Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2026 Çarşamba

Exit 8: Metro Çıkışının Bir Labirente Dönüşmesi

Exit 8 daha ilk sahnelerinden itibaren izleyiciyi tanıdık ama rahatsız edici bir boşluğun içine çekiyor. Modern hayatın steril, kimliksiz ve tekrar eden koridorları... Metro tünelleri, beyaz duvarlar, her sabah aynı saate gördüğümüz aynı yüzler… ve bir şeylerin hafifçe yanlış olduğu hissi. Bir oyundan uyarlanan Exit 8 filmi, bu tekinsiz atmosferi kurmakta son derece başarılı; ancak ne yazık ki bu güçlü başlangıç, filmin tamamına yayılan bir derinliğe dönüşemiyor.


Film, sıradan bir gencin (Kazunari Ninomiya) metrodan çıkmaya çalışırken kendini sonsuz bir döngünün içinde bulmasıyla başlıyor. 'Kayıp Adam' olarak isimlendireceğimiz bu kişi, Exit 8 tabelasını takip ederek çıkışı bulmaya çalışırken aynı koridorlara tekrar tekrar geri döndüğünü fark ediyor.

Bu döngüden kurtulmanın tek yolu ise basit ama tedirgin edici kurallara bağlı: Eğer bir 'anomali' fark edersen geri dön, fark etmezsen ilerle. Bu oyun benzeri yapı, filmin temel gerilimini oluşturuyor. Ancak kısa sürede bu basit mekanik, hem anlatının gücü hem de zayıflığı haline geliyor.

Yönetmen Genki Kawamura’nın filmi, yüzeyde bir sıkışmışlıktan kaçış hikayesi gibi görünse de aslında modern insanın rutine hapsolmuş hayatına dair alegorik bir anlatı sunuyor. Metroda birbirine benzeyen, kulaklıklarıyla dünyadan kopmuş insanlar; rahatsız edici her şeye tahammülsüzlük; tekrar eden gündelik hayat… Hepsi, sistemin içinde sıkışmış bireyin görsel karşılığı.

Film, bu yönüyle hem Groundhog Day’in döngüsel zaman yapısını hem de The Shining’in kapalı mekandaki klostrofobik psikolojisini çağrıştırıyor. Ancak film, bu güçlü tematik zemini derinleştirmekte zorlanıyor. Kayıp Adam’ın eski sevgilisinin hamile olduğunu öğrenmesi gibi potansiyel olarak güçlü bir dramatik unsur, yüzeyde kalıyor. Bu durum, filmin varoluşsal krizini kişisel bir hikayeye bağlama fırsatını büyük ölçüde kaçırmasına neden oluyor.


Yönetmen Kawamura’nın en büyük başarısı, ilk 40-50 dakikada kurduğu atmosfer. Tekrarlayan mekanlar, küçük ama giderek büyüyen anomaliler ve artan gerilim hissi gerçekten etkileyici. İzleyici, tıpkı karakter gibi detaylara takılmaya ve gerçekliği sorgulamaya başlıyor.

Ancak bu atmosfer zamanla kendi tuzağına düşüyor. Tekrar duygusu bir noktadan sonra etkileyiciliğini ve gerginliğini bırakıp yorucu hale geliyor. Film, oyun mantığını sinemaya taşımakta sadık kalırken, sinemanın gerektirdiği dramatik gelişimi ihmal ediyor.


Exit 8'in, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, rahatsız edici ve akılda kalıcı anlar yaratabilen bir film olduğu rahatlıkla söylenebilir. Özellikle mekan estetiğini seven izleyiciler için oldukça çekici. Ama tüm bu güçlü yönlerine rağmen film, sahip olduğu potansiyeli tam anlamıyla gerçekleştiremiyor gibi duruyor. Daha derin bir karakter inşası, daha cesur bir anlatı genişlemesi ve tekrarın ötesine geçen bir dramatik yapı ile çok daha çarpıcı bir işe dönüşebilirmiş.
Şu haliyle Exit 8, zihinde iz bırakan ama tam olarak tatmin etmeyen, etkili ama yeterli olmayan bir film deyip yazıyı sonlandıralım.
Puanım: 6/10


21 Ocak 2026 Çarşamba

Rental Family: Yalnızlığın İkamesi Mümkün Mü?

Günümüz sinemasında yalnızlık, aidiyet ve kimlik arayışı temaları giderek daha görünür hâle gelirken, Rental Family bu meseleleri oldukça sıra dışı bir toplumsal pratik üzerinden ele alıyor. Japonya’da gerçekten var olan 'kiralık aile' hizmetlerinden ilham alan film, ilk bakışta tuhaf hatta rahatsız edici görünen bu sistemin ardındaki duygusal boşluklara odaklanıyor. Yönetmen Hikari, dramatik olduğu kadar absürt bir fikri sıcak, melankolik ve zaman zaman fazlasıyla duygusal bir anlatıyla perdeye taşıyor. Ancak tam da sert bir zemine geçiş yapacakken film kendisini güvenli bir limana park ederek düz bir filme evriliyor.


Rental Family, yıllar önce bir diş macunu reklamı için Japonya’ya gelen ve Tokyo’da yaşayan Amerikalı oyuncu Phillip Vandarploueg (Brendan Fraser), kariyerinin hiçbir zaman ilerlememesi ve Amerika’da onu bekleyen kimsenin kalmaması nedeniyle bu ülkede sıkışıp kalıyor. Günlük ajans işleri ile geçimini sağlamakta zorlanan Phillip'e bir gün 'kiralık aile' hizmeti veren bir şirketten iş teklifi geliyor.

Bu şirket, müşterilerine sahte ama duygusal olarak tatmin edici ilişkiler sunuyor: düğünler için kiralanan eşler, cenazeler için yas tutan yakınlar, yalnız insanlara arkadaşlık eden yabancılar… Başlangıçta bu roller Phillip için geçici ve zararsız görünürken, zamanla üstlendiği görevler daha karmaşık ve etik açıdan problemli hâle geliyor. Özellikle Mia (Shannon Mahina Gorman) adlı küçük bir kız çocuğuna onun babasıymış gibi davranmak zorunda kaldığı iş, rol ile gerçeklik arasındaki sınırların giderek bulanıklaşmasına neden oluyor. Philip mi Mia'nın baba ihtiyacını karşılıyor, yoksa MiaPhilip'in bir aile ihtiyacını karşılıyor, burada roller grileşiyor. 


Rental Family’nin merkezinde modern toplumun derinleşen yalnızlık sorunu yer alıyor. Günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan bu mesele, artık sinemada da giderek daha fazla görünürleşiyor.  Film, bireylerin gerçek ilişkiler kurmak yerine, duyguların dahi metalaştığı bir sistem içinde 'kiralanabilir' hale gelmesini sorguluyor. Ki bu uygulama hali hazırda Japonya'da olan ve filme de ilham kaynağı olan bir uygulama. 

Film aynı zamanda 'rol yapma' fikrini yalnızca oyunculuk üzerinden değil, gündelik hayatın tamamına yayılan bir metafor olarak da ele alıyor. Karakterlerin hemen hepsi, toplumun beklentileri karşısında bir kimliği oynamak zorundadır; iyi baba, saygın eş, başarılı evlat… Phillip’in yaptığı iş, bu anlamda sıra dışı değil; yalnızca herkesin gizlice yaptığı şeyi görünür kılıyor. Kimlik üzerinde gerçekten o kişi olsalar dahi, birçok insanın sadece rolünü oynadığını hatırlatıyor. "Hepimiz hayatta rol yapıyoruz" klişesi barındırsa da.

Ancak film bu güçlü tematik zemine rağmen etik soruları çoğu zaman yüzeyde bırakıyor. Özellikle Mia üzerinden kurulan hikaye, duygusal olarak etkileyici olsa da, izleyicide ciddi bir rahatsızlık hissi yaratıyor. Bu rahatsız edici duyguyu yönetmenin daha fazla kaşıması beklenirken o ise elini çekmeyi, filmi daha güvenli bir limana park etmeyi yeğliyor. Fark yaratabilecek büyük bir fikri, küçük ve güvenli bir hikayeye indirgeyip, rahatsız etmekten kaçınıyor kısaca. Mia hikayesine odaklanarak dramatik anlamda bir kırılış yapmaktan kaçındı madem, bari kiralık aile hizmeti veren bu ajansın sahibi Shinji Tada (Takehiro Hira) üzerinden bir sistem eleştirisi yapabilmeliydi. Kişilerin zaaflarından faydalanarak, duygusal eksikliklerini para için sömüren bu uygulamaya da bir eleştiri getirebilirdi, ama ondan da kaçınıyor yönetmen. Veyahut da Aiko (Mari Yamamoto) karakteri üzerinden sistemin bu tarafında olan oyuncuların sömürülmesine de biraz odaklanabilirdi. Tek bir sahne ile geçiştirilen bu kısım, biraz daha derin işlenebilirdi. 

