Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir düşünün, restoranda oturmuş yemeğinizi yiyorsunuz ve içeriye, üzerinde plastik poşetten hallice bir yağmurluk olan, garip kabloları bedenine dolamış bir adam giriyor. Önce dilenci sanıyor ve masanıza gelip sizi rahatsız etmemesini diliyorsunuz. Sonra elinde tuttuğu bir düğme ile bu kez bir intihar bombacısı, bir soyguncu olduğunu düşünüyor ve ölmemeyi istiyorsunuz. Ama o araya giriyor ve şöyle diyor: "Bu bir soygun değil ve ben gelecekten geldim!"

Good Luck, Have Fun, Don't Die filminin açılış sahnesi böyleydi. Sam Rockwell'in canlandırığı isimsiz bu karakter gelecekten geldiğini iddia ediyor ve hatta bu gelişinin ilk olmadığını, bu anın daha önce defalarca yaşandığını ve her birinin sonu kötü bittiğini de ekliyor. İlgi çekici bir başlangıç ve Sam Rockwell neşesi ile filme başlamak iyi hissettiriyor. Ama devamında bazı 'ama'larım da var.

Film yüzeyde bir yapay zeka isyanı hiakyesi gibi görünse de aslında felaketi yapay zekanın da öncesine dayandırıyor. "Her şey sabah telefon görüşmesiyle başladı. Başlangıçta insanlar uyanır, yatakta e-postalarını kontrol eder, Facebook'a bakar, kaydırır, Twitter, X, Y, Z, neyse işte. Sadece birkaç dakika. Önemli bir şey değil. Ama sabah telefon görüşmeleri giderek uzadı. Sonunda insanlar tamamen yataktan kalkmayı bıraktılar. Toplum çöktü. İnsanlar beslenme tüplerine bağlanmak zorunda kaldılar. Tıbbi malzeme sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Ama diğer her şey berbattı. Kimse dünyanın sonunun geldiğini fark etmedi bile. " tiradıyla meseleyi bize özetliyor filmin başında. Tüm bu sosyal mesajı filmin başında verdiği için filmin devamına bir fikir bırakmıyor. Terminator'de olduğu gibi, fikri tüm filme yaymadan başında veriyor ama sonrasında aksiyon şöleni sunuyordu. Bu sebeple bu filmden de beklenen buna evrilmesi oluyor.

"Bunu daha önce denedim. Resetleyip tekrar deniyorum." repliğini kullanıyor bu gizemli ve homeless görünümlü karakter. Bu replikler, hayatın bir video oyunu gibi deneyimlenmesine dair bir metafor içeriyor. Sonsuz deneme hakkı, sorumluluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Eğer her şey tekrar edilebiliyorsa, hiçbir şey gerçekten önemli olamaz. 

Film, karakterlerin geçmişine yaptığı flashback'lerle alt katmanlı mini hikayeler sunuyor. Ekrandan kopamayan öğrencilerle bağ kuramayan bir öğretmenin, ölen çocuğunun teknolojik kopyasıyla yeniden bağ kurmaya çalışan bir annenin, dijital dünyaya alerjisi olduğu için bunun bedelini yalnızlıkla ödeyen bir genç kızın hikayeleri. Bu karakterler, teknolojinin farklı yüzlerini temsil ediyor: bağımlılık, simülasyon, kaçış, gerçeklikten kopuş... Bu noktada şu soruyu soruyor bize: teknoloji bize çözüm mü sunuyor, yoksa sorunun ta kendisi mi?


Yönetmen Gore Verbinski, anlatım dilini hızlı, parçalı ve zaman zaman kaotik anlarla oluşturuyor. Bu yaklaşımın iyi yanı, film asla sıkıcı olmuyor. Sürekli hareket halinde. Ancak bu aynı zamanda bir zayıflığa da dönüşüyor. Alt hikayeler ana hikayeyi besleyen olmuyor, aksine onu bölen, temposunu düşüren kesitler gibi duruyor. 130 dk bu gibi komedi filmleri için oldukça uzun bir süre. sürenin uzunluğu, ara hikayelerle tonun değişmesi, ayrıca bazı mesajların fazla açık ve didaktik olması filmin tadını düşüren şeyler. Tüm bunların yanında filmin en büyük artısı Sam Rockwell'in performası ve seyirciye verdiği enerji. 

Filmin zaten tematik olarak benzerleri hali hazırda ve yakın zamanda var iken daha farklı bir metot denenmek istenmiş olmasını anlayış karşılamakla beraber, bu denemenin çok da başarılı geçmediğini düşünüyorum. En net şekilde yapay zekaya olan isyanı kısmı ile The Michells vs The Machines animasyonuna tematik olarak çok buna benzeyen bir yapım. Orada da meselenin teknolojinin kendisi olmadığını, insan olduğunu söylüyordu. Yine buna benzer film olan Don't Look Up filmini de ekleyebiliriz. Orada yaklaşan felaket bir gök taşı iken ve insanların yaklaşmakta olan bu felakete olan duyarsızlığını anlatırken, bu filmde bu felaket insan kaynaklı ekran süreleri oluyor. Kaosu ve anlatımdaki komik unsurları ile de benzettiğim bir diğer film de Everything Everywhere All at Once


Kapatacak olursam, Good Luck, Have Fun, Don't Die filmi çok beklentiye girmeden vakit geçirtebilecek bir film. Çok iyi başlayan, iyi devam eden ama biraz düşük biten bir film. Fikrini başta açıkça veren, sonrasındaki aksiyon vadini karşılamayan, flashbelleklerle tempoyu düşüren ama yine de Sam Rockwell'in iyi oyunculuğuyla izleyiciyi ekranda tutmaya çalışan bir film deyip noktalayayım. 

Tüm filmografisine hakim olduğum nadir yönetmenlerden biri Anders Thomas Jensen'in son filmi The Last Viking ile yine buradayız. Daha önceki filmleri Ademin Elmaları, Flickering Lights, The Green Butchers, Men and Chicken ve Riders of Justice'tan bu zamana ne değişti, ne kaldı, The Last Viking filmi üzerinden bakıyoruz.

Anders Thomas Jensen, çağdaş Avrupa sinemasında kara mizahın en ayırt edici yönetmenlerinden biri olarak, insan ruhunun en karanlık bölgelerini alaycı bir dille görünür kılmayı başaran ender kişilerden biri. 2006 yılında Ademin Elmaları (Adam’s Apples) filmi ile hayatıma giren bu yönetmen, o günden sonra vazgeçilmezlerimden biri oldu ve sonrasında izlediğim The Green Butchers, Flickering Lights ve diğer filmleriyle de iyice perçinleşti. Tüm bu filmlerde kullandığı sinema dili; şiddet, inanç, aile, suç ve ahlak kavramlarını sistemli biçimde parçalayarak yeniden kurulmasıyla oluşuyor. Jensen’in dünyasında karakterler asla 'sağlıklı' ya da 'tam' değildir; her biri travmanın farklı biçimlerde şekillendirdiği yaralı figürlerdir. Bu nedenle yönetmenin filmleri, yalnızca hikaye anlatan yapımlar olmaktan çok, çağdaş insanın ruh haline dair karamsar alegoriler olarak da okunabilir.

Son filmi The Last Viking (Den Sidste Viking), Jensen filmografisinin bu uzun yolculuğunda hem güçlü bir devam halkası hem de belirgin bir dönüşüm noktası. Film, yönetmenin alışıldık kaotik anlatısını ve kara mizah estetiğini korurken, duygusal derinlik açısından önceki işlerine kıyasla çok daha şefkatli ve içe dönük bir ton benimsiyor. Bu yönüyle The Last Viking , yalnızca Jensen’in temalarını yeniden dolaşıma sokan bir film değil; aynı zamanda onun sinemasının bugüne kadarki birikimini duygusal anlamda sentezleyen bir yapı olarak öne çıkıyor.


Konusuna gelecek olursak film; soygun nedeniyle 15 yıl hapis yatan Anker’ın (Nikolaj Lie Kaas) şartlı tahliye ile özgürlüğüne kavuşmasıyla başlıyor. Yıllar önce çaldığı parayı yakalanmadan hemen önce kardeşi Manfred’e (Mads Mikkelsen) emanet ediyor fakat güvenli liman olarak gördüğü kardeşini biraz değişik buluyor. Çünkü Anker dışarı çıktığında, Manfred artık kendisini “Manfred” olarak değil, John Lennon olarak tanımlamaktadır. Gerçek adıyla hitap edildiğinde kendini tehlikeye atacak kadar ileri giden tepkiler vermesi ise filmin en trajikomik anlarını oluşturuyor.

