaletine de gidin yolunuz düşerse(cafeye yolunuz düşerse), filmi hatırlayanların yüzünde bir tebessüm bırakacaktır.
Paris’te Son Tango ve Angel-A adlı filmlerin akılda kalan mekanlarına da rotamız çarptı, özellikle Angel-A filminin ünlü köprüsünde en az film yapımcıları kadar zaman harcadık:P
Paris’in kozmopolitliği beni çok şaşırttı. Ben şehirde Fransızlar da olur zannetmiştim. Hello diyene Aleykümselam der gibi Boğujouğuv (bonjur) diyen bu götü kalkık, milliyetçi piçleri hiç sevmedim açıkçası. Birisine İngilizce bilip bilmediğini sorduğum bir esnada aldığım yaklaşık otuz saniyelik ve Fransızca öğrenmemi tembihleyen, başka dil kullanmamın yanlışlığından bahseden, en sonunda da “no english” diye biten performanstan sonra ettiğim İngilizce küfürleri çok iyi anladığı suratından belli olan teyzeden biliyorum, İngilizceyi hiç anlamayan birisine rastlamanız çok zor. Götlüklerinden konuşmuyorlar. Metronun yarısı zenci insanlarla dolu, sanki Afrika’ya çektirdiklerinin acısını her gün birkaç Fransız’ın metroda dayak yemesiyle ödüyorlar. Türk polisi orada olsa şehrin yarısına kimlik sorar, dörtte birini de nezarete atar.
Paris; en ünlü yapıtı Fe kodlu, halk arasında demir olarak bilinen metalden bir kule olmasından da anlaşılacağı üzere demir ve betonun buluşmasından elde edilmiş çılgın bir diyar. Bu kadar betonu oncacık nehrin kaldıramayacağını haritaya da baksam anlardım, ama gördüm ve eminim, Paris de İstanbul’un eline su dökebilecek bir şehir değil. Paris’e insanlarının, devletlerinin ve coğrafyalarının toplamı olarak bakıp dünyanın götü diyebilirim. Zaman zaman onlar da kral olur, bilirsiniz.
İnci sözlükçüler için özet: Gidin, kızları güzel. Dikkat edin kendinize.

Barcelona'da bir hostel lobisindeyim. Az önce yenildi Barcelona İnter deplasmanında. Artık Barcelona'dan gına geldiği için Real Madrid'i tutmaya başlayan bünyeye ilaç gibi geldi. Şu anda içerisinde bulunduğum hostelde bir sürü Barcelonalı arkadaşla, İnter gollerine hayvan gibi sevinmekten kendimi almadan izledim maçı. Barcelona izlenimlerim şimdi:

Barcelona'nın tren garına geldiğimizde hem beni hem arkadaşımı bir "noluyor lan" bakışı aldı. Tren istasyonu bizim Sabiha Gökçen havaalanımızdan konforlu ve aşağı yukarı aynı standartlardaydı. Bir hostelin aşağı yukarı adresi vardı elimizde, gittik çantalarımızla, bulamadık, döndük gara geri. Orada uyuduk. Uyumadan önce tekrar ettim Gaudi adlı mimar azmanının neler yaptığını ve neler göreceğimizi.

İşini iyi yapan üç beş adamla dünya değiştirilir derim ben. Gaudi'ye bağlamayacağım direk, önce futbol takımı. Katalonyalılar'ın aşık olduğu bu takımın stadını görmeye gittik bugün. Stadlarını öyle bir pazarlama harikası sistemle donatmışlar ki, bizim ülkemizde sadece maç günü kazanılan parayı standart günde, ayda kazanılan parayı da tek bir maç gününde kazanıyorlar maliyet muhasebesi bilgimin elverdiği bilgilere göre.

