Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2026 Pazartesi

Beklenti: Toplumsal Baskının Gölgesinde

"Konya ili Taşkent ilçesinde, Çeşmi mahallesi Asarcık mevkiinde kayalık bölgede, tahmini 35-40 yaşlarında, buğday tenli kadın cesedi görüldü."

Ali Özel
'in Altın Koza'da yarışan Beklenti filmi bu sözlerle başlıyor. İlk bakışta bizi klasik bir taşra cinayetine, şüphelilere ve adalet arayışına götürecekmiş gibi görünüyor. Fakat film ilerledikçe cinayetin kendisinden daha büyük bir meselenin ortasında buluyoruz kendimizi: İnsanların birbirleri hakkında kurduğu beklentiler ve bu beklentilerin altında ezilen hayatlar.


Film, köydeki kadın doktorun ölümünün ardından şekillenen soruşturmayı merkezine alıyor. Olağan şüpheliler arasında doktoru en çok ziyaret edenlerden biri olan Celil (Berk Öztürk), sosyal baskı nedeniyle gördüğü tedaviyi açıklayamaması üzerine kısa sürede olayın baş şüphelisine dönüşüyor. Bu sırada babasını ziyaret etmek ve bir süreliğine şehir hayatından ve son zamanlar limoni tat veren evliliğinden uzaklaşmak için köye gelen avukat Enver (Ozan Dağara), kendisini giderek daha karmaşık bir evlilik ilişkinin içinde buluyor. Köydeki insanlar, jandarma, yerel otorite ve aile bağları üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bir cinayetin nasıl çözüleceğini değil, bir topluluğun kendi doğrularını nasıl ürettiğini de sorguluyor.

Beklenti'nin asıl meselesi cinayet gizeminden ziyade, bu gizemin etrafında şekillenen toplumsal atmosfer. Çünkü burada yargı, yalnızca resmi kurumların verdiği bir karar olarak karşımıza çıkmıyor. Köyün kendi kuralları, kendi ahlak anlayışı ve kendi 'doğru insan' tanımı bulunuyor. İnsanların ne yaptığı kadar, ne yapması gerektiğine dair düşünceler de hayatlarını belirliyor. Böylece filmdeki asıl baskı yalnızca devlet mekanizmasının kanunları üzerinden kurulmayıp, insanların birbirlerinin hayatlarına ilişkin beklentileri üzerinden de şekilleniyor.

Filmin 'beklenti' kavramını en güçlü biçimde ele aldığı yer ise çocuk sahipliği üzerinden evliliklerdeki erkeklik meselesi oluyor. 3 farklı evliliğe; Raci (Hakan Salınmış), Enver ve Celil'in perspektifleriyle erkek tarafından bakış atıyor. Toplumsal baskının mağduru olarak yalnızca kadınları görmeye alıştığımız bir anlatının yerine, erkeklerin de ataerkil düzenin kurbanları olabileceğini gösteren bir anlatı sunuyor. Erkek olmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, soyun devamını sağlamak, güçlü görünmek ve kendisine biçilen rolü eksiksiz yerine getirmek zorunda olmak, filmin dünyasında görünmez ama hissedilen birer baskı mekanizması.

Celil karakteri bu açıdan filmin merkezindeki en önemli figürlerden biri. Onun yaşadığı sorun yalnızca kişisel bir mesele olarak kalmıyor; toplumun bireyden beklediği hayat ile bireyin gerçekten yaşayabildiği hayat arasındaki uçurumu gösteriyor. Özellikle çocuk sahibi olma ve erkekliğin bunu gerçekleştirme kapasitesi üzerinden tanımlanması, karakterin üzerindeki baskıyı daha da ağırlaştırıyor. Burada beni asıl rahatsız eden şey, Celil’in yalnızca bir şüpheli olarak değil, toplumun kendi normlarına uymayan bir erkeğe nasıl davrandığını gösteren bir örnek olarak konumlandırılması oluyor. Bunu da Celil'in babasına yapılan köy takışmalarında görüyoruz.


Filmin taşra atmosferi de bu düşünceleri destekliyor. Köy yalnızca hikayenin geçtiği bir mekan değil; karakterlerin davranışlarını belirleyen kapalı bir sosyal sistem gibi çalışıyor. Burada herkes birbirini tanıyor, herkesin hayatı başkalarının bakışına açık ve özel hayat ile toplumsal hayat arasındaki sınır neredeyse ortadan kalkıyor. Bu nedenle Celil’in yaşadığı baskı yalnızca ailesinden kaynaklanmıyor. Köyün tamamı onun üzerinde görünmez bir denetim kuruyor. Bir sırrın ortaya çıkması, yalnızca kişinin kendisini değil, ailesini ve toplumsal konumunu da etkiliyor.

Ancak filmin burada bir problem yaşadığını da düşünüyorum. Hikayenin dramatik yükünü büyük ölçüde taşıyan kadın doktor cinayeti, Celil’in savunmasını destekleyen bir delilin ortaya çıkmasıyla birlikte belirsiz bir noktada kalıyor. Böylece film bir taraftan cinayeti soruşturmanın merkezine yerleştirirken, diğer taraftan bu soruşturmanın sonucunu bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri plana itiyor. 

