Şu haliyle Exit 8, zihinde iz bırakan ama tam olarak tatmin etmeyen, etkili ama yeterli olmayan bir film deyip yazıyı sonlandıralım.
Puanım: 6/10
Günümüz sinemasında yalnızlık, aidiyet ve kimlik arayışı temaları giderek daha görünür hâle gelirken, Rental Family bu meseleleri oldukça sıra dışı bir toplumsal pratik üzerinden ele alıyor. Japonya’da gerçekten var olan 'kiralık aile' hizmetlerinden ilham alan film, ilk bakışta tuhaf hatta rahatsız edici görünen bu sistemin ardındaki duygusal boşluklara odaklanıyor. Yönetmen Hikari, dramatik olduğu kadar absürt bir fikri sıcak, melankolik ve zaman zaman fazlasıyla duygusal bir anlatıyla perdeye taşıyor. Ancak tam da sert bir zemine geçiş yapacakken film kendisini güvenli bir limana park ederek düz bir filme evriliyor.
Rental Family, yıllar önce bir diş macunu reklamı için Japonya’ya gelen ve Tokyo’da yaşayan Amerikalı oyuncu Phillip Vandarploueg (Brendan Fraser), kariyerinin hiçbir zaman ilerlememesi ve Amerika’da onu bekleyen kimsenin kalmaması nedeniyle bu ülkede sıkışıp kalıyor. Günlük ajans işleri ile geçimini sağlamakta zorlanan Phillip'e bir gün 'kiralık aile' hizmeti veren bir şirketten iş teklifi geliyor.
Bu şirket, müşterilerine sahte ama duygusal olarak tatmin edici ilişkiler sunuyor: düğünler için kiralanan eşler, cenazeler için yas tutan yakınlar, yalnız insanlara arkadaşlık eden yabancılar… Başlangıçta bu roller Phillip için geçici ve zararsız görünürken, zamanla üstlendiği görevler daha karmaşık ve etik açıdan problemli hâle geliyor. Özellikle Mia (Shannon Mahina Gorman) adlı küçük bir kız çocuğuna onun babasıymış gibi davranmak zorunda kaldığı iş, rol ile gerçeklik arasındaki sınırların giderek bulanıklaşmasına neden oluyor. Philip mi Mia'nın baba ihtiyacını karşılıyor, yoksa Mia mı Philip'in bir aile ihtiyacını karşılıyor, burada roller grileşiyor.
"Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum." Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı bu cümle ile başlıyor. İlk sayfada hatta ilk cümlede sizi bir süre alıkoyan bir giriş. Bu cümle, yaşandığı esnada fark edemediğimiz, belki de sıradan ve geçiştirilen anların varlığını geç farkedişimizin pişmanlığını içeriyor. Koreeda bu filminde herkesin o "ân"ını arıyor. "Öldükten sonra yaşamak zorunda bırakılacağınız tek bir anı olsaydı, o ne olurdu?" sorusunu sorarak.
Japon yönetmen Hirokazu Koreeda'yı bu yıl üçüncü kez yazıyorum. 2023 yapımı son filmi Monster filminin ardından, 2008 yapımı Still Walking i yazmıştım. Ve şimdi daha eskilerine giderek 1998 yapımı After Life filmi için buradayız. Koreeda, fikirleri olan ve fikirlerini olabildiğince basit yollarla ifade edebilen bir yönetmen olduğunu bir kez daha gösterdi bana. "Bir adaya düşseniz, yanınıza alacağınız 3 kitap/film/kişi ne olurdu?" sorusundaki bahsi yükseltip "yanınıza yalnızca tek bir ânı almanızı" istiyor.
Filmin hikayesinden bahsedecek olursak, ölen insanların toplandığı ara bir kampta kendilerinden 1 hafta içerisinde, hayatta iken yaşamış oldukları bir ânı seçmeleri isteniyor. Sonsuza dek saklayacakları ve buna değecek bir anıyı. 1 hafta sonunda da After Life tesisindeki ekip, seçilen o anıları kısa filmleştirip kendilerine izletiyor ve sonra da onları sonsuzluğa uğurluyor.
Filmde kullanılan mekanlar ne fütüristik ne de fantastik. Sıradan bir okul, ucuz bir pansiyon gibi. Anlatım ise daha çok ölenlerle, görevliler arasında geçen mülakat/röportaj tadında. Bu sebeple hikaye yavaş ilerleyen bir yapıya sahip ve ana noktalara ulaşması biraz zaman alıyor. Ancak filmin vermesi gereken mesaj ta en başından beri izleyicinin zihnini meşgul ediyor zaten. Tıpkı Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabının ilk cümlesinde birçok okuru esir aldığı gibi.
