2024 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2024 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2025 Cumartesi

The Return: Odysseus Destanı Üzerine

9 Oscar ödüllü 1996 yapımı The English Patient filminin iki oyuncusu, Ralph Fiennes ve Juliette Binoche'yi tekrar bir araya getiren The Return filminde, Homeros’un epik dünyasından tanıdığımız Odysseus'u bu kez tanrılardan ve canavarlardan arındırılmış, neredeyse çıplak bir insanlık hali içinde izliyoruz. Ancak bu tercih, filmin en güçlü yönü olduğu kadar en büyük açmazına da dönüşüyor.


Odysseus, Batı edebiyatının en temel metinlerinden biri olarak yalnızca bir kahramanın eve dönüş hikayesini değil, aynı zamanda insanın kimlik, sadakat ve zamanla mücadelesini anlatan epik bir destan. Homeros’un bu destanı, Truva Savaşı’ndan sonra on yıl boyunca evine dönmeye çalışan Odysseus’un yolculuğunu merkezine alır. Bu yolculuk, sadece fiziksel bir seyahat değil; aynı zamanda tanrılarla, doğaüstü varlıklarla ve en önemlisi kendi zaaflarıyla verilen bir mücadeledir.

Destanın son bölümü ise epik anlatının en yoğun ve çarpıcı anlarını barındırır. Odysseus’un yaşadığı ve Kral'ı olduğu ada olan İthaka’ya geri dönüşü, kimliğini gizleyerek sarayını işgal eden taliplerden intikam alması ve eşi Penelope ile yeniden bir araya gelmesi hem şiddet hem de duygusal yoğunluk açısından güçlü bir doruk noktasıdır. Bu bölüm, bir düzenin yeniden kurulması kadar, kaybedilen zamanın ve değişen insanların da altını çizer. 

The Return, destanın bu son kısmını merkeze alıyor ve hikayeyi Odysseus’un İthaka kıyılarına vurmasıyla başlatıyor. Ralph Fiennes’ın canlandırdığı Odysseus, fiziksel ve ruhsal olarak yıkılmış bir halde evine dönüyor. Ancak bu dönüş, bir kahramanın zafer yürüyüşünden çok, travmalarla dolu bir geri çekiliştir.

Sarayda ise Penelope (Juliette Binoche) yıllardır süren baskıya direnmekte. Onu evlenmeye zorlayan talipleri oyalamak için gündüz dokuduğu kefeni gece sökerek zaman kazanmaya çalışıyor. Oğulları Telemachus (Charlie Plummer) ise hem babasız büyümenin yükünü hem de saraydaki tehditlerle yüzleşen taraf oluyor. Odysseus, kimliğini gizleyerek bu dağılmış düzeni gözlemler ve doğru anı bekliyor. Ve o an geldiğinde gereken ne ise onu yapmaya çalışıyor.


Film, epik bir kahramanlık anlatısından ziyade bir travma ve yabancılaşma hikayesi sunuyor. Odysseus burada kurnaz bir stratejist değil; geçmişiyle yüzleşmekte zorlanan, suçluluk duygusuyla ezilen bir adam. Tanrılar, kader ve mitolojik unsurlar tamamen dışarıda bırakılmış.

Bu yaklaşım, hikayeyi modern bir psikolojik dramaya dönüştürürken aynı zamanda onu daraltıyor. Çünkü destanın temelini oluşturan büyü, kader duygusu ve epik ölçek ortadan kalktığında, anlatı daha sıradan bir 'eve dönen asker' hikayesine indirgeniyor. Film bu indirgemeyi derinlikli bir psikolojik çözümlemeyle telafi etmek istiyor, ancak bunu da pek başaramıyor.

Mitolojik unsurların tamamen çıkarılması, Athena başta olmak üzere  tanrıların yokluğu, hikayenin temel dinamiklerinden birini ortadan kaldırıyor. Bu durum, bazı olayların (örneğin Odysseus’un tanınmaması) inandırıcılığını zayıflatıyor. Aynı zamanda destanda son derece zeki, planlı ve stratejik bir figür olan Odysseus, filmde daha pasif, kararsız ve travma odaklı bir karaktere indirgeniyor. Bu da karakterin özünü ciddi şekilde değiştiriyor.

Böyle epik bir hikayeye minimalist yaklaşımda bulunmak, onu etkileyicilikten uzaklaştırıyor. Adeta bir tiyatro oyunu sadeliğinde sunulması, destanın endamına yakışan bir sinema sunumu değil.


Filmin yapımcılığını üstlenen ülkeler: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan.. İngiltere en iyi oyuncularından olan Ralph Fiennes'i kadroya sokarken, Fransızlar da benzer bir hamleyle Juliette Binoche'yi seçiyor. Filmin çekildiği yer haliyle Yunanistan olduğu için yönetmenlik de İtalyan yönetmen Uberto Pasolini'ye kalıyor. 

Destansı hikaye filmde kullanılırken zayıflatılmış,sunum minimal tutulmuş ve tiyatro oyununa evrilmiş. Tüm bunlara rağmen Ralph Fiennes ve Juliette Binoche performanslarıyla filmi ayakta tutuyor. Özellikle Binoche’un sessizlikle kurduğu hakimiyet dikkat çekici. Ancak güçlü oyunculuklar bile filmin genelindeki durağanlığı ve dramatik eksiklikleri tamamen kapatamıyor ne yazık ki.



13 Mart 2025 Perşembe

I'm Still Here: Brezilya'nın 'Babam ve Oğlum'u (!)

97.Oscar Ödüllerinde En İyi Yabancı Film oscarını kazanan Brezilya yapımı I'm Still Here filmi, 1964-1985 yılları arasındaki askeri diktatörlük döneminde yaşanan trajedileri merkezine alarak hem bireysel hem de toplumsal belleğin izini sürüyor. Ama 10 senede 1 darbe gören, Babam ve Oğlum filmine ağlamış bizler için sıradan bir hikaye. 


Gerçek bir hikayeye dayanan I'm Still Here filmi, 1970 yılında Rio de Janeiro sahilinde başlıyor. Baba Rubens, devrim sonrası 6 sene yurt dışında sürgün yaşamış ve dönmüş birisi. 1964 yılından beri süren ordu yönetiminin günlük hayata müdahalesine rağmen, kalabalık olan Paiva ailesinin mutlu bir aile tablosu sergileyişini izleyerek başlıyoruz. Filmin senaryosu, ailenin küçük çocuğu Marcelo'nun yazdığı anı kitabına dayandığı düşünülürse, geçmiş ile ilgili hatıraların mutlu olması doğal kalıyor. Kötü anıları daha hızlı siliyor zihin, geriye mutlu bir aile tablosu kalmış oluyor. 

Filmin asıl konusu, birgün ordu mensuplarının ansızın Paiva ailesinin yaşadığı eve gelip, Rubens'i alıp götürmesiyle başlıyor. Bu noktadan sonra Fernando Torres'in canlandırdığı Eunice Paiva'nın, kocasının akıbetini öğrenme mücadelesi başlıyor.

Mücadele desem de mücadele kısmını bizler çok görmüyoruz, göstermeye de niyet edilmemiş. Brezilya halkı için dönemi hatırlatacak kadar doneler sunulmuş, ama hikaye bizler -diğer ülke insanları- için ise oldukça yüzeysel kalıyor. Ailenin mücadelesi ve  yaşadığı psikolojik yıkım daha fazla detaylandırılabilirdi. Yine aynı şekilde konunun diğer muhatabı olan ordu yönetiminin baskıcı rejimi sert şekilde yansıtılmalıydı. Diktatörlük dönemi yalnızca arka plan olarak kullanılmış, dönemin atmosferi ve baskıları bir araba çevirme sahnesinden öteye çıkamamış. Bu sebeple filmin En İyi Film oscarına aday gösterilmesi oldukça şaşırtıcı. Kaldı ki En İyi Yabancı Film oscarını da hakedecek düzeyde değil. Bu sene bu filmi hak eden bir film var ise o da kesinlikle The Girl With The Needle filmidir. Aynı şekilde, Fernando Torres'in En İyi Kadın Oyuncu oscarına aday gösterilmesini de fazla ve siyasi buluyorum. Filmin en etkileyici kısımlarından biri olan Eunice'nin tutsak edildiği sahneler, Fernando Torres'in iyi oyunculuk sergilediği ve izleyiciye en çok dokunan kısımlarıydı. Ancak bu sahnelerin hem süresi, hem de filmin geniş zamana sıçrayan hikayesi, bu yaşanmışlığı çabuk dağıtan etkenlerden oluyor benim gözümde.


Bu film, bizden çok Brezilya'nın insanlık dışı işlediği ama yine de bir iç meselesini anlatıyor. Bu sebeple Brezilya'da daha çok yankı bırakması doğal. Öyle ki filmden sonra darbenin 60.yıl dönümünde kayıp cesetlerin bulunması için yeniden bir komisyon kurulmuş. Brezilya Eski Devlet Başkanı filmi saçma bularak ordu yanlısı bir taraf ortaya koymuş. Yine ordu yanlısı taraf, kazanılan bu oscar için 'yabancı güçlerin ülkemiz üzerinde yapmış olduğu bir oyun' açıklamasında bulunmuş. Tüm bu açıklamalar da, ülkenin bir mesele özelinde radikal şekilde ikiye bölünmüş olması da bizlere yine tanıdık.
 

