Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Exit 8 daha ilk sahnelerinden itibaren izleyiciyi tanıdık ama rahatsız edici bir boşluğun içine çekiyor. Modern hayatın steril, kimliksiz ve tekrar eden koridorları... Metro tünelleri, beyaz duvarlar, her sabah aynı saate gördüğümüz aynı yüzler… ve bir şeylerin hafifçe yanlış olduğu hissi. Bir oyundan uyarlanan Exit 8 filmi, bu tekinsiz atmosferi kurmakta son derece başarılı; ancak ne yazık ki bu güçlü başlangıç, filmin tamamına yayılan bir derinliğe dönüşemiyor.



Film, sıradan bir gencin (Kazunari Ninomiya) metrodan çıkmaya çalışırken kendini sonsuz bir döngünün içinde bulmasıyla başlıyor. 'Kayıp Adam' olarak isimlendireceğimiz bu kişi, Exit 8 tabelasını takip ederek çıkışı bulmaya çalışırken aynı koridorlara tekrar tekrar geri döndüğünü fark ediyor.

Bu döngüden kurtulmanın tek yolu ise basit ama tedirgin edici kurallara bağlı: Eğer bir 'anomali' fark edersen geri dön, fark etmezsen ilerle. Bu oyun benzeri yapı, filmin temel gerilimini oluşturuyor. Ancak kısa sürede bu basit mekanik, hem anlatının gücü hem de zayıflığı haline geliyor.

Yönetmen Genki Kawamura’nın filmi, yüzeyde bir sıkışmışlıktan kaçış hikayesi gibi görünse de aslında modern insanın rutine hapsolmuş hayatına dair alegorik bir anlatı sunuyor. Metroda birbirine benzeyen, kulaklıklarıyla dünyadan kopmuş insanlar; rahatsız edici her şeye tahammülsüzlük; tekrar eden gündelik hayat… Hepsi, sistemin içinde sıkışmış bireyin görsel karşılığı.

Film, bu yönüyle hem Groundhog Day’in döngüsel zaman yapısını hem de The Shining’in kapalı mekandaki klostrofobik psikolojisini çağrıştırıyor. Ancak film, bu güçlü tematik zemini derinleştirmekte zorlanıyor. Kayıp Adam’ın eski sevgilisinin hamile olduğunu öğrenmesi gibi potansiyel olarak güçlü bir dramatik unsur, yüzeyde kalıyor. Bu durum, filmin varoluşsal krizini kişisel bir hikayeye bağlama fırsatını büyük ölçüde kaçırmasına neden oluyor.


Yönetmen Kawamura’nın en büyük başarısı, ilk 40-50 dakikada kurduğu atmosfer. Tekrarlayan mekanlar, küçük ama giderek büyüyen anomaliler ve artan gerilim hissi gerçekten etkileyici. İzleyici, tıpkı karakter gibi detaylara takılmaya ve gerçekliği sorgulamaya başlıyor.

Ancak bu atmosfer zamanla kendi tuzağına düşüyor. Tekrar duygusu bir noktadan sonra etkileyiciliğini ve gerginliğini bırakıp yorucu hale geliyor. Film, oyun mantığını sinemaya taşımakta sadık kalırken, sinemanın gerektirdiği dramatik gelişimi ihmal ediyor.


Exit 8'in, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, rahatsız edici ve akılda kalıcı anlar yaratabilen bir film olduğu rahatlıkla söylenebilir. Özellikle mekan estetiğini seven izleyiciler için oldukça çekici. Ama tüm bu güçlü yönlerine rağmen film, sahip olduğu potansiyeli tam anlamıyla gerçekleştiremiyor gibi duruyor. Daha derin bir karakter inşası, daha cesur bir anlatı genişlemesi ve tekrarın ötesine geçen bir dramatik yapı ile çok daha çarpıcı bir işe dönüşebilirmiş.
Şu haliyle Exit 8, zihinde iz bırakan ama tam olarak tatmin etmeyen, etkili ama yeterli olmayan bir film deyip yazıyı sonlandıralım.
Puanım: 6/10