Anders'in hiçbir filminde sağlıklı erkek yoktur sözünü hatırlatarak, Bu filmdeki iki kardeşin de sağlıklı olmadığını görüyoruz. Ancak Manfred'in, pardon yeni adıyla John Lennon'ın, zihinsel vehameti tahmin edilenden de fazla. Anker ise bu süreci daha ılımlı yürütmek adına kardeşini de alıp paranın gömülü olduğu çocukluk evlerine doğru yola çıkıyor. Fakat bu mekan artık geçmişe ait bir sığınak değil; ormanın ortasında bir Airbnb evine dönüştürülmüş, yabancıların gelip geçtiği tuhaf bir hafıza alanı. Ev sahipleri, evlilikleri tükenmiş, hayal kırıklıklarıyla yaşayan bir çift. Kısa süre içinde bu eve yalnızca kardeşler değil, akıl hastanesinden çıkan Beatles taklitçileri ve Anker’ın geçmişinden gelen acımasız suç ortakları da doluşuyor. Böylece film, tek bir mekanda giderek yoğunlaşan bir kaosa dönüşüyor.

Ancak bu anlatı, klasik bir suç filmi ilerleyişine sahip değildir. Çünkü bu bir Anders Thomas Jensen filmi. Para arayışı, anlatının yüzeydeki motivasyonu olarak kalıyor. Filmin asıl derdi; hafıza, kimlik ve kardeşliğin travmayla nasıl şekillendiğini görünür kılmak oluyor. 

Filmin açılış ve kapanışında yer alan animasyon Viking masalı, anlatının sembolik omurgasını oluşturuyorr. Bir kolunu kaybeden çocuğunun yalnız kalmaması için Kral'ın emriyle herkesin kolunu feda ettiği bu hikaye, filmin kardeşlik anlayışını doğrudan temsil ediyor. Manfred'i Lohn Lennon'lıktan vazgeçiremiyorsan, tüm dünyayı The Beatles üyesi yapmak zorundasın.

The Last Viking, tematik açıdan Jensen’in sinemasına bütünüyle sadıktır. Yönetmenin filmlerinde tekrar eden bazı ana eksenler bu filmde de güçlü biçimde hissediliyor:

Travmayla baş edemeyen erkek karakterler

Sorunlu aile yapıları ve işlevsiz ebeveynlik

Şiddet ile mizahın ani geçişlerle iç içe sunulması

Toplumsal normlara uyumsuz bireyler

Ahlaki düzen fikrinin sistematik olarak çökertilmesi

Bu yönüyle film, Ademin Elmaları'ndaki inanç sorgulamalarının, Men and Chicken’daki aile kaosunun ve Riders of Justice’taki erkek öfkesinin doğal bir devamı niteliğinde. Jensen evreninde karakterler asla kurtuluşa ulaşmıyor, yalnızca hayatta kalmanın farklı biçimlerini geliştiriyorlar.

Jensen filmografisinde aile genellikle travmanın kaynağı konumunda. Baba figürü baskıcıdır, ev içi sevgi eksiktir ve çocukluk çoğunlukla şiddetle şekilleniyor. Men and Chicken’da bu yapı genetik deformasyona dönüşürken, Riders of Justice’ta kayıp ve yas, erkek karakterleri kaçınılmaz bir intikam döngüsüne sürüklüyor.

The Last Viking’de ise kardeşlik ilk kez yalnızca yıkıcı değil, iyileştirici bir bağ olarak da sunuluyor. Bu bakımdan diğer filmlerinden ayrılan bir yapıya da sahip. Sorunu üreten kadar, sorunun çözümü olarak da aile gösteriliyor. Anker sert, duygularını bastırmış ama öfkesini kontrol edemeyen bir karakterken, Manfred ise gerçeklikle bağını koparmış, çocuklukta takılı kalmış bir figür. Ancak bu iki uç, birbirini tamamlayan bir denge yaratıyor. Anker korumak için sertleşiyor, Manfred ise hayatta kalmak için başka birine dönüşüyor. Bu bağlamda film, Jensen sinemasındaki en duygusal kardeşlik anlatısını ortaya çıkarıyor. 


Oyuncu kadrosunda Anders Thomas Jensen'in tüm uzun metraj filmlerinde olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas ile Flickering Light filmi hariç diğer filmlerinde olan Nicolas Bro olmazsa olmazı Jensen'in. Mads Mikkelsen, abartıya kaçması çok kolay bir karakteri büyük bir sadelikle oynuyor. John Lennon taklitleri bile bir parodiden çok, içsel bir çığlık gibi hissediliyor ve karakterin kendisini gerçekten John Lennon sandığına ikna oluyoruz. İkna olmayıp ona eski adı olan Manfred ile hitap edildiğinde ne tepki vereceğini biliyoruz en azından.

The Last Viking, Anders Thomas Jensen filmlerini sevenler için yine sevilecek bir film. Yönetmenin en iyi filmi olmasa da en insani, en yumuşak filmi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Günümüz sinemasında yalnızlık, aidiyet ve kimlik arayışı temaları giderek daha görünür hâle gelirken, Rental Family bu meseleleri oldukça sıra dışı bir toplumsal pratik üzerinden ele alıyor. Japonya’da gerçekten var olan 'kiralık aile' hizmetlerinden ilham alan film, ilk bakışta tuhaf hatta rahatsız edici görünen bu sistemin ardındaki duygusal boşluklara odaklanıyor. Yönetmen Hikari, dramatik olduğu kadar absürt bir fikri sıcak, melankolik ve zaman zaman fazlasıyla duygusal bir anlatıyla perdeye taşıyor. Ancak tam da sert bir zemine geçiş yapacakken film kendisini güvenli bir limana park ederek düz bir filme evriliyor.


Rental Family, yıllar önce bir diş macunu reklamı için Japonya’ya gelen ve Tokyo’da yaşayan Amerikalı oyuncu Phillip Vandarploueg (Brendan Fraser), kariyerinin hiçbir zaman ilerlememesi ve Amerika’da onu bekleyen kimsenin kalmaması nedeniyle bu ülkede sıkışıp kalıyor. Günlük ajans işleri ile geçimini sağlamakta zorlanan Phillip'e bir gün 'kiralık aile' hizmeti veren bir şirketten iş teklifi geliyor.

Bu şirket, müşterilerine sahte ama duygusal olarak tatmin edici ilişkiler sunuyor: düğünler için kiralanan eşler, cenazeler için yas tutan yakınlar, yalnız insanlara arkadaşlık eden yabancılar… Başlangıçta bu roller Phillip için geçici ve zararsız görünürken, zamanla üstlendiği görevler daha karmaşık ve etik açıdan problemli hâle geliyor. Özellikle Mia (Shannon Mahina Gorman) adlı küçük bir kız çocuğuna onun babasıymış gibi davranmak zorunda kaldığı iş, rol ile gerçeklik arasındaki sınırların giderek bulanıklaşmasına neden oluyor. Philip mi Mia'nın baba ihtiyacını karşılıyor, yoksa MiaPhilip'in bir aile ihtiyacını karşılıyor, burada roller grileşiyor. 


Rental Family’nin merkezinde modern toplumun derinleşen yalnızlık sorunu yer alıyor. Günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan bu mesele, artık sinemada da giderek daha fazla görünürleşiyor.  Film, bireylerin gerçek ilişkiler kurmak yerine, duyguların dahi metalaştığı bir sistem içinde 'kiralanabilir' hale gelmesini sorguluyor. Ki bu uygulama hali hazırda Japonya'da olan ve filme de ilham kaynağı olan bir uygulama. 

Film aynı zamanda 'rol yapma' fikrini yalnızca oyunculuk üzerinden değil, gündelik hayatın tamamına yayılan bir metafor olarak da ele alıyor. Karakterlerin hemen hepsi, toplumun beklentileri karşısında bir kimliği oynamak zorundadır; iyi baba, saygın eş, başarılı evlat… Phillip’in yaptığı iş, bu anlamda sıra dışı değil; yalnızca herkesin gizlice yaptığı şeyi görünür kılıyor. Kimlik üzerinde gerçekten o kişi olsalar dahi, birçok insanın sadece rolünü oynadığını hatırlatıyor. "Hepimiz hayatta rol yapıyoruz" klişesi barındırsa da.

