Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Come and See (Idi i smotri) (1985): Gel ve Savaş Neymiş Tanık Ol

Savaş filmlerinin çoğu, izleyiciyi dehşetin ortasına sürükler gibi görünse de, aslında çoğu zaman bir mesafe bırakır. Kahramanlık anlatıları, dramatik müzikler ve anlatısal rahatlamalarla bu mesafe korunur. Ancak Come and See (Idi i smotri), bu mesafeyi ortadan kaldırıyor. Bu, yalnızca savaşın anlatıldığı bir film değil, savaşın bizzat deneyimletildiği bir sinema travması. Deneyimletildiği diyorum, çünkü izleyiciyi tanık olmaktan öteye götürüp, bizzat maruz kalmaya zorluyor.


Elem Klimov’un yönettiği bu film, izleyicisine “gel ve gör” derken aslında bir davette bulunmuyır; bir yüzleşmeye zorluyor. Bu yüzleşme öyle sert ki, film bittiğinde izleyici yalnızca bir hikaye izlemiş olmaz; insan doğasının en karanlık yüzüyle karşılaşmış olur. Aynı zamanda filmin ilerlediği her dakikada izleyicinin duygusal ve ahlaki yargılama boyutu da değişime uğruyor. Filmi bitirdiğimizde, filmden önceki insan değiliz kesinlikle. Bunu Lars Von Trier'in Dogville filminde de görmüştük.

Come and See (Idi i smotri) II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Belarus’ta yaşayan genç bir çocuk olan Flyora’nın (Aleksey Kravchenko) merkezinde ilerliyor. Flyora, savaşın romantize edilmiş kahramanlık anlatılarına kapılmış bir şekilde partizanlara katılmak istiyor. Başlangıçta savaş onun için bir oyun, bir büyüme fırsatı gibi görünüyor. Ancak bu masum beklenti, kısa sürede yerini tarif edilemez bir dehşete bırakıyor. Filmi, hikayesini, temasını, anlatmak istediklerini tam idrak edebilmek için seyirci kendisini Flyora'nın yerine koyması gerekiyor. Savaşın ne olduğunu, neler yaşandığını, kişileri nelere maruz bıraktığını, neler hissettirdiğini göstermek için, yönetmen tüm seyirciler adına Flyora'yı kırsaldaki güvenli evinde alıyor ve ensesinden tutup savaşın ortasına bırakıyor. Bu gözle bakınca hikaye daha anlaşılır ve daha büyük oluyor.

Florya’nın yolculuğu ( ve dolayısıyla seyircinin yolculuğu), fiziksel bir savaş anlatısından çok, psikolojik bir çöküş hikayesi. Ailesini kaybetmesi, tanık olduğu katliamlar ve sürekli ölüm tehdidi, onun çocukluktan kopuşunu hızlandırıyor. Film boyunca Florya’nın yüzü adeta zamanın hızlandırılmış bir metaforu haline geliyor; birkaç hafta içinde yaşlanıyor, çöküyor ve neredeyse tanınmaz hale geliyor.


Filmin bir diğer önemli karakteri Glasha (Olga Mirinova), savaşın ortasında kalmış sıradan bir köy kızı. Ancak film ilerledikçe sıradanlığı, yerini çok daha derin bir temsile bırakıyor. Başlangıçta Glasha, çocukluk ile yetişkinlik arasında sıkışmış, meraklı ve duygusal bir karakter olarak karşımıza çıkarken, Flyora ile kurduğu ilişki, savaşın ortasında bile insani bağların mümkün olduğuna dair kısa bir umut alanı yaratıyor. Onun varlığı, filmin ilk bölümünde hala korunabilen bir masumiyeti temsil ediyor.

Glasha’nın simgesel anlamı, savaşın siviller üzerindeki yıkıcı etkisini somutlaştırmasında yatıyor. O, sadece bir birey değil, aynı zamanda kaybolan çocukluğun, yok edilen geleceğin ve parçalanan bir toplumun temsili. Özellikle bataklık sahnesinde, Glasha’nın fiziksel olarak çamura saplanması, onun psikolojik olarak da bir çıkmazın içine sürüklendiğinin güçlü bir metaforu.