Babam ve Oğlum mu, I'm Still Here mı?


Madem Çağan Irmak'ın 2005 yapımı Babam ve Oğlum filmine değindik, kıyaslamanın devamını da getirelim. Şartlar ve koşullar açısından hikayenin geçtiği ortamın benzerliği mevcut ancak yönlendirmeleri ve amaçları farklı. 


Benzerlikleri ve Farklılıkları


Her ikiside baskıcı bir rejimin altında geçen bir aile trajedisi. Ancak odak noktalarına baktığımızda I'm Still Here daha toplumsal hafızayı canlandırma ve adalet arayışı güdüsünde iken, Babam ve Oğlum daha minimal bir aile çatışması ve kuşaklar arası duygu aktarımı ile bireysel hafızaya odaklanıyor. Bu sebeple siyasi eleştiriyi Babam ve Oğlum'da çok görmemiştik, ama bu filmde görüyoruz. Ancak bireysel hafızanın güçlü aktarılıyor oluşu ile izleyicinin kurduğu duygusal bağ ve empati, Babam ve Oğlum'u kolektif hafıza açısından da güçlü kılıyor. 

Duygusal etkilerine baktığımızda ise, Babam ve Oğlum'u daha sıcak, samimi ve bireysel bağlar üzerinden kurmuş olduğu duygusal etki sebebiyle daha etkili buluyorum. I'm Still Here çok uzun bir dönemin üstünkörü anlatımı ile yüzeysel durduğu için Brezilya dışı insanlara çok dokunacağını düşünmüyorum.


Sonuç olarak I'm Still Here filmini izlemeyi aylarca beklemiş biri olarak büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Bu filmin oscar ve adaylıklar kazandığını düşündükçe de ayrı bir üzüntü yaşıyorum. Zira daha iyi olduğunu düşündüğüm filmler bu sene ve geçmiş senelerde elleri boş döndü. Kötü bir film mi? Değil elbette. Ancak ne 8 üzeri bir IMDB puanını, ne de oscarı hak ediyor diyebilirim. 

1 Mart 2025 Cumartesi

A Complete Unknown: Bob Dylan Geri Geldi

31 Mayıs 2010'daki Harbiye konserinde Bob Dylan'ı canlı izlememin üzerinden 15 yıl geçmiş. A Complete Unknown filminde Timothee Chalamet, o gün sahnede olan Bob Dylan'dan daha fazla Bob Dylan. Ve tüm zamanlarda en çok dinlediği 3 sesten biri Bob Dylan olan benim için, güzel bir dinleti sundu. En İyi Film dahil toplamda 8 dalda Oscar'a aday olan bu film, Bob Dylan'ın 1961-1965 yılları arasındaki sanat yolculuğunu konu alıyor. 

James Mangold'un yönetmenliğini yaptığı A Complete Unknown filmi, Bob Dylan'ın sanat döneminin ilk evrelerine odaklanıyor. Bob Dylan'ı tüm boyutlarıyla anlamaya yönelik bir keşif olmaktan çok, onun bir fenomen olarak yükselişine ve dönemin kültürel atmosferine duyulan hayranlığı konu alıyor. 1961-1965 yılları arası gibi spesifik bir alana odaklanırken, Dylan'ın iç dünyasına erişmek yerine, onun bu yıllar arasındaki sahne personasını anlatıyor. O yüzden daha geniş tarihli bir biyografi filmi isteyenleri 2007 yapımı ve zengin oyuncu kadrolu I'm not There filmine buyur ediyorum. Ama Bob Dylan için yapılmış en iyi yapımlardan biri bence usta yönetmen Martin Scorsese'nin çektiği No Direction Home belgeseli diyebilirim. O belgesel de 1961-1966 yılları arasındaki müzik kariyerini ve folk müziği değiştirme evresini anlattığı için şu anki A Complete Unknown filmine daha yakın bir anlatıya sahip. Kısaca bu film, No Direction Home belgeselinin canlandırılmış versiyonu diyebilirim.

Filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilen Timothee Chalamet, Dylan'ın sahnedeki duruşunu, vücut dilini ve o kendine has vokal stilini büyük ölçüde başarıyla yansıtıyor. Özellikle Dylan'ın gitarı ve mızıkasıyla olan enstrümantal uyumu rahatlıkla performe edebilmiş. Bu rolün hakkını verebilmek için 5 yıl boyunca gitar ve müzik eğitimi aldığı söyleniyor ve evet, filmdeki seslendirilen şarkıların hepsi Timothee Chalamet'in kendi sesiyle söylenmiş. Dylan'ın müzik dna'sını bu önceden çalışmışlıkla başarılı şekilde izleyiciye aktarırken, gerçek kişiliğine dair pek bir şey açığa çıkarmıyor. Yani Bob Dylan'ın kafasında neler dönüyor, hangi konuda ne düşünüyor, bunu öğrenemiyoruz. Bu bilinçli bir tercih de olabilir, neticede filmin adı 'a complete uknown', yani 'tamamen bilinmez'


Filmin en büyük başarısı, dönemin müzik sahnesinin ruhunu yakalamakta yatıyor. 1960'ların başındaki Newport folk sahnesi, yeşil parkaları ve entelektüel sohbetleriyle yaşayan bir dünya olarak resmedilirken, Dylan'ın bu dünyayı nasıl şekillendirdiği ve kendisinin de nasıl şekillendiğini gösteriyor. Ama tüm bunlar olurken biz yine Dylan ne düşünüyor bilemiyoruz. Edward Norton'un hayat verdiği Pete Seeger ve Monica Barbaro'nun başarılı şekilde canlandırdığı Joan Baez gibi karakterler, Dylan'ın etrafındaki kültürel etkileşimleri görmek açısından önemli. Dylan'ın folk müzikten elektrik gitara geçişi de filmin ana eksenlerinden biri ve bu dönüşümün nasıl tepki yarattığını gördüğümüz sahne, filmin dramatik doruk noktalarından birini oluşturuyor.

Filmde seslendirilmek için tercih edilen şarkılar da dönemin politik ruhunu yansıtıyor. Ve aynı zamanda Dylan'ın sanatsal evrimini sıralıyor. Seslendirilen şarkılardan bazılarını not düşecek olursak;

Song to Woody - Bob Dylan'ın müzikal idolü Woody Guthrie'ye bir saygı duruşu niteliğinde olan bu şarkı, Dylan'ın ona olan hayranlığını temsil ediyor. Ki filmde Bob Dylan'ın saygı ve sevgi duyduğundan emin olduğumuz tek kişinin de Woody Guthrie olduğunu görüyoruz.

The Times They Are a-Changin' - Dönemin toplumsal eğilimini ve gençliğin yükselen sesini simgeleyen bu şarkı, eski kafalılara 'artık devir değişiyor' sesini yükselten ve bunu gençlere de marş yaptıran bir eser. Politik olarak zamanın artık değiştiğini vurguladığı gibi, kendisinin ve sanatının da değişeceğine çakılan bir işaret niteliğinde aynı zamanda.

Master of War - Soğuk savaş döneminin gerginlikleriyle birlikte Dylan'ın protest müziğe olan katkısını vurgulayan şarkılardan biri. Filmde, bu şarkının sözleriyle dönemin politik atmosferi arasında paralellik kuruluyor.

Don't Think Twite, It's All Right - Bob Dylan'ın duygusal dünyasına dair ipuçları veren bu parça, özellikle ilişkileri ve bireysel özgürlüğü ele alışıyla -veya vurdum duymazlığını- film anlatısı içerisinde önemli bir yer tutuyor. 

Maggie's Farm - Bob Dylan'ın geleneksel folk müziği terk ederek elektronik müziğe geçişinin simgesi olarak kullanılıyor bu şarkı.

Like a Rolling Stone -  Elektro müziğe geçişte halkı verdiği tepkinin tavan yaptığı bu şarkı sahnesi -ki benim en sevdiğim müzik anlarından biridir- filmin en top noktası oluyor. No Direction Home belgeselinde izlemeye doyamadığım Newport Folk Festival sahnesinde bu şarkının seslendirildiği kısmı bire bire yakın bir benzerlikle harika sahnelemiş Timothee. Sırtı seyirciye dönükken 'Play it fuckin loud' dedikten sonra seyirciye dönüp şarkıya başlaması benim 2 saati aşan film süresi boyunca en çok beklediğim sahneydi. 