Ancak film bu güçlü tematik zemine rağmen etik soruları çoğu zaman yüzeyde bırakıyor. Özellikle Mia üzerinden kurulan hikaye, duygusal olarak etkileyici olsa da, izleyicide ciddi bir rahatsızlık hissi yaratıyor. Bu rahatsız edici duyguyu yönetmenin daha fazla kaşıması beklenirken o ise elini çekmeyi, filmi daha güvenli bir limana park etmeyi yeğliyor. Fark yaratabilecek büyük bir fikri, küçük ve güvenli bir hikayeye indirgeyip, rahatsız etmekten kaçınıyor kısaca. Mia hikayesine odaklanarak dramatik anlamda bir kırılış yapmaktan kaçındı madem, bari kiralık aile hizmeti veren bu ajansın sahibi Shinji Tada (Takehiro Hira) üzerinden bir sistem eleştirisi yapabilmeliydi. Kişilerin zaaflarından faydalanarak, duygusal eksikliklerini para için sömüren bu uygulamaya da bir eleştiri getirebilirdi, ama ondan da kaçınıyor yönetmen. Veyahut da Aiko (Mari Yamamoto) karakteri üzerinden sistemin bu tarafında olan oyuncuların sömürülmesine de biraz odaklanabilirdi. Tek bir sahne ile geçiştirilen bu kısım, biraz daha derin işlenebilirdi. 

Benim aklıma gelen 3 farklı yoldan birini işlese daha iyi bir film çıkabilirdi karşımıza. Yönetmenin tek eleştirilecek yanı da bu değil, diğer bir eleştiri konusu ise filmin tonu. Film, zaman zaman son derece ağır ahlaki meseleleri, iyi hissettiren, soft bir anlatıya feda ediyor. Sahnenin gelişi 'mendillerinizi hazırlayın' diyor, ama gidişi 'eee başka başka nasılsın' oluyor. 


Rental Family, iyi bir fikirden yola çıkan, derin anlamlar vaat eden, ancak bunu yapmaktan çekinen bir film. Yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyet ihtiyacı üzerine düşündürücü anlar sunarken, bu temaların karanlık tarafına tam anlamıyla inmeye cesaret edemiyor. Tüm kusurlarına rağmen modern dünyada duyguların bile hizmet sektörüne dönüştüğü bir gerçekliği görünür kılması bakımından değerli. The Whale filmindeki oyunculuğuyla taze Oscar kazanan Brendan Fraser'ın performansı, her şeye rağmen yine filmin en iyisi. Fraser, sessiz bakışları ve bedensel kırılganlığıyla Phillip karakterinin içsel boşluğunu başarıyla yansıtıyor. Filme puanım 7/10

2003 yapımı Kore filmi Save The Green Planet'in özgün yapısından yola çıkarak hem sınıfsal bir hiciv, hem de çağımızın komplo teorilerine dair kara komedi sunan Yorgos Lathimos'un son filmi Bugonia filmine 3 pencereden bakmak gerekiyor. Birincisi; bireysel bir film yapımı olarak. İkincisi; uyarlama olduğu için orijinali üzerinden. Üçüncüsü; Bir Yorgos Lanthimos filmi olması üzerinden.



Filmin hikayesine kısaca bakacak olursak; sevdiğim oyunculardan biri olan Jasse Plemons'un canlandırdığı paranoyak ve öfkeli bir arıcı olan Teddy merkezinde konumlanıyor. Teddy, dünyanın çöküşünü, özellikle de arı nüfusunun yok oluşunu büyük bir biyo-teknik firmasına bağlayan komplo teorisine inanan biri. Şirketin CEO'su Michelle Fuller'in (Emma Stone) aslında bir Andromeda galaksisinden gelen bir tür uzaylı olduğuna inanıyor. İnternette dolaşan komplo videoları ile yeterince inancını doldurduğu kuzeni Donny (Aidan Delbis) ile birlikte Michelle Füller'i kaçırarak, işkenceyle ona gerçeği itiraf ettirmeye çalışıyor. Günümüz dünyasında hepimizin çevresinden en az 1 Teddy geçmiştir. Ve bu onlardan birinin hikayesi kısaca.

Bugonia, günümüz toplumunu şekillendiren üç mesele etrafında dolaşıyor; komplo teorileri ve bilgi kirliliğinin yükselmesi; kurumsal güç ve biyoteknolojik etik; sınıfsal yabancılaşma ve kolektif öfke. Teddy'nin dünyasında bilginin tek kaynağı internetteki 'araştırmalar(!)'. Ve buna, kendisine uygulanan bir ilaç deneyi yüzünden komada olan annesi gibi kişisel travmalar da eklenince nasıl ölümcül sonuçlar doğurabileceğini film bize ilk etapta sunmak istiyor. Diğer yandan da Michelle Füller gibi şirket devlerinin insanların yaşamlarını nasıl belirlediğini sorguluyor. Lathimos burada taraf seçmekten kaçınıyor. Teddy'nin öfkesini anlaşılır buluyor, ancak zalimliğini korkutucu sunuyor. 

Lanthimos, bu filmde önceki filmlerine kıyasla daha doğrudan bir hikaye anlatıyor. İzlenmesi en kolay Lanthimos filmlerinden biri. Ancak bunu yaparken alıştığımız rahatsız edici estetiğinden ödün vermiyor.Yukarı-aşağı bakış açılarına dayalı kadrajlar, keskin müzikler... Özellikle Michelle'nin sorgulandığı sahnelerde kamera, Michelle'i yüksek açıyla bir kurban gibi, Teddy'i ise düşük açıyla bir cellat gibi göstererek ironik bir ters yüz etme var. Kurbanı yücelten bir bakış açısı. 


Oyunculuklara baktığımızda Jesse Plemons'un paranoyak Teddy performansı iyi. Bunun yanında Emma Stone'un soğuk, mekanik ve yer yer ürkütücü oyunculuğu, canlandırdığı karakter olan Michelle Füller için cuk diye oturuyor. Filmin gizli oyuncularından biri de elbette arılar. Filmin adının dayandığı Bugonia mitinde; arıların, ineğin leşinden kendiliğinden oluştuğu inancı var. Dolayısıyla azalan arı nüfusunun artışı için bazı ineklerin ölmesi gerektiği inancını kullanıyor burada yönetmen.


Ama şunu söylemeliyim ki, Bugonia; Yorgos Lanthimos'un provokatif sinema dilini kısmen yansıtsa da ortaya çıkan sonuç ona ait olamayacak kadar hafif ve ton olarak dağınık. Orijinal Kore filmi Save The Green Planet'te kare komedi ton olarak ağırlık sağlasa da Lanthimos yapımı olan Bugonia filminde kara komedi unsuru yer yer kayboluyor, bazen trajedi oluyor, bazen de düz bir komedi. Film sanki ulaşmak istediği finale hizmet etmek için gereğinden fazla oyalanıyormuş gibi duruyor. 

Ayrıca Lanthimos'un genellikle kurduğu görsel ironi ve ahlaki muğlaklık, burada yüzeysel bir provokasyona dönüşüyor. Film, komplo teorisi, biyoteknolojik güç unsurları gibi temalara dokunuyor ama bunları derinleştirmek yerine finale hizmet eden birer ambalaj olarak kullanıyor. Görsel olarak, oyunculuk olarak, haliyle yapım olarak orijinalinden iyi dursa da, filmin duygusal tutarlılığı ve sürekliliğindeki eksiklik kendisine yakışmıyor. Hele ki Lanthimos filmi izlemek isteyen izleyicisine bunu yapmak hiç hoş olmuyor.

Girişteki 3 kıstasa göre özet geçecek olursam:
1. Bireysel bir film olarak : İzlemesi kolay, orta halli bir film.
2. Orijinali üzerinden: Yapım olarak Bugonia oldukça önde, ama Kore yapımının ton tutarlılığı daha iyi.
3. Lanthimos filmi olarak: Kendi tarzına fikirsel olarak da görsel olarak da oldukça yavan ve düz.

Bazı filmler vardır; büyük beklentilerle değil, yalnızca tek bir görüntü, tuhaf bir afiş ya da açıklanması zor bir hisle izleme listesine girer. Matar a Dios (aka Killing God) tam olarak bu türden bir keşif filmi benim için. Geçen ay bu şekilde önüme düşen ve bloga da misafir ettiğimiz The Coffee Table filminin yönetmeninin ilk uzun metraj filmi olarak radarıma giren bu yapım, seyircisini ne klasik bir korku filmi ne de düz bir komediyle karşılıyor. Aksine, kara mizah, absürt anlatı, dinsel alegori ve aile dramını tek bir çatı altında birleştiren bu film; rahatsız edici olduğu kadar eğlenceli, saçma olduğu kadar da derinlikli bir film. Festival yolculuğunda önemli ödüller kazanmasına rağmen geniş dağıtım imkanı bulamayan Matar a Dios, bugün hala gizli kalmış bir güzellik benim için.