Benim aklıma gelen 3 farklı yoldan birini işlese daha iyi bir film çıkabilirdi karşımıza. Yönetmenin tek eleştirilecek yanı da bu değil, diğer bir eleştiri konusu ise filmin tonu. Film, zaman zaman son derece ağır ahlaki meseleleri, iyi hissettiren, soft bir anlatıya feda ediyor. Sahnenin gelişi 'mendillerinizi hazırlayın' diyor, ama gidişi 'eee başka başka nasılsın' oluyor. 


Rental Family, iyi bir fikirden yola çıkan, derin anlamlar vaat eden, ancak bunu yapmaktan çekinen bir film. Yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyet ihtiyacı üzerine düşündürücü anlar sunarken, bu temaların karanlık tarafına tam anlamıyla inmeye cesaret edemiyor. Tüm kusurlarına rağmen modern dünyada duyguların bile hizmet sektörüne dönüştüğü bir gerçekliği görünür kılması bakımından değerli. The Whale filmindeki oyunculuğuyla taze Oscar kazanan Brendan Fraser'ın performansı, her şeye rağmen yine filmin en iyisi. Fraser, sessiz bakışları ve bedensel kırılganlığıyla Phillip karakterinin içsel boşluğunu başarıyla yansıtıyor. Filme puanım 7/10

2 Eylül 2024 Pazartesi

After Life (1998): Bir Koreeda filmi

"Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum." Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı bu cümle ile başlıyor. İlk sayfada hatta ilk cümlede sizi bir süre alıkoyan bir giriş. Bu cümle, yaşandığı esnada fark edemediğimiz, belki de sıradan ve geçiştirilen anların varlığını geç farkedişimizin pişmanlığını içeriyor. Koreeda bu filminde herkesin o "ân"ını arıyor. "Öldükten sonra yaşamak zorunda bırakılacağınız tek bir anı olsaydı, o ne olurdu?" sorusunu sorarak. 

Japon yönetmen Hirokazu Koreeda'yı bu yıl üçüncü kez yazıyorum. 2023 yapımı son filmi Monster filminin ardından, 2008 yapımı Still Walking i yazmıştım. Ve şimdi daha eskilerine giderek 1998 yapımı After Life filmi için buradayız. Koreeda, fikirleri olan ve fikirlerini olabildiğince basit yollarla ifade edebilen bir yönetmen olduğunu bir kez daha gösterdi bana. "Bir adaya düşseniz, yanınıza alacağınız  3 kitap/film/kişi ne olurdu?" sorusundaki bahsi yükseltip "yanınıza yalnızca tek bir ânı almanızı" istiyor. 

Filmin hikayesinden bahsedecek olursak, ölen insanların toplandığı ara bir kampta kendilerinden 1 hafta içerisinde, hayatta iken yaşamış oldukları bir ânı seçmeleri isteniyor. Sonsuza dek saklayacakları ve buna değecek bir anıyı. 1 hafta sonunda da After Life tesisindeki ekip, seçilen o anıları kısa filmleştirip kendilerine izletiyor ve sonra da onları sonsuzluğa uğurluyor.

Filmde kullanılan mekanlar ne fütüristik ne de fantastik. Sıradan bir okul, ucuz bir pansiyon gibi. Anlatım ise daha çok ölenlerle, görevliler arasında geçen mülakat/röportaj tadında. Bu sebeple hikaye yavaş ilerleyen bir yapıya sahip ve ana noktalara ulaşması biraz zaman alıyor. Ancak filmin vermesi gereken mesaj ta en başından beri izleyicinin zihnini meşgul ediyor zaten. Tıpkı Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabının ilk cümlesinde birçok okuru esir aldığı gibi.

Film, yapım olarak üzerine konuşma yapılacak bir yapıda değil, talebi de bu değil. İzleyici fikri satın almış ve kendisine "Acaba ben ne seçerdim?" diye sormuşsa ve buna cevap aramak için geçmişin tozlu anları gün yüzüne çıkmışsa ne ala, amaca ulaşılmıştır. Hepimizin geçmişe bakıp "harbi güzel günlermiş" ,"o meseleyi de fazla dert etmişim", "o ânı layıkıyla yaşamamışım" diyeceği anıları var. Ve sonrasında eklenen bir "keşke" sözcüğü. 


24 Mayıs 2024 Cuma

Still Walking

Son zamanlarda gerek filmlerle, gerekse dizilerle olsun, oldukça Japon kültürüne maruz kalıyoruz. Hoşumuza da gidiyor. Ancak hiçbiri bu filmin anlattığı ölçüde samimi, bu filmdeki kadar güncel ve bu filmin anlatımı kadar doğal değil. Daha önce Monster filmiyle sayfamıza konuk olan Japon yönetmen Kore-eda'nın 2008 yapımı Still Walking filmi, jenerasyonlar arası fikir ve kültür aktarımının aile ölçekli çatışmasını konu alıyor. Her ne kadar yönetmen bu filmin kişisel olduğunu söylese de Japon mutfağından Japon aile yapısına, yaşam düşüncesinden ölüm ritüellerine kadar birçok konuda bize bilgi sunuyor. Ve bunları güzel bir aile hikayesi ile anlatıyor.


Still Walking filmi, bir ailenin kaybettikleri en büyük oğullarının (Junpei) ölüm yıl dönümünde bir araya gelmesini konu alıyor ve bu buluşma vesilesiyle aile üyeleri arasındaki derin ve karmaşık duygusal bağları gözler önüne seriyor. Ailenin babası Kyohei ilerleyen yaşının el vermemesi üzerine çok sevdiği ve bu yüzden çevresinden de saygı beklediği mesleği olan doktorluğu bırakıyor. Hayalinde 2 erkek çocuğundan birinin doktor olup kendi muayenehanesini işletmeye devam etmesi var iken çocuklarının farklı yolda ilerlemesini içine sindirememiş. Bunun üstüne büyük erkek çocuğunu da kaybedince ortanca erkeğe (Ryota) olan hayal kırıklığı nefrete dönüşmüş. Birbirine küs bir baba-oğul izliyoruz. Ortanca oğluna küçükken aşıladığı doktor olma arzusunun büyüyünce kaybolması ve oğlunun sanata yönelmesi, baba Kyohei'de 'ölen yanlış oğlumdu, bu ölmeliydi' düşüncesinin oluşmasına bile sebep olmuş. Üstelik Ryota'nın çocuğu olan dul bir kadınla evlenmiş olmasını da kültürlerine aykırı olarak görüyor. Bu konuda anne Toshiko'nun "boşanmış biri, dul birinden iyidir. En azından kendi kararıyla ayrılmıştır" diyerek toplumun konu hakkındaki düşüncesini bize iletiyor. İlerleyen dakikalarda annenin bu sözle anlatmak istediğini, yarım ağızla da olsa dul gelin Yukari’den duyduğumuz şu sözle anlıyoruz. “Herkesin gizli gizli dinlediği bir şarkı vardır” sözüyle ölen eski eşinin ardından yarıkalmışlığını gün yüzüne çıkarıyor. Filmde anneden duyacağımız birçok söz, aslında yönetmenin kendi makro çevresindeki kültürel ve inançsal düşünceleri ifade ediyor. O yüzden annenin bu filmdeki konuşmalarına dikkat kesilmesi önem arz ediyor.


Filmin hikayesi bir hafta sonunda geçiyor ve sürekli bir yeme içme ortamı da oluşuyor. Film boyunca yemek hazırlığı ve yemek sahneleri önemli bir yer tutuyor. Tempura, kakuni, kinpira daikon.. bu filmi izlerken öğreneceğiniz Japon aile mutfağının örneklerinden. Yaşam için elzem olan yemek kadar, yaşamın sonu olan ölüm ve mezar üzerinde de Japon adetlerinden fikirler ediniyoruz. Yıllık mezar ziyaretleri birçok kültürde olduğu gibi burada da yer edinmiş. Mezara dökülen suyun bizdeki gibi çiçekleri sulamak için değil, ölmüş kişiyi rahatlatmak için olduğunu öğreniyoruz. Ve bizdeki "cenaze evinde yemek pişmez" inancıyla eve yemek götürülmesi, Japonlarda cenaze bağışı olarak olarak uygulanmakta. Ölenin ailesine cenaze masraflarının karşılanmasına yardımcı olmak için zarf içinde para veriliyor. Ve Japon kırsalındaki batın bir inancı yine annenin ağzıyla öğreniyoruz "Sarı kelebekler aslında kışın hayatta kalabilen ve ertesi yıl sarıya dönüşen beyaz kelebeklermiş".