2007 yapımı I'm Not There filminden bahsetmişken, o film (i'm not there) ile bu (a complete unknown) filmin karşılaştırmasını da yapayım bir ölçüde. O filmde Bob Dylan'nın çok yönlü karakteri ele alınırken, bu film daha kısıtlı bir dönemin sanatsal atmosferini yansıtıyor. O filmde Bob Dylan'ın müziğinden çok onun kimliği ile ilgileniliyor iken, bu filmde kişiliğine dair en ufak bir bilgi yok. O filmin izleyeci tarafından anlaşılması daha zor iken, bu film ise daha basit bir anlatım sunuyor. I'm Not There filmde Bob Dylan'ı canlandıran isimler listesi oldukça kabarıktı; Christian Bale, Heath Ledger, Ben Whislaw, Richard Gere ve Cate Blachett. Her biri Bob Dylan'ın farklı dönemini anlatıyor. En beğenilen performansı ise yine ne hikmetse 1961-1965 dönemine denk gelen kısmı canlandıran Cate Blachett idi. Bir kadının bir erkeği canlandırdığı en başarılı performanslardan biridir. Bu filmde ise tek bir Bob Dylan canlandırması var ve o da Timothee Chalamet'e ait. O da bu işin fazlasıyla hakkını vermiş gözüküyor.


Sonuç olarak, A Complete Unknown filmi Bob Dylan'ı anlamaya çalışan bir film olmaktan çok, onun etrafındaki mitolojiyi ve dönemin popüler kültüründeki yankısını ele alan bir yapım. Yönetmen James Mangold, kesinlikle Bob Dylan'ı çözmeye, onu anlamaya çalışmıyor. 1961-1965 arası dönemi belgesel olarak sunan No Direction Home belgeselinin canlandırmasını yapmış adeta. Bu sebeple biyografi türüne sıkı sıkıya bağlı kalıp sanatsal riskler alıp yorumlar katmaktan sakınmış. Timothee Chalamet'in etkileyici performansı, aday olduğu En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde iddialı bir konuma taşıyor bana göre. Alırsa şaşırmam, hatta tüm adayları izlemiş biri olarak bence en hak edeni. (Gelecekten not: aday olduğu 8 daldan da eli boş döndü. En İyi Erkek Oyuncu ödülünü The Brutalist filmiyle Adrien Brody'e kaptırdı.)

Türkiye'de verdiği konserinden bahsetmişken o kısmı da açayım. Bob Dylan 1989, 2010 ve 2014 yılı olmak üzere İstanbul'da 3 kez konser verdi. 2010 tarihli konserine katılım sağladım ve beklentim çok yoktu yaşından ötürü. Ki beklendiği gibi de oldu. Amaç ustayı görmek, ona olan saygı duruşunu yapmaktı. Bu sebeple 2014 yılındaki konserine gitmedim. Ama 83 yaşında olmasına rağmen konserleri bırakmış değil. 2025 yılı konser takvimi de bir hayli kalabalık. Yolunuz düşerse göreceğiniz şey ne yazık ki piyano başında oturmuş, mırıldanan bir adam olacak. Ama yine de hayran hayran o azmine bakacaksınız. Biz baktık. 1989'daki konserine gidenler kadar şanslı değildik belki de. Aynı tarihte az ötede Gülhane parkında konser veren İbrahim Tatlıses'i tercih etmeyip, Harbiye'de Bob Dylan'ı seçen o 4000 koca yürekli insanı tebrik ediyorum.


27 Şubat 2025 Perşembe

Better Man: Robbie Williams

Afişi ilk gördüğümde benim de aklıma Maymunlar Cehennemi filmi gelmişti. Ama değil. 2003 yılında Number One Tv ekranlarında dönen Feel şarkısının klibiyle tanıdığım Robbie Williams'ın filmi. Kendisinin filmde bir maymun olarak resmedilmesinin de bir sebebi var elbet.


Better Man filmi, 1990larda Take That adlı bir boy-band ile ismini biraz duyuran ve gruptan ayrıldıktan sonra solo olarak müzik hayatına devam eden ve bu noktada giderek efsaneleşen Robbie Williams'ın hayatını anlatıyor. Take That zamanlarını pek bilmesem de solo yükselişine 2003 yılında çıkardığı Feel şarkısından itibaren takip edip gözlemleyebildiğim bir isim kendisi. Solo yükselişi adına kendisine teklif edilen Queen solistlik teklifini de reddetmiştir. Efsane sanatçı Freddie Mercury'nin yerine gruba gelen kişi diye anılmaktansa Robbie Williams olarak tanınmayı yeğlemiş ve bunu da başarmış.

Michael Gracey'in yönetmen koltuğunda oturduğu bu film, alışılmış kalıplarını kıran anlatıya sahip bir biyografi. İzleyiciye sadece Robbie Williams'ın müzikal başarılarını değil, aynı zamanda içsel çatışmalarını de gösteriyor. Bunu da farklı bir metotla; baş rolü, kendisine çok benzeyen veya aşırı makyajlarla kendisine zorla benzetilmeye çalışan bir aktörle değil, bir CGI maymunun canlandırmasıyla yapıyor. İlk bakışta tuhaf bir tercih gibi görünse de bu yaratıcı kararın alt metninde Robbie Williams'ın kendisini bir "performans maymunu" olarak görme hissi yatıyor. Gerçek hayatta Williams, sahne de sürekli ilgi ve onay peşinde koşan biri olarak, kendisinden uzaklaştığını ifade ediyor. Yönetmen de bu içsel çatışmayı görselleştirmek için bu yolu seçmiş. Film boyunca Williams'ın sahnedeki enerjik kişiliği ile özel hayatındaki kırılganlığı arasındaki uçurum, maymun imgesi sayesinde daha belirgin hale geliyor.

Özellikle baba-oğul ilişkisinin işlendiği sahneler izleyicide derin bir etki bırakabilir. Babasının evi terk ettiği sahnede çalan Feel şarkısını yıllardır dinlememe rağmen bu kez farklı gözükmesinin başka bir açıklaması olamaz. Filmin sonunda baba-oğul beraber sahne alması bazı eleştirmenler tarafından fazla iyimser bulunmuş. Ama bilmedikleri bir şey var ki bu sahne kurgusal değil, yaşanmışlık barındırıyor. Filmde olması hikayesel bir tercih değil, biyografik bir zorunluluk. Yine de film zaman zaman biyografi türünün klişelerine kapılmaktan kurtulamamış. Başarı-düşüş ve tekrar yükseliş döngüsü bir süre sonra tahmin edilebilir hale geliyor. 


CGI için yeşil ekran önünde hareket yakalama teknolojisiyle canlandırılan maymun karakteri,  Jonno Davies'in performansıyla kayda alınıyor. Ama seslendiren ise Robbie Williams'ın kendisi. Bunun yanında filmde kendisi gördüğümüz kişiler kendisini The Little Death filmiyle sevdiğim Damon Herriman ve keşke daha fazla izleyeni ve konuşanı olsa dediğim dizi Inside No:9'un usta oyuncusu 3 Bafta ödüllü Steve Pemberton. Ama yine de filmde öne çıkan bir oyunculuk performansı yok. Bu da filmin eksisi. Bir eksilerinden biri de filmin bilerek tercih ettiği soluk, grenli görsellik. İzleyiciye kasvetli bir hava sunan bu tercih, mizahi bir yaklaşım ile dramatik anlar arasındaki geçişlerde dengesizlik yaratıyor.


Film, Robbie Williams'ın müziğini tanımayan izleyiciler için bir hayran kazanma amacı gütmüyor. Bunun için bir karaktere hayranlık duyulmasını gerektirecek herhangi bir olay da yaşanmıyor. Ancak filmin yine bir etki yaratması düşünülüyor olsa gerek ki 2025 yılında konser turlarını hızlandırmış sanatçı. Bu tur çerçevesinde 7 Ekim 2025 günü Yenikapı etkinlik alanında da geniş katılımlı bir konser verecek. Fiyatı şimdilik 3000-7000 TL arası değişen bilenler şu an satışta. İlgilenenler bilet alımı için bu sayfadan ayrılıp Biletix, Bubilet ve Biletinial sitelerine gidebilirler. 

22 Şubat 2025 Cumartesi

The Brutalist: Zalim Olan Hangisi?

Oscar'da 10 dalda adaylığı olan, Bafta'da En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanan The Brutalist filmi, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'dan Amerika'ya göç eden Macar mimar Laszlo Toth'u merkezine alıp, göçmenlik, sanat, kapitalizm ve kimlik temalarını inceliyor. 3 buçuk saatlik bu yapım bize başka neler anlatıyor bir bakalım.


Baştan söylemekte fayda var, bu film gerçek bir kişinin hayatını anlatmıyor, tamamen kurgusal. Her ne kadar gerçek hayatta Macar asıllı Laszlo Toth isminde biri var ise bu filmdeki o değil. Gerçek Laszlo Toth bir mimar değil, bir jeolog. Mimari ve sanat ile tek ilgisi, 1972 yılında Vatikan'daki San Pietro Katedralinde bulunan Michelangelo'nun Pieta heykeline yaptığı saldırıdır. Ve bu saldırıda Meryem Ana'nın sol kolunu ve burnunu kırmış. Kendisini İsa Mesih olarak da gören bu şahıs, akıl sağlığı gerekçe gösterilerek ceza almamış. Bir nevi Hasan Mezarcı. 