Bir Yılbaşı gecesi için Carlos (Eduardo Antuna) ve Ana (Itziar Castro), şehirden uzakta bir kır evinde yeni yılı karşılamak üzere hazırlık yaptığı sırada filme dahil oluyoruz. Çiftin ilişkisi, Ana’nın patronuyla yaşadığı şüpheli bir yakınlaşma nedeniyle biraz gergin. Eve Carlos’un depresyondaki kardeşi Santi (David Pareja) ve kısa süre önce eşini kaybetmiş olan babaları Eduardo (Boris Ruiz) da katılıyor. Aile içi kırgınlıklar, bastırılmış öfkeler ve suçluluk duyguları yavaş yavaş yüzeye çıkarken, gecenin sıradan aile dramı çok daha tuhaf bir olayla bölünüyor.

Önce üst katta duyulan bir tıkırtı için evde bir hırsızın olduğundan şüpheleniyor. WC'de üst üste iki kez çekilen sifon için "hırsız olsa sifonu kullanmaz" yorumuyla bu seçenek eleniyor. Uzunca bekleyişin ardından kapıdan gizemli bir cüce çıkıyor ve kendisinin Tanrı olduğunu iddia ediyor. Ancak getirdiği haber kutsal olmaktan çok uzak: İnsanlık sabaha karşı tamamen yok edilecektir. Yalnızca iki kişi hayatta kalacak ve bu dört kişilik aile, kimlerin yaşayacağına kendileri karar vermek zorunda. Zaman daralırken aile üyeleri, yalnızca birbirlerini değil, kendi ahlaki sınırlarını da sorgulamaya başlıyor. Tartışmalar ilerledikçe, mesele kimin kurtulacağı olmaktan çıkıyor ve çok daha uç bir noktaya evriliyor: "Belki de en kolay çözüm Tanrı’yı öldürmektir."


Matar a Dios yüzeyde absürt bir korku-komedisi gibi görünse de özünde son derece karanlık bir insanlık portresi çiziyor. Film, Tanrı fikrini metafizik bir varlık olmaktan çıkarıp kusurlu, alkolik, öfkeli ve umutsuz bir karaktere dönüştürerek klasik inanç anlatılarını biraz eleştiriye açıyor. Buradaki Tanrı, insanları yargılayan mutlak bir güçten ziyade, insanlığın yarattığı kaos karşısında tükenmiş bir figürdür.

Film boyunca aile bireylerinin sırları ortaya döküldükçe; bencillik, sadakatsizlik, ırkçılık, cinsiyetçilik, umursamazlık ve ahlaki ikiyüzlülük bir bir görünür hale geliyor. Yönetmen Casas ve Pinto, insanlığın sonunu büyük politik ya da küresel meselelerle değil, küçük bir ailenin içindeki çürüme üzerinden anlatıyor kısaca. Bu mikro kozmos, filmin temel mesajını da açık ediyor: Dünya büyük felaketlerle değil, küçük ahlaki çöküşlerle yok olmaktadır.

Özellikle Santi karakteri üzerinden ele alınan depresyon ve yaşam isteğinin kaybı, filmin mizahi tonunu zaman zaman kırarak hikayeye beklenmedik bir duygusal derinlik kazandırıyor. Film bu yönüyle, yaşamın değerini sorgularken bile kesin cevaplar vermekten kaçınıyor; seyirciyi rahatsız eden bazı sorularla baş başa bırakıyor.


Yönetmenin filmleri olan Matar a Dios ve The Coffee Table, biçimsel olarak çok farklı görünseler de aynı düşünsel evrenden besleniyor. Her iki filmde de aile kavramı kutsal bir yapı olarak sunulmuyor. Aksine, felaketin doğrudan kaynağı konumundalar. Her iki film de neredeyse tamamen tek bir mekanda geçiyor ve karakterleri zamanla yarışan kapalı bir anlatının içine hapsediyor. Zamansal ve mekansal açıdan klostrofobik bir gerginlik oluşturuluyor. Ve her iki film de kara mizah üzerinden ilerliyor; ancak mizahın işlevi değişik. Matar a Dios’da mizah bir savunma mekanizmasıdır. Seyirci gülerek rahatlar, absürtlük şiddeti yumuşatıyor. The Coffee Table’da ise mizah neredeyse sadist bir işleve sahip. Gülme isteği anında boğazda düğümleniyor. Mizah artık rahatlatmaz; aksine seyirciyi suç ortağına dönüştürüyor. 
Matar a Dios yüksek sesli bir film. Karakterler bağırıyor, tartışıyor, kavga ediyor. Ahlaki kriz kolektiftir. Herkes konuşuyor. The Coffee Table ise neredeyse sessizlik üzerine kurulu. Suç bireyseldir. Baş karakter, yaşanan felaketin ağırlığını tek başına taşıyor. Film ilerledikçe diyaloglar azalıyor, bakışlar uzuyor.

Toparlayacak olursam, Hem Matar a Dios, hem de geçen hafta yazdığım The Coffee Table filmleri benzer gibi duran ama her ikisinin de bıraktığı duygu çok farklı olan iki film. Gözümde az bilinen güzel filmlerden konumundalar ve film tavsiyesi isteyen olduğunda 'onu izlemiştim' cevabını duymayacağınız ya da çok nadir duyacağınız filmler arasına bunu alın derim.


Caye Casas'ın ikinci uzun metraj filmi olan The Coffee Table (ilk uzun metrajı Matar a Dios (Killing God)), kara mizah ile saf dehşet arasında gidip gelen tonuyla yalnızca bir 'şok filmi' olmanın ötesine geçen; ebeveynlik, suçluluk ve ev içi iktidar ilişkileri üzerine acımasız bir alegori kuruyor. Film, seyircisini güvende hissettiren tanıdık bir ev ortamını adım adım bir kabusa dönüştürürken, mizahın sınırlarını da zorlayan bir film anlatısı sunuyor. İçinde olmak istemeyeceğiniz bir duruma, dışarıdan izleyici olarak ne kadar katlanabilirsiniz, bunu test etmeniz için buyurun filme.



Filmin hikayesine kısaca bakmak gerekirse: Yeni ebeveyn olmuş Jesus (David Pareja) ve María (Estefania de los Santos), ilişkilerindeki gerilimi bastırmaya çalışırken evleri için yeni bir orta sehpa satın almaya karar veriyor. Mağazada yaşanan küçük bir tartışma, çiftin güç dengeleri ve bastırılmış öfkeleri hakkında ipuçları verirken, grotesk tasarımlı cam sehpa için nihayet karar kılınıyor ve eve getiriliyor. María’nın kısa süreliğine evden ayrılmasıyla Jesus, bebeğiyle ilk kez yalnız kalıyor. Eksik bir vida, geri dönen bir satıcı ve sıradan görünen bir dizi tesadüf, anlatının kırılma noktasına zemin hazırlıyor ve gerilimin ipuçları burada izleyiciye verilmeye başlıyor. Bundan sonra film, izleyiciyi neredeyse dayanılması güç bir suç ortaklığı duygusuna sürükleyerek tek bir mekan içinde yoğunlaşan bir psikolojik cehenneme dönüşüyor.

The Coffee Table’ın merkezinde yalnızca bir kaza değil, bu kazanın etrafında örülen sessizlik, inkar ve suçluluk hali yer alıyor. Film, modern ebeveynliğin romantize edilen yüzünü paramparça ederken, özellikle erkeklik krizi ve pasif öfke üzerine yoğunlaşıyor. Jesus karakteri, hayatındaki tüm kararların başkaları tarafından alındığına inanan, edilgenliğini küçük bir nesne üzerinden telafi etmeye çalışan trajik bir figürdür. Kahve sehpası, bu anlamda yalnızca bir eşya değil; bastırılmış iktidar arzusunun, yanlış seçilmiş bir sembolün ve geri dönüşü olmayan bir hatanın maddi karşılığıdır.

Aynı zamanda film, kara mizahın etik sınırlarını da tartışmaya açıyor. İzleyici, dehşetin bilgisine sahipken karakterlerin gündelik konuşmalarına, absürt kesintilere ve neredeyse sitcomvari durumlara tanık oluyor. Bu çelişki, seyirciyi güldürmekten çok rahatsız etmeyi amaçlıyor. Çünkü film asıl olarak 'neye gülebiliriz?' sorusunu da sorarken gündelik hayatta gülüp geçtiğimiz sohbet ortamlarında gizli bu nevi nice olayların olabileceğini de bize hatırlatıyor. Mizah, burada bir rahatlama değil, suçluluğun ve utancın üzerini örten bir mekanizma olarak işlev görüyor. Yine çoğu zaman hepimizin yaptığı gibi.


