Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2025 Pazartesi

Emilia Perez

Netflix'in 2024 yılının en iddialı filmi olan Emilia Perez, aynı zamanda Fransa'nın da Oscar adayı filmi. Meksika kültürünü ve coğrafyasını merkezine alsa da büyük oranda Paris'te kurulmuş setlerde çekilen bu filmin olmuşlukları ve olmamışlıkları var.  Ancak katmanlı anlatısı ve müzikal unsurlarının yanında bir de Zoe Saldana'nın iyi oyunculuğu eklenince izlenesi, hoş bir film olmuş denebilir. Sonda söyleyeceğimi bu sebeple en başta söylüyorum bu kez. Çok da iyi bir film değil ama, sadece izle geçlik bir film. 

Film, bir uyuşturucu karteli lideri olan Manitas Del Monte'nin (Karla Sofia Gascon) cinsiyet değişimi ile Emilia Perez olup değişen hayatına odaklanıyor. Manitas, avukat Rita'dan (Zoe Saldana) yardım isteyerek hem cinsiyet değişimi ameliyatını organize etmesini, hem de eski kimliğini ardında bırakmasına yardımcı olmasını talep ediyor. Bu teklifi kabul eden Rita film boyunca kendisini etik ikilemlerin ve tehlikelerin ortasında buluyor. Ancak yeni cinsiyetine ve isme taşınan Emilia Perez'in hesap edemediği ya da hesabının ötesinde bir meseleye dönüşen bir olgu var, ailesi.

Emilia Perez olarak yeni bir cinsiyete ve isme geçiş yapan eskinin uyuşturucu kartel lideri, kişiliğini de değiştiriyor. Ve geçmişte yaptıkları için kefaret arayışına giriyor. Eski kimliği olan Maniatas sert, tehlikeli ve tehditkar bir uyuşturucu baronu iken yeni kimliği Emilia topluma fayda sağlamaya çalışan bir hayırsever oluyor. Ancak bu dönüşüm, izleyiciye karakterin eski hatalarından ne kadar arındığına dair sorular tutuyor. Her iki karakteri de canlandıran Gascon'un oyunculuk performansı, bir yandan Emilia'nın çelişkilerini ve karmaşık duygularını ortaya koyarken, bir yandan da karaktere derin bir şefkat duygusu kazandırıyor. Gaddarlık gidiyor, analık geliyor gibi.


Filmin diğer ayağı olan Zoe Saldana'nın başarıyla canlandırdığı Rita karakteri, hem etik çatışmalarını hem de karlı bir anlaşmayı başarıyla yerine getirme arzusunu dengeleyen bir figür olarak karşımızda dururken filmin en önemli eksiklerinden birinin bu karekterin hikayesindeki boşluklar olduğu gözümüze çarpıyor. Bu anlaşmaya neden ihtiyacı olduğu, anlaşma sonrasında nasıl bir yol tuttuğu ve kişisel kazancının ve hesaplaşmasının sonucu hem bir muamma. Neticede kendisini bir mafya liderine adamış bir consigliere değil ki anlayasın şartsız teslimiyetini. Hikayenin anlatımında çok fazla yer edinen Rita karakterini sadece bir 'çerez' olarak kullanmak filmi eksik tutan şeylerden ve olmamışlıklarından biri. 

Son isim ise Jessi karakterini canlandıran Selana Gomez. Kendisine olan antipatim Only Murders in the Building dizisi ile gitmişti. Bu sebeple bu filmde kendisini nötr bir duyguyla izledim ve olması gerektiği kadarıyla vardı. Ne artısı ne de eksisi.


Fransız yönetmen Jacques Audiard'ın yazıp yönettiği Emilia Perez filmi müzikal yapısı ağır olmayan, anlatımı smooth olan, izleyicisini sıkmayan bir yapım olmuş. Karakter olgunlukları, hikayeler arası geçişleri, derin anlam yoksunluğu gibi birçok eksiği var. Bu sebeple Yabancı Film dalında en iyi Oscar'ı almayacaktır elbet ama ona aday olması bile şaşırtır yine de beni. Netflix'te ne izlesem diye saatlerce dolanıp durduğunuz bir vakitte, aradan çıkarabilirsiniz. İzlemezseniz de Zoe Saldana'yı biraz daha izlemekten mahrum kalırsınız, hepsi bu. 
(Gelecekten not: 13 dalda Oscar'a aday olan film yalnızca 2 Oscar ile evine döndü. Biri beklendiği gibi Zoe Saldana'nın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü, diğeri de yine Zoe Saldana'nın seslendirdiği El Mal şarkısıyla En İyi Özgün Şarkı Oscar'ı.)