Filmin ilerleyen bölümlerinde Glasha’nın yolu, Flyora’dan ayrılıyor ve bu ayrılık da sembolik bir kırılma anıdır. Bu noktadan sonra o, artık hikayenin merkezinde değil, geride bırakılan bir tanıklık olarak var oluyor. Savaşın kaotik yapısı içinde Glasha’nın akıbeti belirsizleşiyor. Bu belirsizlik de aslında filmdeki en çarpıcı gerçeklerden biri. Çünkü savaşta herkesin hikayesi tamamlanmaz, birçok hayat yarım kalır ve unutulur. Bu yüzden Glasha’nın sonunun net bir şekilde gösterilmemesi de onun temsil ettiği anlamı daha da güçlendiriyor. O, kurtulmuş bir karakter değil; aksine savaşın görünmeyen, bilinmeyen kayıplarından biridir.


Filmin en temel teması, savaşın kahramanlık değil, mutlak bir yıkım olduğu gerçeğidir. Bu noktada Come and See, savaşın romantize edilmesine karşı radikal bir karşı duruş sergiliyor. Filmde ne zafer duygusu var ne de anlamlı bir fedakarlık anlatısı. Geriye yalnızca hayatta kalma içgüdüsü kalıyor. Bu, savaşın ideolojik değil, varoluşsal bir düzleme indirgenmesidir. Savaşta kazanan bir tarafın olmadığı, geriye yalnızca kaybeden iki taraf bıraktığını gösteren savaş karşıtı (anti-war) bir duruş sergiliyor.

Birçok savaş filmi, belirli bir anlatı sunuyor: bir zafer, bir kurtuluş ya da en azından anlamlı bir kayıp. Ancak Come and See, bu beklentilerin hiçbirini karşılamıyoz. Filmde katharsis yok. İzleyiciye duygusal bir çıkış kapısı sunulmuyor. Bu yönüyle film, alışılmış anlatı kalıplarının aksine hareket ediyor.

Ayrıca film, savaşı dışarıdan gözlemleyen bir perspektif yerine, içeriden, öznel bir deneyim olarak sunduğu için türlerinden ayrı bir yerde konumlanıyor. Örneğin Schindler's List gibi filmler tarihsel bir çerçeve sunarken, Come and See doğrudan deneyimin içine giriyor. Bu fark, filmi yalnızca bir savaş filmi olmaktan çıkarıp, onu varoluşsal bir kabusa dönüştüren en büyük etken.


Filmin yönetmeni Elem Klimov’un yaklaşımı, filmi benzersiz kılan en önemli unsurlardan birid. Klimov, daha çok tanık oludğumuz klasik anlatı yapılarından bilinçli olarak uzaklaşmış. Diyalog minimum düzeyde; hikaye büyük ölçüde görsel anlatım ve ses tasarımı üzerinden ilerliyor. Uzun planlar, sabit bakışlar ve karakterin yüzüne yapılan yoğun yakın çekimler, izleyiciyi kaçamayacağı bir tanıklığa zorluyor.

Ayrıca filmde gerçekçilik unsurunu diri tutan bazı nedenler de var. Bunların başında yönetmen Elem Klimov'un çocukluk yaşlarında İkinci Dünya Savaşı'nı deneyimlemiş olması yatıyor. Bu, onun kişiliğinde, kaleminde, yönetmenliğinde önemli izler bırakıyor. Gerçekliği arttıran bir diğer unsur da filmdeki bir çok olayın gerçekten de gerçek olarak film edilmesinde. Filmin birçok sahnesinde gerçek mermiler kullanılırken filmde ölen hayvanlar da gerçek ölümlerdi. Oyuncuların gerçekten 1 metre üzerilerinden mermiler yağarken kadraja bıraktıkları korku dolu bakışlar bir oyunculuk değil, gerçeğin taa kendisi. Filmin başrol karakteri Flyora'yı canlandıran Aleksey Kravchenko bu filmin etkisinden uzun yıllar çıkamadığını, kendisini 10 sene eve kapattığını dile getirmiş.