Yazarken olabildiğine dikkat etmemin sebebi, filmi izleyenler için ana unsur olan gerilim noktası hakkında spoiler vermek istemeyişimdir. Tanık olduğum olaylara ve neticesinde bende oluşan duygulara sizin de sıfırdan tanıklık etmenizi istediğimden. The Coffee Table, izleyiciyi konfor alanından çıkarmayı hedeflediği kesin. Rahatsız edici olduğu kadar cesur da bir film. Herkes için uygun olmayan bu anlatı, şok etkisini ucuz numaralarla değil, etik ve duygusal sınırları zorlayan bir kurgu üzerinden inşa ediyor. Film, bitiminden sonra bile zihinde kalmaya devam eden sorularıyla, çağdaş Avrupa korku sinemasının en huzursuz edici örneklerinden biri olarak hafızamda yer edecek. 

Bazen karşımıza, daha önce hiç adını sanını duymadığımız eski bir film veya taze çıkmış yeni bir film düşer. Bilgi edinmek için IMDB sayfasına baktığımızda kenarda 8 üzeri bir puan görünce izlemeye karar veririz. Ama izledikten sonra tepkimiz "nasıl yani? neden ki?" diye olur ve o yüksek puana bir türlü anlam veremeyiz. Bu durumu yaşayanımız çoktur. Peki 1 Aralık 2023 tarihi itibariyle 8.3 puana sahip olan The Holdovers bunlardan biri mi?


The Holdovers filminin yönetmeni Alexander Payne'i Sideways filminden hatırlayanlarınız olacaktır. Tıpkı bu filmin baş karakteri Paun Hunham'ı canlandıran Paul Giamatti'yi de hatırlayacağınız gibi. Yönetmenlerin, benzer tattaki filmler için aynı ya da benzer oyuncularla çalışma zafiyetleri var. Önceki filme tadını verenin hikaye mi anlatım mı yoksa oyuncular mı konusundan emin olmadıkları durumda yeni projelerinde çok da değişikliğe gitmezler. Bu bazen kişilere alışkanlık, bazen de anlaşım ve uyumda kolaylık verdiği için olabilir. Birçok Cem Yılmaz filmi gibi.

Kısaca bu filmden bahsetmem gerekirse; Barton Akademisi kısmen kalburüstü aile çocuklarının kaldığı yatılı bir öğrenci okuludur. Christmas tatilinde de öğrenciler 2 haftalık izne çıkar ve ailelerinin yanlarına giderler. Ancak bazı sebeplerden dolayı tatile çıkamayacak olan öğrenciler oluyor. Ve bunlara eşlik edecek olan okulun demirbaş öğretmenlerinden Paul Hunham (Paul Giamatti). Ve 3 ayaklı masa oluşuyor.

Paul Hunham, öğrencileri ve okul personeli tarafından pek sevilen biri değildir. Hatta hayatın geneli itibariyle pek seveni yoktur. Bu yüzden her christmasta olduğu gibi bu christmasta da okulda nöbetçi kalacak kişi odur. Nöbet derken, sanki bir evi varmış da oraya gitmiyormuş gibi de düşünülmesin. Okulda yatıp kalkan, okulda yaşayan, okul dışında bir yaşamı olmayan bir öğretmen kendisi.Tek gözünde çarpıklık olan ama hangi gözünün bozuk olduğuna yer yer sizin de emin olamayacağınız şekilde bakıyor, ki bu değişimin de bir anlamı var.

Masanın ikinci ayağını okulun aşçısı Mary oluşturuyor. Karakter ismiyle de, kendisine biçilen aile yapısıyla da ve olayların geçtiği zaman itibariyle manidar bir durum oluşmuş. Mary, oğlunu kaybetmiş bir anne. Doğumdan önce de kocasını kaybetmiş. Yani yalnız başına doğum yapmış ve sonrasında oğlunu da kaybetmiş bir anne. Ve adı da Mary. 

Masanın son ayağını oluşturan kişi ise okulun munzur öğrencisi Angus. Sınıf tekrarları yaptığı için arkadaşlarına nispeten daha gelişmiş ve daha olgun durması onu biraz kibirli yapmış. Ki gösterdiği zekasıyla bunu hakediyor da diyebiliriz. Ama içini açıp Angus'un hayatına baktığımızda çevresine gösterdiği o vurdumduymaz tavrın kibirden kaynaklanmadığını, aile hayatında yaşadıklarının dışavurumunu bu yolla gizlemeye çalıştığını görebiliyoruz. Zira annesi ile tarafından dışlandığı için christmas tatilini okulda geçirmek zorunda kalmıştır kendisi. Ne gariptir ki filmin bir yerinde okulun aşçısı kaybettiği oğlu için "oğlum onu terk ettiğimi düşünecek" diyor. Çünkü oğullar hep terk edildiklerini düşünürler. İsa da öyle düşünmüş "eli eli lema şevaktani ( tanrım beni neden terkettin)" demişti ölmeden önce.



Filmin 3 ayağına da kısaca değinmiş olduk. Ve anlaşılacağı üzere bu film bir christmas filmi. Christmas filmi ile kasıt christmasta geçen ya da onu konu edinen filmler değildir sadece. Christmas döneminde izlenmesi beklenen, o dönemde daha manalı olan ve o dönemde izlenildiğinde kişilerin daha çok empati kurarak filmin içine sızabilecekleri filmleri kastediyorum. Bunlar da genelde aile üzerinde konu edilir. Ya tüm ailenin bir araya geldiği mutlu bir resim çizilir. Ya da ailesizliğin verdiği yalnızlık. Aile kültürünün bir tutma gibi bir misyonu vardır yani bu filmlerin. Ve en büyük alıcısı da Amerika, Kanada ve Avrupa'dır haliyle. O yüzden bu filmler çıktıkları an itibariyle bu ülkelerden ciddi bir izleyici ve beğeni toplar. Ve zamanın geçmesi, filmin öteki ülkelere de yayılmasıyla puan daha ortalamaya kavuşur ve düşmeye başlar. Bu da onlardan biri olacaktır. Film kesinlikle kötü değil, güzel film. 8.3 etmez, 7,5 da etmez, ama 7,2 hakkıdır ve bu da gayet iyi bir film demektir. Christmas sonrası 8.3ten aşağı inip kaça oturacak bekleyip göreceğiz. 

Bazen anlam veremediğimiz yüksek puanlı filmlere gereksiz yere fazla anlam aramayın yani, kültürel bir şey. Bizim dönüp dolaşıp Hababam Sınıfı izlememiz gibi, dönüp dolaşıp The Breakfast Club izleyenler var. Yapacak bir şey yok.


The Holdoevers filmini oylayan ülkeler ve oy dağılımı.


Bu filmin yapılacağını ilk duyduğumda "izlememe gerek yok, orijinalini (A Man Called Ove) izledim" demiştim. Neticede geçmişte ABD için yeniden uyarlanan Funny Games ve Oldboy faciaları vardı. Ancak Tom Hanks hatırına şans vermeye değer buldum ki "iyi ki de izlemişim" dedirtti. O filmi de bilmeyenler için kısaca şunu söyleyeyim: A Man Called Otto; huysuz, aksi ve kuralcı bir dul olan Otto Anderson'ın hikayesini konu alıyor.

Tom Hanks'in canlandırdığı, filmin baş karakteri olan Otto Anderson, park etme, çöp atma gibi en basit mahalle kurallarının bile titizlikle uygulanmasını takıntı haline getirmiş ve en küçük aksaklığa kolayca sinirlenen bir karakter. Bu gibi kimseler komşularınca ya hiç sevilmez ya da kuralları ve sınırları belli birisi olduğundan saygı duyulur. Otto için izleyicide henüz oluşmuş bir izlenim ve duygu yokken tanımaya başlıyoruz onu. Bu sebeple filmin sonunda edineceğimiz tavır için henüz vaktimiz var.

Ancak Otto sevimsizliğinin devam etmeyeceğinin en belirgin nişanesi, onu canlandıran Tom Hanks'in kendisi. Çünkü Hanks, kendisinden irite duyacağımız bir rolde hiç bulunmadı. Şaşkın oldu, aptal oldu, yalnız oldu ama hiç öteki olmadı. Mafya üyesi olduğu filmde (Road to Perdition) bile seyircinin seveceği tarafta durdu. Bu sebeple Otto'nun uzun süre meymenetsiz suratlı ve mutsuz kalabileceğine olan inancımız Tom Hanks'in varlığı ile zayıflıyor. Çünkü söz konusu Tom Hanks olunca seyircinin beklentisi 'o sevilen adam kesin ortaya çıkacak' beklentisinin karşılanacağına çok emin. 