24 Nisan 2024 Çarşamba

La Cocina: Kaos pişiren mutfak

Tek çekimden oluşan Boiling Point filminden sonra yeni bir mutfak kaos filmi getirdim size. Onun gibi tek çekim olmasa da uzun çekimler barındıran, bir restoranın gündüz vardiyasında yaşanan olaylar bütününü ele alan filmi kısaca özetlemek gerekirse, aksiliklerle dolu en kötü iş gününüzü düşünün ve onu birkaç x ile çarpın. Karşınıza çıkacak olan sonuç size La Cocina (Mutfak) filmini verecektir. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan bu film İKSV İstanbul Film Festivalinin en iyileri arasında diyebilirim.


Film başlamadan önce bize Henry Thoreau'nun "Bu dünya bir iş yeridir" alıntısını veriyor. Dünya ve iş yeri arasında kurulacak alegori için iyi bir girizgah. New York'a henüz gelmiş 20 yaşında Meksikalı bir kızın (Estela), Times Meydanında sıfır ingilizce ile bir adres arayışıyla başlıyor film. Estela'nın aradığı mekanı bulup içeri girmesiyle biz de filme girmiş bulunuyoruz. Burası, çalışanlarının yasa dışı yollarla ülkeye gelen yeni göçmenlerden, ara yöneticilerinin izni kapmış ve sonradan vatandaş da olmuş eski göçmenlerden, müşterilerinin ise saf kan Amerikalılardan oluştuğu bir restoran, The Grill. Sınıfsal düzeni yemeği pişirenler ile o yemeği yiyenlerin kimlikleri üzerinden resmediyor. Sınıfsal farklılar sadece pasaport üzerinden de yapılmıyor. Katmanlara ayrılmış durumda mültecilerin de sınıfları. Restoran her konuda ikiye bölünerek sınıflaşıyor. Mutfak ispanyolca işletiliyorken, müşteri kısmında konuşulan dil ingilizce. Mutfak içerisindeki tek Amerika vatandaşı var ki onun da içeridekilerle kavgalı oluşu oraya ait olmadığı mesajı taşıyor. İlerde zirve yapacak olan mutfak kaosunu da yine içeride tek amerikalı sonlandırarak mesaj güçlendirilecek. 

Film tek bir vardiyada geçiyor. Ama bir önceki vardiyadan kalma sorunlarla başlıyor bu yeni vardiya. Biri kavga diğeri hırsızlık. Kavga edenler içerideki tek amerikalı ile filmimizin baş kahramanı meksika göçmeni Pedro. Hırsızlık ise önceki vardiyanın kasa sayımında eksik çıkan para. Her ne kadar baş şüpheli Pedro olsa da, o daha önemli sorunlar içerisinde buluyor kendisini. Garsonlar kısmını oluşturan kadınlar ordusundaki tek amerikalı kız olan Julia (Rooney Mara) ile yaşadıkları ilişki sorunları onun için daha mühim bir meseleye dönüşüyor ve bu noktadan sonra patlama noktası yaşanıyor. Kendisi için yaşanılmaz hale geldiğine inandığı noktada "benim rahat edemediğim yerde kimse istirahat edemez" düsturunca düzene sağlam bir başkaldırıda bulunuyor.


Filmi izleyicilere restoranın arkasındaki yoğun çalışma ortamını doğrudan hissettiriyor. Dışarda sadece sipariş verilip yemeklerin yendiği yerde, mutfak kaoslarla cebelleşiyor. Pedro için kullanılan "Pedro bir gün patlayacak ama ne zaman?" sorusu cevap bulduğunda ise mutfaktaki kaos pik yapıyor. 

Filmin olmuş kısımlarını sıralamak gerekiyorsa öncelikle oyunculuk geliyor. Pedro'yu canlandıran Raul Briones ile Julia'yı canlandıran Rooney Mara'nın oyunculukları güzeldi. Uzun çekimlerin başarılı oluşu ve tekrar çekimleri zora sokacak olan kaos sahnelerini uzun çekimlerle bize başarılı şekilde sunan yönetmen Alonso Ruizpalacios'un da hakkını vermeli. Tüm bunlarla beraber hikayedeki toplumsal eleştiri de layıkıyla resmediliyor. 