Roma'dan Floransa'ya giderken nerelisin dediğim Amerikan çocuk "Bastınn" şeklinde cevap verdikten sonra bana aynı soruyu yönelttiğinde, "Ordu" şeklinde cevap vermiştim, çocuğun cevabını yadırgadığım için. Katalonyalılar bence rahatlıkla Barcelonalıyım diyebilirler. Katalonya ne lan!

Olimpiyat köyü, "vay anam vay kamil neler olmuş yaa" dedirten limanları ve inanılmaz abartılmış sahilleri ile Barcelona bu sene ilk defa denize girdiğimiz, üstsüz ablalarla altı üstü muhabbet ettiğimiz ilk yer oldu. Güneşlenin ama denize çok zorda kalmadıysanız Malaga'ya kadar kendinizi tutup girmeyin.

Antony Gaudi inanılmaz bir adammış. Şöyle anlatayım, Dolmabahçe sarayında altın kaplama odalar, kaç milyon dolar eder lan bu dediğimiz ufacık alanlar gördüm, rehberimiz "büyük salonu görünce şaşıracaksınız" demişti. Sonra eklemişti; "Şaşıracaksınız dememle beklentilerinizi yükseltmenize rağmen şaşıracaksınız" Gaudi bu rehberin demek istediği şeyi yapan bir adam olmuş. Yaptığı eserleri mimarlar ve fizikçiler beraber inceleyip bize neler döndüğünü anlatmalı. Fotoğraflarına bile bakmaya kıyamayıp üstünü örttüğümü gözönüne alırsanız bu adamın eserleriyle karşılaştığımda neler hissettiğimi anlayabilirsiniz. Sevdiğim kız gelmiş, beni bir kere öper misin demiş gibi oldu, durup dururken.

Mimar Sinan'ın birkaç yüzyıl sonra gelmiş versiyonu gibi olan bu adama hayranlığım şehri santim santim nakış gibi işlemiş olmasını gözlerimle gördüğümde daha bir arttı. Adam sanatçı sıfatıyla muttasıf kılınırsa diğerlerine sanatçıkcı falan demek gerekiyor kanımca. La Sagrada Familia yazıp aratırsanız bir arama motorundan, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Bugün, Ankara'nın en çok nesini seversiniz sorusuna verdiği, İstanbul'a dönüşünü veren çevirmen, yazar ve şair (ismi lazım değil artık) insanın; eski dönem Türk yazarlarda sıklıkla görülen bir hastalığa, yabancı ülkelerdeki konuları, teşbihleri ve örnekleri bize getirerek prim yapma hastalığına bulaştığını birinci kulakla duydum. O aslen Madrid'in nesini ve Barcelona'ya dönüşünü şeklinde olan bir kalıpmış. Kalıbına tüküreyim ben o adamın.

Velhasılı kelam, yarın akşam ayrılacağım bu şehirdeki ilk izlenimlerim bunlar. Ne yazıktır ki hala olayın sarhoşluğunda olduğumdan piyango kazanmış adamın ilk dakikalardaki işlemcisinin hızında çalışıyor kafam. O yüzden sıradaki yazıma kadar Vicky Cristina Barcelona! (sonuçta burası hala sinema blogu sayılır, filme bağlamak lazım)

Not: Fotoğrafları en yakın zamanda hem Roma hem Barcelona için olan yazılarda ayrı ayrı ekleyeceğim.

Kezban Roma'da.
Şimdi hiç gitmemiş birisine Roma'yı çok güzel anlattım diyebileceğim şekilde anlatıyorum.