Filmin hikayesine bakacak olursak, eşini kaybetmiş olan Otto, hayatına son vermek istiyor. Ancak intihar girişimleri sürekli olarak yeni komşusu Marisol (Mariana Trevino) ve ailesi tarafından kesintiye uğruyor. Fakat film, bu intihar girişimlerini bazen beceriksizce komik, bazen de sadece tuhaf bir tonda işleyerek tonsal sapmalar yaşıyor. Derin düşüncelere dalacak sosyolojik bir ciddiyete de bürüneceğimiz yerde, o temadan çabucak bizi çıkarıyor. Amaç belki de bu, o tona çok bulaşmamak ve derhal çıkmak. 

Otto'yu da o moddan çıkaran bu yeni komşuları oluyor. Özellikle Marisol'un sabrı sayesinde Otto yavaş yavaş kabuğundan çıkmaya başlıyor, bir gence yardım ediyor ve Marisol ile kontrollü bir dostluk kuruyor. Film, özellikle kurallara sıkı sıkıya bağlı olan Otto'nun kurallarının esnetilebilmesini, Marisol'ün sevgi, hoşgörü ve şefkatli yaklaşımı ile mümkün olduğu vurgusunu da yapıyor. 

A Man Called Otto (USA) veya A Man Called Ove (İsveç) hangisi izlerseniz izleyin, bana göre hiçbir şey kaybetmezsiniz diğerini izlememiş olmakla. Duygu ve mesaj açısından ikisi de amacına uygun ve başarılı. Tek vermeniz gereken karar, orijinal dilinde izliyorsanız, İngilizce mi izlemeliyim yoksa İsveççe mi, hepsi bu bence. 

Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?



İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler. 

Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen'in filmografisinde tekrar eden birkaç temel eksen var. Bunların başında 'erkeklik krizi' yer alıyor. Jansen'in filmlerinde erkek karakterler güçlü oldukları için değil, duygusal ve mental olarak sakat oldukları için var oluyor. Son filmi Riders of Justice'da da bu sekmiyor. Travmatik bir kayıp kayıp yaşayan soğukkanlı bir erkek figürünün, şiddetle örülü bir adalet arayışını izlediğimiz bu filmde, Jansen yine kendi sadık izleyicisine istediğini veriyor.


Daha önceki filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de Mads Mikkelsen ana karakterlerden birini, Markus'u canlandırıyor. Markus (Mads Mikkelsen), Afganistan'da görev yapan bir askerken eşinin ölüm haberini alıyor. Eve döndüğünde, ergenlik çağındaki kızı Mathilde (Andrea Heick Gadaberg) ile arasında derin bir mesafe olduğu anlaşılıyor. Markus'ın yasla baş etme biçimi, duygularını bastırmak ve sert bir disiplinle hayata devam etmek iken, eşinin öldüğü olay hakkında bir fikri olan istatistikçi arkadaşı Otto (Nikolaj Lie Kaas) ve onun iki arkadaşı Lennart (Lars Brygmann) ile Emmenthaler (Nicolas Bro), tren kazasının bir rastlantı değil, planlı bir suikast olduğuna inanıyor. Bu iddia, Markus için hem eşinin ölümüne bir anlam yükleme, hem bastırdığı öfkesini yöneltecek somut bir hedef bulma, hem de kızı ile duygusal bağını bir nebze hafifletecek bir fırsat olarak karşısına çıkıyor. Film bu noktadan sonra alışılagelmiş şekilde Jensen tarsı kara mizah ciddiyeti ile intikam filmine dönüşürken, Mathilde'nin de yas sürecinde bu tuhaf grup ile geçici aile ilişkileri kurmasını izliyoruz.

Filmin merkezinde 'olan biten her şey bir neden-sonuç zincirinin ürünü müdür, yoksa bazı şeyler gerçekten sadece tesadüf müdür?' sorusu yer alır. Otto’nun olasılık hesapları ve Mathilde’nin duvarına yazdığı olası senaryolar, bu sorunun rasyonel bir cevabı olmadığını sürekli hatırlatıyor. Jensen, tesadüf fikrini yalnızca anlatısal bir oyun olarak değil, yasla baş etmenin temel psikolojik mekanizmalarından biri olarak ele alıyor. Çünkü bir suçlu bulunduğunda, acı daha katlanılabilir hale geliyor; öfke yön değiştiriyor, karmaşa hali bir düzen hissine bürünüyor. Mathilde’nin söylediği gibi, “hayat, kızabileceğin biri olduğunda daha kolay” Film tam da bu cümleyi etik, felsefi ve duygusal düzeyde didikliyor.

Aynı zamanda Riders of Justice, erkeklik, bastırılmış duygular ve şiddet arasındaki ilişkiyi de eleştiriyor. Markus’un asker kimliği, onun duygusal körlüğünün bahanesi gibi. Terapiden kaçışı, kızını inciten sözleri ve ani öfke patlamaları, filmin onu yücelten değil, mesafeli bir bakışla ele alan tutumunu güçlendiriyor. Bu anlamda film, seyirciyi Markus’la özdeşleşmeye değil, onu anlamaya ama onaylamamaya davet ediyor. Erkeklere 'bakın bu Markus ve Markus gibi olmayın' diyor, Jansen'in daha önceki filmlerinde de dediği gibi.

Anders Thomas Jensen’in en güçlü yanı, tonlar arasındaki riskli geçişleri ustalıkla kurabilmesi. Film, son derece karanlık şiddet sahneleriyle absürt mizahı yan yana getiriyor; ancak bu ikilik hiçbir zaman ucuz bir tezat hissi yaratmıyor. Özellikle Otto, Lennart ve Emmenthaler üçlüsü, neredeyse bir 'entelektüel gerzek' ekibi gibi işlev görürken, her birinin travmatik geçmişi filmin duygusal ağırlığını dengeliyor. Jensen, karakterleri olayların hizmetine sokmak yerine, olayları karakterlerin psikolojisine göre şekillendiriyor.

Ayrıca filmde kullanılan kilise mekânları, koro müzikleri ve dini göndermeler, inançtan çok 'teselli' fikrini çağrıştırıyor. Markus’un Tanrı’yı reddeden tavrına rağmen bu imgelerin film boyunca varlığını sürdürmesi, karakterin ihtiyaç duyduğu ama ulaşamadığı bir aidiyet ve iyileşme alanını temsil ediyor adeta.


Anders Thomas Jensen'in daha önceki bloga da konuk olduğu filmlerini düşünecek olursak; Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flickering Lights ve Men and Chicken filmlerine olan tematik benzerliklerinin başında travmatik erkek sorununu yazının başında belirtmiştik. Tüm filmlerinde olan bir diğer benzerlik de seyirciyi 'gülmemeliyim ama gülüyorum' yaklaşımına getiren kara mizahı ve ahlaki bulanıklığı. Adem'in Elmaları filminde kötülük ve inanç meselesi ile, The Green Butchers filminde yamyamlık ve kapitalizm ile, Men and Chicken filminde genetik bozukluklar ve bastırılmış şiddet ile seyirciyi bu noktada kaşıyor. Ancak bu filmdeki mizah diğerleri kadar keskin değil, duygusal bir nedeni bulunuyor. Jensen ilk defa bu kadar ana akım bir tür seçiyor. Ve prodüksiyon olarak da ana akıma en yakın filmi bu duruyor. Ancak yine de İntikam Filmi etiketi ile bu filmi izleyen seyirci, yönetmeni tanımıyor ise beklentisini karşılayamadan döneceği kesin, o kadar da ana akım işi değil diye de belirteyim. 

Riders of Justice, intikamın rahatlatıcı bir çözüm değil, çoğu zaman yasın üzerine örtülen geçici bir perde olduğunu gösteren bir film olarak karşımıza çıkıyor. Jensen, seyirciyi ne şiddetle ne de mizahla kandırıyor; aksine her ikisini de rahatsız edici bir dürüstlükle kullanıyor. Mads Mikkelsen’in donuk yüzüyle temsil edilen bastırılmış acı, filmin sonunda ne tamamen çözülüyor ne de yüceltiliyor. Geriye kalan şey, kusurlu ama birbirine tutunarak ayakta durmaya çalışan bir takım insan. Belki de filmin en ironik adalet anlayışı burada yatıyor.

John Francis Daley ve Jonathan Goldstein'ın yönettiği Game Night filmi, ilk bakışta sıradan bir arkadaş grubu komedisi gibi dursa da, kısa sürede beklentiyi aşan, temposu yüksek bir filme dönüşüyor. Film, absürt mizah ile gerilimi iç içe geçirirken yetişkinlik, rekabet, evlilik ve hayal kırıklığı gibi temalara da göz kırpıyor. Tek izlenilmeyecek, grupça izlenebilecek, eğlenceli ve üzerine sohbet edilebilir bir film kısaca.