Annenin filmdeki ve yazıdaki rolü devam ediyor. Dediğim gibi, baba küskün ve oğluna tripkar olduğu için çok konuşmadığından yönetmen tüm gelenekleri ve kültürel fikirleri anne ağzıyla bize aktarıyor. "Bir kadın her yaşta güzel olmalıdır" ve " Bir anne için kendi çocuğunun mezarında dua etmekten daha dayanılmaz bir şey yoktur" sözleri karakterin şahsi olmayan, genel kabul görmüş düşünceleri. Ama şahsi bir olayı ve bunu sebepleriyle anlatıyor.

Büyük oğlu Junpei bir kaza sonucu boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmaya çalışırken ölüyor. Ailesi, özellikle anne Toshiko, Junpei'nin ölümünden o kazada kurtardığı çocuk olan Yasuo'yu suçluyor. O dönemde çocuk iken biz onu yetişkin ve kendi ailesini ve işini kurmuş biri olarak görüyoruz. Anne Toshiko, her seneki anmaya o kazada oğlunun kurtardığı Yasuo'yu da davet ediyor. Ve her seferinde ona açıkça hoşnutsuzluk gösterse de bir sonraki sene tekrar gelmesi için davet ediyor. Ve gelmesini istiyor. Ortanca oğul Ryota, ailece sevilmeyen Yasuo'yu neden her sene ısrarla davet ettiğini annesine sorduğunda anne Toshiko " Nefret edeceğim biri olmazsa her şey benim için daha zor olur. O yüzden yılda bir kez onun da kendisini kötü hissetmesini istiyorum. O yüzden gelecek yıl da, bir sonraki yıl da onu davet edeceğim." diyor.


Babasının mesleğini seçmeyip kendisini sanata yönlendiren bu yolla para kazanmak için çabalayan, fakat henüz bir iş tutturamamış ortancamız Ryota, filmin en soğuk ve belki de en itici karakteri olabilir. Tüm ergen triplerine, göz teması kaçırmalarına ve torunlarına bile soğuk yaklaşmasına rağmen baba bile biraz yakın hissettirebiliyor. Belki de "bu zaten standart bir baba" diyerek onu özümsediğimizden bu düşünce. Buna karşın evlendiği, çocuklu bir dul olan karısı Yukari filmin izleyicilerce en tutulan karakteri konumunda. Ölen oğullarının evli olmasına rağmen bir çocuklarının olmamasını baba Kyohei "çocuklu bir dul kadının evlenmesi daha zordur" diyerek gelinin yanında bunu bir şans olarak gördüğü sırada, ailenin istenmeyen gelini Yukari " neyse ki beni isteyen harika bir adam buldum" sözü ile yumuşatıyor. Ortanca oğul Ryota'nın da çok da matah biri olmadığını bilen kız kardeşi ise "hayır hayır, onunla evlendiğin için asıl biz şanslıyız" diyerek hem babasının patavatsızlığını hem de Ryota'nın duyarsızlığını kurtarıp gelinin gönlünü alıyor. 

Rtoya, her ne kadar babasının mesleğini almasa da bazı Japon kültürü ve inanışlarını benimseyerek devam ettirdiğini filmin sonunda görüyoruz. Film için seçilen "Still Walking(Bitmeyen Yürüyüş)" ismi de bu kültürün devamını simgeliyor. İlerleyen yıllarda annesini kaybettiğini filmin sonunda öğreniyor ve annesine verdiği sözü bir türlü gerçekleştiremediğini "ona düşlediği araba gezisini yaptıramadım" demesinden anlıyoruz. Filmin son noktasında alınan son ders ise bu oluyor. 

Sonuç olarak Still Walking filmi, aile içi ilişkiler, bireysel travmalar ve kültürel çatışmalar üzerine düşündüren bir film. Kore-eda'nın minimalist tarzı ve karakterlerine olan empatik yaklaşımı filmi sıradan bir aile draması olmaktan öteye taşıyor. Japon kültürüyle bezenmiş olsa da konusu itibariyle evrensel olan aile kavramını işlediği için bir Japon filmi olarak değil, evrensele ait bir film olarak görebiliriz. 

18 Mayıs 2024 Cumartesi

Perfect Days: Komorebi

2020 Tokyo olimpiyatları için dünyanın en önemli mimarlarına yaptırılan 17 umumi tuvaletler pandemi gölgesinde kalınca, Tokyo yönetimi bu tuvaletleri anlatan bir belgesel çekmesi için Alman yönetmen Wim Wenders'in kapısını çalıyor. Belgesel diye çıkılan bu yol, bir filme evriliyor. Ancak öyle bir senaryo ve oyunculuk oluyor ki, tuvalet belgeselinden filme evrilen bu yapım, senaryosuyla adeta yeniden bir insan belgeseline dönüşüyor. Her günü aynı yaşayan Hirayama'nın belgeseline.


Her günü aynı yaşayan derken şakası, mecazı olmayan bir anlamda. Her sabah aynı saatte uyanıp çiçeklerini suluyor, evinin önündeki otomattan kahvesini alıp yola koyuluyor, seyir halindeyken müzik dinleyip binalar arasında süzülen güneş ışınlarını izliyor, işi olan tuvalet temizliğini titizlikle yaptıktan sonra parkta yediği sandviçle öğle yemeğini yiyor, sonrasında hamamda yıkanmaca, akşam yemeği, kitap okuma ve uyku. Dün de bunun aynısıydı, ertesi gün de bunun aynısı olacak.

Hirayama'ya baktığımızda bu minimalliğin karakterine de sirayet ettiğini görüyoruz. Az konuşuyor, az gülüyor, az yiyor, her şeyin azını yapıyor. Casablanca filminde Rick Blaine'in neden ülkesine geri dönmediği konusunda dönen dedikodular içerisinde biri " Bir adamı öldürdüğün için gitmiyor oluşunu düşünmek hoşuma gidiyor. içimdeki romantik şey bu" diyordu. Hirayama için de ben de benzer tahminler yürütmek istiyorum. Benimkisi daha çok bir kadın odaklı olacak ama ona dair pek bir tüyo da yok. sosyal ilişkiler bağlamında sadece kız  kardeşini filmde görmemiz mevzunun ailevi olacağı ihtimalini de barındırıyor. 

Filmin müzik seçimleri Hirayama'nın içsel dünyasını ve ruh halini yansıtan önemli unsurlar arasında yer alıyor. Az konuşan bu karakterimiz izleyiciyle şarkılar aracılığıyla iletişim kuruyor. Van Morrison, The Velvet Underground ve Nina Simone gibi sanatçıların klasik parçaları, karakterin nostaljik ve analog dünyasını tamamlıyor. Özellikle Lou Reed'in "Perfect Day" şarkısı, filmin ana temasını mükemmel bir şekilde özetliyor. Yönetmen Wim Wenders, hayran olduğu bu şarkıları kullanmak istiyor ama Japon filmine ve filmdeki karaktere İngilizce şarkıların uygun olmayacağını düşünse de senaryoda ona eşlik eden Takuma Takasaki "bu müzikleri bizler de dinliyoruz, bizler için de anlamlılar. İngilizce olarak düşünme, bu şarkılar bize de aitler" minvalinde konuşunca şarkılar kalıyor. Yani şarkıların İngilizce seçilmesinin karakter için özel bir anlamı yok.


Hirayama karakterini canlandıran Koji Yokusho'nun performansı filmin en dikkat çekici yönü. Bu başarısı geçen sene Cannes'da En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle de taçlanmıştı. Filmin 16 günde çekilebilmesindeki en büyük başarı Koji Yokusho'nun. İlk günden sonraki çekimlerin tamamı provasız gerçekleşmiş, Koji Yokusho karakteri oynamamış, adeta yaşamış ve yönetmen Wim Wenders da çekmiş. Role kendini kaptırma konusunda " öyle bir noktaya geldi ki, ben Hirayama'nın hayatını olduğu gibi yaşıyordum. Wenders de beni kayda alıyordu. Garipti ama sorunsuz çalışıyordu" diyordu. Karakterinin mesleği olan tuvalet temizlikçiliği hakkında ise " tuvaleti temizlemek, belli bir hijyen standartlarına sahip olmak, çocukluğumuzdan beri bize söylenen bir şey. Ve eğer bunu yaparsak, o zaman harika bir hayatın olacağı öğretildi" diyor. Belki de bu yüzden mutluluğu tuvalet temizliğinden alıyordu Hirayama.