Peki, olmamışı var mıydı filmin? Tabii ki. En baştaki olmamışı filmin fazla uzun olması. Kısaltılacak veya çıkarılacak birçok sahne mevcut. Yan karakterler hikayeye fazla dahil olamıyor. Farklı zamanlarda farklı karakterlerde kafalarını hikayeye bir sokup çıkarıyor, ıslandığıyla kalıyor. Son olarak filmi bence özetleyen yine filmden bir alıntı ile yazımı sonlandırayım:
" Bize bir rüya anlatmamızı söyledin. Bunun bir kabusa dönüşmesi benim suçum değil."

9 Nisan 2024 Salı

Radical

Bu film, Meksika çeperinde bir okulda göreve başlayan Sergio öğretmenin 2012 yılında sadece bir yıllık çalışmayla okulun ve öğrencilerinin eğitim düzeyinde yarattığı büyük gelişiminin hikayesini anlatıyor. Uzun zamandır var olan "ilham verici öğretmen" temasını işlese de bu hikayeyi güzel kılan şey; anlatılanların gerçekten yaşanmış olması, yakın tarihte olmuş olması ve gelişimin sayılarla ölçülebilir olması. Öyle ki 2012 yılı Sergio öğretmen öncesi, öğrencilerin yalnızca %55'i matematikten, %69'u İspanyolcadan sadece 'geçer' not almışken, Sergio ile geçirilen bir yılın ardından öğrencilerin %93'ü matematikten geçerken bunların %63'ü de 'mükemmel' puanı alıyor. İspanyolcada da geçer not alan %97'lik kesimin %72'si de bunu 'mükemmel' derecesiyle alıyor. 


Yönetmen Christopher Zalla'nın yönettiği Radical filmi, geleneksel eğitim yöntemlerine meydan okuyan bir öğretmenin öğrencilerini dönüştürme çabasını anlatıyor. Müdür Chucho'nun ilkokulu, yolsuz yetkililerin, uyuşturucu tacirlerinin, suçluların ve  sorumsuz ailelerin şiddetine maruz kalan öğrencilerle doludur. Çoğu öğrenci altıncı sınıftan sonra ailelerine yardım etmek için veya çetelere katılmak için okulu bırakıyor. Bu yüzden müdür Chucho, öğrencilere anlamlı bir eğitim verme konusunda umudunu yitirmiş biri oluyor. Tek beklentisi öğrencileri olabildiğince okulda tutmak ve sene sonu ülke genelinde yapılacak olan sınavda biraz yüksek puan alıp prim kapmak. Ancak okula yeni gelen Sergio ( Eugenio Derbez ) öğretmen tüm bu algıyı değiştiriyor.

Sergio öğretmenin yaptığı, öğrencilerin merakları çerçevesinde kendi eğitimlerini belirlemelerine ve deneyimler yoluyla bilgi edinmesine izin vermesidir. Laboratuvarı, kütüphanesi ve tek bir adet dahi çalışan bilgisayarı olmayan bir okulda pes etmek yerine alternatif yol arayışlarına giriyor. Onlara notlara odaklanmamaları ve hatalardan korkmamaları konusunda cesaretlendiriyor ve bu derslere katılan öğrenciler sıradan derslerin ötesine geçerek matematik, felsefe ve astronomi gibi ileri konuları keşfetmeye başlıyor. 


Hikaye olarak duygusal ve ilham verici olsa da sinema yönüyle zayıf kalıyor. Hali hazırda zaten konu bakımından klişe duran bu hikaye, daha iyi oyunculukla ve yan karakterlere derinlik katarak sinemasal anlamda da değer kazanabilirdi. Karakterlerin hemen hepsi yüzeysel kalmış, kişisel hayatlarının anlatılması yönü de zayıf durmuş.

Sinemasal yaklaşımda bulunanları tatmin etmeyecek olan bu filmi peki kimler izlemeli?
 - İlham arayan eğitimciler ve öğretmenler
 - İlham verici gerçek hikaye sevenler. 