Filmin sonunda baş karakter Flyora'nın aldığı hal bu. Yönetmen, Flyora'nın ensesinden tutup onu savaşa tanık olmaya maruz bıraktığını söylediğimde ciddiydim. Flyora'nın temsil ettiği biz izleyicileri de buna maruz bırakıyor elbette. Filmin başında temiz, parlak suratlı bir çocuk var iken, girdiği bataklıklar, şahit olduğu katliamlar, ucundan döndüğü ölümler onu ve dolayısıyla onun temsil ettiği izleyiciyi bu hale getiriyor. 

Come and See, yalnızca izlenen değil, katlanılan bir film. İzleyiciyi eğlendirmiyor, tatmin etmiyor. Aksine rahatsız ediyor, sarsıyor ve iz bırakarak bitiyor. İzlemesi zor, ama unutması ise daha zor. Film, savaşın ne olduğunu anlamak isteyenler için bir referans anlatılarından biri. 

19 Kasım 2009 Perşembe

Lilja 4-ever


Gencecik, 40 yaşında İsveçli bir adam Lukas Moodysson. 40 yıla bir çok dönüm noktası sığdırmış bir adam. Daha genç yaşlarında şair olup şiir kitapları yayınladıktan sonra, film çekmeye başlamış. Bu dönüm noktasından sonra ise "Lilja 4-ever" ile bir dönüşüm daha yaşamış, yönetmenin bu üçüncü filmi ve ilk iki neşeli, umut dolu filminden sonra bu zalim, dürüst, çırılçıplak ve kanata kanata her şeyi apaçık sergileyen filmi çekmiş.

"Eski bir sovyet ülkesi"nde başlıyor hikaye, nerede olduğunu bilmiyoruz. Merak edip araştırırsak eğer, filmin Estonya'da çekildiğini öğreniyoruz. Yıkılmış, terkedilmiş, yaşlanmış, bir ayağı çukurda binaları ve yozlaşmış, çökmüş hayatları iç acıtıyor. Lilja 16 yaşında, genç, yüzündeki duruluktan tüm saflığını, temizliğini, masum çocukluğunu, aynı zamanda ise bu kahır dolu evinde yaşlılığını görmek mümkün. Hayalleri var Lilja'nın, annesinin erkek arkadaşı annesi gibi onu da götürecek Amerika'ya. Orada hayatı kurtulacak. Bu yapacak hiç bir şey olmayan, fakirlikten, sefaletten ağlayan şehirden kurtulacak.

Hayallerinin peşinden koşan insanları suçlamak ne kadar mübah? Sevgilisi ile kaçıp, "sadece sen ve ben" hayatı yaşamak isteyen, 16 yaşındaki kızını tüm bu çamurun içinde umarsızca tek başına terketmeyi göze alan anneyi suçlamak ne kadar mümkün? Hayalinin peşinden koşmak istiyor, bütün bu kiri arkasında bırakmak istiyor, hiç bir zaman istemediği kızını bile. Öyle mutlu olacağına inanıyor, suçlamalı mıyız? Küfürler edebilirsin, lanetler okuyabilirsin belki böyle bir anneye. Mevcut hayatını o mu seçti diye sorgulamadan. Mutlu olmak onun hakkı mı diye sorgulamadan. Sorgulamazsın çünkü o bir anne. Hiç bir anne yapmaz bunu dersin, her annenin sorumlulukları var dersin. O istedi mi acaba o sorumlulukları? Masum ama hiç istenmeyen kızı Lilja gibi belki de onun da umutları var. Son sarılışta hıçkırıklara boğuluşu belki bir nebze içini ferahlatır. Biraz vicdanı varmış aslında dersin. Yine de sana kalmış o anneyi istediğin gibi yargılamak.