Ben bu tercihin filmin anlatmak istediği düşünceyle tamamen uyumsuz olduğunu düşünmüyorum. Hatta cinayetin çözümsüz kalması, gerçeğin hiçbir zaman tam olarak ortaya çıkmadığı ve insanların kendi varsayımlarına dayanarak hüküm verdiği fikrini destekleyebiliyor. Fakat sorun, filmin bu belirsizliği yeterince güçlü bir dramatik yapı içerisinde kuramamasından kaynaklanıyor. Seyirci olarak cinayetin sonucunu merak etmemi sağlayan film, bu merakın karşılığını tamamen vermediğinde, anlatının bir bölümünün havada kaldığını hissediyorum.

Üstelik film, Celil'i daha güçlü bir şüpheli haline getirecek psikolojik ayrıntılara biraz daha fazla alan açabilseydi, bu problem büyük ölçüde aşılabilirdi. Örneğin onun tedirginliği yalnızca suçluluk ihtimaliyle değil, toplum tarafından sırrının ortaya çıkarılmasından duyduğu korkuyla ilişkilendirilebilirdi. Böyle bir yaklaşım hem karakterin iç dünyasını derinleştirir hem de seyircinin "Acaba Celil gerçekten suçlu mu?” sorusunu daha uzun süre taşımasını sağlayabilirdi. Özellikle Celil’in bindiği minibüsün jandarma tarafından durdurulduğu andaki huzursuzluğu tek başına doyurucu bir şüphe unsuru oluşturmuyor.


Buna rağmen yönetmen/senarist Ali Özel’in taşra sinemasına getirdiği bakışı önemli buluyorum. Çünkü Beklenti, taşrayı yalnızca cehaletin, muhafazakarlığın veya baskının mekanı olarak göstermeye çalışmıyor. Burada asıl mesele, insanların birbirlerine biçtiği rollerin zamanla nasıl bir sosyal hapishaneye dönüştüğü oluyor. Baba, oğul, eş, doktor, avukat, çoban ya da köylü olmak yalnızca bir kimlik taşımıyor; beraberinde yerine getirilmesi gereken beklentiler getiriyor. İnsan bu beklentilerden birine uyamadığında ise yalnızca ailesiyle değil, bütün toplulukla karşı karşıya kalıyor.

Bu nedenle filmin asıl çatışmasını cinayet ile soruşturma arasında değil, birey ile toplum arasında görüyorum. Cinayet bu çatışmayı görünür hale getiren araçlardan biri sadece. Asıl hikaye ise insanların birbirlerinin hayatlarını nasıl şekillendirdiği, bir kişinin kendi sırrını neden saklamak zorunda hissettiği ve toplumun kabul ettiği erkeklik kalıplarına uymamanın ne kadar ağır bir bedel yaratabildiği üzerine kuruluyor.


Beklenti, filmi Adana Altın Koza Film Festivali'nde Ulusal Uzun Metraj Film kategorisinde yarışan filmlerden biriydi. Festivallerde ödül mekanizmasının nasıl işlediğini az-çok bilen biri olarak Beklenti filminin festivali ödülsüz kapamasının bir şey ifade etmediğini söyleyebilirim. Her şeye rağmen kendisini sonuna kadar izlettirebilen, filmin içinde ve bitiminde izleyiciye sorular ve tartışma konuları bırakan bir film olarak izlemeye değer buluyorum.

30 Eylül 2026 Çarşamba

500 Miles: Yol Uzun, Acı Sessiz

Kadrosundaki Bill Nighy nedeniyle izlediğim ve hakkında başka hiç bir bilgiye sahip olmadığım 500 Miles filmi, küçük bir aile hikayesi anlatıyor. Film, anne babalarının ayrılık süreciyle sarsılan iki kardeşin, ailelerini yeniden bir araya getirebilmek umuduyla İngiltere'nin Sheffield şehrinden İrlanda’nın Dingle kasabasına doğru çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Ancak yol ilerledikçe bunun yalnızca iki çocuğun büyükbabalarına ulaşma hikayesi olmadığı, geçmişte yaşanmış bir acının ve parçalanmış bir ailenin hikayesi olduğu ortaya çıkıyor. 


Filmin konusu hakkında daha fazla bir şey bahsetmek istemiyorum. Ancak filmin güçlü taraflarından biri yola çıkan kardeşler Finn ve Charlie arasındaki ilişki. 2019 yapımlı Jojo Rabbit filminin küçük yıldızı Roman Griffin Davis ile kendisini son dönemde A Kinght of the Seven Kingdoms dizisinde Egg rolüyle de izlediğimiz Dexter Sol Ansell, kardeşlik duygusunu yapay bir sevimlilik üzerinden değil, birbirlerini kızdıran, kollayan, zaman zaman birbirlerinden bunalan iki gerçek kardeş gibi yansıtıyor. Özellikle Charlie’nin enerjisi ile Finn’in daha içine kapanık hali arasındaki karşıtlık, filmin duygusal yapısını oluşturuyor. 