Filmin ismi olan Brutalist ile ilk olarak 1950'lerde moda olan mimari bir dönem kastediliyor. 1950'lerde moda olan bu akımda betonlar sıva veya boya ile kapatılmayarak tamamen çıplak bırakılıyor. Ve böylece yapımlar daha vahşi, doğal ve ilkel bir görünüme sahip oluyor. (Bir dönem Topkapı Cevizlibağ'daki Vatan Computer'ın bulunduğu eski Tercüman Gazetesi binası bu yapımlara örnek. Ne yazık ki yıkıldı.) Ancak kelimenin önüne 'The' gelip isim 'The Brutalist' olunca sanırım kastedilen şey mimariden fazlası oluyor. 

Bu ön bilgilerden sonra gelelim filme. Film, Laszlo'nun (Adrien Brody) Amerika'ya varışı ile başlıyor. Filmin posterlerinde görmüş olduğumuz ters dönmüş Özgürlük Heykeli, filmin başında karşımıza çıkıyor. Bu görsel metafor, filmin sanat ve kapitalizm arasındaki gerilimi irdeleyen ana temasına işaret ediyor ve Amerika'ya göç etmiş kişilerin bazı beklentilerin ters tepebileceği mesajını en başta veriyor. Göçmen kimliği ve savaşın bıraktığı travmalar, Laszlo'nun kişisel mücadelesinin temelini oluştururken, kimliğini ifade etmek için tek araç olarak mimarlığı görüyor ki tasarladığı mimari ile verdiği mesajları filmin sonunda dinliyoruz. 

Amerika'daki kuzeni Attila'nın yanında marangoz olarak çalışırken zengin bir iş adamı olan Harrison Van Burren (Guy Pearce) için bir kütüphane tasarlar ancak hem işiyle, hem de kuzeni Attila ile ilişkisi bozulur. Taa ki o kütüphane bir dergide övülene kadar. Harrison Van Buren, Laszlo'yu tekrar bulur ve kendisi için çalışmasını ister. Laszlo ile onu entelektüel açıdan, fiziki açıdan ve hatta bedensel olarak sömüren zengin bir iş adamı ilişkili filmimiz de burada başlıyor. 


Filmin ikinci yarısında, zengin iş adamı Harrison Lee Van Buren ile Laszlo'nun ilişkisi, sanat ve güç arasındaki çatışmayı daha da belirginleştiriyor. Van Buren'in toplum için inşa ettirmek istediği anıtsal yapı, aslında kendi mirasını ölümsüzleştirme arzusunun yansımasıdır. Laszlo'nun yaratıcılığı, patronunun finansal desteği karşısında giderek kısıtlanır. Film, bu dinamiği ele alırken, bu gibi yüksek bütçeli mimari sanat eserlerinde eserin gerçek sahibinin kim olacağı konusu çelişkili şekilde irdelenir. Yapıyı tasarlayan ve imarı yöneten mimar mı, yoksa yapımı finanse eden banisi mi? 


Konuşulan Mağara Sahnesi

Van Buren'in Laszlo'yu sömürüsü sadece finansal açıdan değildir. Mermer seçimi için gittikleri İtalya'da, Laszlo bağımlısı olduğu uyuşturucunun tribinde iken Van Buren'in kendisine tecavüz ettiği sahne sömürünün ne kadar genişletilebileceğini gösteriyor. Sahnenin gereksizliği ve anlatıda bir eğreti oluşturduğunu düşünenler olsa da Van Buren'in film boyunca Laszlo'ya hayranlık beslemesi bu sahneye biraz bağlam kazandırıyor açıkcası. Olay öncesi yaptığı konuşmada da adeta 'kendini haddinden fazla büyük gören göçmenlere gerçek patronun kim olduğunu gösterircesine' işliyor bu fiili. Ve bir diğer bağlam da Laszlo'nun eşi Erzsebet'in (Felicity Jones) Van Buren'i tecavüzcü olmakla suçladığı sahne. Van Buren'in oğlunun 'baba, baba, baba' diye dolanması akıllara yıllar önce yaşanmış aile için bir cinsel tacizin olabileceği ihtimalini de sokmuyor değil. 


Artılar ve Eksiler

Filmin en önemli artısı şüphesiz oyunculuklar. Adrien Brody ve özellikle Guy Pearce'in oyunculukları filmin en çok tutulan unsuru olmalı. Bunun yanında VistaVision formatında çekilen geniş açılı görüntüler, mimariyi ve doğa görüntülerini güzel çerçeveliyor. 

Eksileri için ilk olarak çok uzun oluşu. 3 buçuk saatlik bir film değil kesinlikle. Uzun tutulan filmde seyirciyi ekranda tutacak merak, gizem, polisiye, aksiyon gibi unsurlar olması gerekirken bu filmde izleyiciyi diri tutacak ne bir anlatım var ne de bir olay. Anlatımın giderek zayıflaması filme olan odağı zorlaştırıyor. Oscar için yarışan bu filmi, akademi üyelerinin birçoğu bitiremediğini açıklamıştı.


Filmin yapımında kullanılan yapay zeka: Respeecher

Ana karakterimiz Laszlo aslen bir Macar olduğu için kendisinden macarca konuşması da bekleniyor haliyle. Bunun için Adrien Brody'nin ve Felicity Jones'un Macarca konuşmayı öğrenmesi gerekiyordu. Fakat bunun hem uzun ve meşakkatli oluşu, hem de aksanın çok bozuk ve eğreti duracağı bilindiği için yönetmen yapay zekaya başvurmuş. Karakterleri, kendi sesiyle o dili konuşuyormuş gibi gösteren Kiev/Ukrayna merkezli yapay zeka uygulaması Respeecher'ı kullanmış. Bunu da bir gizlilik sözleşmesiyle gizlemek yerine, filmin sonundaki jeneriklerde belirtmiş.


Sonuç olarak The Brutalist, sadece bir mimarın hayatını anlatmakla kalmayıp, aynı zamanda göçmenlik, sanatın özgürlüğü ve kapitalizmin birey üzerindeki baskısını sorgulayan bir anlatı sunuyor. Bunu 3 saat 35 dakikada yaptığı için sıkıyor. Yine de Adrien Brody'nin içsel çatışmaları ustalıkla yansıtan performansı ve Guy Pearce'in canlandırığı güç düşkünü patron karakteri filmi izlemeye bir nebze değer kılan unsurlar. 10 dalda aday olduğu Oscar töreninden oyunculuk kategorilerinden ödülle dönerse şaşırmam. Ancak En İyi Film dalında heykelciği kaldırırsa ağır kudururum. Gelecek nesillere bunu anlatamayız. Tek diyebileceğimiz Ricky Gervais in dediği olur ancak: "ödül almak istiyorsan, bir soykırım filmi yap."
(Gelecekten not: aday olduğu 10 daldan 3ünü kazandı. Biri beklendiği gibi En İyi Erkek Oyuncu, diğer ikisi de En İyi Müzik ve En İyi Sinematografi)

12 Şubat 2025 Çarşamba

Bird: Kırık Aileler Masalı

Yönetmen Andrea Arnold'u ilk Fish Tank filmiyle blogumuza konuk etmiştik. Daha sonra ben onu ineklerin günlük hayatını anlattığı 90 dakikalık İnek belgeseliyle sevmiştim. Şimdi ise karşımızda Bird filmiyle duruyor. Çocuk yaşta, büyümüş rolüne girmek zorunda kalan gençlerin hikayelerini merkeze alan, İngiltere'nin Kent bölgesinde yoksulluğun gölgesinde yaşamlarını sürdüren karakterler üzerinden sosyal gerçekçilik ve büyülü gerçekçiliğin harmanlandığı bir film Bird. İzlemek için bir diğer neden ise Barry Keoghan.


Baba Bug (Barry Keoghan) ve kızı Bailey (Nykiya Adams)

Film, 12 yaşındaki Bailey'nin (Nykiya Adams) perspektifinden anlatılıyor. Bailey, babası Bug (ki bu da Barry Keoghan oluyor) ve üvey kardeşleriyle birlikte kaotik bir yaşam sürüyor. Babası Bug, ergen yaşta baba olmuş, sorumluluklarını henüz tam anlamıyla kavrayamamış, düzensiz hayatı ve sorumsuz kararlarıyla başta basit bir figür gibi görünse de Keoghan'ın güzel performansı ile film ilerledikçe çok katmanlı bir karaktere dönüşüyor ve sevimsiz bir babadan, izleyicinin empati de kurabileceği sevgi dolu bir insana dönüşüyor. Babanın ve çocuklarının akran gibi durmaları uzaktan bakılınca evcilik oyunu oynayan çocuklar gibi duruyor başta. Bug, her ne kadar yaşı itibariyle çocuksu davranışlarıyla hayal kırıklığı yaratsa da, çocuklarına duyduğu sevgi ve koruyucu tavrı filmin ilerleyen dakikalarında açığa çıkıyor.