Max (Jason Bateman) ve Annie (Rachel McAdams), oyunlara takıntılı, rekabetçi ve uyumlu evli bir çift. Sıklıkla düzenledikleri oyun geceleri, arkadaş gruplarının merkezinde yer alıyor. Ancak Max'in kendisinden her anlamda daha başarılı(!) olan kardeşi Brooks'un (Kyle Chandler) devreye girmesiyle işler değişiyor. Brooks'un organize ettiği 'cinayet' oyunu, gerçek bir kaçırılma vakasına dönüşüyor. Grup üyeleri, yaşananları uzun süre oyunun bir parçası sanarak ipuçlarını takip ederken, kendilerini gerçek suçlular, FBI ajanları ve giderek daha tehlikeli durumların içinde bulmalarıyla işler daha kaotik bir hal alıyor.

Game Night, bir eğlence sunmasının yanında bazı sorular da soruyor.'Hayat bir oyun ise, kim kazanıyor?' sorusunu iki kardeş olan Max ve Brooks üzerinden izleyicisine soruyor. Annie ile olan evlilik dinamiği, çocuk sahibi olamama gibi bastırılmış bir hayal kırıklığını da açığa çıkarıyor. 

Yönetmenler, filmin tonu ve temposu konusunda oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Film, absürtlüğün sınırına kadar ilerliyor ama hiçbir zaman karikatürleşmiyor. Bunun başlıca etkeni Jason Bateman ile Rachel McAdams'ın uyumu filmin merkezini sağlam tutmasından kaynaklanıyor. Jesse Plemons'ın canlandırdığı donuk ve tekinsiz komşu karakteri Gary, filmin en unutulmaz mizahi unsurlarından biri olmuş.Sahne çalmıyor, başrollerin önüne geçmeye çalışmıyor ama buna rağmen filmin tonunda oldukça etkili şekilde yer ediniyor.


Komediyi, absürt olduğunda seven biri olarak Game Night filmini sevdiğimi söyleyebilirim. Güçlü oyuncu kadrosuyla sadece eğlendiren değil, aynı zamanda karakterler aracılığıyla izleyiciye ayna tutan bir film. Ciddiye alınmayan türlerden biri olan komediye türüne ait olan Game Night, komedinin de söyleyeceği şeylerin var olduğunu, en azından istese bunu da yapabileceğini gösteriyor. 

Daha önce bloga 3 filmi ile konuk olan Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen yeniden konuğumuz oluyor. Bu sefer ki filminin adı Men and Chicken. Yönetmenin alamet-i farikası olan rahatsız edici mizah ve ahlaki belirsizlikler üzerinden ilerleyen tuhaf bir aile hikayesi. Jensen, tuhaf olanı sergilemekle kalmıyor, asıl problemin normal olan olduğu bir anlatı sunuyor. 


Yönetmenin daha önceki filmlerine de baktıysak (Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flikering Lights) yönetmenin tarzına biraz aşina olmuşsunuzdur. O sebepler kelimelere vuramayacağım absürtlükleri siz varmış gibi baştan düşünün derim ve filmin hikayesine geçeyim. Film, babalarının ölümünden sonra geçmişlerine dair beklenmedik sırlarla yüzleşen üvey kardeşler Gabriel (David Dencik) ve Elias'ın (Mads Mikkelsen) yolculuğuyla başlıyor. İki, daha önce varlıklarından bile haberdar olmadıkları diğer kardeşlerini bulmak üzere, nüfusu 42 olan, izole bir ada olan Ork Adası'na gidiyorlar. Burada, terk dilmiş bir akıl hastanesinde yaşayan, hayvanlarla iç içe, ilkel kuralların geçerli olduğu bir kardeşler topluluğuyla karşılaşıyorlar. Elektriğin dahi olmadığı bu mekanda şiddet, cinsellik, gerçek, oyun iç içe geçmiş durumda. Gabriel aklın ve düzenin peşindeyken, Elias bu kaotik dünyaya şaşırtıcı biçimde hızla uyum sağlayan taraf oluyor. 

Jean-Jacques Rousseau'nun 'doğal insan' düşüncesinde doğaya bırakılan insanlar yalnız, masum, basit ihtiyaçlara sahip, ahlaki olaran nötr kişilerdir. Yönetmen ise bu filmde bu fikri ters yüz ediyor, doğaya bırakılan bireylerin masum değil, aksine acımasız ve ilkel olabileceğini bize gösteriyor. Film aynı zamanda normallik kavramını ele alıyor. Bedensel deformasyonlar, bastırılmamış cinsellik, şiddetin gündelikleştirilmesi... Tüm bu unsurlar seyirciyi rahatsız etmek için değil, toplumsal olarak bastırılan dürtülerin ne kadar 'insani' olduğunu hatırlatmak için kullanılıyor. Ortaya çıkan şey, ne tam anlamıyla bir komedi, ne de saf bir korku filmi. Daha çok etik açıdan gri alanda gezinen bir tavuk hikayesi.

Yönetmenin daha önceki 3 filminde de harikalar yaratan Mads Mikkelsen, bu filmdeki Elias performansı ile yine döktürüyor. Karakteri kesinlikle karikatürize etmeden, düşünceleri, dürtüleri ve çelişkileriyle 'gerçek' bir figür gibi sunuyor. Zaten diğer filmlerinde de gördüğümüz üzerine Jansen'in yarattığı dünyadaki hiç kimse sevilebilir değil, ama izlenmeye değer. Ama bu filmde en uç noktada yer alıyor bu ayrım. Diğer filmlerde seyircinin yine empati kurabileceği kişiler varken, bu filmde 'kimi sevmeliyim' sorusu cevapsız kalabilir. 


Men and Chicken, izleyicisine net cevaplar sunan bir film değil, hatta ne anlattığını tam olarak çözmek de mümkün değil gibi. Ancak Anders Thomas Jensen'in kurduğu evren o kadar kendine özgü ve tutarlı ki, filmin mantığını sorgulamak anlamsızlaşıyor. Tüm filmografisini bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bu sebeple bu film de izlenmeli. Ancak diğer 3 film kadar beklentide olmadan, sıfırdan bir film gibi.

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen anlatmaya devam edelim. Geçen hafta The Green Butchers filmini yazmıştım. Bugün ise yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Flickering Lights filmini konuk ediyoruz. Buralara, bu yönetmen, bu filmlere nereden gelmiştik peki? Tabi ki Ademin Elmaları filminden.


Flickering Lights (orijinal ismi bakmadan yazamadığım için bunu kullanacağım), Anders Thomas Jensen'in Danimarka sinemasına hediye ettiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmenin 3 adet uzun metraj filmi var. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003) ve Adam's Apples (2005). İzlemeye ve yazmaya sonran geri doğru gidiyorum ve şu anda yönetmen için ilk, benim için son olan filmindeyiz. 

Film, küçük bir suç çetesi lideri Torkild'in (Soren Pilmark) 40. yaş gününde başlıyor. Güzel geçmesi beklenilen bu gün, bir çöküşe dönüşüyor Torkild için: sevgilisi tarafından terkediliyor, beklenen sevkiyatta yanlış marka sigaralar geliyor ve kendi üstünden fırça yiyor ve yeni bir göreve veriliyor. Torkild ve adamları, büyük patron adına girdikleri bu yeni görevde beklenmedik miktarda büyük bir para kaldırınca para ile beraber kaçmaya karar veriyorlar. Barcelona'ya gitme planı kuran bu küçük ve şapşal çetenin planını yönetmen Jansen bozuyor ve yolda arabalarını bozup onları terk edilmiş bir restorana tıkıyor.Terk edilmiş restoran, filmin güçlü metaforlarından biri. Bu mekan, karakterlerin kendileri gibi; döküntü, kan lekeleriyle dolu ve her an yıkılmaya hazır. 

Flickering Lights, esasen erkeklerin birbirine tutunma hikayesi. Ama bu tutunma tercihi değil, zorunludur. Film boyunca girilen flashback'ler, karakterlerin çocukluklarına açılan karanlık pencere gibi. Sevgi yok, şefkat yok. Sadece bağıran ebeveynler ve şiddet. Çete, bu yüzden bir arkadaş grubundan çok, eksik bırakılmış aile kalıntıları gibi.

Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin bu olduğunu söylesem de yönetmeni bu filme kadar pişmemiş görmeyin. Bu filmden önceki 3 kısa filmi ile de Oscar'a aday gösterilmiş ve son kısa filmiyle de (Valgaften) bu heykelciği göğüslemiş bir yönetmen etiketiyle bu filmi çekmiş. Bu yüzden usta bir yönetmen izlemekten bir farkı yok. 