Bununla birlikte 500 Miles, duygularını seyirciye bırakmak konusunda fazla başarılı değil. Filmin merkezindeki büyük kırılma noktası açığa çıktığında, önceki sahnelerin anlamı değişiyor; fakat bu değişim bazı seyirciler için etkileyici olmaktan çok fazla hesaplanmış gelebilir. Özellikle müzik kullanımı ve final bölümündeki duygusal yoğunluk, filmin zaten sahip olduğu hüznü biraz fazla görünür hale getiriyor.


Yine de filmin değerini yalnızca bu melodramik tarafıyla ölçmemek gerekiyor. 500 Miles’ın sakin bir tadı ve sakin bir acısı var. Hikaye büyük laflar etmekten çok, çocukların yetişkinlerin yarattığı sorunların ortasında kalmış olmasına ve geçmişte yaşananların aile ilişkilerini nasıl biçimlendirdiğine bakıyor. Bu nedenle filmden çok büyük bir macera, güçlü bir yol filmi ya da sarsıcı bir dram beklemek, onun küçük ve mütevazı taraflarını görmeyi zorlaştırabilir. Belki de 500 Miles, beklentinin biraz düşürüldüğü, filmin kendisini olduğu haliyle anlatmasına izin verilen bir izleyişte daha fazla karşılık buluyor.

Finn ile Charlie’nin yolculuğu büyük bir sinemasal keşiften ziyade, insanın bazı yaraları kilometrelerce yol giderek değil, onlarla yüzleşerek taşıyabildiğini anlatan küçük bir hikaye. Belki de filmin en güzel tarafı burada: büyük görünmeye çalışmadığında, sakinliğinin ve hüznünün içinde kendine ait bir tat bırakıyor.

Puanım: 6,5/10


10 Ağustos 2026 Pazartesi

Los Domingos: Aile ve İnanç Arasında Kalmak

Los Domingos, inanç ile modern hayat arasında kalmışlığı anlatan ve daha ilk sahnelerden itibaren bu çatışmayı sessiz ve içe dönük bir gerilim üzerinden kurmayı tercih eden bir film. Annesiz büyüyen 17 yaşındaki genç bir kızın, üniversite okumak yerine rahibe olmayı tercih etmesini izliyoruz. Onu bu karardan vazgeçirmek isteyen ailesini de. Ancak, annesinin kaybını atlatması için bunca yıl ona anlattıkları Tanrı anlatısını yok saymak hiç de kolay olmayacak.


Filmin merkezinde 17 yaşındaki Ainara (Blanca Soroa) bulunuyor. Üniversiteye hazırlanması beklenen, hayatın olağan akışına dahil olması istenen genç bir kızken, bir anda manastır hayatına yönelmek istediğini açıklıyor. Bu karar, zaten kendi içinde kırılgan olan aile dinamiklerini daha da görünür kılıyor. Çünkü Ainara, sıkı Katolik inançlarıyla büyütülmüş, annesinin ölümünde kendisini Tanrı'ya teslim etmeyi öğrenmiş ya da hatta kendisine bu öğretilmiş birisi. Annesinin ölümünden sonra ona kısmi annelik eden teyzesi Maite (Patricia Lopez Arnaiz) ise bir ateist. İşte çatışma da burada başlıyor. Ancak film, bu süreci dramatize etmek yerine, daha çok karakterlerin bu karara verdikleri tepkiler üzerinden ilerliyor. Hikaye, dışarıdan bakıldığında basit bir inanç seçimi gibi görünse de, aslında aile içi bağların, kayıpların ve bastırılmış duyguların açığa çıktığı bir kırılma anına dönüşüyor.

Los Domingos temelde bir büyüme hikayesi ile inanç krizini birleştirmeye çalışıyor. Aidiyet, özgürlük, bireysel seçim ve sevgi ihtiyacı gibi temalar filmin omurgasını oluşturuyor. Özellikle 'inanma' eyleminin rasyonel bir temele mi yoksa duygusal bir boşluğa mı dayandığı sorusu, film boyunca açık bir cevap bulmuyor. Bu belirsizlik ilk bakışta bir tercih gibi görünse de, zamanla dramatik derinliğin yerini durağanlığa bırakmasına neden oluyor. Film, karakterlerin motivasyonlarını ima ediyor ancak onları yeterince açmıyor; bu da izleyiciyle kurulan duygusal bağın zayıflamasına yol açıyor.