Film, yapım olarak üzerine konuşma yapılacak bir yapıda değil, talebi de bu değil. İzleyici fikri satın almış ve kendisine "Acaba ben ne seçerdim?" diye sormuşsa ve buna cevap aramak için geçmişin tozlu anları gün yüzüne çıkmışsa ne ala, amaca ulaşılmıştır. Hepimizin geçmişe bakıp "harbi güzel günlermiş" ,"o meseleyi de fazla dert etmişim", "o ânı layıkıyla yaşamamışım" diyeceği anıları var. Ve sonrasında eklenen bir "keşke" sözcüğü.
Son zamanlarda gerek filmlerle, gerekse dizilerle olsun, oldukça Japon kültürüne maruz kalıyoruz. Hoşumuza da gidiyor. Ancak hiçbiri bu filmin anlattığı ölçüde samimi, bu filmdeki kadar güncel ve bu filmin anlatımı kadar doğal değil. Daha önce Monster filmiyle sayfamıza konuk olan Japon yönetmen Kore-eda'nın 2008 yapımı Still Walking filmi, jenerasyonlar arası fikir ve kültür aktarımının aile ölçekli çatışmasını konu alıyor. Her ne kadar yönetmen bu filmin kişisel olduğunu söylese de Japon mutfağından Japon aile yapısına, yaşam düşüncesinden ölüm ritüellerine kadar birçok konuda bize bilgi sunuyor. Ve bunları güzel bir aile hikayesi ile anlatıyor.
2020 Tokyo olimpiyatları için dünyanın en önemli mimarlarına yaptırılan 17 umumi tuvaletler pandemi gölgesinde kalınca, Tokyo yönetimi bu tuvaletleri anlatan bir belgesel çekmesi için Alman yönetmen Wim Wenders'in kapısını çalıyor. Belgesel diye çıkılan bu yol, bir filme evriliyor. Ancak öyle bir senaryo ve oyunculuk oluyor ki, tuvalet belgeselinden filme evrilen bu yapım, senaryosuyla adeta yeniden bir insan belgeseline dönüşüyor. Her günü aynı yaşayan Hirayama'nın belgeseline.
Filmin müzik seçimleri Hirayama'nın içsel dünyasını ve ruh halini yansıtan önemli unsurlar arasında yer alıyor. Az konuşan bu karakterimiz izleyiciyle şarkılar aracılığıyla iletişim kuruyor. Van Morrison, The Velvet Underground ve Nina Simone gibi sanatçıların klasik parçaları, karakterin nostaljik ve analog dünyasını tamamlıyor. Özellikle Lou Reed'in "Perfect Day" şarkısı, filmin ana temasını mükemmel bir şekilde özetliyor. Yönetmen Wim Wenders, hayran olduğu bu şarkıları kullanmak istiyor ama Japon filmine ve filmdeki karaktere İngilizce şarkıların uygun olmayacağını düşünse de senaryoda ona eşlik eden Takuma Takasaki "bu müzikleri bizler de dinliyoruz, bizler için de anlamlılar. İngilizce olarak düşünme, bu şarkılar bize de aitler" minvalinde konuşunca şarkılar kalıyor. Yani şarkıların İngilizce seçilmesinin karakter için özel bir anlamı yok.
Başlıktaki "komorebi" kelimesi film için düşünülen Japonca isim ve "ağaçların arasından sızan güneş ışığı" anlamına geliyor. Hiyarama'nın yıllarca her gün parkta fotoğraını çekip arşivlediği o görüntünün karşılığı işte komorebi.
Filmden bana kalan bir diğer şey ise kendisini ziyarete gelen ve okyanusu görmek istediğini söyleyen yeğenine "daha sonra yaparız" dedikten sonra bunu tekerlemeye dönüştürdüğü kısım oldu. "sonra, sonradır. şimdi ise şimdi" ve bir de bunu Japonca olarak okuyalım "kondo wa kondo, ima wa ima". Tüm bu sonraya ötelemenin bir sebebi olabilir. Ve yahut da bazen doğru cevap en basit olanıdır düsturunca sadece tembelliktir buna sebep. Bir oblomov tembelliği.