Şehrin çamuru her zaman kirletir. Şehir neresi? Şehir hayatın. Yaşadığın yer, yaşadığın şehir senin hayatın. Bu yüzden taşınmıyor mu insanlar başka şehirlere? Lilja niye kaçmak istiyor bu şehirden, bu harabeden? Bulduğu her dala niye tutunuyor, herkese her şeye niye güveniyor? Her kişinin hayalleri ve o hayallerin peşinden gerekirse sürünmek ama gitmek her kişinin yaşam ümidi, başka hiç bir şey değil. Hayallerin peşinden gidilir. Her şeyi geride bırakmak pahasına. Mevcut sahip olduklarınla yetinmelisin derler, gitme, elindekileri de kaybedersin derler. Değmez, riske girmeye değmez derler. Değmez mi gerçekten? Belki değer, belki değmez. Ama hiç bir zaman yetmez. İnsan doyumsuzdur, ezelden beri öyledir ve ebediyete kadar da öyle kalacaktır. Her zaman hayalleri vardır. O hayallere sahip olursa da, başka hayaller edinir kendine. Her bir adımda bir önceki adımı geride bırakır, bıraktığı ayak izinde harcayıp geçtiği onlarca ruh can çekişirken. O ruhlar tükenmez, her zaman harcanacak, ve çok derinden ve gerilerden iniltileri duyulsa bile, ayakkabı izinin kıvrımlarında sıkışıp kalacaktır o ruhlar.



Natasha'nın hayatı özenilecek cinsten belki. Bazen öyle ya da bazen değil. Onun değer yargıları farklı. Eleştirsen de, kızsan, küfür de etsen satabilir o ruhunu kolaylıkla. Bir tuvaletin pis fayanslarına dayar ellerini gerekirse ve kazandığı o pis fayansta bıraktıklarını unutturur. Acıyarak bakarsın onun gözlerine. Onun geride bıraktığı bir el izidir buharda ama o istediği elbiseyi alır. Sevgilisi de vardır, özendiği şeyi giyebilecek ve alacak parası da. O bu harabe şehrin kaymaklı tarafında yaşayabilmeyi başarabilir bir şekilde. Ayakları hala o cıvık cıvık çamura basıyor olsa da. Sense hissedersin ki o çamur bataklıktır, seni nereye tutunsan da bitmez tükenmez kuvvetiyle boğarcasına kendine çeken. İsyan ettiğin kadar merak da edersin o tatlı kremayı. Nasıl diye sorarsın, nasıl orası, o kremaya kaşığını batırmak ve hatta açgözlülükle kaşıkta kalan tüm parçaları bile gözlerin kapalı doyumla yalamak, nasıl dersin.

Hayal edersin, merak ettiğin gibi. Merak hayali uyandırır, hayalin seni çeker tatlı uyku gibi. Rüyaya dalmak istersin, el yordamıyla sandalyeler kurduğun çocuk çadırının içinde. İçine girdiğinde, kendini tabutta hissettirip bir an korkutsa bile seni o senin çadırın, bir gün öyle derin bir arzuyla özlersin ki onu. Çıktığında üşüyeceğini, parmaklarından kanın çekileceğini, yalnızlığın ve ölümün tüylerini ürperteceğini bilirsin ve sığınırsın çocuk çadırına, tabut gibi olsa da. Ama artık bir gün dar gelir sana o tabut, makyajınla ve göbeğinin üstünde kavuşturulmuş ama ruhsuz yatan vücuduna bir yeter demek istersin. Kaldırırsın çadırının eteğini, ufukta kaybolan bir ova bekler seni. Pencereleri kırık olmayan binalarıyla, sokaklarında serseri yangınları olmayan ve küflenmemiş potalarında basketbol oynayan sokağın çocukları olan, sadece sokak çocukları olmayan.