Perfect Days filminde Hirayama üzerinden okuyabileceğimiz görevler de var. Toplumdaki görevimiz ve statümüz ne olursa olsun, layıkıyla yaptığımız ölçüde mutlu olabileceğimiz okuması çıkabilir. Bu okumayı çok romantik buluyorum ve kendimi bu okumadan uzak tutuyorum. Spotify'ı bile bilmiyor olmayı ister miydim bilmiyorum, bilmek beni daha çok mutlu ediyor gibi sanki. En azından spotify ve shazamı versinler bana.


Tokyo Tuvaletleri

Başlıktaki "komorebi" kelimesi film için düşünülen Japonca isim ve "ağaçların arasından sızan güneş ışığı" anlamına geliyor. Hiyarama'nın yıllarca her gün parkta fotoğraını çekip arşivlediği o görüntünün karşılığı işte komorebi.

Filmden bana kalan bir diğer şey ise kendisini ziyarete gelen ve okyanusu görmek istediğini söyleyen yeğenine "daha sonra yaparız" dedikten sonra bunu tekerlemeye dönüştürdüğü kısım oldu. "sonra, sonradır. şimdi ise şimdi" ve bir de bunu Japonca olarak okuyalım "kondo wa kondo, ima wa ima". Tüm bu sonraya ötelemenin bir sebebi olabilir. Ve yahut da bazen doğru cevap en basit olanıdır düsturunca sadece tembelliktir buna sebep. Bir oblomov tembelliği.

Tüm bu sadelik ve olaysızlık içerisinde 2 saatlik filmden keyif almış olmamı kabullenemiyorum ama. Neden sevdim ya da neden sevildi bilmiyorum ama yönetmen Wim Wenders biz insan ırkının bir açığını suistimal etmiş olabilir. Çalışan insanı izlemeyi seviyoruz arkadaş. Sabaha kadar dozerler çalışsın, betonlar dökülsün, tuğlalar dizilsin, biz izleriz. Belki de bize bu filmi sevdiren de budur, ötesi değil.

14 Ekim 2023 Cumartesi

Monster: Canavar kim?

Dostoyevski'ye atfedilen bir alıntı dolaşıyor son zamanlarda ki bu alıntıyı bir Dostoyevski fanı olan Zeki Demirkubuz da kullandı. Aslan/ceylan hikayesi üzerinden yapılan şu "bir olayın başlangıç noktasını farklı seçersen aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır" çıkarımı Monster filminde tam olarak vuku buluyor. Bir hikayeyi 3 farklı kişiden başlayarak izlediğimizde, olaydaki adalet ve doğruluk anlayışımız değişime uğruyor. Geriye filmde de tekrar tekrar sorulan şu soruya cevap vermek kalıyor: Canavar Kim?

Önce yukarıda bahsettiğim Dostoyevski'ye atfedilen alıntının tamamını ve aslında kimin alıntısı olduğunu söyleyerek başlayayım. Alıntı: "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve aslanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu aslanın bir ceylanı yakalayıp yemesi sizi mutlu ederdi. Aynı hikayeyi ceylanı takip ederek başlasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı. Yani başlangıç noktasını farklı seçersen, aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır." Bu alıntı sanıldığı gibi Dostoyevski'den değil, Serdal Özdemir'in Felsefirastyon adlı kitabından bir alıntıdır.
Ancak şunu da eklemeliyim ki benzer ifadeler 1994'te yayınlanan bir Seinfeld bölüm introsunda da geçmekte. "Deniz Biyoloğu" adlı s05e14'ün girişinde Seinfeld: "Belgesellerde haftanın yıldızı kim ise onu tutarsın. Antilopsa, aslandan kaçıp kurtulmasını istersin. Bir sonraki haftanın yıldızı aslansa, antilopu yakalamasını istersiniz". Bu da böyle bir nottur.

Yönetmen Hirokazu Kore-eda' nın Canavar filmi, bir öğrencinin (Minato Mugino) yaşadığı trajediyi, önce annesi Saori ve sonra öğretmeni Hori'nin bakış açısından ele alarak olayların gerçek yüzünü araştırıyor. Veli gözüyle bakıldığında okulda öğretmen şiddetine maruz kalan bir çocuk için dul bir annenin verdiği mücadeleyi haklı buluyor izleyici. Sorumlunun suçunu kabul etmesi ve okul yönetiminin de gerekeni yapması gerektiği düşüncesine izleyici de destek veriyor. Sonra yine hikayeyi annenin gözünden alıp öğretmenin gözüne çevirdiğimizde az önce yapılan tüm yargılamalar birden düşüyor ve yeni bir iddia makamı oluşuyor. Oklar bu kez çocuğun üzerine çevriliyor. Derken öğretmenin gözünden çıkıp öğrencinin gözünden bakmaya başladığımızda ise kendimizi o noktada bir sarmalda buluyoruz ve filmin başından beri çocuğun tekrar edip durduğu ve bizim de bu yüzden çocuğun yarım akıllı olduğunu düşündüğümüz o sorunun aslında bizlere sorulduğunu anlıyoruz: Canavar peki kim?

Filmin kurgusu izleyici aynı zaman içersinde çeviriyor. Benzer günleri ve olayları farklı gözlerle bizlere sunan bu anlatım tarzı "Rashomon" anlatım tekniği olarak adlandırılıyor. Aynı olayı farklı yön ve kişilerle ele alıp "doğruluk","adalet" gibi kavramların göreceli olduğunu vurgulamak için kullanılan bir tekniktir. Ve yönetmen bu tekniğe ek olarak karakterlerin iç dünyalarına odaklanarak duygusal derinlik de yaratıyor. Çocuğun sorunlu yaşamı, annesi Saori'nin çaresizliği ve öğretmen Hori'nin kendi iç mücadelelerini bizlere sunduğunda karakterlerle empati kurma şansını yakalıyoruz. İşte bu noktada adalet kavramımız manipüle edilmiş oluyor, iyi ya da kötü. Kore-eda izleyiciyi etkilemeyi ve düşündürmeyi film boyunca sürdürüyor. Annenin yalnızlığı, öğretmenin içsel çatışmaları, çocukların karşılıklı ilişkileri üzerinden izleyiciye toplumsal normlara, ahlaki değerlere ve insan ilişkilerine dair bir dizi soru sorma fırsatı veriyor. Sorular çoğalıyor ama cevap kısmını izleyiciye bırakıyor. Çünkü doğrular artık özneldi.

Film, Kore-eda'nın imza tarzını taşıyan yavaş tempolu anlatımı kullanmasına rağmen sonuna kadar merakla izletmeyi başarıyor. İzlediklerimiz sadece bir gencin trajedisi değil, aynı zamanda insan doğasının karmaşıklığını, ahlaki ikilemleri ve toplumsal normların etkilerini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir anlatı.


btw:

Felsefirastyon - Serdal Özdemir

10 Ağustos 2022 Çarşamba

Bullet Train: Biraz Komedi ve Biraz Karmaşa

John Wick serisinin yönetmeni Chad Stahelski gibi dublörlükten yönetmenliğe geçiş yapan David Leitch'in yönettiği Bullet Train filminin en büyük vaadi şüphesiz Brad Pitt'in kendisi. Tıpkı yönetmenin önceki aksiyon filmi olan Atomic Blonde filminin en büyük vaadinin Charlize Theron olması gibi. İki filmde de yönetmen alışık olduğu aksiyonun hakkını veriyor. Eksiklikler başka noktalarda.