Tüm bu sadelik ve olaysızlık içerisinde 2 saatlik filmden keyif almış olmamı kabullenemiyorum ama. Neden sevdim ya da neden sevildi bilmiyorum ama yönetmen Wim Wenders biz insan ırkının bir açığını suistimal etmiş olabilir. Çalışan insanı izlemeyi seviyoruz arkadaş. Sabaha kadar dozerler çalışsın, betonlar dökülsün, tuğlalar dizilsin, biz izleriz. Belki de bize bu filmi sevdiren de budur, ötesi değil.
Dostoyevski'ye atfedilen bir alıntı dolaşıyor son zamanlarda ki bu alıntıyı bir Dostoyevski fanı olan Zeki Demirkubuz da kullandı. Aslan/ceylan hikayesi üzerinden yapılan şu "bir olayın başlangıç noktasını farklı seçersen aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır" çıkarımı Monster filminde tam olarak vuku buluyor. Bir hikayeyi 3 farklı kişiden başlayarak izlediğimizde, olaydaki adalet ve doğruluk anlayışımız değişime uğruyor. Geriye filmde de tekrar tekrar sorulan şu soruya cevap vermek kalıyor: Canavar Kim?
Önce yukarıda bahsettiğim Dostoyevski'ye atfedilen alıntının tamamını ve aslında kimin alıntısı olduğunu söyleyerek başlayayım. Alıntı: "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve aslanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu aslanın bir ceylanı yakalayıp yemesi sizi mutlu ederdi. Aynı hikayeyi ceylanı takip ederek başlasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı. Yani başlangıç noktasını farklı seçersen, aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır." Bu alıntı sanıldığı gibi Dostoyevski'den değil, Serdal Özdemir'in Felsefirastyon adlı kitabından bir alıntıdır.
Ancak şunu da eklemeliyim ki benzer ifadeler 1994'te yayınlanan bir Seinfeld bölüm introsunda da geçmekte. "Deniz Biyoloğu" adlı s05e14'ün girişinde Seinfeld: "Belgesellerde haftanın yıldızı kim ise onu tutarsın. Antilopsa, aslandan kaçıp kurtulmasını istersin. Bir sonraki haftanın yıldızı aslansa, antilopu yakalamasını istersiniz". Bu da böyle bir nottur.
Yönetmen Hirokazu Kore-eda' nın Canavar filmi, bir öğrencinin (Minato Mugino) yaşadığı trajediyi, önce annesi Saori ve sonra öğretmeni Hori'nin bakış açısından ele alarak olayların gerçek yüzünü araştırıyor. Veli gözüyle bakıldığında okulda öğretmen şiddetine maruz kalan bir çocuk için dul bir annenin verdiği mücadeleyi haklı buluyor izleyici. Sorumlunun suçunu kabul etmesi ve okul yönetiminin de gerekeni yapması gerektiği düşüncesine izleyici de destek veriyor. Sonra yine hikayeyi annenin gözünden alıp öğretmenin gözüne çevirdiğimizde az önce yapılan tüm yargılamalar birden düşüyor ve yeni bir iddia makamı oluşuyor. Oklar bu kez çocuğun üzerine çevriliyor. Derken öğretmenin gözünden çıkıp öğrencinin gözünden bakmaya başladığımızda ise kendimizi o noktada bir sarmalda buluyoruz ve filmin başından beri çocuğun tekrar edip durduğu ve bizim de bu yüzden çocuğun yarım akıllı olduğunu düşündüğümüz o sorunun aslında bizlere sorulduğunu anlıyoruz: Canavar peki kim?
Filmin kurgusu izleyici aynı zaman içersinde çeviriyor. Benzer günleri ve olayları farklı gözlerle bizlere sunan bu anlatım tarzı "Rashomon" anlatım tekniği olarak adlandırılıyor. Aynı olayı farklı yön ve kişilerle ele alıp "doğruluk","adalet" gibi kavramların göreceli olduğunu vurgulamak için kullanılan bir tekniktir. Ve yönetmen bu tekniğe ek olarak karakterlerin iç dünyalarına odaklanarak duygusal derinlik de yaratıyor. Çocuğun sorunlu yaşamı, annesi Saori'nin çaresizliği ve öğretmen Hori'nin kendi iç mücadelelerini bizlere sunduğunda karakterlerle empati kurma şansını yakalıyoruz. İşte bu noktada adalet kavramımız manipüle edilmiş oluyor, iyi ya da kötü. Kore-eda izleyiciyi etkilemeyi ve düşündürmeyi film boyunca sürdürüyor. Annenin yalnızlığı, öğretmenin içsel çatışmaları, çocukların karşılıklı ilişkileri üzerinden izleyiciye toplumsal normlara, ahlaki değerlere ve insan ilişkilerine dair bir dizi soru sorma fırsatı veriyor. Sorular çoğalıyor ama cevap kısmını izleyiciye bırakıyor. Çünkü doğrular artık özneldi.