Günümüz sinemasında yalnızlık, aidiyet ve kimlik arayışı temaları giderek daha görünür hâle gelirken, Rental Family bu meseleleri oldukça sıra dışı bir toplumsal pratik üzerinden ele alıyor. Japonya’da gerçekten var olan 'kiralık aile' hizmetlerinden ilham alan film, ilk bakışta tuhaf hatta rahatsız edici görünen bu sistemin ardındaki duygusal boşluklara odaklanıyor. Yönetmen Hikari, dramatik olduğu kadar absürt bir fikri sıcak, melankolik ve zaman zaman fazlasıyla duygusal bir anlatıyla perdeye taşıyor. Ancak tam da sert bir zemine geçiş yapacakken film kendisini güvenli bir limana park ederek düz bir filme evriliyor.


Rental Family, yıllar önce bir diş macunu reklamı için Japonya’ya gelen ve Tokyo’da yaşayan Amerikalı oyuncu Phillip Vandarploueg (Brendan Fraser), kariyerinin hiçbir zaman ilerlememesi ve Amerika’da onu bekleyen kimsenin kalmaması nedeniyle bu ülkede sıkışıp kalıyor. Günlük ajans işleri ile geçimini sağlamakta zorlanan Phillip'e bir gün 'kiralık aile' hizmeti veren bir şirketten iş teklifi geliyor.

Bu şirket, müşterilerine sahte ama duygusal olarak tatmin edici ilişkiler sunuyor: düğünler için kiralanan eşler, cenazeler için yas tutan yakınlar, yalnız insanlara arkadaşlık eden yabancılar… Başlangıçta bu roller Phillip için geçici ve zararsız görünürken, zamanla üstlendiği görevler daha karmaşık ve etik açıdan problemli hâle geliyor. Özellikle Mia (Shannon Mahina Gorman) adlı küçük bir kız çocuğuna onun babasıymış gibi davranmak zorunda kaldığı iş, rol ile gerçeklik arasındaki sınırların giderek bulanıklaşmasına neden oluyor. Philip mi Mia'nın baba ihtiyacını karşılıyor, yoksa MiaPhilip'in bir aile ihtiyacını karşılıyor, burada roller grileşiyor. 


Rental Family’nin merkezinde modern toplumun derinleşen yalnızlık sorunu yer alıyor. Günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan bu mesele, artık sinemada da giderek daha fazla görünürleşiyor.  Film, bireylerin gerçek ilişkiler kurmak yerine, duyguların dahi metalaştığı bir sistem içinde 'kiralanabilir' hale gelmesini sorguluyor. Ki bu uygulama hali hazırda Japonya'da olan ve filme de ilham kaynağı olan bir uygulama. 

Film aynı zamanda 'rol yapma' fikrini yalnızca oyunculuk üzerinden değil, gündelik hayatın tamamına yayılan bir metafor olarak da ele alıyor. Karakterlerin hemen hepsi, toplumun beklentileri karşısında bir kimliği oynamak zorundadır; iyi baba, saygın eş, başarılı evlat… Phillip’in yaptığı iş, bu anlamda sıra dışı değil; yalnızca herkesin gizlice yaptığı şeyi görünür kılıyor. Kimlik üzerinde gerçekten o kişi olsalar dahi, birçok insanın sadece rolünü oynadığını hatırlatıyor. "Hepimiz hayatta rol yapıyoruz" klişesi barındırsa da.

Ancak film bu güçlü tematik zemine rağmen etik soruları çoğu zaman yüzeyde bırakıyor. Özellikle Mia üzerinden kurulan hikaye, duygusal olarak etkileyici olsa da, izleyicide ciddi bir rahatsızlık hissi yaratıyor. Bu rahatsız edici duyguyu yönetmenin daha fazla kaşıması beklenirken o ise elini çekmeyi, filmi daha güvenli bir limana park etmeyi yeğliyor. Fark yaratabilecek büyük bir fikri, küçük ve güvenli bir hikayeye indirgeyip, rahatsız etmekten kaçınıyor kısaca. Mia hikayesine odaklanarak dramatik anlamda bir kırılış yapmaktan kaçındı madem, bari kiralık aile hizmeti veren bu ajansın sahibi Shinji Tada (Takehiro Hira) üzerinden bir sistem eleştirisi yapabilmeliydi. Kişilerin zaaflarından faydalanarak, duygusal eksikliklerini para için sömüren bu uygulamaya da bir eleştiri getirebilirdi, ama ondan da kaçınıyor yönetmen. Veyahut da Aiko (Mari Yamamoto) karakteri üzerinden sistemin bu tarafında olan oyuncuların sömürülmesine de biraz odaklanabilirdi. Tek bir sahne ile geçiştirilen bu kısım, biraz daha derin işlenebilirdi. 