Karakterler, filmin en güçlü olması istenen ama aynı zamanda en problemli alanı. Ainara’nın iç dünyası büyük ölçüde kapalı tutuluyor. Bu durum gizem yaratmak yerine karakteri mesafeli kılıyor. Aile üyeleri ise farklı ideolojik pozisyonları temsil eden figürler olarak çiziliyor. Baba karakterinin özgürlükçü görünmeye çalışırken aslında baskıcı bir tavır sergilemesi ya da teyzenin seküler bakış açısıyla verdiği tepkiler, teorik olarak ilgi çekici. Ki yönetmen Alauda Ruzi de Azua'nın yapmak istediği de bu, her tipten bireyi tek bir masada toplamak. Ancak bu karakterlerin çoğu, derinlikten ziyade işlevsellik üzerinden kurulmuş hissi veriyor

Filmin genelini anlamak için önce şunu kabul etmek gerekiyor: Los Domingos cevaplar veren bir film değil, aksine soruları açıkta bırakmayı tercih ediyor. Bu nedenle son sahne, klasik bir çözülme anı olmaktan çok, karakterlerin iç dünyalarındaki kırılmayı görünür kılan bir anlatıya sahip.

Ainara’nın finalde yaşadığı inanç krizi, aslında film boyunca bastırılan tüm gerilimlerin bir dışavurumu. Ailesinin tepkileri, kendi içsel boşluğu, annesinin yokluğu ve Tanrı’ya yönelme arzusu tek bir noktada çarpışıyor. Bu sahneyi kesin bir aydınlanma ya da vazgeçiş olarak okumak zor. Daha çok, inancın da en az dünyevi arzular kadar kırılgan ve sorgulanabilir olduğunu gösteren bir an gibi duruyor. 

Teyzesi Maite’nin tutumu ise filmin en kritik anlam katmanlarından birini oluşturuyor. Film boyunca Maite, Ainara’nın karşısında duran en güçlü seküler ses gibi görünse de, bu karşı çıkış sadece ideolojik bir reddediş değil. Aynı zamanda kendi hayatına, kendi seçimlerine ve belki de kaçırdığı ihtimallere duyduğu bastırılmış bir tepki. Finaldeki davranışını bu yüzden iki yönlü okumak mümkün:

  • Yüzeyde: Ainara’yı 'kurtarma' çabası. Onun hayatını sınırlayacak bir seçim yaptığını düşünüyor ve müdahale ediyor.
  • Alt metinde: Kendi yaşamına dair bir yüzleşme. Ainara’nın radikal seçimi, Maite’nin kendi 'konforlu ama eksik' hayatını sorgulamasına neden oluyor.
Bu nedenle Maite’nin yaptıkları, sadece bir karşı çıkış değil, aynı zamanda bir yansıma. Ainara’nın krizi, Maite’nin de krizini tetikliyor. Film burada çok güçlü bir şey söylüyor: İnanç ya da inançsızlık, çoğu zaman saf bir düşünsel tercih değil; geçmiş travmalar, eksiklikler ve duygusal ihtiyaçlarla şekillenen bir alan. Aniara'nın annesini kaybı, onun bu eksikliğini inanç ile doldurmasına neden oldu mesela. O yüzden Aniara'nın elinden Tanrı'yı almak, annesini almakla eş değer konuma geldi Aniara için.


Sonuç olarak Los Domingos, potansiyeli yüksek bir temayı ele almasına rağmen, bu potansiyeli tam anlamıyla gerçekleştiremeyen bir film olarak aklımda kalıyor. İnanç, özgürlük ve aile bağları gibi güçlü meseleleri incelikli bir şekilde ele almaya çalışıyor; ancak bu incelik çoğu zaman dramatik gücün önüne geçiyor. Aniara'nın Tanrı'ya tutunması gerekçelendirilirken, karşıt görüşteki teyzesi Maite'nin tek savının "Tanrı yok, hepsi yalan" oluşu, zıtlıklar eşit tutmadığında film tek ayaklı sehpa modunda. Oysa bu fikrin beklentisi çok daha başkaydı. 

Puanım: 6/10

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Is God Is: Alınacak Bir İntikam Var

İntikam filmleri, özellikle Kill Bill sonrası dönemde, güçlü kadın karakterler etrafında yeniden şekilleniyor. Yakın zamanda izlediğim They Will Kill You filmi ve son yılların en iyi yapımı olarak gördüğüm Blue Eye Samurai dizisi aklıma ilk gelenler. Bu yapımlar Kill Bill ile benzer bir yoldan yürür gibi görünse de, çok daha karanlık, daha içsel ve daha rahatsız edici bir yerden yaklaşıyor intikam meselesine. Is God Is filmi de bu formülden gidenlerden. Burada intikam bir güç gösterisi değil; travmanın kaçınılmaz bir uzantısı. 


Film bir tiyatro oyunundan uyarlama. Oyunun yazarı aynı zamanda filmin de yönetmeni olan Aleshea Harris, 2018 yılında Broadway'de oyununu sahneledikten sonra aldığı olumlu geri dönüşler üzerine oyunu bir sinema filmine çevirmeye karar veriyor. Ve işte karşımıza Is God Is böyle geliyor.