Filmin ana çatışması, Bailey'in hayatına aniden giren Bird adlı gizemli bir yabancıyla şekilleniyor. Bird, Bailey'in hayatına hem bir gizem unsuru katıyor, hem de koruyucu bir melek edasıyla ona gösterilen ilginin karşılığını veriyor. Bird, Bailey için hem bir kaçış, hem de aidiyet hissini bulma yolculuğunda bir rehber oluyor. Bird karakterine can veren Franz Rogowski'nin minimalist duran kendine has duruşu ve bakışı ile oluşan fiziksel oyunculuğu, karakterin hem büyülü hem de insani yanlarını rahatça dışa vuruyor. Ki Rogowski'nin bu oyunculuğunu geçen sene izlediğimiz 2 güzel film olan Anatomy of a Fall ve The Zone of Interest filmlerinin yıldızı Sandra Huller ile oynadığı 2018 yapımı Muhtemel Aşk filminde de izlemiştim.


Filmin sinematografisine de değinmek gerekiyor. Kuzey Kent'in gri, soğuk ve varoş ortamları, kamera sayesinde masalsız bir anlatıma dönüşmüş gibi duruyor ki hikaye de bunu istiyor. Film boyunca karşımıza çıkan doğa görüntüleri bizlere yapılan sadece bir manzara sunumundan ziyade, Bailey'in iç dünyasının tezahürü gibi sanki. Özellikle Bailey'nin kuşları videoya aldığı sahneler, hem estetik hem de sembolik açıdan derinlik katan görüntüler. Çünkü burada kuşlar, ergenliğe henüz ulaşmış Bailey'nin özgürlük ve kaçış arzusunu simgeliyor. 

Büyülü gerçeklik, filmin duygusal tonunu belirleyen en önemli unsurlardan biri. Bailey'nin bir kuş aracılığıyla arkadaşına bir not göndermesi gibi sahneler, izleyicinin gerçekçiliğini sorgulamadığı, aksine 'bu sahne bana ne hissettiriyor' sorusunu sorduğu sahneler olmalı. Böylelikle gerçeği sorgulayarak gerçekçilikten kopmamanızı engelleyebilir, gerçekliği daha derinden hissetmemizi sağlayabiliriz.

Yönetmen Andrea Arnold'un işlediği bir diğer güçlü tema, aile kavramının yeniden tanımlanması. Film boyunca Bailey'nin hem babası Bug, hem de Bird ile kurduğu bağ, alışılmış aile ilişkilerinin ötesinde (Bu temadaki aile yapısını İngiliz filmlerinde sıkça görüyor olsak da her defasında bir yabancılaşma yaşadığımız aşikar). Bug'un kaotik yaşantısının yanında Bird'ün huzurlu varlığı  Bailey'nin büyüme sürecindeki en büyük destek noktalarını oluşturuyor. 


Özetle Bird filmi, büyüme sancıları, aile bağları ve umut dolu bir dünyaya kaçış arayışını ele alan iyi bir film. Yönetmen  yoksulluk ve sınıf çatışması gibi konuları dramatize etmek yerine, karakterlerin bu koşullar altında hayatta kalma mücadelesini anlatarak yapıyor. Ve bunu büyülü gerçekçilikle toplumsal gerçekçiliği harmanlayarak, yer yer düşündüren, yer yer duygulandıran bir hikaye ile başarıyor. 

1 Şubat 2025 Cumartesi

The Girl with the Needle: Rahatsız edici film(2)

Geçen sene bu vakitler izlediğim Saltburn filmini "rahatsız edici film" diye tanımlamıştım. Senenin yine aynı bu vaktinde The Girl with the Needle filmini de aynı şekilde tanımlıyorum. 1919 sonrası Kopenhag'ında geçen ve gerçek bir hikayeden uyarlanan bu film, görüntüsüyle, hikayesiyle, ağızda bıraktığı tat ile, gösterdikleriyle ve göstermeyip size gerisini hayal ettikleriyle rahatsız edici bir film. Aynı zamanda Danimarka'nın Oscar'da Yabancı Dilde En İyi Film adayı ve Oscar'ın en güçlü ikinci adayı bana göre. (Gelecekten not: Ancak ödülü I'm Still Here filmine kaptırdı)


Film, I.Dünya Savaşı'nın ardından Danimarka'da ekonomik ve sosyal kaosun hüküm sürdüğü bir dönemde geçiyor. Baş karakterimiz Karoline (Vic Carmen Sonne), toplumun dışlandığı bireylerden biri olarak hikayeyi taşıyor. Savaşa giden kocasından haber alamıyor oluşu onu hem yalnızlığa hem de fakirliğe dibine kadar iterken bunu izleyiciye çok net hissettirebiliyor. Bu düşüşün ardından umutla sarıldığı bir Kül Kedisi hikayesi doğuyor. Karoline'in kurtuluş olarak gördüğü bu ilişki, onu daha derin bir karanlığa sürüklüyor. Bu sene çok konuşulan Anora filminin hüzünlü Kül Kedisi hikayesini beğenenler bir de gelip bu filmi izlesinler diyorum. 

Film, yüksek kontrastlı siyah-beyaz çekimleriyle Kopenhag'ı oldukça kasvetli bir atmosferde izleyiciye yansıtıyor. Görüntüye eşlik eden müzikleri ile de izlerken yer yer bir kabusun içine çekiyor. Bu birleşim, yalnızca dönemin ruhunu yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda içsel bir mücadeleyi de görselleştiriyor. Film, izleyiciye direkt göstermediği sahneleri, gölge oyunlarının kasveti ile açık bir şekilde ortaya koyuyor. 

Karoline, Kül Kedisi hikayesinde tanıştığı Jorgen ile ilişkilerinden olan istenmeyen bir gebelik sayesinde Dagmar (Trine Dyrholm) ile tanışıyor. Hikayenin gerçek bir olayla ilişiği de bu noktada başlıyor. Filmden alacağınız tadı bozmamak adına şu an için daha fazla detaya girmeyeceğim. İzleyenler ya da spoiler takıntısı olmayanlar biraz aşağıya geçebilirler.

Filmin görsel estetik ve siyah-beyaz sinematografisin yanında oyunculuk performansı da oldukça iyi denecek kıvamda. Baş karakterimiz Karoline, yaşadığı tüm hisleri,duyguları yüz ifadesiyle bizlere rahatça aktarabilmekte ve bu sayede hiç zorlanmadan izleyiciyi o duyguya ortak edebilmekte. Yine filmin ikinci büyük karakteri olan Dogmar'ın hem güçlü duruşu ve mahkeme sahnesindeki toplumsal eleştiri yaptığı kısım ile kendisine hayran bıraktırıyor. Bu mahkeme sahnesinde, kadınların savaş döneminde oluşan kaotik durumdan dolayı nasıl yalnız bırakıldığını ve hayatta kalmak için ne denli zor seçimler yapmak zorunda kaldığını etkileyici şekilde anlatıyor Dagmar bize. 


Film, sinema öğrencilerinin seveceği eski yapımlara göndermeler de içeriyor. Tekstil işçilerinin vardiya sonunda fabrikadan çıkışını gösteren sahneler, Lumiere Kardeşler'in 1895 yapımı Fabrikadan Çıkan İşçiler adlı ilk hareketli görüntüsüne doğrudan bir saygı duruşu yapıyor. Işık-gölge oyunları ve eğik açılar ile korku ve belirsizlik hissi yaratması da Alman dışavurumcu Wiene'nin Dr Caligari'nin Muayenesi filmini hatırlatıyor. 

Tek bunlar da değil. Savaştan yüzü yaralı şekilde dönen Karoline'nin eski kocasının, bu deformasyon yüzünden maruz kaldığı dışlanma David Lynch'in Fil Adam filmine, Karaloine'nin kendi çocuğunu kürtaj yapmaya çalıştığı sahne ile Mike Leigh'in Vera Drake ve Cristian Mungiu'nun 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmini hatırlatıyor bize. 


Rahatsız Edici Kısımlar (Spoiler İçerebilir):

Karoline'in hayale kapılıp boşa düştüğü bir ilişkiden istenmeyen bir gebelik sahibi olduğunu söylemiş ve az önce de bir filme benzetirken bebeğini bir şiş yardımıyla kendi kendine kürtaj etmeye çalıştığından bahsetmiştim. İşte tam bu noktada filme dahil oluyor Dagmar karakteri. Gerçek bir kişinin canlandırıldığı bu karakter, istenmeyen gebeliklerde annelere bir teklifte sunuyor: "ücreti mukabilinde çocuğunuza çok iyi bir bakıcı aile bulabilirim". Zaten hayatın sillesini yemiş olan bu anneler de bir de çocuk ahı yememek için çocukları doğduğunda Dagmar'a getiriyor ve o da koruyucu ailelere o çocukları veriyor. Ya da biz öyle zannediyoruz. Çünkü işin bu noktadan sonrası cinayetler silsilesi. Filmde direkt olarak gösterilmese de, ipuçları ve ima yoluyla izleyicinin zihninde daha da rahatsız edici bir etki yaratıyor. Özellikle fırın, nehir ve kanalizasyon gibi sembolik sahneler tüyleri biraz ürpertip mideleri biraz bulandırıyor.