Bizim Aspendos'u alıp şehrin göbeğine yerleştiriyorsunuz. Bunu Roma Olimiyat Stadı olarak her türlü de kitlerdim de, iyi günümdeyim. Sonra Haydarpaşa Garı ve Karaköy Ziraat bankası gibi Alman mimarisi kokan, ince uzun (Türk Mimarisi daha yayvandır) bir sürü binadan kopyala yapıştır metodu ile oraya buraya koyun. Arka sokak falan diye bir şey yok, her taraf böyle Haydarpaşa Garı gibi olmalı. Sonra Fener Rum Patrikhanesi modelinde ama on katı büyüklüğünde, girişinde garip giyinimli adamların olduğu bir kilise yapın, adı Vatikan olsun.
Bizim Topkapı Sarayı'nın uzaklardan görünebilen kulesini alın, seri üretimle 300 tane kadar yapın şehre su dağıtır gibi dağıtın.
Şehrin ortasından nehir geçirin, bunu hayal edemeyenler Boğaz'ın otuzda biri kadar kaldığını düşünsünler, 50-60 metre gibi yani.
Dolmabahçe Sarayı ve Bodrum taraflarındaki antik kalıntıları çeşitli oranlarda karıştırıp 5-6 tane kocaman yapı halinde yakın yerlere koyun. Önlerine Taksim'deki özgürlük anıtının 20 30 katı büyük ve güzel heykeller koyun, o heykellerin 5-6 insan boyunda olanlarından basit kiliselere bile yerleştirin, Sümela Manastırının beyaz mermerden olan halini de koyun birkaç kiliseye.
Ayasofya'nın minareleri hariç olan kısmındaki büyüklüğü hayal edin, içini güneş alabilir şekilde tasarlayın ve orasında burasına freskler falan koyun yine. Kafasında iyilik yuvarlağı olan adamlardan bir milyon tane üretip bu kiliselerin duvarlarına JPEG halde yapıştırın.
Bizim arkeoloji müzemizde ve ülkenin her tarafındaki tarihi 2000 yıl kadar olmuş korunan eserleri getirip 5-10 futbol sahası kadar bir bölgeye yığın. Başka bir yere de sadece bir futbol sahası kadar yapın.
Arabaları %20 küçültün, mobiletlileri % 500 artırın, lise mezunu ortalamalı ve rastgele seçilen 2-3 milyon İstanbullu'yu şehre İtalyanca dil seçeneği yüklü vaziyette doldurun.
BM'ye kayıtlı 192 ülkeden nüfüslarına göre turist isteyin, sokaklara serpiştirin. Her köşe başına garip garip meziyetleri olan sokak sanatçılarından koyun. Onları izleyen insanları da izleyip izleyip kaçan tiplerden yapmayın. Sonracığıma, kocaman kocaman parklar yapın. O kadar kocaman ki, ortasında kocaman bir göl olabilsin ve o gölde yarım saat boyunca kayıkla her dakika yeni bir şey keşfederek gezebilin.
72 milletin üzerinde yayım yayım yayıldığı merdivenler koyun her yeri göbek olan bu şehre. Merdivenlerin üzerinde çiçekler falan da olsun. Fazla uzaklara gitmeden kocaman bir de aşk çeşmesi yaptırın. İnsanların attığı bozuk paraları toplayan "körolası çöpçüler" tandanslı aşk hırsızlarını da unutmayın.
Esmer esmer adamlar bulun, bizim çingeneleri solaryuma sokarsanız süper yakalarsınız rengi, bunların eline kah bir demet gül, kah birkaç kilo incik boncuk verip insanların üstüne salın. Belediye otobüslerinin hepsini 2005+ model yapın ve şöförlere istediğiniz yerden istediğiniz yere gidin diyin. Kornaları alın tüm araçlardan.

Çağlayan Meydanı'nı beş sene boyunca düzenleyin, bitti bu dediğinizde 3-5 kat büyütüp şehrin 8-10 yerine koyun. Bizim Sultanahmette duran dikilitaşlardan sokak lambası yapacak kadar laubalileşin.
25 derece güneşli İstanbul havası da koyun.
Roma'nız hazır.


Dizilerimiz televizyon ekranlarımızın vazgeçilmezi. E onlarca kanal rekabet halinde olunca piyasada, ömürleri kısıtlı olan dizilerimin çeşitliliğine de gün doğuyor. Gün doğuyor da, birbirinin benzeri diziler, kalitesizlik, kötü oyuncu performansları, komplo teorileri, ideolojik tutumların ve mesaj kaygılarının müdahelesi ile beraber bir kirlilik başgösteriyor.