Bullet Train, Japonya'da hızla ilerleyen bir Shinkansen (hızlı tren) üzerinde geçen, aksiyonlu bir komedi filmi. Filmin ana karakteri, yakın zamanda öfke kontrolü eğitimi almış ve artık kimseyi öldürmemeye yemin etmiş olan deneyimli suikastçı Ladybug (Brad Pitt). Ladybug'a basit bir görev tanımlanıyor: başka bir suikastçının yerine geçerek, önemli bir evrak çantasını çalmak ve trenden sessizce inmek. Ancak Ladybug'ın şansı bu kadar da olağanlığa el verişli değil. Tren birbirine düşman olan veya geçmişinden kaçmaya çalışan kiralık katillerle dolu. Bunlardan bazıları: evrak çantasını korumakla görevli Tangerine (Aaron Taylor-Johnson) ve Lemon (Brian Tyree Henry) ikilisi. Bir diğeri, masum bir okul kızı gibi davranan ama acımasız olan The Prince (Joey King). Ve trende bulunan yaşlı suikastçı The Elder (Hiroyuki Sanada). Ve bu olayların ve kişilerin hepsi,Yakuza ailesini de ele geçirmiş olan Rus suç patronu White Death'e (Michael Shannon) de bir şekilde bağlanıyor.

Görevin basit bir hırsızlık olarak başlamasına rağmen, tren ilerledikçe bu farklı katiller arasında silahlar, bıçaklar ve yumruklar konuşmaya başlıyor. Görünüşte alakasız olan tüm bu karakterlerin aslında kader, şans ve karma gibi temalarla birbirine dolanmış olduğu ortaya çıkıyor. Ladybug ise tüm bu kargaşanın ortasında, silahsız kalarak ve sürekli kişisel gelişim üzerine yorumlar yaparak hayatta kalmaya çalışıyor. Filmin kara komik kısmını Brad Pitt üstleniyor yani.

Film teknik açıdan ve lojistik olarak iddialı olsa da, duygusal veya entelektüel açıdan derin bir iz bırakmıyor. Film, hem bir yandan seyri kolay hafif bir izlenim vaat ederken, hem de diğer yandan dramatik anlarda izleyiciyi vurmaya çalışarak iki ucu da bir arada tutmak istiyor gözüküyor ama bu durum biraz zorlama ve samimiyetsiz kalıyor. Aksiyon sahnelerinde eski bir dublör olmasından dolayı yönetmen elinden gelenin en iyisini yapmış. Ancak bunda da mekanın tren oluşundan dolayı ortamın sınırlı oluşuna takılmış. Ve bu sebeple kendini tekrara düşüyor bazı sahneler. 


Filmin kaynağı Japon yazar Kotaro Isaka'nın romanı olmasına ve Japon kültürüne ait ögeler kullanılmasına ve hatta Japonya'da geçmesine rağmen Japon karakterin başrolden uzak tutulması ayrı bir tartışma konusu. Filmin büyük bir kısmı yeşil perdede çekilmiş, şehir manzaraları ve kırsal alanlar çoğunlukla minyatürler ve CGI olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar filmi oldukça yapay yapıyor ne yazık ki. Seyircinin zihninde kök salmayacak belki bu film, ama yorgun bir yaz akşamında kılçıksız izlenebilecek bir film olduğu rahatlıkla söylenebilir. 


31 Ocak 2022 Pazartesi

Drive My Car: Yol Terapisi

Ryusuke Hamaguchi'nin Drive My Car (aka Doraibu mai ka) filmi, Haruki Murakami'nin Erkeksiz Kadınlar koleksiyonundaki kısa hikayesinden uyarlanmış bir film. Bunu başta söylememin nedeni, filmin de bununla ilintili olduğu gerçeği yüzünden. Üç saat süren bu film, uzun ve dolambaçlı bir yolda ilerleyen, aşk, kayıp, yas ve iyileşme gibi evrensel temaları işliyor.


Filmin merkezinde, uluslararası alanda tanınan bir tiyatro yönetmeni ve oyuncu olan Yusuke Kafuku (Hidetoshi Nishijima) yer alıyor. Kafuku, senarist eşi Oto (Reika Kirihima) ile karmaşık bir ilişki içinde. Buna, Oto'nun cinsel ilişki sırasındaki dirty-talklarından ziyade, Kafuku'nun bir eve erken döndüğünde karısını genç bir aktör olan Koji Takatsuki (Masaki Okada) ile yakalaması sebep oluyor. Ki bu çift, yirmi yıl önceki tek kızlarının ölümü gibi badirelerden sağ çıkmış bir çift. Ancak Kafuku bu aldatmayı Oto'nun yüzüne vurmadan uzaklaşıyor. Bu sırrı Oto'nun ölümüne kadar saklı tutuyor. İşte asıl hikaye bundan sonrasında. Tüm bunlar birer altlıktı.

Oto'nun ölümünden iki yol sonra Kafuku, çok dilli bir oyunu yönetmek için Hiroşima şehrine gidiyor. Sigorta kuralları gereği Kafuku aracını, kendi travmatik aile geçmişinden kaçan, ketum ve bol sigara içen bir kadın olan Misaki'ye (Toko Miura) emanet etmek durumunda kalıyor. Bu sırada Kafuku, ölen eşinin repliklerini okuduğu kaseti arabada sürekli dinliyor. Ve yolculuk, terapi seansı böyle başlıyor.

Drive My Car, aşk, kayıp, yas ve iyileşme süreçlerinin derinlemesine bir anatomisini sunuyor. Filmin temaları; itiraf, yaratıcılık ve cinsellik arasındaki bağlantı ile diğer insanların hayatlarının ve sırlarının bitmeyen gizemi üzerine kurulu. Kafuku, devam eden ıstırabını mesleki özenle maskeleyebiliyor. Misaki ile arasındaki ilişki; Misaki'nin çekingenliğinin, Kafuku'nun  kendi ıstırabını itiraf etmesiyle yavaş yavaş çözülmesiyle değişiyor. 

Kafuku'nun yönettiği oyun olan Çehov'un Vanga Dayı oyunu, filmin kalbindeki ana motiflerden biri. bu çok dilli oyun; Japon, Çinli, Koreli oyuncuların kendi ana dillerini ve işaret dilini kullanmasıyla, oyuncuların dili anlamadan, sadece duygusal yolla birbirleri arasında kurdukları iletişimi konu ediniyor. Sözlerden bağımsız, söze gerek duymayan bir iletişim modeli. 


Yönetmen Hamaguchi'nin anlatı estetiği, Kafuku'nun, Oto'nun ve Misaki'nin hikayelerinin bir Venn şeması gibi üst üste bindirildiği, kısa hikayelerin bir mozaiği veya koreografisi şeklinde. Yönetmen filmi, düşük viteste ilerleyen, çok yavaş bir tempoyla işlemiş. Ama yine de Drive My Car, ruhsal bir yüzleşmeye doğru atılan düşündürücü ve göz yaşartıcı bir yolculuğun filmi. Yönetmen, duygusal karşılığı almak için seyirciyi uzun süre bekletse de, film insan ruhunun karmaşıklığını ve kırılganlığını ortaya koyan, son derece sakin ama sağlam bir sinema filmi ortaya koymuş.

9 Şubat 2019 Cumartesi

Shoplifters (Manbiki kazoku): Altın Palmiye'li Koreeda Filmi

Geçen sene Cannes’da Altın Palmiye ile taçlandırılan film, ilk bakışta sıcak, hatta şefkatli bir aile hikayesi gibi açılırken, katman katman açıldıkça seyirciyi ahlaki, hukuki ve duygusal bir gri alanın içine sürüklüyor. Filmin Yönetmeni Koreeda burada ne yargılıyor ne de aklıyor; sadece bakmamızı istiyor. Ve baktıkça, 'aile' dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan ve tartışmalı bir inşa olduğunu fark ediyoruz 


Tokyo’nun kenar mahallelerinden birinde, yoksulluk sınırında yaşayan Shibata ailesi, geçimini gündelik işler ve küçük hırsızlıklarla sağlayan, kalabalık ama birbirine sıkı sıkıya tutunan bir topluluk. Topluluk diyorum, çünkü toplanmış kişilerden oluşan, biyolojik olarak bağı olmayan ama gerisinde sıkı sıkıya bağlı olan kişilerin oluşturduğu bir aile. Baba figürü Osamu (Lily Franky), küçük Shota’yı (Jyo Kairi) marketlerden hırsızlık yapması için eğitmiş; anne Nobuyo (Sakura Ando) bir çamaşırhanede çalışırken bulduğu unutulmuş eşyaları sahipleniyor. Evde ayrıca büyükanneleri Hatsue (Kirin Kiki) ve yetişkin eğlendirme işinde olan genç Aki (Mayu Matsuoka) var.