Film, hiçbir noktada izleyiciye rahat nefes aldırmıyor ve bu da duygusal açıdan izleyicide yorgunluğa neden olabiliyor. (Giderek şiddetini arttıran bu duygusal çöküntü hikayesini daha önce Memoir of a Snail animasyon filminde de izlemiştik, filmi izleyenler ve yazıyı okuyanlar hatırlayacaktır.) Yine buna ek olarak Dagmar'ın işlediği cinayetlerin toplumun kayıtsızlığı nedeniyle mümkün olması, izleyiciyi sorgulamaya ve rahatsız edici bir gerçeklikle yüzleşmeye zorluyor. Mahkeme sahnesinde kendisine 'neden öldürdün?' diye sorulduğunda verdiği cevabın mahkemede sessizlik yaratmasına hem şaşırıyor, hem üzülüyor hem de bir nebze 'lan acaba' diyoruz. " Mecburdum. O çocuklar annelerine çok acı vermişti. Onlara yardım ettim. Ben sadece gerekeni yaptım. Sizin yapmaya korktuğunuz şeyi yaptım. Korkak olduğunuz için itiraf edemiyorsunuz sadece. Aslında bana bir madalya vermeniz lazım"

23 Ocak 2025 Perşembe

How To Make Millions Before Grandma Dies

Tayland yapımı How to Make Millions Before Grandma Dies, ilk bakışta yalnızca miras kovalayan aç gözlü bir ailenin hikayesi gibi görünebilir. Fakat ardında yaşlı insanlarda oluşan 'yalnız başına ölüm korkusu' da saklı. Japonya'da sırf bu durumu anlatan bir kelime dahi var, kodokushi. Tayland'da gösterildiği salonlarda ağlama hıçkırıkları yükselten bu film, aynı zamanda Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayı olarak karşımıza çıkıyor.


Film, genç ve kaygısız biri olan M. (evet, sadece M) ile büyükannesi Menju (Usha Seamkhum) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Büyükbabasına baktığı için kendisine servet bıraktığını söyleyen kuzeni ile konuştuktan sonra aklına büyükannesi ile ilgilenmek geliyor M'in. Çünkü başka türlü bir mal/para sahibi olamayacağının kendisi de farkında. Mirası hedefleyen (ki miras dediğimiz de dökük bir ev) M, başta çıkarcı bir motivasyonla başladığı bu ilişkide, zamanla büyükannesi ile gerçek bir bağa sahip oluyor. Bu süreçte sadece büyükanne Menju değil, M de kişisel bir dönüşüm geçiriyor. 

Filmin güzel yanlarından biri, karakterlerin iyi tasvir edilmesi. Her ne kadar karakterlerin motivasyonları başta basit görünse de her sahneyle birlikte daha derinleşiyor ve karmaşıklaşıyor. Bu yalnızca senaryo ve hikaye ile ilgili de değil, aynı zamanda Bangkok'un Chinatown gibi atmosferik mekanlarının kullanılmasıyla da oluyor. Büyükanne Menju'nun çevresindeki yaşlı arkadaş çevresinin de gösterilmesi, filmin yalnızca bir aile hikayesi olmadığını, aynı zamanda bir toplum portresi sunduğunu da ortaya koyuyor. Yani ortada toplumsal bir sorun var.


Büyükanne Menju karakterini canlandıran Usha Seamkhum'un ilk kez kamera karşısına geçen biri olması hiç sırıtmıyor. İlk sinema oyunculuğunu bu ileri yaşta sergileyen birisi için oldukça başarılı. Sevinçleri, çaresizlikleri, hüzünleri gibi tüm duyguları rahatça izleyiciye aktarabiliyor. Ki bu başarılı aktarım da izleyiciyi etkileyen, boğazı düğümleyen ve hatta gözleri dolduran şeyin ta kendisi oluyor. Beni alan sahne, her şeye rağmen büyükanne Menju'nun evini, borç batağında olan ve bu konuda dipsiz kuyu olan oğluna vermesi idi. Her şeye rağmen o oğlunun "annemin beni son kez kurtarmasını istiyorum" demesi bir oğul olarak doğal gelirken, annenin oğluna kıyamaması da bir anne/ebeveyn penceresinden bakınca o kadar doğal. Kendisi el uzatmasa, başka uzatacak kimsenin olmadığının farkında çünkü.

Büyükanne Menju'nun evlatları için sahip olduğu bu endişelerinin yanında elbette kendisi için duyduğu yalnız ölüm korkusu da var. Bir çocuk gibi torununa trip attığı sahnede, evini verdiği çocuğunun kendisini huzurevine yerleştirdiği sahnede bu korkuları görebiliyoruz. İskandinav ülkelerinde insanlar genç yaşlardan itibaren bağımsız yaşamaya teşvik edilir. Ancak, güçlü bir sosyal refah sistemi olduğu için yaşlı bireyle finansal olarak çocuklarına bağımlı değillerdir. Fiziksel olarak da yoksunlukları sosyal devlet çerçevesince devlet tarafından giderilir. Fakat Tayland ve benzeri fakir toplumlarda yalnız kalırsan acı ve sefil bir ölüm sizi bulabilir. Bu sebeple ya finansal olarak güçlü ya da ailesel olarak güçlü olmalısınız. Menju'nun yaşadığı durum da tam olarak bu. 


Elbette filmin bazı kusurları da yok değil. Gereksiz uzatmalar hikayenin ritmini bir süreliğine aksatıyor. Ancak güçlü bir finalle biraz toparlıyor ve izleyiciyi yine kendisinde tutarak filmi sonlandırmayı beceriyor. Büyükannenin yalnızlık ve güvensizlik korkuları, modern toplumlarda yaşlı bireylerin yaşadığı ortak sorunlara dikkat çekiyor. Var olan ve artarak daha da büyüyecek olan bir sorunu konu alan bu filme bir ara mutlaka bakın derim.

21 Ocak 2025 Salı

Flow: Le Chat Noir

Letonya'nın En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olan Flow, diyalogsuz ve minimalist anlatımı olan bir 3DCG animasyon filmi. Sessizliği ile sadece bir kedinin hayatta kalma mücadelesini değil, aynı zamanda modern insanın unutmaya yüz tuttuğu değerleri anlatıyor. Kedi sahibi olanlar karakterin her reaksiyonunu tanıdık bulacaktır. Onu telaşa sürükleyen doğa olayında ise akla klişe olan şu söz gelecek: 'doğa, kendine ait olanı her zaman geri alır.'
(Yazıyı okurken fonda şunu çalabilirsiniz: David Orlowsky - Le Chat Noir )
(Gelecekten not: En İyi Yabancı Film dalında ödülü alamadı ama En İyi Animasyon dalında Oscar'ı kaptı)


Gints Zilbalodis'in yönettiği Flow filmi, yuvarlak ve anlamlı gözlere sahip bir kara kedinin şiddetli bir sel felaketinde hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Tek bir kelime bile konuşmayan, sadece olması gerektiği gibi miyavlayan bu karakterimiz tüm duygularını miyav tonlarında, mırıldanmalara ve tırmalamalara sığdırıyor.  Ancak basit görünen bu hikaye, bize bazı sembolik anlatımlarda bulunuyor. Başlangıçta yalnız olan Kara Kedi, sel felaketi onun dünyasını altüst ettiğinde kendisini başka hayvanlarla dolu bir gemide buluyor. (Sel felaketi ve hayvanlardan oluşan bir gemi..hmm..) Gemide bulunanlar labrador cinsi bir köpek, bir kapibara, bir lemur ve bir de sekreter kuşu. Bu küçük grup, kendi sosyal ortamlarından bir şekilde ayrı düşmüş, yalnızlaştırılmış canlılardan oluşuyor. Ve hayatta kalmaya çalışırken gemideki bu yeni sosyal çevresine önce güvenmeyi, sonra da beraber yaşamayı, dayanışmayı öğreniyor. Çünkü buna muhtaç olduklarının farkındalar artık.


Flow, insanoğlunun doğayla olan ilişkisini bir metafor olarak işliyor. Sel felaketi, açık bir şekilde iklim krizine bir gönderme. Kedi heykelleri ile insan medeniyetine bağlama yapan yönetmen, insan medeniyetinin izlerini taşıyan şehirlerin sular altında kalması, doğanın insana karşı üstünlüğünü ve insanın bu dengeyi ne kadar kolay bozabileceğini gözler önüne seriyor. Ancak film, yalnızca bir uyarı değil, aynı zamanda bir umut mesajı da içeriyor. Doğa kendini yenileyebilir, buna biz sebep olmuş olalım ya da olmayalım, bu sürece uyum sağlayarak yeni bir denge kurabiliriz.