Film, çocukluklarında yaşadıkları korkunç bir yangının izlerini hem fiziksel hem de ruhsal olarak üzerilerinde taşıyan ikiz kardeşler Racine (Kara Young) ve Anaia’yı (Mallori Johnson) anlatıyor. Racine, daha keskin, daha dışa dönük ve daha net bir karakterken, kardeşi Anaia ise daha içe dönük, daha duygusal ve yer yer kırılgan bir karakter. Yıllar sonra, öldüğünü düşündükleri annelerinden gelen bir mesaj, geçmişle yüzleşmelerine neden oluyor. Anneleri, yaşanan trajedinin sorumlusu olan babalarını işaret ederken kızlarından tek bir şey talep ediyor: intikam. Bu istek, iki kardeşi sert ve tuhaf bir yolculuğa çıkarıyor.

Filmin merkezinde yer alan mesele, intikamdan çok daha derin bir yerde konumlanıyor. İzlerken, hikayenin aslında şiddetin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını anlattığını hissettiriyor. Racine ve Anaia’nın yolculuğu, sadece bir hedefe ulaşma çabası değil, aynı zamanda kendi içlerinde, yıllarca birikmiş olan karanlıkla yüzleşmeleri.

Film, aile içi şiddeti bireysel bir trajedi olarak da bırakmıyor. Onu toplumsal ve kültürel bir bağlama yerleştiriyor. Erkek egemenliğinin yarattığı yıkım, yalnızca geçmişte kalmıyor, bir sonraki neslin kimliğini şekillendiren bir mirasa dönüşüyor. Bu noktada anlatı, seyirciye bir soru soruyor da olabilir: Şiddetle doğmuş bir hikaye, şiddet dışında bir çıkış yolu bulabilir mi?


Is God Is, tanıdık tür kalıplarını bilinçli bir şekilde kullanıyor. İlk bakışta Kill Bill’i çağrıştıran bir intikam hikayesi gibi görünse de, onun stilize estetiğinin aksine daha sert ve daha kırılgan bir gerçeklik sunuyor. İki kız kardeşin bu yol hikayesinde filmin en güçlü yanı, merkezdeki iki karakterin kurduğu ilişki. Racine ve Anaia, aynı annenin ve aynı travmanın içinden çıkmalarına rağmen bambaşka birer kişilik olarak yola çıkıyorlar. Racine’in öfkeyle hareket eden, saldırgan doğası ile Anaia’nın daha temkinli ve içe dönük yapısı arasındaki gerilim, hikayenin dramatik motorunu oluşturuyor. Ancak bu yolculuk bu iki zıtlıkla devam edemez ve kardeşlerden birinin diğerine benzeyip yola tek bir duygu ve kimlikle hareket etmeleri gerekmekte.

Kara Young’ın Racine performansı adeta sahneyi ele geçiriyor; karakterin içindeki öfke, neredeyse fiziksel bir enerjiye dönüşüyor. Anaia'yı canlandıran Mallori Johnson ise daha sessiz ama derinlikli bir oyunculukla duygusal ağırlığı taşıyor. İkili arasındaki kimya, filmin en güçlü unsurlarından biri.

Sterling K. Brown’ın canlandırdığı baba figürü ise ekran süresi sınırlı olmasına rağmen filmin en ürkütücü unsurlarından biri. Onun varlığı, görünmediği anlarda bile hissediliyor. Uzun bir süre ismini duyuyor ama kendisini görmüyoruz.Adının anıldığı yerde sahne geriliyor, bir korku sarıyor. Göründüğü kısımlardaki sakinliği ve duygusuzluğu, karakteri daha da tehditkar kılıyor. Benzer tonu Kill Bill filminde Bill karakteri ile Tarantino da vermişti. 


Aleshea Harris, ilk uzun metrajında hem biçimsel hem tematik olarak risk alıyor ve büyük ölçüde bunun karşılığını veriyor. Yönetmenin tiyatro kökeni, filmin anlatım dilinde açıkça hissediliyor. Diyaloglar zaman zaman şiirsel bir ritim taşıyor. Ancak bu teatral yaklaşım, sinemasal tercihlerle dengelenmeye çalışılıyor.

Is God Is, kusurlarına rağmen güçlü bir ilk film olarak öne çıkıyor. Ben izlerken, onun mükemmel olmaya çalışmayan ama kendine ait bir ses yaratma konusundaki ısrarını değerli buluyorum. Bu film, klasik bir intikam hikayesi sunmak yerine, o hikayenin ardındaki acıyı ve mirası da sorguluyor. Ve bunu yaparken de sıkmadan, keyifle izletiyor kendisini.

Puanım: 7/10

8 Haziran 2026 Pazartesi

53 Domingos (53 Sundays): Aynı Yönetmen, Benzer Konu Ama Bir Tık Farklı

Geçtiğimiz hafta The People Upstairs filmi ile bloga konuk ettiğim İspanyol yönetmen Cecs Gay'in 2026 yapımı 53 Domingos filmi Netflix'te yayında. Yine tek mekanda geçen bu filmin oyuncu kadrosu, yine 4 kişi. Mekan ise yine bir apartman dairesi. Ancak öncekinde konu ilişkiler iken bu kez konu aile. Aile olmak ve aile olamamak üzerine kara komedi bir film..