Benim aklıma gelen 3 farklı yoldan birini işlese daha iyi bir film çıkabilirdi karşımıza. Yönetmenin tek eleştirilecek yanı da bu değil, diğer bir eleştiri konusu ise filmin tonu. Film, zaman zaman son derece ağır ahlaki meseleleri, iyi hissettiren, soft bir anlatıya feda ediyor. Sahnenin gelişi 'mendillerinizi hazırlayın' diyor, ama gidişi 'eee başka başka nasılsın' oluyor. 


Rental Family, iyi bir fikirden yola çıkan, derin anlamlar vaat eden, ancak bunu yapmaktan çekinen bir film. Yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyet ihtiyacı üzerine düşündürücü anlar sunarken, bu temaların karanlık tarafına tam anlamıyla inmeye cesaret edemiyor. Tüm kusurlarına rağmen modern dünyada duyguların bile hizmet sektörüne dönüştüğü bir gerçekliği görünür kılması bakımından değerli. The Whale filmindeki oyunculuğuyla taze Oscar kazanan Brendan Fraser'ın performansı, her şeye rağmen yine filmin en iyisi. Fraser, sessiz bakışları ve bedensel kırılganlığıyla Phillip karakterinin içsel boşluğunu başarıyla yansıtıyor. Filme puanım 7/10

"Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum." Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı bu cümle ile başlıyor. İlk sayfada hatta ilk cümlede sizi bir süre alıkoyan bir giriş. Bu cümle, yaşandığı esnada fark edemediğimiz, belki de sıradan ve geçiştirilen anların varlığını geç farkedişimizin pişmanlığını içeriyor. Koreeda bu filminde herkesin o "ân"ını arıyor. "Öldükten sonra yaşamak zorunda bırakılacağınız tek bir anı olsaydı, o ne olurdu?" sorusunu sorarak. 

Japon yönetmen Hirokazu Koreeda'yı bu yıl üçüncü kez yazıyorum. 2023 yapımı son filmi Monster filminin ardından, 2008 yapımı Still Walking i yazmıştım. Ve şimdi daha eskilerine giderek 1998 yapımı After Life filmi için buradayız. Koreeda, fikirleri olan ve fikirlerini olabildiğince basit yollarla ifade edebilen bir yönetmen olduğunu bir kez daha gösterdi bana. "Bir adaya düşseniz, yanınıza alacağınız  3 kitap/film/kişi ne olurdu?" sorusundaki bahsi yükseltip "yanınıza yalnızca tek bir ânı almanızı" istiyor. 

Filmin hikayesinden bahsedecek olursak, ölen insanların toplandığı ara bir kampta kendilerinden 1 hafta içerisinde, hayatta iken yaşamış oldukları bir ânı seçmeleri isteniyor. Sonsuza dek saklayacakları ve buna değecek bir anıyı. 1 hafta sonunda da After Life tesisindeki ekip, seçilen o anıları kısa filmleştirip kendilerine izletiyor ve sonra da onları sonsuzluğa uğurluyor.

Filmde kullanılan mekanlar ne fütüristik ne de fantastik. Sıradan bir okul, ucuz bir pansiyon gibi. Anlatım ise daha çok ölenlerle, görevliler arasında geçen mülakat/röportaj tadında. Bu sebeple hikaye yavaş ilerleyen bir yapıya sahip ve ana noktalara ulaşması biraz zaman alıyor. Ancak filmin vermesi gereken mesaj ta en başından beri izleyicinin zihnini meşgul ediyor zaten. Tıpkı Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabının ilk cümlesinde birçok okuru esir aldığı gibi.