Çıkarabilecekleri sonuçlar içerisinde 'her çocuğun potansiyeli olduğunu ve ancak onlara doğru yaklaşımla onu açığa çıkarabilecekleri' olacak. Bunun yanında 'müfredat merkezli bir eğitimden ziyade, öğrenci merkezli yaklaşımın daha etkili olduğu' fikri de oluşacak. Son olarak da 'doğru eğitimi vermek ve öğrenci içindeki o keşfi yapmak için maddi yetersizliklerin, öğretmen için bir ölçüde bahane edilemeyeceği' görülecektir. 



5 Ocak 2024 Cuma

Totem

Meksika'nın bu seneki Oscar adayı, genç yönetmen Lila Aviles'in ikinci uzun metraj filmi olan Totem oldu. Yönetmen bu filminde bizleri ölmek üzere olan kanserli bir babaya, bir eşe, bir kardeşe, bir oğula yapılan doğum günü partisi görünümlü bir veda partisine davet ediyor. 


İlk olarak Berlin Film Festivalinde gösterilen Totem filmi, kansere yakalanan sanatçı bir gencin (Tona) çevresinde yaşananları, yine çevresindekilerin perspektifiyle izleyicisine sunuyor. Ve bunu da daha çok Tona'nın 7 yaşındaki kızı Sol üzerinden yapıyor. Ölüme yaklaşan yolculuğunda her ne kadar kendisinin doğum günü partisi için toplanmış bir aile varsa da, çoğunlukla arka plana bırakılmış ve bir odaya kapatılmış haliyle yalnızdır Tona. 

Tona'nın kanser hastalığı, ailenin bir araya gelme çabasını da ortaya çıkarıyor. Çabalar yine dışavurumda gözükse de karakter içlerinde yine bireysellik ön plana çıkıyor. Karakterlerin, bulundukları dünyadan kaçış için daha mahrem olan banyolarda saklanmaları ve uzun vakit geçirmelerinin sebebi de bu olsa gerek. Filmde uzun süreli çekimler sıkça bulunmakta. Bunun başlıca sebepleri ailenin gerginliklerini, duygusal yönleri daha iyi aktarmak. Ve bunu birçok karaktere geçiş yaparak yapması da izleyiciden kendine uygun karakteri ve dolayısıyla olay anında bürüneceği duyguyu seçmesini istiyor. 

Filmin eleştirecek kısmına gelecek olursam, dişe dokunur bir olayın eksikliği göze çarpıyor. Tüm filmi karakterlerin duygusal deneyimleri etrafında şekillendirmeyi denemek için daha iddialı olmak gerekiyor. Yetersiz kalındığı durumda birkaç olayın patlatılması elzem gibi geliyor. Film uzun bir süre giriş kısmında takılı kalmış, 'birazdan gelişme kısmına geçiş yapılır herhalde' beklentisiyle filmin sonuna varılmış. İzlenmeli mi peki? Listemde bekleyen filmlere bakacak olursam bunu biraz erken izlemişim diye diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Biraz daha bekleyebilirdi listede. 

25 Ağustos 2022 Perşembe

Çin Kutusu nedir bilir misiniz?

Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?



İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler. 

Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.

27 Nisan 2022 Çarşamba

Sundown: Duygusuzluk Portresi

Michel Franco'nun yazıp yönettiği ve Tim Roth'un başrolünde oynadığı Sundown filmi; sınıf, kayıp ve insan ruhunun soğuk boşluğu üzerine bir film. Zengin bir İngiliz ailenin tatilinin trajik bir olayla kesintiye uğramasıyla başlıyor, ama baş kahramanın şok edici tepkisi hikayeyi beklenmedik bir yöne sürüklüyor.

Usta oyuncu Tim Roth'un canlandırdığı Neal Bennett tam bir bencillik abidesi olarak filmin merkezinde yer ediniyor. Meksika'nın Acapulco kentinde, kız kardeşi Alice (Charlotte Gainsbourg) ve iki yeğeniyle lüks içinde bir tatil yaparken, annelerinin ölüm haberini alıyorlar. Herkes cenaze için apar topar İngiltere'ye dönmeye hazırlanırken, Neal pasaportunun kaybolduğunu bahane ederek tatiline devam ediyor. Buradan bakınca biraz Albert Camus'nun Yabancı kitabı akıllara geliyor. Peki öyle mi?