Şimdi size Kurtlar Vadisi 6 sezondur devam ediyor, baydı be değil mi, yahut Aşk-ı Memnu'dan Behlül, Ezel'den Ezel bi araya gelse ne sikici bi takım olur yahut geniş ailede Ulvi ne komik değil mi şeklinde sunumlar yapmayacağım. İrdelemeye çalışacağım konu dizilerin konularının insanlara dürtü halinde yansıdığı fiillerden birkaçı.

Başlıktaki cümle gerçek bir insan tarafından kurulmuş bir cümle. Herkesin Türk edebiyatı ile ilgili bilgisi olması gerekmez, en bilindik romanlardan birisini okumamış yahut hasbelkader duymamış olması o kişi üzerinde mutlak negatif bir sonuç doğurmaz. Hepimizin dünya klasikleriden okumadığı raf raf kitap çıkar. Okuma alışkanlıklarımızı kötü yönde etkilemeye başladığı noktada dizi yapımcılarının para kaygılarını bir yana bırakıp, toplum bunu istiyor yalancı bahanesinin arkasına sığınmaktan vazgeçip kitapların büyülü ortamlarını en fasih ve galiz bir biçimde suistimal etmekten vazgeçmeleri gerekiyor. Bu örneğin başka bir dışavurumu, yapımına başlanan ve yapılması planlanan diğer diziler.

Şimdi tek tek kitaplara ve dizilere girmek istemesem de benim kalemimde ayrı bir yeri olan, "Kürk Mantolu Madonna" kitabına ayrı bir parantez açmam gerek. Bu kitap harikasının filmini yapmayı planlayan yapımcılar ve sayesinde haberleri oluyor da okuyorlar diyen güruha karşı dizisi çıkmadan okuyun, dizisini ne kadar seveceğinize beraber bakalım diyorum peşinen. Kürk Mantolu Madonna ile ilgili görüşlerimin devamına buradan bakabilirsiniz.

Şu anda kitaplar sinemaya dökülmesin gibi manyaklık olarak değerlendirilebilecek bir hezeyanda zannediliyor olabilirim. Öyle değil:) Uzatmak için saçma sapan eklenti ve eksiltmelerle, günümüz yaşantısına uysun diye çekilen ayarlarla, rating kaygısını ön planda olduğu ve posta gazetesi okuyucusu, magazin programı izleyicisi kitleye kalitesizliği kucak kucak taşımaya devam edecek şekillerde dizileştirilmesine karşıyım bu güzide eserlerin. Yoksa en beğendiğim birçok film kitaplardan alınan senaryolarla oluşturulmuş filmlerdi, kitabını okuduktan sonra filmini izlediğimde işte bu dediğim filmler oldu, şu anda aklıma gelen örnek Yüzüklerin Efendisi serisi. Bizi kalitesizliğe ve kofluğa alıştırdılar. En azından yabancı diziler var:)


2009 yılında Woody Allen külliyatı ile dolu bir haftam vardı. Böylesi haftalar güzel olur, adamı tepeden tırnağa tartabilirsiniz. Kitaplarının kısa olmasından ve okunabilirliğinin yüksek olmasından dolayı rahat ve zevkli bir hafta geçirdim. Filmleri çok iş yapmıyor diye sanatçı olarak adlandırıldığını, her ikisinin de iftira olduğunu söyleyen bir adam. Deha diyenler var, ama bir deha için fazla kof bana sorarsanız.

Ölümsüzlüğe ulaşmayı eserleriyle değil, gerçekten ölmeyerek istiyordu bu yaşlıca yahudi. Filmlerinden çok fazla bahsetmeyeceğim, sonuç olarak bu sigarayanikları sadece paketteki sigaraların yanan oksijenle birleşmesi değil sadece, tarladan yapışkan tütünü toplayan ellerin gelişimine, o elin geçtiği yollara da bakmak lazım.