Covid süreci gibi endemik bir bir olayı her ne kadar kapalı ve bireysel/minimal ortamlarda geçirmiş olsak da kurtuluşu ve arınmayı kolektif bir hareket ile bulduk. İşin özünde topluca yaptığımız kapanma ile bireysellikten topluluğa geçiş yaparak. Herkes bireysellikten dert yakınıyordu, oysa gezegenimiz hiç olmadığı kadar toplumsal bir mesele etrafında tek vücut idi. Toplumsallaşma bu değil ise nedir? 


Flow, çocuklarınızı oyalamak için açacağınız bir youtube videosu yerine bile açıp ailece izleyebileceğiniz, diyalogsuz anlatımıyla 'bazen bunlara gerek bile yokmuş' diyebileceğiniz anlatıda bir film. Sessizliği düşündürüyor, görselliği büyülüyor, mesajı ise etkiliyor. 2024'ün sevdiğim yapımları arasında kendilerini dahil ediyorum.

20 Ocak 2025 Pazartesi

Emilia Perez

Netflix'in 2024 yılının en iddialı filmi olan Emilia Perez, aynı zamanda Fransa'nın da Oscar adayı filmi. Meksika kültürünü ve coğrafyasını merkezine alsa da büyük oranda Paris'te kurulmuş setlerde çekilen bu filmin olmuşlukları ve olmamışlıkları var.  Ancak katmanlı anlatısı ve müzikal unsurlarının yanında bir de Zoe Saldana'nın iyi oyunculuğu eklenince izlenesi, hoş bir film olmuş denebilir. Sonda söyleyeceğimi bu sebeple en başta söylüyorum bu kez. Çok da iyi bir film değil ama, sadece izle geçlik bir film. 

Film, bir uyuşturucu karteli lideri olan Manitas Del Monte'nin (Karla Sofia Gascon) cinsiyet değişimi ile Emilia Perez olup değişen hayatına odaklanıyor. Manitas, avukat Rita'dan (Zoe Saldana) yardım isteyerek hem cinsiyet değişimi ameliyatını organize etmesini, hem de eski kimliğini ardında bırakmasına yardımcı olmasını talep ediyor. Bu teklifi kabul eden Rita film boyunca kendisini etik ikilemlerin ve tehlikelerin ortasında buluyor. Ancak yeni cinsiyetine ve isme taşınan Emilia Perez'in hesap edemediği ya da hesabının ötesinde bir meseleye dönüşen bir olgu var, ailesi.

Emilia Perez olarak yeni bir cinsiyete ve isme geçiş yapan eskinin uyuşturucu kartel lideri, kişiliğini de değiştiriyor. Ve geçmişte yaptıkları için kefaret arayışına giriyor. Eski kimliği olan Maniatas sert, tehlikeli ve tehditkar bir uyuşturucu baronu iken yeni kimliği Emilia topluma fayda sağlamaya çalışan bir hayırsever oluyor. Ancak bu dönüşüm, izleyiciye karakterin eski hatalarından ne kadar arındığına dair sorular tutuyor. Her iki karakteri de canlandıran Gascon'un oyunculuk performansı, bir yandan Emilia'nın çelişkilerini ve karmaşık duygularını ortaya koyarken, bir yandan da karaktere derin bir şefkat duygusu kazandırıyor. Gaddarlık gidiyor, analık geliyor gibi.


Filmin diğer ayağı olan Zoe Saldana'nın başarıyla canlandırdığı Rita karakteri, hem etik çatışmalarını hem de karlı bir anlaşmayı başarıyla yerine getirme arzusunu dengeleyen bir figür olarak karşımızda dururken filmin en önemli eksiklerinden birinin bu karekterin hikayesindeki boşluklar olduğu gözümüze çarpıyor. Bu anlaşmaya neden ihtiyacı olduğu, anlaşma sonrasında nasıl bir yol tuttuğu ve kişisel kazancının ve hesaplaşmasının sonucu hem bir muamma. Neticede kendisini bir mafya liderine adamış bir consigliere değil ki anlayasın şartsız teslimiyetini. Hikayenin anlatımında çok fazla yer edinen Rita karakterini sadece bir 'çerez' olarak kullanmak filmi eksik tutan şeylerden ve olmamışlıklarından biri. 

Son isim ise Jessi karakterini canlandıran Selana Gomez. Kendisine olan antipatim Only Murders in the Building dizisi ile gitmişti. Bu sebeple bu filmde kendisini nötr bir duyguyla izledim ve olması gerektiği kadarıyla vardı. Ne artısı ne de eksisi.


Fransız yönetmen Jacques Audiard'ın yazıp yönettiği Emilia Perez filmi müzikal yapısı ağır olmayan, anlatımı smooth olan, izleyicisini sıkmayan bir yapım olmuş. Karakter olgunlukları, hikayeler arası geçişleri, derin anlam yoksunluğu gibi birçok eksiği var. Bu sebeple Yabancı Film dalında en iyi Oscar'ı almayacaktır elbet ama ona aday olması bile şaşırtır yine de beni. Netflix'te ne izlesem diye saatlerce dolanıp durduğunuz bir vakitte, aradan çıkarabilirsiniz. İzlemezseniz de Zoe Saldana'yı biraz daha izlemekten mahrum kalırsınız, hepsi bu. 
(Gelecekten not: 13 dalda Oscar'a aday olan film yalnızca 2 Oscar ile evine döndü. Biri beklendiği gibi Zoe Saldana'nın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü, diğeri de yine Zoe Saldana'nın seslendirdiği El Mal şarkısıyla En İyi Özgün Şarkı Oscar'ı.)

11 Ocak 2025 Cumartesi

Conclave

Yönetmenliğini Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filminden tanıdığımız Edward Berger'in yaptığı Conclave filmi, ölen eski Papa'nın ardından, yeni bir Papa seçimi sürecini bizlere anlatıyor. Papa seçimi gibi kutsal bir süreci, insan doğasının çelişkileriyle ele alarak izleyiciye bir ayna tutuyor. Hangi lider gerçekten masumdur? Hangi lider geçmişindeki hatalardan arınmış bir şekilde 'günahsız' olduğunu iddia edebilir? Hepsinin ötesinde 'gerçekten günah nedir?' sorusunu soruyor. Manipülasyonlar, ittifaklar ve geçmişte gömülü sırlar bir bir açığa çıkarken, sürpriz bir sonla ters köşe olan bizlere ve diğer adaylara şu söyleniyor: "ilk taşı günahsız olanınız atsın."

Filmin merkezinde yer alan Vatikan'ın dekanlığını yapan Kardinal Lawrence (Ralph Fiennes), hem bir lider hem de içsel çelişkilerle boğuşan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor filmi en başından beri sırtlayıp taa sona kadar bize eşlik ediyor. Seçimin sağlıklı ve kurallara uygun şekilde gerçekleşmesi için bu görev kendisine ölen Papa tarafından verilmiş olduğu için, bu görevi son bir hizmet olarak görüyor. Oylamada isimleri çıkan kardinallerin gizli gündemleriyle ve bilinmeyen yönlerinin ifşalarıyla ilk yüzleşen ve bunu olabildiğince kurum içinde tutmaya çalışan kişi kendisi oluyor. Herkesin günahkar olabileceği kanısına kanısına hakim olduğu yerde ölen Papa'nın verdiği tüm kararları doğu olarak kabul etmesi onun makama olan inancı ve itikadını bizlere gösteriyor. Yani yaptığın bir yanlışın ya da eylemin ölen Papa'nın sana vermiş olduğu bir emir olarak sunmam, neredeyse aklanman için yeterli görülen bir sebep oluyor Kardinal Lawrence için.

Filmde yalnızca dini inanç değil, modern dünyada dinin rolü ve Katolik Kilisesi'nin değişim gereklilikleri de sorgulanıyor. Film, muhafazakarlık ile yenilikçilik, gelenek ile modernite gibi karşıtlıkları tartışırken, seyirciye bir taraf tutma zorunluluğu da hissettirmiyor. Bunun yerine, bu karşıtlıkların insani boyutlarını gözler önüne seriyor. Kardinal Tedesco'nun (Sergio Castellitto) katı muhafazakarlığı ile Kardinal Bellini'nin (Stanley Tucci) liberal bakış açısı arasındaki çatışma, kilisenin geleceği konusundaki farklı vizyonları temsil ediyor. Bunlara ek olarak Kardinal Adeyemi'nin (Lucian Msamati) siyahi bir Papa adayı olarak karşımıza çıkışı ekleniyor. Ve hepsinden öte filmin sonundaki sürpriz bu varyeteleri en uç noktaya taşıyan seçenek oluyor. 