Çadırından çıktığın gündür yaşama yeniden bel bağladığın. Çadırında neleri bıraktığını unutursun. Volodya kalır geride, ergenlik öncesi duru aşkıyla seni seven. İşte bu şehirdir senin hayatın olması gereken, bu şehri, bu ovayı seçersin kendine hayat diye. Çadırından olabildiğince uzağa koşmaya başlarsın. Volodya'nın basket topunun sesleri ulaşamaz sana artık. Tertemizdir hayatın, gökyüzün bulutsuz, mutfağın bulaşıksız, yastık kılıfın lekesiz, sözlerin tereddütsüz, insancıkların yargısız, bakışların cesur, dudakların tebessümlü, fayansların tertemiz, kariyerin yıldızlı, bahtın şanlı, adın namlı. Heyecanından durmak istemezsin, daha çok koşarsın, daha hızlı, bacakların yana yana, damarlarındaki kan derini kavura kavura, daha hızlı, en hızlı koşarsın. Kaçabildiğin kadar ve yeni şehrini yaratabildiğin kadar koşarsın. Açarsın ellerini iki yana ki vücudunun her yerine dokunsun bu rüzgar. Ayakkabıların parçalanana kadar koşarsın, kolaydır bu şehirde yenilerini almak, üstün başın yırtılsın, ucuzdur yenisini almak, daha güzellerini, daha parlaklarını almak mümkündür orda. Kolların iki yana açık koşarsın, başını arkaya atıp, gözlerini kapatıp, tebessümlerin en büyüğünü yüzüne iliştirip. Gözünü kapattığın anda, ayağın bir taşa takılır birden. Birden düşersin, Lilja'nın annesinin onu terkedip gittiği gün, arabanın peşinden koşarken düştüğü çamur birikintisidir o. Yüzü koyun kapaklanırsın oraya birden. Korkarsın belki, yenilerini alabilirim ama ya bu çamur lekesi çıkmazsa?


Sonra farkedersin ki, o şehrin muazzamlıklarının bir kısmını aslında sen yaratmışsın. Üzülür müsün? Hayır. Sahip olduğun ve hayatın olan şey, yaşadığın şehir olduğu kadar, o şehir de senin yarattığın şehirdir aynı zamanda. Sen ne yarattıysan onu yaşamışsındır ve gerçek olan odur. Ne yaratırsan onu yaşarsın, bununla mutlu olmak da bir erdemdir. Yaratabilmek ve o yaratabildiğini yaşamak en tatminkar erdemdir.

Hayır, bıraktıkların üzülmeye değmez. Ya çadırda kalsaydım desen de koştun ya o çukura kadar, o çukura kadar koşarken aldığın nefesi o tabutta alamazsın. Şimdi nasıl bir arzuyla yanarsın, çadırımda olsaydım ya şimdi ben diye, huzur içinde yatsaydım orda, içeri soğuk girmeden, dışarda ne var diye endişe etmeden, Volodya yanımda bana hayranlıkla bakarken. Ama dışına çıkmadan bilemezdin o çadırın içini, iyi ki çıktın. O çadırı da kurarsın yeniden, Volodya da bulur seni. Volodya'nın hayali gibi, içinde her şeyi yapabildiğiniz, belki bilgisayar oyunları oynayabileceğiniz, güleceğiniz, eğleneceğiniz, üşemeyeceğiniz, sizi mutlu eden her şeyi yapabileceğiniz, hatta isterseniz sabahtan akşama kadar basketbol oynayabileceğiniz bir yerde buluşursunuz tekrar. İyi ki koştun o çukura kadar, Lale Müldür'e selam olsun, "Masumiyet kaybedilen değil, kazanılan bir şeydir!" Volodya üzülmez artık, o da mutlu öyle koşabildiğin için. Çadırda ya da basket potasının orda bekler o seni.

Şefkati can suyu gibi vermek lazım her tohumun köküne Volodya gibi, yeniden doğuşunda aldığı her nefesi ciğerlerini yakana kadar derine çeksin diye.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Stalker(Сталкер)


3, 2, 1, Action!

Hmm, (sığ düşüncelere dalar) ... Sigara Yanıkları bünyesinde ilk tanıtacağım film Stalker(Сталкер) olunca biraz farklı bir tanıtım içeriği oluşturma mecburiyeti hissettim. Yönetmen, Andrei Tarkovsky. Tekrar: Andrei Tarkovsky! İşte bu adam benim gönül rahatlığıyla - birçok film için fazlasıyla yeterli olacak biçimde - filmin 'giriş' bölümünü özetleyip ardından " - ve olaylar gelişir..." diyerek yazıyı bitirmeme engel olan kişi. Sadece bu filme özgü bir ifade olacak şekilde; eğer filmi izleyen birisi size filmin konusunu az önce belirttiğim şekilde özetlerse, bilin ki filmi pek de izlememiş. Bu cümleyi açıklamayı planlıyorum uzun uzun, çünkü Stalker hakkında yapılabilecek yegane nesnel tanıtım bu cümleden ibaret. Ama önce içeriği tamamen gözardı edip yapılan işe ve katmanlarına göz atalım biraz.