Film, Kore-eda'nın imza tarzını taşıyan yavaş tempolu anlatımı kullanmasına rağmen sonuna kadar merakla izletmeyi başarıyor. İzlediklerimiz sadece bir gencin trajedisi değil, aynı zamanda insan doğasının karmaşıklığını, ahlaki ikilemleri ve toplumsal normların etkilerini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir anlatı.
da İtalya'da hava korsancılığının tavan yaptığı bir dönemi ve ödül avcılığı yapan uçak savaşçılarının arasında geçenleri ve bu ödül avcılarından en önemlisi olan domuz Porco Rosso'nun hikayesini anlatmaktadır.Porco Rosso 1.Dünya savaşına pilot olarak katılmış olan ve en yakın dostunu bu savaşta kaybederken domuza dönmüş olan erdemli biridir.İnsan ırkına olan inancını yitirmiş,tanrının onu yalnız yaşaması adına domuza çevirdiğini düşünmektedir.Bununla birlikte şefkatli,duyarlı bir kişiliğe sahip olması ve kimseye boyun eğmemesi,yeteneğininde etkisiyle halk arasında tanınmasını sağlamaştır.Kırmızı savaş uçağıyla rüzgarda adeta resitaller sunan Porco Amerikalı hava korsanıyla çekişmesinin dışında İtalyan hava birlikleri tarafından da zorlanmaktadır.Kendi içinde kimlik sorunları yaşayan geçmişinin etkisini yaşamında her daim hisseden Porco'nun hava birliklerine cevabı nettir.
Kurtlar tarafından büyütülmüş olan bir kızın ormanı insanlardan korumak için giriştiği mücadeleyi ve bu mücadelenin içinde üzerindeki laneti kaldırmak için ona yardım etmeye çalışan anti kahraman Ashitaka'nın yaşadıklarını aktarmaya çalışan Miyazaki toplum ve doğa temasını bir kez daha kullanımıştır.Emelleri uğruna doğayı yok etmek isteyen ortaçağ insanlarının hem birbirleriyle hemde doğayla giriştikleri savaş ve ormanın ruhunun yok olması durumunda ekosistemin nasıl etkileneceğini vurgulamaya çalışmaktadır.Miyazaki'nin animenin içine işlediği kodamalar(Miyazaki külliyatında en çok sevdiğim karakterdir),doğanın ruhu,ashitaka'nın üzerindeki lanet gibi sembolik varlıklar animenin konusuna etki eder durumdadır.Örneğin film boyunca demir kasabanın hükümdarı eboshi'nin doğaya nedensiz yere olan öfkesi,prenses mononoke'nin insan ırkına olan nefreti her ne kadar insani duygular olsada bunların bizi kötülüğe ittiğini gözardı edemeyiz.Ashitaka'nın öfke ve nefret kontrolüde bundan kaynaklanmaktadır.Her ne kadar istediği herşeyi başaramamış olsa da laneti kaldırmaktan ziyade hem doğayı hemde doğaya zarar vermeye çalışan Eboshi'yi koruması doğa ruhunun yeniden doğmasından değilde olaylara karşı takındığı tavır nedeniyle üzerindeki lanetten kurtulmuştur.Bu yapımda da bir kadın kahraman vardır ve Miyazaki bununla ilgili erkeklerin zor bir durum karşısında bir nevi hayvansal içgüdüleri ile saldırıya geçtiğini, ama kadınların duygusal yapıları nedeniyle durumu anlayarak kabullendiğini ve bunun duygusal bir etki bıraktığını; ayrıca bir erkek olarak kadınların hareketlerinden ve davranışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi yansıtmak için kadın karakterler seçtiğini belirtmiştir.
Miyazaki'nin Avrupa sinemalarından etkilenmiş ve Komşum Totoro'daki Totoro karakterinin batı masallarından animeye dahil ettiğini söylemiştim.Howl'a Moving Castle da batıya ait bir masalın Miyazaki eli değmesiyle oluşan bir anime.