Film, yapım olarak üzerine konuşma yapılacak bir yapıda değil, talebi de bu değil. İzleyici fikri satın almış ve kendisine "Acaba ben ne seçerdim?" diye sormuşsa ve buna cevap aramak için geçmişin tozlu anları gün yüzüne çıkmışsa ne ala, amaca ulaşılmıştır. Hepimizin geçmişe bakıp "harbi güzel günlermiş" ,"o meseleyi de fazla dert etmişim", "o ânı layıkıyla yaşamamışım" diyeceği anıları var. Ve sonrasında eklenen bir "keşke" sözcüğü. 


Son zamanlarda gerek filmlerle, gerekse dizilerle olsun, oldukça Japon kültürüne maruz kalıyoruz. Hoşumuza da gidiyor. Ancak hiçbiri bu filmin anlattığı ölçüde samimi, bu filmdeki kadar güncel ve bu filmin anlatımı kadar doğal değil. Daha önce Monster filmiyle sayfamıza konuk olan Japon yönetmen Kore-eda'nın 2008 yapımı Still Walking filmi, jenerasyonlar arası fikir ve kültür aktarımının aile ölçekli çatışmasını konu alıyor. Her ne kadar yönetmen bu filmin kişisel olduğunu söylese de Japon mutfağından Japon aile yapısına, yaşam düşüncesinden ölüm ritüellerine kadar birçok konuda bize bilgi sunuyor. Ve bunları güzel bir aile hikayesi ile anlatıyor.


Still Walking filmi, bir ailenin kaybettikleri en büyük oğullarının (Junpei) ölüm yıl dönümünde bir araya gelmesini konu alıyor ve bu buluşma vesilesiyle aile üyeleri arasındaki derin ve karmaşık duygusal bağları gözler önüne seriyor. Ailenin babası Kyohei ilerleyen yaşının el vermemesi üzerine çok sevdiği ve bu yüzden çevresinden de saygı beklediği mesleği olan doktorluğu bırakıyor. Hayalinde 2 erkek çocuğundan birinin doktor olup kendi muayenehanesini işletmeye devam etmesi var iken çocuklarının farklı yolda ilerlemesini içine sindirememiş. Bunun üstüne büyük erkek çocuğunu da kaybedince ortanca erkeğe (Ryota) olan hayal kırıklığı nefrete dönüşmüş. Birbirine küs bir baba-oğul izliyoruz. Ortanca oğluna küçükken aşıladığı doktor olma arzusunun büyüyünce kaybolması ve oğlunun sanata yönelmesi, baba Kyohei'de 'ölen yanlış oğlumdu, bu ölmeliydi' düşüncesinin oluşmasına bile sebep olmuş. Üstelik Ryota'nın çocuğu olan dul bir kadınla evlenmiş olmasını da kültürlerine aykırı olarak görüyor. Bu konuda anne Toshiko'nun "boşanmış biri, dul birinden iyidir. En azından kendi kararıyla ayrılmıştır" diyerek toplumun konu hakkındaki düşüncesini bize iletiyor. İlerleyen dakikalarda annenin bu sözle anlatmak istediğini, yarım ağızla da olsa dul gelin Yukari’den duyduğumuz şu sözle anlıyoruz. “Herkesin gizli gizli dinlediği bir şarkı vardır” sözüyle ölen eski eşinin ardından yarıkalmışlığını gün yüzüne çıkarıyor. Filmde anneden duyacağımız birçok söz, aslında yönetmenin kendi makro çevresindeki kültürel ve inançsal düşünceleri ifade ediyor. O yüzden annenin bu filmdeki konuşmalarına dikkat kesilmesi önem arz ediyor.