Bennett kardeşlerin, zengin bir imparatorluğun varisleri olduğunu öğreniyoruz. Neal'in yaşama bakış açısı, endüstrileşmiş bir sömürüyü finanse edenlerin yaşam tarzlarına işaret eden bir sembolizm olarak okunabilir. Ama yine de filmin mesajı kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış. Neal'ın bu tavırları, her şeyi havaya uçurma ihtiyacı mı yoksa birçok zengin karakter gibi, bir ömür boyu birikmiş ayrıcalıkları reddetme arayışı mı belli değil. Neal, paraya ilgi duymadığını ve göreceli olarak küçük bir aylık maaşla yetindiğini öğrendiğimizde bu soruya cevaplar arıyoruz çünkü. Neal'ın ailesinin zenginlik kaynağına duyduğu tiksintiyi akla getiren kesilmiş domuz vizyonları görmeye başlamasıyla cevaba biraz yaklaşıyoruz. Çünkü bu ailenin servetinin ardında büyük bir domuz kesim tesisi yatıyor.

Sundown filmi, yönetmen Franco'nun daha önceki filmlerinden New Order'daki gibi provokatif çizgide işleniyor. Franco, duygusal sadeliği yansıtan orta mesafeli çekimlerle karakterini uzaktan çerçeveler. Tim Both'un etkileyici, donuk oyunculuğu sayesinde ayakta duran film, hayattan umudunu kesmiş ve duygusal olarak kopmuş bir adamın hikayesini bizlere verse de ötesine fazla gidemiyor ve mesajıyla sınırlı kalıyor. 

10 Kasım 2011 Perşembe

Even The Rain


Icíar Bollaín'in yönetmenliğini yaptığı Yağmuru Bile, Bolivya'ya belgesel çekmek için giden bir film ekibinin başından geçenleri anlatıyor. Yönetmen Sebastian (G.G. Bernal) ve yapımcısı Costa (Luis Tosar) Bolivya'ya vardıklarında, Kristof Kolomb'un keşfettiği Cochabamba'da sömürgeciliğe ve köleliğe ilk karşı çıkan rahipler Bartolome de las Casas ve Antonio Montestinos'un hayatını çekip bir an önce ülkelerine dönmek isterler. Bütçeleri çok kısıtlı olduğu için Costa normalde ekipman yardımı ile yapması gereken işleri yerlilere yaptırır, figüranlara çok düşük ücretler öder ve bundan gururla arkadaşlarına bahseder.

Kızıyla beraber belgeselde rol alan Daniel, aynı zamanda bölgede su sıkıntısı yaşayan halka gösterilerde liderlik etmektedir. Daniel, bu gösterilerden birinde tutuklanınca Costa rüşvet karşılığında onu hapisten çıkartır ve bir miktar para vererek film bitene kadar olaylardan uzak durmasını ister. Film bitiminde tekrar hapse döneceği üzerine de hapishane müdürüne söz verir. Çekimler bitince Daniel kaçar ve gösterilerde yaralanan kızını kurtarmak için karısı gelip Costa'dan yardım ister. Filmin başında yerlilere karşı daha duyarlı olan Sebastian, yükselen gerilim yüzünden bölgeden ayrılıp başka bir yerde kalan çekimleri tamamlamak için ısrar ederken, başlarda duyarsız olan ve paradan başka bir şeyi önemsemeyen Costa, Daniel'in kızını kurtarmak için isyancı halk tarafından kapatılan ve polisle çatışmaların yaşandığı mahallelere gider. Eşzamanlı olarak anlatılan iki hikâye de aslında 500 yıl önce olanlar yine tekrarlanmaktadır. Bir zamanlar altın için sömürülen insanlar şimdi su için sömürülmektedir.

Daniel elinde megafon yaptığı bir konuşmada sorar:
-Bundan sonra neyi alacaklar? Nefesimizdeki buharı mı, alnımızdaki teri mi?

Filmin sonunda Daniel Costa'ya kızının hayatını kurtardığı için teşekkür ederken tekrar gelip gelmeyeceklerini sorar. Costa "Hayır" der. Artık emperyalizmin her çeşidi bölgeden çekilmelidir.