Deconstructing Harry adlı filmde kendi hayatını tiyatral yeteneklerinin son damlasına kadar kullanarak beyaz perdeye aktaran bu en zeki 3. yahudi lakaplı adam (1. Einstein, 2. Marx) bu filmi gerçekten izlenilebilir kılıyor farklı tarzıyla. Filmin zeka kokması kadar normal bir şey yok bana sorarsanız, onun tarzıyla eleştirmek gerekirse gerizekalılık veya banellik mi kokması gerekiyordu?

Kıyıda köşede kalmış toplumsal tespitleri kişisel bazda yapıp bize hakikaten öyle dedirten, farklı betimleme ve benzetme teknikleriyle oha dedirten bu adamın ABD'de hala en seksi erkekler arasında yer aldığını belirtmeden edemeyeceğim.

Bitirişi seks üzerine dediği en beğendiğim lafıyla yapmak istiyorum. Yaşlılığından dolayı seks hayatıyla dalga geçilmesi sık rastlanan bir durum zaten, bu da olayı kanıksamış durumda. En son ne zaman bir kadınla birlikte oldunuz sorusuna verdiği cevap:
En son bir kadının içerisindeyken, özgürlük anıtını dolaşıyordum.

Anlamaktan kork beni. İşte o zaman kendinden olması gerektiği üzere nefret edeceksin. Kendine asla olmayacağını bildiğin; her şey düzelecek cümlesini kuracaksın. Bana ne yapmak istersen yap. Kendini istediğin gibi rahatlat. Hepsiyle başa çıkabilirim. Joker asla kazanamayacak.

Jim her şey, biliyor. Ve Gordon da. Onları boşver, Allah her şeyi biliyor. Ben kötülüğümle senin için bir kahramanın da ötesindeyim artık. O virajı aştım. Kötülüklerin karşısında sessiz olamayan bir gardiyanım. Silahı havada, merhametli bir kara şövalyeyim.

Son anlarında herkes aslında nasıl olduklarını ortaya çıkarır. Bana bak Rachel! Filmdeki Rachel gibi aslen yanlış olanı seçtin. Ama bunu çok geç olmadan asla bilemeyeceksin. Ayrıca son anların bana filmdeki Rachel kadar bile cesur olmadığını gösterdi. İkili seçimden beni gökdelenden aşağı atanı seçtin. Uçabilirim, ama bu beni ittiğin gerçeğini değiştirmez.

Şans erdemdir belki de gerçekten. Ama tek erdem asla olamaz. Ben de yalancıyım. Ama yaralayıcı değilim. Öldüreceksem bunu acı vererek yapmak beni sana çevirir. Eğer benim gibi bir yerleri yakmak isteyen birisi olsaydın bunları sadece külleri izlemek için yapardın. Erdemlerimi izlemek bile seni derin üzüntülere boğar. Uçaklar seni bundan uzaklaştırmaz, vicdan geçirmez bir kıyafet bulman lazım.

Kimse seni bağlamadı Rachel. Bana kimse şans sunmadı. Batmotor’um ve siyah kedi kulaklarım da yoktu. Ama bazen insan tıpkı Harvey Dent gibi öldürebilmeli. I believe in Harvey Dent, although he doesn’t. You believe in me, although even my outlooking says Batman is badman.

Birisinin çıkıp ben Batman’im demesine ihtiyaç yok. Batırdıklarını kontrol et. Sonra tıpkı WOW gibi yaşadığın hayatını gözden geçir. Gerçekten bu role playing game için değer mi? Asla gerçekten mutlu olamaycaksın biliyor musun? Eğer mutlu oluyorsan, bu Batman’in, yani benim işimi iyi yapamadığımı gösterir. Kötülerin yaşama şansı olmalı, ama pişman olmak için. Kötüsün ve zorla iyi yapma çabalarımıza acılarına rağmen ilaçları almamakla karşılık verdin. Öl. Şimdi söylüyorum kimliğimi: ben Batman’im.