Yönetmen Berger, önceki filmi Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filmindeki gibi geniş bir alana sahip değilse de Vatikan mimarisinin ihtişamını  ve içsel mekanizmaları geniş açı planlarıyla sinematografik bir şölen haline getirmiş. Kapalı mekan çekiminin klostrofobisini izleyiciye aksettirmiyor bu sebeple. Sistine Şapeli'nin fresklerinden mermer koridorlara kadar Vatikan atmosferini otantik bir şekilde ekrana taşımış. Genelde daha kaotik duran kilise filmlerinin aksine, daha renkli ve ferah bir atmosfer karşımıza çıkıyor.

Ralph Fiennes, Kardinal Lawrence rolüyle güzel bir performans sergiliyor. Yüz ifadeleri ve diyalog sunumuyla karakterin içsel çatışmalarını izleyiciye etkili bir şekilde aktarıyor. Stanley Tucci ve John Lithgow gibi isimler de politik entrikaları derinleştiren performanslarıyla filmi zenginleştiriyor. 

Tüm filmi Kardinal Lawrence'ın üzerine yıkmak ve diğer karakterleri derinleştirmemek bir eksiklik gibi dursa da bunun bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Kardinal Lawrence kendisini Papa adayı olarak görmüyor ve bu seçimden sonra görevi bırakıp gitmeyi istiyor. Yani sadece bu seçim için orada olan birisi, yani sadece bu seçim için ekran başında olan bizler gibi, yani Kardinal Lawrence aslında biz izleyiciler. Bu sebeple diğer karakterler ve görüşler yargılanmadan, sadece oldukları gibi sunuluyor, yargı kısmını izleyiciye bırakıyor. Bu sebeple filmin sonunun biraz açık bırakılmış olduğunu düşünenler yanılıyor. Çünkü film her izleyicide farklı bitsin istiyor yönetmen. Bu yüzden Altın Kürede en iyi senaryo ödülünü aldı ve Oscar'da da aday olması bekleniyor. 


Sonuç olarak, birçok Papa seçim filmi ve dizisi izlemiş olsak da her birinde farklı bir gizem perdesi aralandığı için ilgi çekici olmaları devam edecek. Oluşan bu ilgiye layıkıyla cevap verdiğini düşündüğüm bir film olmuş Conclave. Görselliği, renk paleti, oyunculuğu, müzik alt yapısı ile bir bütün olarak güzel bir film.
(Gelecekten not: aday olduğu 8 daldan tek oscar ile döndü. O da En İyi Uyarlama Senaryo ödülü oldu. En İyi Erkek Oyuncu ödülünü The Brutalist filmiyle Adrien Brody'e kaptırdı.)

10 Ocak 2025 Cuma

Anora: Vesikalı Yarim

Sean Baker'in, Cannes'da Altın Palmiye ödülü alan Anora filmi, birçok kişi tarafından beğenilen, ödüllendirilen ve IMDB'de 7.9 puanı bulunan bir film. Biz bu peri masalı hikayelerine Yeşilçam'dan oldukça aşinayız. Hollywood da aşina. Filmin klişeliğini, olmuşluğunu ve de olmamışlığını şimdi size 3 film üzerinden anlatacağım. Biri Pretty Woman (1990), diğeri Uncut Gems (2019) ve son olarak Yeşilçam'dan Vesikalı Yarim (1968).


Anora, bir Manhattan kulübünün arka planında, striptizci ve ara sıra eskort olarak da çalışan Ani'nin hikayesini anlatıyor. Toplumsal ön yargılara ve düşük bir hayat kalitesine sahip olmasına rağmen Ani'nin hayatta kalma mücadelesi filmin merkezinde yer alıyor. Bu mücadelesini, bir rus oligarkın çocuğu olan Ivan'ın  mekana gelmesiyle şekil değiştiriyor. Beraber geçirdikleri bir kaç gecenin ardından kendisine yapılan evlenme teklifini, hayatını değiştirecek o kurtarıcı elin nihayet kendisine uzatıldığını düşünerek kabul ediyor. Ancak bu hikaye Pretty Woman filmindeki Vivian Ward'ın (Julia Roberts) zengin bir adam sayesinde hayatının değişmesi ve Vesikalı Yarim'deki Sabiha'nın (Türkan Şoray) pavyondan kurtulma özlemiyle tematik olarak paralellikler taşıyor.

Vivian Ward gibi, Ani de ekonomik bağımsızlık arayışında, ancak Anora, Pretty Woman'dan farklı olarak romantik idealizmi sorgulayan daha sert bir gerçeklik sunuyor. Bunu, Ani'nin gözlerindeki mutluluk, huzur, kaos, stres ve kalp kırıklığını hissederek fark edebiliyoruz. Bu sebeple Ani'yi canlandıran Mikey Madison'ın hem fiziksel hem de duygusal açıdan son derece etkileyici bir performans sergilediğini belirtmek gerekiyor. Madison'ın yüz ifadeleri ve bedensel dili, Ani karakterinin içsel dünyasını ve çatışmalarını izleyiciye geçirmekte oldukça başarılı.


Filmin Vesikalı Yarim filmi ile daha çok benzeştiği kısmı ise toplumsal algı ve hayat kadınlığının konumlandırılması. Bir yandan Ani çevresindeki sosyal tabuları ve dünyanın ona biçtiği rolleri sorgularken, bir yandan da Ivan bu kimlik yüzünden ailesi ile kavgalar yaşıyor. Ivan için uçkuru düşkünü, alkol bağımlısı denebilir. Ama en başta denilecek en önemli şey Ivan'ın henüz kimliğini oturtmamış bir çocuk olduğu gerçeğidir. Bu sebeple olaylar ciddileştiğinde Ani'ye arka çıkmaz, yere mamasını döken bir bebek misali annesinin yanına masumca sığınır. Bu noktadan sonra filmin 3.perdesi açılır. Ve daha melankolik, hüzünlü ve çaresiz bir Ani karşımıza çıkar. 

İlk iki perdeden de bahsetmem gerekiyor şimdi. Filmi 3 ana perdeye bölecek olursak ilk perde Ani ile Ivan'ın tanışması, eğlenmesi, yiyip içip sevişmeleri olan giriş kısmı ki bu perdenin gereğinden fazla uzun tutulması filmin kalitesini düşüren en başlıca neden. Bir türlü konuya girilememesi, partili sevişmeli sahnelerin sıkça kullanılması yapımı hem izle geç filmlerinden biri gibi gösteriyor, hem de çok eleştirilen male gaze (erkek bakış açısı) durumu yaratıyor. Yani erkeklere beğendirilmek için sıkça kadın vücudunun ifşasına yönelinmiş. Hikaye anlatımının bazı bölümleri, Ani'nin bakış açısından ziyade erkek karakterlerin bakışıyla şekillenmiş gibi görünüyor. Bu da Ani 'nin hikayesinin tam anlamıyla derinleşmesine mani oluyor. Özellikle filmin ikinci yarısında, Ani'nin kendi motivasyonuna dair daha fazla ayrıntı görmek istiyorken, kendimizi daha çok Ivan'ın ailesi ve diğer erkek karakterlerin neler yapacaklarını merak ederken buluyoruz. 

İkinci perdeyi, Ivan'ın bir hayat kadınıyla evlendiğinin ailesi tarafından öğrenilmesi sonucu duruma müdahil olmaları için tuttukları Toros ve ekibinin yer aldığı kovalamaca ve sorunlar kısmı oluşturuyor. Bu kısımdaki temposu biraz Uncut Gems temposunu andırıyor. Absürt mizah, hızlı diyalog ve karmaşık ilişkiler ön plana çıkıyor. Bu tür absürt mizahta diyaloglar hızlı ve zekice olmalı, karakterler sürekli beklenmedik durumlara düşmeli, karakter arası ilişkiler genellikle kargaşa ve yanlış anlamalar üzerinden gidilmelidir ve nitekim hem Uncut Gems'te hem de Anora filminin bu perdesinde olan da buydu.


Ivan'ın ailesinin gönderdiği adamlar (Toros, Igor ve Gamick) filmde derinlikleri olmayan ve sanki sadece hikayeyi ilerletmek için var olan karakterler olsa da hem komik hem de trajik unsurlar ekliyor hikayeye. Her ne kadar Ani ile aynı dünyaya ait olsalar da, onlar da Ani gibi bir sürecin parçası ve patronları tarafından kolaylıkla feda edilebilir bir sınıfın mensupları. Yönetmen Baker Ani ile Igor arasındaki elektrik ile "çalışanların sessiz dayanışması" anlarıyla düzene bir eleştiri de sunuyor.

Özetle, Anora klişe bir hikayeyi, sevilen bir metotla anlatan bir film. İyisiyle kötüsüyle izlenebilecek güzel bir film. Ancak gözümde ne 7.9'luk bir puanı, ne de hele hele Altın Palmiye'yi hak edecek bir yapım. Yönetmenin bir önceki filmi Red Rocket kadar eder, ki onun puanı da 7.1/10. 

(Gelecekten not: aday olduğu 6 daldan 5ini alarak Oscardan döndü. Yılın En İyi Filmi ve En İyi Yönetmeni ödüllerinin yanı sıra, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Kurgu ödüllerini aldı. Aday olup kazanamadığı tek dal En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü oldu.)