Bir gece Osamu ve Shota, balkonda soğuktan titreyen küçük bir kız çocuğu olan Yuri’yi alıp evlerine getiriyor. Kızın vücudundaki izler, onu bekleyen yuvanın aslında ne kadar güvensiz olduğunu ele veriyor. Aile, onu geri vermek yerine yanlarında tutuyor; hatta yeni bir isim ve yeni bir kimlik kazandırarak; Yuri (Miyu Sasaki). Ancak bu kırılgan düzen, sırların ve geçmişin yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla çözülmeye başlıyor.


Shoplifters’ın merkezinde şu soru yer alıyor: Aile nedir? Kan bağı mı, birlikte geçirilen zaman mı, yoksa karşılıklı ihtiyaç ve şefkat mi? Koreeda, biyolojik aile ile 'seçilmiş aile' arasındaki ayrımı bilinçli olarak bulanıklaştırmış. Yuri’nin yasal ebeveynleri, yasalar çerçevesinde 'doğru' yerde dururken; Shibata ailesi, tüm suçlarına rağmen çocuğa gerçek bir ilgi ve sıcaklık sunuyor. Küçük suçlar deposu ama samimi, bütünleşik ve biyoloojik olmayan bir topluluk (aile) mu; yoksa yasal suçları olmayan ama iletişimsiz ve ilgisiz biyolojik aile mi? Kore-eda bu ikilemi oluşturup kucağımıza bırakıyor.

Film, yoksulluğu romantize etmiyor ama onu kriminalize etmenin de kolaycılığına düşmüyor. Hırsızlık burada ahlaki bir bozukluktan çok, hayatta kalma stratejisi gibi sunuluyor. Asıl çarpıcı olan ise, karakterlerin işlediği suçlarla kurdukları duygusal bağlar arasındaki paradoks. Sevgiyle yapılan bir yanlış, gerçekten yanlış mıdır? Kore-eda bu soruya da cevap vermiyor; seyirciyi bu ikilemle de baş başa bırakıp uzuyor.


Yönetmen Hirokazu Koreeda’nın anlatımı  sakin, neredeyse fısıltı tonunda. Büyük dramatik patlamalar yerine, bakışlara, jestlere ve gündelik anlara yaslanıyor. Kamera çoğu zaman evin içinde sıkışmış hissi yaratırken, karakterler arasındaki fiziksel yakınlık duygusal mesafeleri daha da görünür kılıyor. Özellikle sıcak ama dağınık görüntüler, bu 'yasadışı' ailenin içindeki samimiyeti görsel olarak da pekiştiriyor.

Finale doğru gelen kırılma anı ise en sarsıcı anlarından biri. Uzun süre doğal ve neredeyse belgesel tadında ilerleyen film, son bölümde seyircinin altındaki zemini sessizce çekiyor. Sakura Ando’nun Nobuyo performansı bu noktada filmin duygusal omurgasına dönüşüyor; suç, annelik ve pişmanlık tek bir bakışta toplanıyor.


Shoplifters (Manbiki kazoku), bir aile dramı olmanın ötesinde, modern toplumun görünmez kıldığı hayatlara dair derin bir etik sorgulama sunuyor. Yönetmen Koreeda, 'doğru' olanla 'legal' olanın her zaman örtüşmediğini gösterirken, seyirciyi kolay cevaplardan bilinçli olarak mahrum bırakıyor. Film bittiğinde geriye kalan şey bir hikayeden çok bir rahatsızlık. Sevginin suçla, şefkatin ihlalle iç içe geçtiği bir dünyada, gerçekten kimin masum olduğunu söylemek mümkün mü? Shoplifters, bu soruyu uzun süre zihinde tutuyor.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Hayao Miyazaki Filmografisi #2

Kurenai No Buta / Porco Rosso

Anime 1930lu yıllarda İtalya'da hava korsancılığının tavan yaptığı bir dönemi ve ödül avcılığı yapan uçak savaşçılarının arasında geçenleri ve bu ödül avcılarından en önemlisi olan domuz Porco Rosso'nun hikayesini anlatmaktadır.Porco Rosso 1.Dünya savaşına pilot olarak katılmış olan ve en yakın dostunu bu savaşta kaybederken domuza dönmüş olan erdemli biridir.İnsan ırkına olan inancını yitirmiş,tanrının onu yalnız yaşaması adına domuza çevirdiğini düşünmektedir.Bununla birlikte şefkatli,duyarlı bir kişiliğe sahip olması ve kimseye boyun eğmemesi,yeteneğininde etkisiyle halk arasında tanınmasını sağlamaştır.Kırmızı savaş uçağıyla rüzgarda adeta resitaller sunan Porco Amerikalı hava korsanıyla çekişmesinin dışında İtalyan hava birlikleri tarafından da zorlanmaktadır.Kendi içinde kimlik sorunları yaşayan geçmişinin etkisini yaşamında her daim hisseden Porco'nun hava birliklerine cevabı nettir.

Porco Rosso:Faşist olucağıma domuz olmayı yeğlerim.

Bir insanın sevgisiyle tüm insan ırkını aklamasını ve kurbağa prens masalına benzeyen sonuyla Miyazaki'nin yapımları arasında en çok sevdiğim anime olmuştur.Miyazaki'nin uçaklara olan ilgisi ve sonrada açıkladığı üzere kendini gerçek hayatta domuza benzetmesi ve animelerindeki domuz karakterlerin kendisini temsil ettiğini belirtmesi sonucu bir nevi Miyazaki Porco Rosso'yu kendisi için yapmıştır.



Mononoke hime / Princess Mononoke

Kurtlar tarafından büyütülmüş olan bir kızın ormanı insanlardan korumak için giriştiği mücadeleyi ve bu mücadelenin içinde üzerindeki laneti kaldırmak için ona yardım etmeye çalışan anti kahraman Ashitaka'nın yaşadıklarını aktarmaya çalışan Miyazaki toplum ve doğa temasını bir kez daha kullanımıştır.Emelleri uğruna doğayı yok etmek isteyen ortaçağ insanlarının hem birbirleriyle hemde doğayla giriştikleri savaş ve ormanın ruhunun yok olması durumunda ekosistemin nasıl etkileneceğini vurgulamaya çalışmaktadır.Miyazaki'nin animenin içine işlediği kodamalar(Miyazaki külliyatında en çok sevdiğim karakterdir),doğanın ruhu,ashitaka'nın üzerindeki lanet gibi sembolik varlıklar animenin konusuna etki eder durumdadır.Örneğin film boyunca demir kasabanın hükümdarı eboshi'nin doğaya nedensiz yere olan öfkesi,prenses mononoke'nin insan ırkına olan nefreti her ne kadar insani duygular olsada bunların bizi kötülüğe ittiğini gözardı edemeyiz.Ashitaka'nın öfke ve nefret kontrolüde bundan kaynaklanmaktadır.Her ne kadar istediği herşeyi başaramamış olsa da laneti kaldırmaktan ziyade hem doğayı hemde doğaya zarar vermeye çalışan Eboshi'yi koruması doğa ruhunun yeniden doğmasından değilde olaylara karşı takındığı tavır nedeniyle üzerindeki lanetten kurtulmuştur.Bu yapımda da bir kadın kahraman vardır ve Miyazaki bununla ilgili erkeklerin zor bir durum karşısında bir nevi hayvansal içgüdüleri ile saldırıya geçtiğini, ama kadınların duygusal yapıları nedeniyle durumu anlayarak kabullendiğini ve bunun duygusal bir etki bıraktığını; ayrıca bir erkek olarak kadınların hareketlerinden ve davranışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi yansıtmak için kadın karakterler seçtiğini belirtmiştir.
Ayrıca Miyazaki'nin çoğu filminin başlığında 'No' sözcüğü geçer. Beraber çalıştığı yapımcı Suzuki Prenses Mononoke'nin ilk adı olan Ashitaka'yı beğenmedi ve içinde no geçen adların daha çekici olduğunu söyledi. Bunun üzerine Miyazaki filmin adını Prenses Mononoke'ye çevirdi.


Howl's Moving Castle / Hauru no Ugoku Shiro

Miyazaki'nin Avrupa sinemalarından etkilenmiş ve Komşum Totoro'daki Totoro karakterinin batı masallarından animeye dahil ettiğini söylemiştim.Howl'a Moving Castle da batıya ait bir masalın Miyazaki eli değmesiyle oluşan bir anime.