Yobazları düşünürüm joker çığlıklarından kulaklarım fırsat bulduğunda. Sabit fikirliliğin dayanaksızları yıkılması gereken çete bağlarıdır. Ben, Batman, siyah elbisemin hakkını vereceğim. Hokkabazlıkla yobazlığı harmanlayıp, asla planı olmayan birine oyun oynarsan olacaklardan sen sorumlusundur. Sorumlusun. Ben senin gibi araba kovalayan bir köpek değilim. Kemiklerin güzelini yiyip günde 18 saat uyuyabilmek için başka köpeklere kuyruk da sallayamam. Araba kovalıyorsam, bu başka bir arabada ve öndeki arabada yakalanması herkesin hayırına olan kişiler olduğu için. Yoldan çekil.


Harvey gibi ikiyüzlüsün. Asla gerçeği haykıramazsın. Asla tetiğin ucunda Joker olduğunda tetiğe basamazsın. Harvey gibisin, uçkurun için masum ve kriminal suçlulara hakkın olmadığı halde doğrultursun haktan ayrılmış kılıcını. Haktan ayrılmakla ölüme gitmekten ayrılan bir sapağa mı saptın sanırsın? Zevklerinin seni götürdüğü yerde bekleyeceğim. Ak şövalyen Harvey, ve Atatürk olmanın hesabına düşmüş Batman ile orada tekrar karşılaşacaksın. O zaman adaletin tecellisi çabuk ve tartışmasız olacak. Zevklerimin beni götüreceği yerde de senin için üzüleceğim.

Şimdi bir bakalım. Tüm ülkeyi yönetecek ve Wayne holding kadar büyük bir potansiyelin arkasında tevazu savaşı veren birine şantaj yapıyorsun. Mantıktan konuşalım hadi. Ne olacak? Herkes bir plan yaptı. Senin planının tutması için tek bir neden yok elinde. En iyi ihtimalle, ben, Batman, kazanamazsam 50 yıl daha çalışırsın Rachel’in yapmak istediği gibi. Dikkat ettin mi, Rachel gibi, aslında sen de çok güzel değilsin. Normal olmayan hayatı sen seçtin, birisinin “psikopat eski sevgilisi var mı?” diye soran Harvey’e Batman psikopat sayılabilir mi diye fikir danışması lazım. Sıradan bir vatandaş gibi aileni korumak için tüm toplumu, tüm benliğini satacaksın. Hasta olan zaten ölmeyecek mi hasta olmayan gibi. Ölmemesi gereken insanlar değil. İnsanlar tıpkı domatesler gibi ölümlüdür. Ama nasıl öldükleri onları bir domatesten farklı hale getirir.

En normaliniz benim. Narsist olduğumu düşünebilirsin ama eğer mitolojik öğelerden kendime bir idol seçmiş olsaydım bu Narkissos değil Zeus olurdu. En akıllınız da, en duyarlınız da, en duygusalınız da, en mütevaziniz de, en sabırlınız da, en eniniz de benim. Rachel olmadan ne işe yararım bilmiyorum, ama maskem asla ağladığımı dışarı göstermez. Yarasalar ağlamaz. Memelidir, ve gülme sesleri çıkarta da, kaderden gelen bir durum bu, gülmemelidir.

Sence Batman Gotham şehrini daha iyi bir yer haline mi getirdi? Buna cevabın kayıtsız şartsız evet olmalıdır. Yoksa içindeki joker çoktan kontrolü ele geçirmiş demektir. İşe yaramaz kopyalarımla hayatını harcayacaksın. Ben hokey vatkaları takmıyorum, benzerlerimden farkım bu. Ben senin iyi haline benziyorum, aynada beraber de baktık. Zamanı bile bükemezler kopyalarım, japonlar gibi acıyı duymayan bir hale bile gelemezler. Ben tekim. Sen varken tamdım, şimdi tekim.