Filmin hikayesi bir hafta sonunda geçiyor ve sürekli bir yeme içme ortamı da oluşuyor. Film boyunca yemek hazırlığı ve yemek sahneleri önemli bir yer tutuyor. Tempura, kakuni, kinpira daikon.. bu filmi izlerken öğreneceğiniz Japon aile mutfağının örneklerinden. Yaşam için elzem olan yemek kadar, yaşamın sonu olan ölüm ve mezar üzerinde de Japon adetlerinden fikirler ediniyoruz. Yıllık mezar ziyaretleri birçok kültürde olduğu gibi burada da yer edinmiş. Mezara dökülen suyun bizdeki gibi çiçekleri sulamak için değil, ölmüş kişiyi rahatlatmak için olduğunu öğreniyoruz. Ve bizdeki "cenaze evinde yemek pişmez" inancıyla eve yemek götürülmesi, Japonlarda cenaze bağışı olarak olarak uygulanmakta. Ölenin ailesine cenaze masraflarının karşılanmasına yardımcı olmak için zarf içinde para veriliyor. Ve Japon kırsalındaki batın bir inancı yine annenin ağzıyla öğreniyoruz "Sarı kelebekler aslında kışın hayatta kalabilen ve ertesi yıl sarıya dönüşen beyaz kelebeklermiş".


Annenin filmdeki ve yazıdaki rolü devam ediyor. Dediğim gibi, baba küskün ve oğluna tripkar olduğu için çok konuşmadığından yönetmen tüm gelenekleri ve kültürel fikirleri anne ağzıyla bize aktarıyor. "Bir kadın her yaşta güzel olmalıdır" ve " Bir anne için kendi çocuğunun mezarında dua etmekten daha dayanılmaz bir şey yoktur" sözleri karakterin şahsi olmayan, genel kabul görmüş düşünceleri. Ama şahsi bir olayı ve bunu sebepleriyle anlatıyor.

Büyük oğlu Junpei bir kaza sonucu boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmaya çalışırken ölüyor. Ailesi, özellikle anne Toshiko, Junpei'nin ölümünden o kazada kurtardığı çocuk olan Yasuo'yu suçluyor. O dönemde çocuk iken biz onu yetişkin ve kendi ailesini ve işini kurmuş biri olarak görüyoruz. Anne Toshiko, her seneki anmaya o kazada oğlunun kurtardığı Yasuo'yu da davet ediyor. Ve her seferinde ona açıkça hoşnutsuzluk gösterse de bir sonraki sene tekrar gelmesi için davet ediyor. Ve gelmesini istiyor. Ortanca oğul Ryota, ailece sevilmeyen Yasuo'yu neden her sene ısrarla davet ettiğini annesine sorduğunda anne Toshiko " Nefret edeceğim biri olmazsa her şey benim için daha zor olur. O yüzden yılda bir kez onun da kendisini kötü hissetmesini istiyorum. O yüzden gelecek yıl da, bir sonraki yıl da onu davet edeceğim." diyor.


Babasının mesleğini seçmeyip kendisini sanata yönlendiren bu yolla para kazanmak için çabalayan, fakat henüz bir iş tutturamamış ortancamız Ryota, filmin en soğuk ve belki de en itici karakteri olabilir. Tüm ergen triplerine, göz teması kaçırmalarına ve torunlarına bile soğuk yaklaşmasına rağmen baba bile biraz yakın hissettirebiliyor. Belki de "bu zaten standart bir baba" diyerek onu özümsediğimizden bu düşünce. Buna karşın evlendiği, çocuklu bir dul olan karısı Yukari filmin izleyicilerce en tutulan karakteri konumunda. Ölen oğullarının evli olmasına rağmen bir çocuklarının olmamasını baba Kyohei "çocuklu bir dul kadının evlenmesi daha zordur" diyerek gelinin yanında bunu bir şans olarak gördüğü sırada, ailenin istenmeyen gelini Yukari " neyse ki beni isteyen harika bir adam buldum" sözü ile yumuşatıyor. Ortanca oğul Ryota'nın da çok da matah biri olmadığını bilen kız kardeşi ise "hayır hayır, onunla evlendiğin için asıl biz şanslıyız" diyerek hem babasının patavatsızlığını hem de Ryota'nın duyarsızlığını kurtarıp gelinin gönlünü alıyor. 