İnsan bazen en basit şeyi bile yapamaz: Bir ampul değiştirmek mesela. Ama burada mesele ampul değil aslında. Mesele, kimsenin gerçekten orada olmak istememesi, kimsenin sorumluluk almaması ve herkesin kendi küçük kırgınlıklarını dev aynasında görmesi. 53 Domingos (53 Sundays) tam da bu basit durumdan yola çıkarak, aile içi iletişimsizliğin ne kadar derin ve yıkıcı olabileceğini inceleyen, küçük ölçekli ama tanıdık bir trajikomedi sunuyor.

Film, ellili yaşlarındaki üç kardeşin - Julian (Javier Camara), Natalia (Carmen Machi) ve Víctor (Javier Gutierrez)- yaşlı babalarının bakımını konuşmak üzere bir araya gelmeye çalışmasını konu alıyor. Ancak bu buluşmanın tertip edilmesi de kolay olmuyor. Sürekli iptal edilen planlar, ertelenen konuşmalar ve yüzleşmeden kaçınmalar, basit bir aile toplantısını giderek absürt bir sürece dönüştüren bahaneler ve sebepler oluyor.

Julian geçmişteki kısmı başarısının ekmeğini yemeye çalışan ama hali hazırda işsiz ve başarısızlık duygusuyla boğuşan bir aktör. Ailenin kendisini ispatla reytingi en düşük ve yaşça da en küçük üyesi. Natalia disiplinli ama tükenmiş bir akademisyen ve babanın bakımını büyük ölçüde tek başına üstlenen ortanca kız kardeş. Víctor ise kendini 'iş insanı' olarak tanımlasa da aslında kayınpederinin kaynaklarıyla var olan bir figür ve ailenin en büyüğü. Bu üçlü, babalarının giderek kötüleşen durumunu konuşmak yerine, bir roman, bir vazo ya da bir ampul gibi önemsiz detaylar etrafında dönüp durmayı yeğliyor. Ve bir de Julian'ın karısı Carolina (Alexandra Jimenez) var. Anlatıcı rolüyle filmde denge unsuru kuruyor ve seyirciyle kurduğu doğrudan bağ önemli bir işlev görüyor.


Filmin temel meselesi açık: aile içi iletişimsizlik ve duygusal körlük. Ancak bu tema yüzeyde kalmıyor. Film, bunu gündelik hayatın sıradanlığı içinde, küçük ama keskin diyaloglarla açıyor. Kardeşler arasındaki çatışma, büyük patlamalardan çok mikro saldırganlıklar ve pasif-agresif söylemler üzerinden ilerliyor bu yüzden. Her karakter, kendi mağduriyetini merkeze koyuyor ve diğerlerinin yükünü görmezden geliyor.

Babalarının durumu ise ironik biçimde arka planda kalıyor. Toplantının konusu olan baba, ama konuşulan ya da önemsenen en son şey yine baba. Masada duran vazo, maması biten kedi bile daha fazla gündemde yer ediniyorken, baba konusu kaçınılan, bahsi açılmasından çekinilen, açılsa da önemsiz görülen bir başlık olarak duruyor masaya.


Filmin yönetmeni Cesc Gay, kariyeri boyunca diyalog ve oyunculuk odaklı işlere imza atmış bir isim. Özellikle Truman filmi ile daha geniş bir kitleye ulaşan yönetmen, bu filmde de aynı çizgiyi sürdürüyor: sahneleme minimal, oyunculuklar merkezde. Ancak The People Upstairs filmindeki kadar keskin zekalı espriler burada çok yer edinmiyor. Başrol diyebileceğimiz Julian'ı canlandıran Javier Camara, iki filmde de neredeyse aynı karakteri oynuyor. Bilmiş, zeki ve esprili bir karakter olarak sevilen biri olsa da kendini tekrar ediyor olma açısından ve bu tekrarı da eskisine nazaran düşük kalitede yapıyor olma açısından bir kayıp. Yine de oyunculuklar filmin en güçlü yanı ki bu gibi filmlerde olması gereken ve beklenen de budur. Ancak senaryo, bu güçlü performanslara rağmen karakterleri derinleştirmek konusunda yetersiz kalıyor.


53 Domingos, büyük iddiaları olmayan ama tanıdık bir rahatsızlık hissi yaratan bir film. İzlerken çok olmasa da güldürüyor, yer yer sinirlendiriyor ve en sonunda hafif bir burukluk bırakıyor. Ancak kalıcı bir etki yaratmak konusunda sınırlı kalıyor.

Cesc Gay’in The People Upstairs filmi ile beraber tahlil yapacak olursam, bu iki filmi, aslında tek bir büyük hikayenin iki varyasyonu gibi okunabilir: İnsanlar neden yakın oldukları (sandıkları) kişilerle konuşamaz?
The People Upstairs bu soruyu çiftler üzerinden sorarken, 53 Domingos ise aile üzerinden soruyor. Biri daha cesur ve çarpıcıdır, diğeri daha tanıdık ve sade. Ama ikisi de aynı yere çıkıyor.