Oyuncu kadrosu ise Jansen filmlerini izleyenler için tanıdık. Kadroda Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen, Hem Ademin Elmaları, hem de The Green Butchers filmlerinde de olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas bulunuyor. Mads Mikkelsen bu filmde de psikopat biri, hem de oldukça.

Yönetmen filmde seyirciyi mutlu etmeyi amaçlamıyor. Küfürlü, kanlı ve çoğu zaman acımasız oluyor. Ama tam da bu yüzden, anlattığı dünyanın sahiciliğini koruyor ve bunu kara mizah ile de süslüyor. Şiddeti kesinlikle parlatmayan, onu bu alem için sıradan ve neredeyse rutin bir alışkanlık gibi sunuyor. Bu da filmden geriye bir soru bırakıyor; bazıları için başka bir hayat mümkün mü? Net bir cevap yok, tıpkı filmin ismi gibi, kısa süreliğine yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar sön...

Her fırsatta sevdiğimi dile getirdiğim filmlerden biri olan Ademin Elmaları filminin yönetmeni Anders Thomas Jensen'in 2003 tarihli bu filmini Ademin Elmaları filmini izledik sonra izlemiştim. Hakkında yazması anca nasip olan bu film, kara mizahın sınırlarında gezinen, seyirciyi hem güldürüp hem de rahatsız eden bir yapım. Tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi.


Kadrosu yine tanıdık isimlerden oluşuyor. Ademin Elmaları filminin rahibi Mads Mikkelsen ve yine daha önce bloga konuk olan Recontruction filminin oyuncu Nicolaj Lie Kaas. Film, kasaplık yapan Svend (Mads Mikkelsen) ve Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) kendilerine kasap dükkanı açmalarıyla başlıyor. Büyük hayallere ve tanıtım masraflarına rağmen açılışta ve sonrasında beklenen ilgiyi görmüyor. Her şey, dükkana tamire gelen bir elektrikçinin bir kaza sonucu  derin dondurucuda unutulmasıyla başlıyor. Ne yapılacağı konusunda tedirgin olan bu iki ortaktan kafası biraz gidik olan Svend, kendisine gelen ilk büyük siparişe de malzemesiz yakalanınca,  donmuş olan adamın bir bacağını önce kıyıp, sonra da marine edip müşterisine yolluyor. İnsan etinden yapılmış olan bu özel soslu ürün çok beğeniliyor ve beklenmedik bir ilgi oluşuyor kasap dükkanına karşı. Önünde yüzlerce kişilik kuyruk, tek almak istedikleri soslu o et. Tabi ki de buzluktaki etin de bir sınırı var, parça parça tüm adamı müşterilere satıyorlar. Hayatında ilk defa takdir gören Svend bu durumun bitiyor oluşuna çok üzülüyor. Çünkü işe yaramaz biri olarak görülmekte ve sırf bu yüzden karısı tarafından da terk ediliyor. Svend kendisine yeni bir kurban arar ve onu da buzluğa alıp hapseder.

The Green Butchers, bir yamyamlık anlatısı gibi dursa da asıl meselesi insanın geçmişle kurduğu problemli ilişkisidir. Jensen, yamyamlığı bir şok unsuru olarak değil, duygusal kopuklukları ve ahlaki çürümenin göstergesi olarak kullanıyor. Neticede birçok kişi varlığını ya kendisini yiyip tüketerek elde ediyor veya bir başkasını. Bunun yanında Svend çocukluk travmaları ile uğraşıyor, ortağı Bjarne ise bir trafik kazasında ailesinin ölmesine de sebep olan ve yıllardır komada olan ikiz kardeşi üzerinden vicdan mücadelesi veriyor. 

Mads Mikkelsen'in ter içinde, sinirli ve narsistik Svend performansı ile Nikolaj Lie Kaas'ın içine kapanık, öfkeli Bjarne oyunculuğu oldukça iyi ve yerli yerinde. 


Bu film, herkesin kolayca benimseyebileceğim bir film olmayabilir. Yönetmeni, tarzını ve düşünce yapısını bilenler için seyir keyfi oldukça yüksek bir film. Buna rağmen film, insan doğasına dair karanlık bir gözlem de sunuyor. Bastırılan geçmiş, görmezden gelinen travmalar ve ahlaki kayıtsızlık, sonunda daha da uç kesimlere doğru keskinleşiyor. Film, bir ahlak dersi vermiyor, cinayet olaylarına da girişmiyor, sadece kara mizahın etik sınırlarını zorlayıp izleyicisine takdir edilmemenin sonuçlarını gösteriyor. O yüzden yönetmeni takdir edin derim ben size.


Öncelikle söylemek istiyorum, sonra yanlış anlaşılma olmasın, filmin adı "Sarıyer, İstanbul " tarzındadır. "Moskova, Belçika'da değil ama" diye düşündüm tabiki en başında ama Belçika'da da varmış. Genth şehirinin bir bölümüne Moskova deniliyormuş ve filmin adının 'Moscow, Belgium' olmasının nedeni de orada çekilmiş olmasıymış. Filmin türü romantik - komedi ama Hollywood tarzı romantik-komedilerden çok farklı, güzel olanlarından bile. Filmin yönetmenliğini Christophe Van Rompaey yapmış, Jean-Claude Van Rijckeghem ve Pat van Beirs ise senaryosunu yazmışlar. Oyuncu kadrosu daha önce pek tanınmamış isimlerden oluşuyor. Barbara Sarafian, Jurgen Delnaet, Anemone Valcke bunlardan birkaç tanesi.


Bir alışveriş merkezi sahnesiyle açılıyor film. Üç çocuk annesi Matty'nin bezgin, her şeyden bıkmış bir surat ifadesiyle, yanında koşuşturan iki çocuğuyla beraber ruhsuz bir şekilde alışveriş yapmasını izliyoruz. Böyle olmasının nedeninin öğretmen olan kocasının 20li yaşlarda bir öğrencisi için onu terkettiği olduğunu öğreniyoruz. Daha da beteri, Matty hala onu seviyor ve geri gelmesini bekliyor, hatta bu yüzden daha boşanmamışlar bile. Kocasının bir başka kadından sıkılıp, kendisine dönmesini bekleyen 41 yaşındaki bir kadın için hayat pek eğlenceli olmasa gerek. Alışveriş bitiriip, malzemeleri arabaya yükledikten sonra eve gitmek için gaza basıyor Matty ama kocaman bir kamyona çarpıyor. Çarptığı kamyonun sahibi Johnny bir hışımla aşağı inip, bağrınmaya başlayınca, Matty aşağı kalmıyor tabi. Bütün hıncını Johnny'den çıkarıyor sanki. Johnny başta sevmediği bu kadına aşık oluyor birdenbire, tartışma sırasında söyledikleri yüzünden. Matty, önceleri ilgilenmiyormuş gibi dursada, bu tatlı adamın bitmek bilmez ilgisine kayıtsız kalamıyor tabiki. Kocasının geri dönmeye çalışmasıyla birlikte işler karışıyor ve işte film Matty'nin yaptığı bu seçimi anlatıyor bize.


Filmi bir müzik aleti olarak tarif etmek gerekirse bu alet ya akordiyon ya da mızıka olur herhalde. Benzerlerinden çok farklı bu film çünkü karekterleri çok sıradan ve çok gerçek. Güzel kadın ve yakışıklı erkek yok bu defa başrolde, onların yerine iki 'kaybeden' var. Tip olarak getirdikleri farklılığın yanında çok da iyi oynuyor bu oyuncular. Özellikle Barbara Sarafian rolünün hakkını tam anlamıyla vermiş. İlk baştaki soğuk ve kuşkucu tavırları ve zamanla değişen kişiliğini çok iyi yansıtmış bizlere. Bence geçen senenin en iyi performanslarından birini koymuş ortaya. 'Johhny' rolündeki Jurgen Delnaet de iyi belki ama şekerliği, oyunculuğunun önüne geçiyor sanki. Oyunculuğundan bahsetmek gereken bir diğer isim ise Anemone Valcke. Kardeşlerin en büyüğü rolünde, gelecek için büyük şeyler vaad ediyor bana kalırsa. Sade ve doğal bir oyunculuğu var, e eli yüzüde düzgün olduğuna göre, sırtı yere gelmez bence artık. Filmi bu kadar güzel yapan en önemli unsur ise senaryosu. Akıllıca yazılmış diyaloglar ve anlatılmak isteneni verebilen karakterler ustalıkla oluşturulmuş. Film Cannes Eleştirmenler Haftasından 3 ödülle dönmüş, onların dışında 11 ödül ve 3 adaylığı daha var. Böyle filmler çok fazla çıkmıyor ne yazık ki, bulunca kaçırmamak lazım. Geçen senenin 'Little Miss Sunshine' ı, izlenmeyi gerçekten çok hakediyor.