Üvey annesi ve kardeşleriyle yaşayan Sophie'nin bir cadı tarafından 90 yaşında yaşlı bir kadına dönüştürülmesi ve bu laneti üzerinden kaldırmak adına çıktığı fantastik yolculukta Howl'un hareket eden kalesinde hizmetçi olarak çalışmaya başlamasıyla hikaye şekillenir.Yakışıklı,genç kızların ruhunu çalan,etrafındaki insanları etkilemekten zevk alan şımarık bir bireydir.Bu görünüş ve davranışların altındaysa esasında oldukça yalnız,başkalarının varlığına muhtaç birisidir.Ayrıca Miyazaki'nin diğer animelerindeki karakterlerinin aksine yaşına uygun davranmaktadır.Sophie ise yaşından daha olgun davranan yaşlı olduğunda Spirited Away'de ki yaşlı cadıya benzeyen fakat bu haliyle bile iyi olan birisidir.Miyazaki'nin yapımlarında mutlak kötülüğün olmadığından dem vurmuştuk birbirine benzeyen iki karakterin iki farklı yapımda iyi ve kötüyü canlandırması da bu nedenle göze batmıyor.Her bir karakterin içinde saf bir iyiliğin olduğunu hissediyoruz.Ayrıca Sophie'nin mutlu oldukça genç haline dönmesi ve Howl'a olan aşkının anlatımı oldukça muazzam.



Gake no ue no Ponyo / Ponyo on the Cliff

Kırmızı bir elbise giyen ve insan olmayı kafasına koymuş olan bir balık olan Ponyo bir gün karaya çıkar ve onu bulan 5 yaşındaki Sosuke tarafından bulunup bir kavanoza yerleştirilir.Zaman içinde ikili arasında arkadaşlık doğar.Diğer yandan Ponyo'nun babası kızının okyanusa,ait olduğu yere dönmesini ister.Çareyi dalgaları yollamakla bulan babaya direnen Ponyo yaşadığı kabasanın ekolojik dengesinin bozmuştur.Kasaba sular altında kalmıştır ve halk elbirliğiyle kasabayı kurtarmaya çalışırken Sosuke ve Ponyo arasındaki arkadaşlıkta bu zorlu zamanda perçinleşecektir.Doğanın ritminin bozulması ve insanların birbirlerine yardım etmesi ve daha derine inmeden yalın bir anlatım seçmesi yönüyle Miyazaki'nin Totoro ile birlikte çocuklara en çok hitap eden yapımıdır.Doğanın korunması ve denizde yaşayan varlıklara saygı gösterilmesi adına çocukları eğitmeyi amaçlayan H.Miyazaki bu yapımla çizgisinin dışına çıkmıştır.Bu nedenle çoğu izleyicisinin beklentilerini karşılamasa da doğaya gereken saygının gösterilmesi adına eğitimsel bir postmodern masal anlatımı olan Ponyo,Miyazaki'nin eserleri içerisinde önemli bir yer tutar.

Ayrıca bu yazıda üzerinde durmadığım Spirited Away yapımıyla ilgili daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım.Ona buradan ulaşabilirsiniz.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Hayao Miyazaki Filmografisi #1


Sinema dünyasında Haneke'nin yapımları için izleyiciye nasılki 'huzursuz seyirler' vaad edilebiliyorsa Hayao Miyazaki'nin animeleri içinde izleyiciye 'huzurlu seyirler' vaadedilebilir.H.Miyazaki 1958 yılında zamanının ilk renkli animesi olan Hakuja Den'i izleyip bu animenin etkisi altında kalarak animasyon dünyasıyla ilk merhabalaşmasını yapmıştır.Mezuniyetinden sonra Toei Animasyon Şirketinde animatör olarak çalışmaya başlamış ardından ilerde birlikte Ghibli Stüdyosunu kuracağı Isao Takahata ile tanışmıştır.

Miyazaki kurmaca bir görsellikte ve hayali dünyada bizim sunulanı dış dünyadan bağımsız olarak algılamamazı ve bu kurguda bizlerin mutlu olmasını ister.Betimleme gücü ve nesnelerin objeleştirilmesi yöntemiyle bunları yapımlarında birer simge olarak kullanan Miyazaki sunduğu tüm karakterleri iyi ve kötünün net bir ayrımını yapmadan sunmaya çalışır.Çünkü görsel öğelerde iyi ve kötü kavramı birbirinden uzak tutulduğunda taraf olunur ve anlatılmak istenen ile izleyicinin algılaması farklı noktalarda olabilir.Kötü olarak nitelendirilebilicek karakterlerin bile insana itici veya soğuk gelmemesi,her birinin bir şekilde iyiliğe bulanmış olmaları bundandır.İnsani duygulardan herkes nasibini alır ve her ne olursa olsun ana karakterler kurgudaki mutluluklarıyla bizede umut aşılarlar.Yapımlarını izleyenler bilir genellikle çocuklar ve kadınlar ana karakter olur ve bu ana karakterler hiç bir zaman yılgınlığa düşmeden,içlerindeki umudu yitirmeden çalışarak daha iyiyi yapabiliceğine inananlardır.Bunun başlıca nedeni Miyazaki'nin mezun olduğu üniversitenin Japon İmparatorluk ailesiyle yakından bağının olmasıdır.Marksizm'den etkilenen Miyazaki'nin siyasi düşüncelerinin odak noktasını da bu düşünceler oluşturur.Karakterlere sorumluluk yüklemek ve onların kaldırabiliceğinden fazlasına dayanma dirayetini çalışarak elde edebiliceklerini sunması da siyasal düşüncelerinin etkisiyle gelişen mevzulardır.Örneğin yakın arkdaşı Mamaro Oshi(Ghost In The Shell'in yönetmeni) Miyazaki'nin tam bir 60lar solcusu olduğunu ve Ghibli stüdyosu içinde de Isao Takahata'nın (Grave Of The Fireflies'ın yönetmeni) Stalin'e benzer bir karaktere büründüğünü söylemiştir.Keza Stüdyo Ghibli olarak teknolojiye şüpheci yaklaşmlarıda bundandır.Örneğin Miyazaki çizimlerin çoğunu halen el yordamıyla çizmektedir.Teknolojiye körü körüne bağlanmayarak yapmış olduğu işin hayatının esas meselesi olduğunun kanıtıda budur.Miyazaki ile ilgili bu genel birkaç bilgiden sonra yönetmenliğini yaptığı sinema yapımlarından bahsedelim.


Kaze no tani no Naushika / (Nausicaä of the Valley of the Winds)

Öncesinde Miyazaki 1979 yılında Tv serisi olan Lupin III'ün sinema filmini yapmıştır lakin ulusal anlamda tanınmasını sağlayan esas eseri budur.Manga olarak başladığı ve manga serisinin ilk 200-250 sayfasını animeye aktardığı sonrasında manga olarak 13 sene boyunca üretmeye devam ettiği bir seri.

Miyazaki bu yapımında büyük bir savaş sonrası yaşanmaz hale gelen doğayla savaş halindeki insanın sadece küçük adacıklarda varlığını sürdürebiliyor olmasını anlatmıştır.Ormanın güzelliği sadece dışarıdan öyle gözükür zira içinde kirlilik,kötülük beslemektedir ve bu kirliliğin nedeni küf bitkiler,mantarlar ve böcekler değil insanlıktır.Endüstrinin esiri olmuş insanoğlunun sonunu getiren medeniyet dünyanın ekosistemini bozmuştur.Bunun sonucunda doğa insandan hıncını çıkarmak istemektedir.Ana karakterimiz prenses Nausicaa ise olayları çözmeye uğraşır.Rüzgarlı Vadi Miyazaki'nin toplum eleştirisi yaptığı filmlerdendir.Miyazaki bu yapımla ilgili Darwinizmden etkilendiğini ve dinazorların yok olmalarına kafa yorduğunu ve medeniyetin de insanın sonunu getireceğine inandığını belirtmiştir.


Tenkû no shiro Rapyuta / Castle in the Sky

Kayıp kıta efsanelerine göndermeler barındıran içinde Miyazaki'nin uçan cisimlere olan ilgisini net bir biçimde ortaya koyan yapımdır.Miyazaki gençliğinde babasının savaş uçakları üreten bir şirkette yönetici olmasından çok etkilenmiştir.Animeye ilgi duyduğu ilk zamanlarda sadece uçak ve savaş gemileri çizdiğini insan çizmediğini farkeder.Bu yüzden çoğu yapımında uçan cisimleri görmek mümkündür.Gökteki Kale yapımında da Pazu Sheeta'yı gökyüzünden düştüğü anda yakalar ve zamanla kızın gizemli dünyasına ortak olur.Korsanlar,silahlı adamlar,hükümet yetkililerinin her birinin tek amacı içi hazinelerle dolu olduğuna inanılan Laputa adlı kayıp kıtaya ulaşmaktır.İçinde modernizasyona karşı eleştiriler barındıran saf sevginin filmde önemli bir yer tuttuuğu Studyo Ghibli'den çıkan ilk Miyazaki eseridir.