Rtoya, her ne kadar babasının mesleğini almasa da bazı Japon kültürü ve inanışlarını benimseyerek devam ettirdiğini filmin sonunda görüyoruz. Film için seçilen "Still Walking(Bitmeyen Yürüyüş)" ismi de bu kültürün devamını simgeliyor. İlerleyen yıllarda annesini kaybettiğini filmin sonunda öğreniyor ve annesine verdiği sözü bir türlü gerçekleştiremediğini "ona düşlediği araba gezisini yaptıramadım" demesinden anlıyoruz. Filmin son noktasında alınan son ders ise bu oluyor. 

Sonuç olarak Still Walking filmi, aile içi ilişkiler, bireysel travmalar ve kültürel çatışmalar üzerine düşündüren bir film. Kore-eda'nın minimalist tarzı ve karakterlerine olan empatik yaklaşımı filmi sıradan bir aile draması olmaktan öteye taşıyor. Japon kültürüyle bezenmiş olsa da konusu itibariyle evrensel olan aile kavramını işlediği için bir Japon filmi olarak değil, evrensele ait bir film olarak görebiliriz. 

2020 Tokyo olimpiyatları için dünyanın en önemli mimarlarına yaptırılan 17 umumi tuvaletler pandemi gölgesinde kalınca, Tokyo yönetimi bu tuvaletleri anlatan bir belgesel çekmesi için Alman yönetmen Wim Wenders'in kapısını çalıyor. Belgesel diye çıkılan bu yol, bir filme evriliyor. Ancak öyle bir senaryo ve oyunculuk oluyor ki, tuvalet belgeselinden filme evrilen bu yapım, senaryosuyla adeta yeniden bir insan belgeseline dönüşüyor. Her günü aynı yaşayan Hirayama'nın belgeseline.


Her günü aynı yaşayan derken şakası, mecazı olmayan bir anlamda. Her sabah aynı saatte uyanıp çiçeklerini suluyor, evinin önündeki otomattan kahvesini alıp yola koyuluyor, seyir halindeyken müzik dinleyip binalar arasında süzülen güneş ışınlarını izliyor, işi olan tuvalet temizliğini titizlikle yaptıktan sonra parkta yediği sandviçle öğle yemeğini yiyor, sonrasında hamamda yıkanmaca, akşam yemeği, kitap okuma ve uyku. Dün de bunun aynısıydı, ertesi gün de bunun aynısı olacak.

Hirayama'ya baktığımızda bu minimalliğin karakterine de sirayet ettiğini görüyoruz. Az konuşuyor, az gülüyor, az yiyor, her şeyin azını yapıyor. Casablanca filminde Rick Blaine'in neden ülkesine geri dönmediği konusunda dönen dedikodular içerisinde biri " Bir adamı öldürdüğün için gitmiyor oluşunu düşünmek hoşuma gidiyor. içimdeki romantik şey bu" diyordu. Hirayama için de ben de benzer tahminler yürütmek istiyorum. Benimkisi daha çok bir kadın odaklı olacak ama ona dair pek bir tüyo da yok. sosyal ilişkiler bağlamında sadece kız  kardeşini filmde görmemiz mevzunun ailevi olacağı ihtimalini de barındırıyor. 

Filmin müzik seçimleri Hirayama'nın içsel dünyasını ve ruh halini yansıtan önemli unsurlar arasında yer alıyor. Az konuşan bu karakterimiz izleyiciyle şarkılar aracılığıyla iletişim kuruyor. Van Morrison, The Velvet Underground ve Nina Simone gibi sanatçıların klasik parçaları, karakterin nostaljik ve analog dünyasını tamamlıyor. Özellikle Lou Reed'in "Perfect Day" şarkısı, filmin ana temasını mükemmel bir şekilde özetliyor. Yönetmen Wim Wenders, hayran olduğu bu şarkıları kullanmak istiyor ama Japon filmine ve filmdeki karaktere İngilizce şarkıların uygun olmayacağını düşünse de senaryoda ona eşlik eden Takuma Takasaki "bu müzikleri bizler de dinliyoruz, bizler için de anlamlılar. İngilizce olarak düşünme, bu şarkılar bize de aitler" minvalinde konuşunca şarkılar kalıyor. Yani şarkıların İngilizce seçilmesinin karakter için özel bir anlamı yok.