Kırmızı bir elbise giyen ve insan olmayı kafasına koymuş olan bir balık olan Ponyo bir gün karaya çıkar ve onu bulan 5 yaşındaki Sosuke tarafından bulunup bir kavanoza yerleştirilir.Zaman içinde ikili arasında arkadaşlık doğar.Diğer yandan Ponyo'nun babası kızının okyanusa,ait olduğu yere dönmesini ister.Çareyi dalgaları yollamakla bulan babaya direnen Ponyo yaşadığı kabasanın ekolojik dengesinin bozmuştur.Kasaba sular altında kalmıştır ve halk elbirliğiyle kasabayı kurtarmaya çalışırken Sosuke ve Ponyo arasındaki arkadaşlıkta bu zorlu zamanda perçinleşecektir.Doğanın ritminin bozulması ve insanların birbirlerine yardım etmesi ve daha derine inmeden yalın bir anlatım seçmesi yönüyle Miyazaki'nin Totoro ile birlikte çocuklara en çok hitap eden yapımıdır.Doğanın korunması ve denizde yaşayan varlıklara saygı gösterilmesi adına çocukları eğitmeyi amaçlayan H.Miyazaki bu yapımla çizgisinin dışına çıkmıştır.Bu nedenle çoğu izleyicisinin beklentilerini karşılamasa da doğaya gereken saygının gösterilmesi adına eğitimsel bir postmodern masal anlatımı olan Ponyo,Miyazaki'nin eserleri içerisinde önemli bir yer tutar.
Miyazaki kurmaca bir görsellikte ve hayali dünyada bizim sunulanı dış dünyadan bağımsız olarak algılamamazı ve bu kurguda bizlerin mutlu olmasını ister.Betimleme gücü ve nesnelerin objeleştirilmesi yöntemiyle bunları yapımlarında birer simge olarak kullanan Miyazaki sunduğu tüm karakterleri iyi ve kötünün net bir ayrımını yapmadan sunmaya çalışır.Çünkü görsel öğelerde iyi ve kötü kavramı birbirinden uzak tutulduğunda taraf olunur ve anlatılmak istenen ile izleyicinin algılaması farklı noktalarda olabilir.Kötü olarak nitelendirilebilicek karakterlerin bile insana itici veya soğuk gelmemesi,her birinin bir şekilde iyiliğe bulanmış olmaları bundandır.İnsani duygulardan herkes nasibini alır ve her ne olursa olsun ana karakterler kurgudaki mutluluklarıyla bizede umut aşılarlar.Yapımlarını izleyenler bilir genellikle çocuklar ve kadınlar ana karakter olur ve bu ana karakterler hiç bir zaman yılgınlığa düşmeden,içlerindeki umudu yitirmeden çalışarak daha iyiyi yapabiliceğine inananlardır.Bunun başlıca nedeni Miyazaki'nin mezun olduğu üniversitenin Japon İmparatorluk ailesiyle yakından bağının olmasıdır.Marksizm'den etkilenen Miyazaki'nin siyasi düşüncelerinin odak noktasını da bu düşünceler oluşturur.Karakterlere sorumluluk yüklemek ve onların kaldırabiliceğinden fazlasına dayanma dirayetini çalışarak elde edebiliceklerini sunması da siyasal düşüncelerinin etkisiyle gelişen mevzulardır.Örneğin yakın arkdaşı Mamaro Oshi(Ghost In The Shell'in yönetmeni) Miyazaki'nin tam bir 60lar solcusu olduğunu ve Ghibli stüdyosu içinde de Isao Takahata'nın (Grave Of The Fireflies'ın yönetmeni) Stalin'e benzer bir karaktere büründüğünü söylemiştir.Keza Stüdyo Ghibli olarak teknolojiye şüpheci yaklaşmlarıda bundandır.Örneğin Miyazaki çizimlerin çoğunu halen el yordamıyla çizmektedir.Teknolojiye körü körüne bağlanmayarak yapmış olduğu işin hayatının esas meselesi olduğunun kanıtıda budur.Miyazaki ile ilgili bu genel birkaç bilgiden sonra yönetmenliğini yaptığı sinema yapımlarından bahsedelim.
Öncesinde Miyazaki 1979 yılında Tv serisi olan Lupin III'ün sinema filmini yapmıştır lakin ulusal anlamda tanınmasını sağlayan esas eseri budur.Manga olarak başladığı ve manga serisinin ilk 200-250 sayfasını animeye aktardığı sonrasında manga olarak 13 sene boyunca üretmeye devam ettiği bir seri.