Puanım: 5,5/10

27 Ocak 2026 Salı

A Normal Family: Adalet mi Aile mi?

Daha önce Hallow Road filmi ile işlediğimiz konunun farklı bir versiyonunun işlendiği A Normal Family (Batong-ui Gajok) filminde, 'normal' olarak tanımlanan aile yapısının ardında saklanan etik çürümeyi konu ediniyor. Film, aileyi güvenli bir sığınak olarak değil; değerlerin pazarlık konusu haline geldiği kırılgan bir alan olarak resmediyor ve bunun artık normalimiz olduğunu gözümüze çarpıyor.


Hur Jin-ho'nun yönetmenliğini yaptığı A Normal Family filmi bir yol verme kavgasıyla açılıyor. Lüks bir aracın karıştığı olayda bir adam hayatını kaybederken, küçük kızı ise ağır yaralı halde hastaneye kaldırılıyor. Olayın faili, zengin bir iş insanının oğlu ve davayı üstlenen kişi, hırslı ve etik sınırları esnek bir ceza avukatı olan Jae-wan (Sul Kyung-gu) iken, yaralı kızın hayatı için mücadele eden doktor ise onun kardeşi ve mesleki ve ahlaki ilkeleriyle tanınan, idealist bir çocuk doktoru olan Jae-gyu (Jang Dong-gu) oluyor. 

İki kardeş, eşleriyle birlikte lüks bir restoranlarda aile buluşmaları yapıyor ve bu buluşma sınıfsal ayrıcalıkların, bastırılmış kıskançlıkların ve ahlaki üstünlük iddialarının çatıştığı alanlara dönüşüyor. Ancak asıl kırılma, iki ailenin ergenlik çağındaki çocuklarının karıştığı şiddet içerikli bir olayın ortaya çıkmasıyla yaşanıyor. Güvenlik kamerasına yansıyan görüntüler, yalnızca bir suçun değil; ebeveynliğin, sorumluluğun ve adaletin anlamının da sorgulanmasına neden oluyor bu noktadan sonra. Etik sahipleniciliğinin sıkça yer değiştirdiği bir sürece tanıklık ediyoruz artık.

A Normal Family, temel olarak şu soruyu soruyo: Ahlak, koşullar değiştiğinde hala geçerli midir? Film bu soruyu yalnızca bireysel vicdan üzerinden değil; sınıf, ayrıcalık, aile bağı ve toplumsal statü gibi faktörler aracılığıyla genişletiyor. Kişilerin kimlikleri değiştikçe ahlaki yorumla ne ölçüde değişmelidir sorusunu hep gündeminde tutuyor. Okuldaki zorbalık, yaşlı bir kadının demans nedeniyle saldırganlaşması, bir hayvanın kazara öldürülmesi ya da çocukların şiddet görüntülerini eğlence gibi izlemesi... Tüm bu anlar, insan doğasında bastırılmış bir karanlığın varlığına işaret ediyor. Film, “insan doğası gereği şiddete meyilli midir?” sorusunu da bir kenarda hep tutuyor.

Özellikle çocuk karakterlerin pişmanlıktan yoksun tavırları, kolaycı bir 'yeni nesil eleştirisi' sunmaktan ziyade, yetişkinlerin yıllar boyunca normalleştirdiği ahlaki kayıtsızlığın bir yansıması olarak okunuyor. Gençler acımasızdır, fakat film, bu acımasızlığın öğrenilmiş bir miras olduğunu ima ederken yetişkinler yalnızca bunu daha iyi gizlemeyi öğrenen bireyler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu noktada film, üst sınıf ahlakına yönelik sert bir eleştiri de getiriyor. Paranın ve sosyal statünün, suçu pazarlığa açık bir meseleye dönüştürdüğü bir dünyada adalet; eşit değil, müzakere edilebilir bir kavrama dönüşüyor. 'İyi insanlar' olduklarına inanan ebeveynler, yaptıkları bağışları, mesleklerini ve geçmiş erdemlerini ahlaki kefaret olarak öne sürerken, suçun gerçek mağdurları bu tartışmanın dışında kalıyor.


Daha önce bloga konuk olan Mass filminde çocukları öldürülen bir ebeveynin, çocuklarını öldürenin ebeveynleriyle olan diyaloguna şahit olmuştuk. Hallow Road filminde ise çocukları suça karışan bir ebeveynin bir araba yolculuğu esnasındaki etik konulu tartışmasına. A Normal Family her iki filmin de toplamının ikiye bölünmesi gibi okunabilir. 

Bu üç film, suç, sorumluluk ve aile bağlarını işlerken farklı sinema pratikleri kullanıyor. Mass daha dramatik ve diyalog odaklı bir yüzleşme sunarken; Hallow Road psikolojik gerilim ile suçluluk duygusunun yükünü hissederek izleyiciyi tedirgin ederek içine çekiyor. A Normal Family ise sosyal statü ve normlar bağlamında suçun ahlaki anlamını sorguluyor. Her biri, suç ve aile bağları arasındaki etik gerginliği farklı bir pencere ile açıyor. Bu da tematik açıdan birlikte okunduklarında suçun bireysel psikolojiden toplumsal ahlaka kadar uzanan çok katmanlı bir yapıda olduğu gerçeğini bizlere gösteriyor.