Konuk Yazar : Burcu Polat Çam


8 Mart 2011 Salı

Biutiful

Uxbal'ın uyanamadığı sabahlar... Odada bir damla ışık yok. Ige içeri giriyor; perdeyi aralayıp camı açıyor. Zifiri karanlık olan oda bir anda aydınlanıyor. Bir kadın, o kadının tek bir eli, karanlığa gömülmüş perişan haldeki adama güneşi getiriyor. Adam uyanıp kalkmaya hazırlandığı esnada kadın da odayı terkediyor. Baştan sona acı kokan; aşkı, inancı, polisi, devleti, halkı, sözün özü her şeyi eleştiren filmde belki de tek övgü kendini burada gösteriyor. Saniyeler önce ışığın dolduğu odada, kadının ayrılmasıyla birlikte cam kendiliğinden kapanıyor ve ardından her yer siyaha bürünüyor. Nitekim, Ige bunu farkedip odaya geri döndüğünde Uxbal için güneş yeniden doğuyor. Güçlü kadını Powder Keg'de harika bir şekilde işlemişken, şimdi de neden "onlarsız olamayacağını" kusursuzca resmediyor Iñárritu.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

"Tanrıyı güldürmek istiyorsan, ona planlarından bahset."

Amores Perros, üç farklı hikayeyi sentezleyen bir film olarak nitelendirilebilir. Birinci hikayede, Octavia kardeşinin karısı olan Susana'ya aşık olan genç bir adamdır. Susana ile birlikte kaçmayı planlar ve bunun için köpek dövüşlerinde para toplamaya çalışır. İkinci hikayede karısını ve çocuklarını çok güzel bir model olan Valeria için terkeden Daniel'i izleriz. Bu hikayede Valeria ağır br trafik kazası geçirince Daniel çok zor durumda kalır. Üçüncü hikayede ise kiralık katil olan El Chivo vardır. El Chivo, yıllar önce ayrıldığı kızını uzaktan takip etmekte ama asla onunla konuşma cesaretini gösterememektedir. Tüm bu karakterlerin ve iki köpeğin kaderleri Mexico City'nin büyülü atmosferinde bir şekilde kesişecektir.

Çarpışma hayatlar ve hikayeler sinema seyircisinin en sevdiği türlerden biridir, fakat bunun başarılı örneklerini her zaman bulamayız. Amores Perros ise bu türün en başarılı örneklerinden biri. 21 Grams ve Babel filmlerinin de yönetmeni olan ve aynı zamanda Babel ile en iyi yönetmen dalında oscara aday olan Alejandro González Iñárritu, Amores Perros ile o yıl en iyi yabancı film dalında da oscarı kıl payı kaçırdı. Film oyuncu kadrosunun yanı sıra soundtrack albümüyle de adından sıkça söz ettirdi.


Bazı hayatlar ve hikayeler vardır, hiçbir zaman haberdar olmazsınız. Aynı kişilerle gün içerisinde belki defalarca karşılaşır, fakat yüzlerini ve hikayelerini hiçbir zaman bilmezsiniz. Yine de bilmediğiniz tüm o hayatlar sizin hikayenizi de bir şekilde değiştirir. Siz bundan haberdar olmasanız bile. Çarpışan hayatların yönetmeni olarak da tabir edilen Alejandro González Iñárritu'nun, bu konuda ki en başarılı yapıtının Amores Perros olması ise bir tesadüf değil. Çünkü bu filmde karakterlerin gerçekçiliğinin ve günlük hayatta karşılaşılabilirliklerinin yanı sıra, hayatlarının kesişmesi de bir o kadar zor ve kolay görünüyor. Aslında zor görünen kısmı sadece izleyicisine. Iñárritu, dikkatli bakıldığı zaman tüm bu zor görünen hayatların bizim hayatımızda da yer aldığını ve almaya da devam edeceğini anlatmak istediğini söylüyor. Ve anlatmakta ki başarısını da izleyici kitlesi ile eleştirmenlerin yorumu doğruluyor sanki.

"Aşk, ızdıraptır.
Aşk, günahtır.
Aşk, bencilliktir.
Aşk, umuttur.
Aşk, acıdır.
Aşk, ölümdür.
Aşk nedir?"

26 Aralık 2008 Cuma

Nicotina

Ters giden bir işi düzeltme çabası ve başka şeyleri de bok etme.. Amacı ve istekleri farklı olsa da herkesin bir olayda keşistiği bir konuya sahip. Bir nevi Meksika'nın Lock Stock and two smoking barrels' ı. İspanyolcasıyla, renkli karakterleriyle hoş bir film..
Yönetmeni Hugo Rodríguez, başrol oyuncusu ise Diego Luna oynuyor.
(ulan Lock stock dediysek de aynısını beklemeyin, dedik ya, meksikalıların Lock stoke'u:)