Kayıp kıta efsanelerine göndermeler barındıran içinde Miyazaki'nin uçan cisimlere olan ilgisini net bir biçimde ortaya koyan yapımdır.Miyazaki gençliğinde babasının savaş uçakları üreten bir şirkette yönetici olmasından çok etkilenmiştir.Animeye ilgi duyduğu ilk zamanlarda sadece uçak ve savaş gemileri çizdiğini insan çizmediğini farkeder.Bu yüzden çoğu yapımında uçan cisimleri görmek mümkündür.Gökteki Kale yapımında da Pazu Sheeta'yı gökyüzünden düştüğü anda yakalar ve zamanla kızın gizemli dünyasına ortak olur.Korsanlar,silahlı adamlar,hükümet yetkililerinin her birinin tek amacı içi hazinelerle dolu olduğuna inanılan Laputa adlı kayıp kıtaya ulaşmaktır.İçinde modernizasyona karşı eleştiriler barındıran saf sevginin filmde önemli bir yer tuttuuğu Studyo Ghibli'den çıkan ilk Miyazaki eseridir.
Komşum Totoro için Hayao Miyazaki'nin en masum animesi dersek yanlış olmaz.Karakterlerin masumiyeti ve naifliği insana yaşama sevinci kazandırır.İçlerinde en ufak bir açgözlülüğün olmadığı karakterler üzerinden batı efsanelerine, masallarına doğu gözüyle bir bakış ve perili olduğu söylenen evde bile iyi hallerinden vazgeçmeyen bir aile.İki kız kardeş Satsuke ve Mei'nin anneleri hastanedeyken bile hiç moral bozmamaları ve omuzlarına yüklenen sorumluluk onları olgunluğa doğru itmektedir.Doğaya karşı nazik olunur ise onun bize vereceği cevabı da anlatan Miyazaki doğa ve insan arasındaki bağı bu yapımında etki-tepkinin olumlu yansıması olarak sunmaktadır.Rüzgarlı Vadi'de söylediğimiz insanın ekosistemi bozuk bir dünya yaratmasının tersine burada kahramanlarımız doğanın öneminin farkında ve masal olarak nitelendirdikleri Totoro'ya bu sayede kavuşuyorlar.Ayrıca hastanede yatan anne karakteri de Miyazaki'nin küçüklüğünden bir ayrıntı.Miyazaki çocuk iken annesinin uzun süreler hastanede yatması sebebiyle bir bakıma kendi çocukluğunda yaşadığı sorunu yapıma aktarmıştır.Ayrıca uçan cisim olarak bu yapımında kedi otobüs kullanması da yüzlerde ayrı bir tebessüme sebep olmuştur.
Küçük Cadı Kiki içerisinde fantastik öğeler içeren bir yapımdır.13 yaşına geldiğinde cadılığın kuralı gereği evinden 1 sene boyunca ayrı kalması gereken Kiki'nin kedisi Jiji ile yaşadıkları anlatılmaktadır.Kiki'nin onca renk cümbüşü içerisinde siyah giyen biri olması tesadüfi değildir zira içinde bir takım sorunlar yaşamaktadır.Ayır kalmış olmanın verdiği sıkıntı,13 yaşında kendi ayaklarında durmanın verdiği zorluk ,uçamamanın getirdiği zorluk ve evden ayrıldıktan sonra içinde oluşan özgüven eksikliğine rağmen Kiki'nin yılmaması ve başarmaya çalışması onun mutluluğa doğru yol almasını sağlar.Başarmak için denemenin gereklililiği ve zorluklar karşısında yılmamanın önemini anlatan Miyazaki bu yapımında da uçan cisimlere olan ilgisini bir cadı üzerinden aktarmıştır zira Kiki'nin uçan süpürgesi vardır.Ayrıca diğer eserlerinde olduğu gibi ana karakteri küçük bir kız çocuğu olarak seçmesi de kadın karakterinin yapımlarında ne derece etkin olduğunu gösterir.Yapım yayınlandığı 1989 yılında Japonya'da en çok gişe hasılatı getiren film olmuştur.
Zaman zaman blogda animelere yer vermeye çalışıyorum ki bunu yaparken de öncelikle en çok bilinenlerden yola çıkıyorum.Death Note seri olarak,Grave of the Fireflies ise drama olarak etkili olan yapımlardı.Şimdi bahsetmek istediğim anime ise 2003 yılında Altın Ayı ödülünü kazanan ilk anime, 2003 Oscar ödül törenlerinde en iyi animasyon ödülünü kazanan,büyük üstad Hayao Miyazaki'nin elinden çıkmış olan Sen to Chihoro No Kamikakushi.(Spirited Away)