Arkadi ve Boris Strugatsky kardeşlerin The Roadside Picnic(Пикник на обочине) adlı eserlerini Tarkovsky'yle birlikte sinemaya uyarladıkları çalışmanın müzikleri Eduard Artemyev'e ait. Ön plandaki oyuncular: Aleksandr Kaidanovsky (Stalker), Alisa Frejndlikh (Stalker's Wife), Anatoli Solonitsyn (Writer) ve Nikolai Grinko (Scientist). (Özellikle Stalker ve Writer karakterlerine dikkat!)

Franz Kafka'nın Dönüşüm(Die Verwandlung) adlı eseriyle düşünce tarihine yaptığını, Andrei Tarkovsky, Stalker ile yapmış. Sahne, ışık, kamera, atmosfer, oyunculuk, müzik, senaryo: Stalker'ı kuru analiz yöntemleriyle incelemek istediğimizi varsayalım. Kulaklarımı kapayıp sadece akan kareleri seyrediyorum. Ardından gözlerimi kapatıp sadece sesleri dinliyorum. Hatta filmi kapatıp yan odaya gidiyorum. Hep aynı hayranlık hissi! Çünkü hala kulaklarımda Writer'ın tünelde yürüdüğü sahnedeki buz tutmuş zeminden çıkan seslerin ekosu var. Her karesi ayrı bir fotoğraf niteliğinde, müzikleri Pink Floyd'un 'psychedelic' dönemlerini andıran, ortam sesleriyle müziğin korkunç bir uyumla ilerlediği bir film Stalker. (imho)

Şimdi neden filmin analizini daha derinlemesine yapmayı mantıksız bulduğuma gelelim. Çünkü yönetmen açıkça "Yapma!" diyor filmde. Stalker öyle bir film ki, hem filmdeki materyalleri göründükleri şekilde ele aldığınızda, hem de anlatımın tümünün simgesel oluşundan yola çıktığınızda hayranlık bırakabiliyor. Taze, parlak, kırmızı bi elmayı andırıyor. İster içinde sadece vitamin olduğunu varsayın, ister ölümsüzlüğü barındırdığını, her halükarda çok lezzetli! Slavoj Zizek, - yönetmenliğini Sophie Fiennes'in yaptığı - The Pervert's Guide to Cinema adlı belgesel-film tadındaki çalışmasında Stalker'ı final argümanlarından biri olarak kullanır ve film üzerine oldukça detaylı, harika çıkarımlar yapar, ama biraz yanlış yapar. Yanlış yaptığı nokta elbette filmin metaforik anlatımının apaçık çözümlemeleri değil, zira Zizek böyle yanlışlar yapacak adam değil. Yanlış olan, yönetmenin diyaloglara sadece mecbur kaldığında başvurduğu halde, Writer karakterine açıkça "birşeyi tanımlarken aslında onu değiştirmiş ve hapsetmiş oluyoruz, 'şeyler' çözümlenmemelidir" dedirttiği filmin analizini yapmak! (Sorarım sana, filmi nerenle izledin Zizek?) Yine de, eğer filmde kullanılan simgesel anlatımın sınırlarının nerelere dayandığını görmek istiyorsanız, Zizek'in analizi ilginizi çekecektir.

Sonuç olarak, Andrei Tarkovsky öyle bir film yapmış ki, mesajların bilincimizde yer etmesini sağlamak için onlar üzerine düşünmemize gerek yok. Bizim izlediğimiz filmler üzerine düşünerek yaptığımız işi, Tarkovsky sinematografiyi dahice kullanarak bizim yerimize yapmış. Yani bu nehirde ilerlemek için yüzmenize gerek yok, kendinizi akıntıya bırakmanız yeterli, hatta zaruri! İyi seyirler.