Hirayama karakterini canlandıran Koji Yokusho'nun performansı filmin en dikkat çekici yönü. Bu başarısı geçen sene Cannes'da En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle de taçlanmıştı. Filmin 16 günde çekilebilmesindeki en büyük başarı Koji Yokusho'nun. İlk günden sonraki çekimlerin tamamı provasız gerçekleşmiş, Koji Yokusho karakteri oynamamış, adeta yaşamış ve yönetmen Wim Wenders da çekmiş. Role kendini kaptırma konusunda " öyle bir noktaya geldi ki, ben Hirayama'nın hayatını olduğu gibi yaşıyordum. Wenders de beni kayda alıyordu. Garipti ama sorunsuz çalışıyordu" diyordu. Karakterinin mesleği olan tuvalet temizlikçiliği hakkında ise " tuvaleti temizlemek, belli bir hijyen standartlarına sahip olmak, çocukluğumuzdan beri bize söylenen bir şey. Ve eğer bunu yaparsak, o zaman harika bir hayatın olacağı öğretildi" diyor. Belki de bu yüzden mutluluğu tuvalet temizliğinden alıyordu Hirayama.

Perfect Days filminde Hirayama üzerinden okuyabileceğimiz görevler de var. Toplumdaki görevimiz ve statümüz ne olursa olsun, layıkıyla yaptığımız ölçüde mutlu olabileceğimiz okuması çıkabilir. Bu okumayı çok romantik buluyorum ve kendimi bu okumadan uzak tutuyorum. Spotify'ı bile bilmiyor olmayı ister miydim bilmiyorum, bilmek beni daha çok mutlu ediyor gibi sanki. En azından spotify ve shazamı versinler bana.


Tokyo Tuvaletleri

Başlıktaki "komorebi" kelimesi film için düşünülen Japonca isim ve "ağaçların arasından sızan güneş ışığı" anlamına geliyor. Hiyarama'nın yıllarca her gün parkta fotoğraını çekip arşivlediği o görüntünün karşılığı işte komorebi.

Filmden bana kalan bir diğer şey ise kendisini ziyarete gelen ve okyanusu görmek istediğini söyleyen yeğenine "daha sonra yaparız" dedikten sonra bunu tekerlemeye dönüştürdüğü kısım oldu. "sonra, sonradır. şimdi ise şimdi" ve bir de bunu Japonca olarak okuyalım "kondo wa kondo, ima wa ima". Tüm bu sonraya ötelemenin bir sebebi olabilir. Ve yahut da bazen doğru cevap en basit olanıdır düsturunca sadece tembelliktir buna sebep. Bir oblomov tembelliği.

Tüm bu sadelik ve olaysızlık içerisinde 2 saatlik filmden keyif almış olmamı kabullenemiyorum ama. Neden sevdim ya da neden sevildi bilmiyorum ama yönetmen Wim Wenders biz insan ırkının bir açığını suistimal etmiş olabilir. Çalışan insanı izlemeyi seviyoruz arkadaş. Sabaha kadar dozerler çalışsın, betonlar dökülsün, tuğlalar dizilsin, biz izleriz. Belki de bize bu filmi sevdiren de budur, ötesi değil.

Dostoyevski'ye atfedilen bir alıntı dolaşıyor son zamanlarda ki bu alıntıyı bir Dostoyevski fanı olan Zeki Demirkubuz da kullandı. Aslan/ceylan hikayesi üzerinden yapılan şu "bir olayın başlangıç noktasını farklı seçersen aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır" çıkarımı Monster filminde tam olarak vuku buluyor. Bir hikayeyi 3 farklı kişiden başlayarak izlediğimizde, olaydaki adalet ve doğruluk anlayışımız değişime uğruyor. Geriye filmde de tekrar tekrar sorulan şu soruya cevap vermek kalıyor: Canavar Kim?