Tonari no Totoro / My Neighbor Totoro

Komşum Totoro için Hayao Miyazaki'nin en masum animesi dersek yanlış olmaz.Karakterlerin masumiyeti ve naifliği insana yaşama sevinci kazandırır.İçlerinde en ufak bir açgözlülüğün olmadığı karakterler üzerinden batı efsanelerine, masallarına doğu gözüyle bir bakış ve perili olduğu söylenen evde bile iyi hallerinden vazgeçmeyen bir aile.İki kız kardeş Satsuke ve Mei'nin anneleri hastanedeyken bile hiç moral bozmamaları ve omuzlarına yüklenen sorumluluk onları olgunluğa doğru itmektedir.Doğaya karşı nazik olunur ise onun bize vereceği cevabı da anlatan Miyazaki doğa ve insan arasındaki bağı bu yapımında etki-tepkinin olumlu yansıması olarak sunmaktadır.Rüzgarlı Vadi'de söylediğimiz insanın ekosistemi bozuk bir dünya yaratmasının tersine burada kahramanlarımız doğanın öneminin farkında ve masal olarak nitelendirdikleri Totoro'ya bu sayede kavuşuyorlar.Ayrıca hastanede yatan anne karakteri de Miyazaki'nin küçüklüğünden bir ayrıntı.Miyazaki çocuk iken annesinin uzun süreler hastanede yatması sebebiyle bir bakıma kendi çocukluğunda yaşadığı sorunu yapıma aktarmıştır.Ayrıca uçan cisim olarak bu yapımında kedi otobüs kullanması da yüzlerde ayrı bir tebessüme sebep olmuştur.


Majo no takkyûbin / Kiki's Delivery Service

Küçük Cadı Kiki içerisinde fantastik öğeler içeren bir yapımdır.13 yaşına geldiğinde cadılığın kuralı gereği evinden 1 sene boyunca ayrı kalması gereken Kiki'nin kedisi Jiji ile yaşadıkları anlatılmaktadır.Kiki'nin onca renk cümbüşü içerisinde siyah giyen biri olması tesadüfi değildir zira içinde bir takım sorunlar yaşamaktadır.Ayır kalmış olmanın verdiği sıkıntı,13 yaşında kendi ayaklarında durmanın verdiği zorluk ,uçamamanın getirdiği zorluk ve evden ayrıldıktan sonra içinde oluşan özgüven eksikliğine rağmen Kiki'nin yılmaması ve başarmaya çalışması onun mutluluğa doğru yol almasını sağlar.Başarmak için denemenin gereklililiği ve zorluklar karşısında yılmamanın önemini anlatan Miyazaki bu yapımında da uçan cisimlere olan ilgisini bir cadı üzerinden aktarmıştır zira Kiki'nin uçan süpürgesi vardır.Ayrıca diğer eserlerinde olduğu gibi ana karakteri küçük bir kız çocuğu olarak seçmesi de kadın karakterinin yapımlarında ne derece etkin olduğunu gösterir.Yapım yayınlandığı 1989 yılında Japonya'da en çok gişe hasılatı getiren film olmuştur.

Filmleri iki farklı post altında anlatmayı uygun gördüm gelecek yazıda da usta yönetmenin diğer eserleriyle ilgili genel bilgi vermeye çalışacağım.

27 Aralık 2009 Pazar

Sen to Chihoro No Kamikakushi

Zaman zaman blogda animelere yer vermeye çalışıyorum ki bunu yaparken de öncelikle en çok bilinenlerden yola çıkıyorum.Death Note seri olarak,Grave of the Fireflies ise drama olarak etkili olan yapımlardı.Şimdi bahsetmek istediğim anime ise 2003 yılında Altın Ayı ödülünü kazanan ilk anime, 2003 Oscar ödül törenlerinde en iyi animasyon ödülünü kazanan,büyük üstad Hayao Miyazaki'nin elinden çıkmış olan Sen to Chihoro No Kamikakushi.(Spirited Away)

Sen to Chihoro No Kamikakushi iş icabı yeni bi kasabaya taşınan ailenin harabeler içerisinde çıktıkları keşfin sonuçlarına kadar uzanan bir hikayedir.Bu harabelerin ardında kimselerin yaşamadığı bir şehir vardır ve o şehirden güzel yemek kokuları gelmektedir.Açlığa yenik düşen anne ve babanın kimselerin olmadığı ama yemeklerin olduğu lokantada kendilerini yemeğe vermeleri fakat ailenin küçük kızının sadece oradan çıkmak istemesi ardından şehre basan karanlık.Burası bilinen şehirlere benzemez ve ölümlülerin o şehirde olmaması,yiyecekleri yememesi gerekir.Anne ve baba açgözlülüklerinin cezasını domuza dönüşerek ödemişlerdir. Chihoro'nun ise buradan kaçması kurtulması gerekmektedir.Şehir geceleri doğa tanrılarının yıkandığı hamama dönüşür.Japon felsefelerinde 'doğadaki her varlığın bir ruhu vardır' ve bundan ilham alan Miyazaki'de masalsı hikayesine böyle bir mekan kullanmayı uygun görmüştür.


Doğa tanrılarının yıkandığı hamamda her karakter grubunun taşıdığı bir takım özellikler var.Yubaba dünyamızda sıklıkla bulunan sahip olduğu patron ünvanını hakkını vererek kullanan işçilerini ruhlarını ele geçirerek çalıştıran onları köleleştiren insanları temsil ediyor,kurbağalar ise köleleştirilen işçiler olarak patrona karşı gelmeyen verilen görevleri yapan yeri geldiğinde çıkarları için yalakalık yapabilen işçileri temsil ediyor ki yaşadıkları dünyada paranın herhangi bir değeri yoktur.Chihoro'nun ailesi ise ellerindeki para ile herşeye sahip olabiliceklerini zanneden kendilerine ait olmayan yiyecekleri çekinmeden sahiplenen bireyler olarak tüketim toplumunda bir çoğumuzu temsil ediyor.Öte yandan sevgi,dürüstlük gibi kavramlar Chihoro'da hayat buluyor aynı şekilde Haku'nun temsil ettiği karşılıksız iyilik erdemlerin en büyüklerinden.Benim için ise anime'nin en önemli karakteri Yüzsüz olmuştur.Yalnızlığı simgelediği için siyah ve yüzsüz olarak bize sunulur.İnsanların ilgisini çekmek onlardan sevgi görmek adına sahte altınlar yaparak hamamdakilerin ona hizmet etmelerini sağlarken esasında aradığının bu olmadığını bilmektedir.Yüzsüz'ün sahte sevgilere ihtiyacı yoktur.Yalnızlığını gidermek adına belki bir süre etkili olur fakat etrafında kuru kalabalıktan başka birşey yoktur oysaki istediği tek şey altınlara değil ona ilgi gösterilmesidir ve bu hamamda bu tokgözlülük sadece Chihoro da vardır.Çünkü Chihoro onun yarattıklarına ilgisizdir,en azından dürüsttür ve tokgözlü olması onu gerçek bir birey yapmaktadır.Yüzsüz'ün herşeye kızgınlığı da bundandır.Paranın satın alamıyacağı bir ruha sahiptir Chihoro.


Miyazaki bunları bize sunarken toplumun doğaya karşı sergilediklerine de göndermeler yapmaktadır.Sonuçta mekan olarak doğa tanrılarının yıkandığı hamam ele alınmıştır.Nehir tanrısının hamamdaki en zorlu tanrı olması vücudundan bisikletten gereksiz atıklara onca eşyanın birikmesi ve kirden kimsenin ilgilenmediği bir ruha dönüşmesi biz insanların doğayı ne hale getirdiğimize dair üstadın oluşturduğu betimlemelerdendir.

Animenin gösterime girdiğinde Japonya'da hasılat rekoru kırması ve an itibari ile imdb'de 55.sırada olması tesadüfi bir başarı değildir.Sen to Chihoro No Kamikakushi;Miyazaki'nin yıllarca emek verdiği animelerin ulaştığı zirvedir.Bu nedenle umutsuzluğa esir olmayan Chihoro'nun masalsı bir dünyada yaşadığı macera mutlaka izlenmeli.