Şu yüze bakın. Bu yüz dünyanın parlak geleceği. Dünya ya gerçekten olması gerektiği gibi insanlarla dolu olduğu için parlayacak, ya da ben bir havai fişek gösterisi yapıp, senin gibi kötü insanların dünyaya daha fazla gelip iyileri incitmesine engel olmak için binlerce seri katilin çocukları dünyanın kötülüklerine atılmadan öldürmesini bekleyemeden, hepimizi temizleyeceğim. Tek ihtiyacım olan biraz içilebilir cesaret.


Bir de senin yüzüne bakalım. Yarısı yanmış, hem de iyilik için savaşırken kötüler tarafından düşürüldüğün bir oyunda değil. Kocaman japon gözlerinin arkasındaki şeytani bakış en ince ruhlu insanı tuba dalı altındaki kevser ırmağından alıp newyork kanalizasyonlarına götürür. Yanmamış kısmı ise zaten umutsuz. Yanan keşke doğru bir şey için yansaydı.

Değerlerinin insanı olmayan Joker ve sen gibi anarşizmin kulları kurallarım karşısında diz çöktüğünde bile ben duraksamayacağım kurallara bir istisna getirip sen ve senin gibileri cezalandırmak için. Cezanın vericisi ben değilim. Hele bir öl.

Yalancılığın meslek olduğu işi yapan avukatlarına müvekkillerinin vekaletini sıkı ver rüzgarım estiğinde senin gibi bağlanma sorunu olan pelerinler asfalttan daha aşağıya düşecekler. Düşene tekme vurmayıp kenara koyacağım, ibret için.

Gördün mü, ben canavar değilim, ben o virajın çok ilerisindeyim. Tüm köpekler peşime takılmış olsa bile, yardımıma ihtiyacı olan Gotham sakinleri bana patlattığın yarasa ışığımın yokluğu dolayısıyla ulaşamayacak bile olsalar beni kötü bilerek, ben canavar değilim. Harvey ise korkak bir canavardı.

Bu dünyada yaşamak için sahip olacağın tek kural kuralsız olmak bir kural değil midir? O halde kurallarıma senin köhne mantığında da yer açıldı.

Ben Batman’im. Ve Rachel, senin arkandan atlayabilecek tek kişi benim. Bunu bir daha yapmayalım dedin, yapmayacağız. Seni tehdit edecek hiçbir şeyim yok. Olanca gücüme rağmen hiçbir şey yapamıyorum. Av sezonuna yarım ömür kaldı. (başlamak, bitirmenin yarısıdır)

Sana Harvey’in sorusunun aynısını sormuştum. Bana cevabın evetti. Şimdi dünyada beni karanlıklarda yalnız bırakıp hayatın anlamını anlamaya çıktın. Sana gitmeden söyleyeyim, cevabı 42. Yanına havlu almazsan yolculuğun çok güzel geçmeyebilir. Bunu bana sen öğretmiştin.

İnsanlara olan umudumu kaybettim. Harvey Dent’in üzerine çok gidildi diye yaptı yaptıklarını, ama umudumu sen kaybettirdin. Vapurda birbirini patlatmayan iki vapur yabancı insandan biri olsaydın çok daha kolay olacaktı bu kara şövalyelik.

Dünyanın daha iyi bir yer olması için telefon hakkınızı kullanın. Korkmayın, hiçbir kelime sizi öldürmez. O uçurumdan da atıldım, biliyorum.

Şimdi şu yüze bir gülücük yerleştirin. Bu kadar ciddiyet gerçekten gereksiz.

KONUK YAZAR: Gökhan Yıldız
http://skykhanstar.blogspot.com/


# Diğer Konuk Yazarlar #