Önce yukarıda bahsettiğim Dostoyevski'ye atfedilen alıntının tamamını ve aslında kimin alıntısı olduğunu söyleyerek başlayayım. Alıntı: "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve aslanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu aslanın bir ceylanı yakalayıp yemesi sizi mutlu ederdi. Aynı hikayeyi ceylanı takip ederek başlasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı. Yani başlangıç noktasını farklı seçersen, aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır." Bu alıntı sanıldığı gibi Dostoyevski'den değil, Serdal Özdemir'in Felsefirastyon adlı kitabından bir alıntıdır.
Ancak şunu da eklemeliyim ki benzer ifadeler 1994'te yayınlanan bir Seinfeld bölüm introsunda da geçmekte. "Deniz Biyoloğu" adlı s05e14'ün girişinde Seinfeld: "Belgesellerde haftanın yıldızı kim ise onu tutarsın. Antilopsa, aslandan kaçıp kurtulmasını istersin. Bir sonraki haftanın yıldızı aslansa, antilopu yakalamasını istersiniz". Bu da böyle bir nottur.

Yönetmen Hirokazu Kore-eda' nın Canavar filmi, bir öğrencinin (Minato Mugino) yaşadığı trajediyi, önce annesi Saori ve sonra öğretmeni Hori'nin bakış açısından ele alarak olayların gerçek yüzünü araştırıyor. Veli gözüyle bakıldığında okulda öğretmen şiddetine maruz kalan bir çocuk için dul bir annenin verdiği mücadeleyi haklı buluyor izleyici. Sorumlunun suçunu kabul etmesi ve okul yönetiminin de gerekeni yapması gerektiği düşüncesine izleyici de destek veriyor. Sonra yine hikayeyi annenin gözünden alıp öğretmenin gözüne çevirdiğimizde az önce yapılan tüm yargılamalar birden düşüyor ve yeni bir iddia makamı oluşuyor. Oklar bu kez çocuğun üzerine çevriliyor. Derken öğretmenin gözünden çıkıp öğrencinin gözünden bakmaya başladığımızda ise kendimizi o noktada bir sarmalda buluyoruz ve filmin başından beri çocuğun tekrar edip durduğu ve bizim de bu yüzden çocuğun yarım akıllı olduğunu düşündüğümüz o sorunun aslında bizlere sorulduğunu anlıyoruz: Canavar peki kim?

Filmin kurgusu izleyici aynı zaman içersinde çeviriyor. Benzer günleri ve olayları farklı gözlerle bizlere sunan bu anlatım tarzı "Rashomon" anlatım tekniği olarak adlandırılıyor. Aynı olayı farklı yön ve kişilerle ele alıp "doğruluk","adalet" gibi kavramların göreceli olduğunu vurgulamak için kullanılan bir tekniktir. Ve yönetmen bu tekniğe ek olarak karakterlerin iç dünyalarına odaklanarak duygusal derinlik de yaratıyor. Çocuğun sorunlu yaşamı, annesi Saori'nin çaresizliği ve öğretmen Hori'nin kendi iç mücadelelerini bizlere sunduğunda karakterlerle empati kurma şansını yakalıyoruz. İşte bu noktada adalet kavramımız manipüle edilmiş oluyor, iyi ya da kötü. Kore-eda izleyiciyi etkilemeyi ve düşündürmeyi film boyunca sürdürüyor. Annenin yalnızlığı, öğretmenin içsel çatışmaları, çocukların karşılıklı ilişkileri üzerinden izleyiciye toplumsal normlara, ahlaki değerlere ve insan ilişkilerine dair bir dizi soru sorma fırsatı veriyor. Sorular çoğalıyor ama cevap kısmını izleyiciye bırakıyor. Çünkü doğrular artık özneldi.

Film, Kore-eda'nın imza tarzını taşıyan yavaş tempolu anlatımı kullanmasına rağmen sonuna kadar merakla izletmeyi başarıyor. İzlediklerimiz sadece bir gencin trajedisi değil, aynı zamanda insan doğasının karmaşıklığını, ahlaki ikilemleri ve toplumsal normların etkilerini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir anlatı.


btw:

Felsefirastyon - Serdal Özdemir