A Normal Family, adının ima ettiğinin aksine normalliğin bir yanılsama olduğunu anlatan karanlık bir vicdan hikayesi kısaca. Her ne kadar film zaman zaman mesajlarını fazla açıklayan, seyirciyi yönlendiren bir anlatı kurmakta hatalı olsa da finale doğru giderek sertleşen anlatım ve insan doğasına dair umutlu bir tablo çizmediği için akılda bir kaç ahlaki soru bırakmayı başarıyor ve felsefi tartışmasını daha görünür kılıyor. Seyirciye kesin cevaplar sunmaz; aksine onu rahatsız eden sorularla baş başa bırakır: Adalet mi aile mi? Doğru olan her zaman yapılmalı mı?

21 Aralık 2025 Pazar

Die My Love: Aşkın Bittiği Yerde Delilik Başlar

Lynne Ramsay'in yönettiği Die My Love (Geber Aşkım) filmi, bir kadının zihninde olup bitenleri açıklamaya çalışmak yerine onun huzursuzluğunu, öfkesini, cinsel arzusunu, yalnızlığını ve giderek gerçekle bağını kaybeden dünyasını seyirciye gösteriyor. Film ilerledikçe ev, aile, annelik ve hatta aşk gibi güvenli olması beklenen kavramlar birer sığınak olmaktan çıkıp karakterin üzerine çöken duvarlara dönüşüyor. Tema bu bakımdan ilgi çekici, ama sunumda sıkıntılar var. Bakalım..


Filmin merkezinde, New York’tan kırsal Montana’ya taşınan Grace (Jennifer Lawrence) ve Jackson (Robert Pattinson) yer alıyor. Çift, Jackson’ın miras kalan ve ciddi biçimde yenilenmeye ihtiyaç duyan evinde yeni hayatlarını kurmaya çalışıyor. İkisi de hayalleri olan kişiler. Grace yazarlık yapmak, Jackson ise müzikle ilgilenmek istiyor. Ancak bir çocuk sahibi olmalarıyla birlikte daha önce tutkuyla yaşadıkları ilişkinin dengesi değişiyor. Jackson iş nedeniyle sık sık evden uzaklaşırken Grace, bebeğin ve evin sorumluluğuyla giderek daha fazla yalnızlaşıyor. Eve getirilen ve sürekli havlayan bir köpek bile onun açısından büyüyen huzursuzluğun sembollerinden biri. Grace’in ruhsal durumu kötüleştikçe gerçeklik ile hayal arasındaki sınırlar da giderek belirsizleşiyor. Film, bu noktadan sonra klasik bir olay örgüsünden çok, karakterin zihinsel dünyasında ilerleyen parçalı bir anlatıma dönüşüyor.

Yönetmen Lynne Ramsay’nin en önemli tercihi, Grace’in yaşadıklarını açıklamak yerine yaşatmaya çalışması oluyor. Bu nedenle film, doğum sonrası ruhsal problemler üzerine kurulmuş geleneksel bir dramaya dönüşmüyor. Grace’e kolayca bir teşhis koymak, yaşadığı her davranışı belirli bir psikolojik kategoriyle açıklamak yerine seyirciyi onun zihninin karmaşasına bırakıyor. Bu tercih filmin iyi ve kendince güçlü taraflarından biri. 

Ancak filmin annelik meselesine yaklaşımı burada daha tartışmalı bir noktaya geliyor. Film, anneliğin romantize edilen tarafını özellikle reddediyor. Çocuk sahibi olmak, kadının bütün arzularını otomatik olarak ortadan kaldıran doğal bir dönüşüm gibi sunulmuyor. Grace hala cinselliğe, özgürlüğe, yazmaya, yalnız kalmaya ve kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmaya ihtiyaç duyuyor. Sorun da tam burada başlıyor: Toplum ondan 'anne' kimliğini merkeze koymasını beklerken Grace eski benliğini kaybetmek istemiyor. Film, anneliğin mutlulukla özdeşleştirilmesine karşı güçlü bir itiraz bu noktada. 


Grace’in yalnızlığı ise yalnızca fiziksel bir yalnızlık değil. Kocası evden uzaklaştıkça onun hayatı küçülüyor, Jackson’ın hayatı ise dışarı doğru genişlemeye devam ediyor. Bu açıdan film, ev içindeki görünmez emek ve cinsiyetler arasındaki özgürlük farkını da gündeme getiriyor. Jackson işe gidiyor, dış dünyayla temas kuruyor, Grace ise aynı evin içinde dönüp duruyor. Üstelik ilişkinin başlangıcında aralarındaki yoğun cinsel bağ, zaman içerisinde giderek zayıflıyor. Grace için seks yalnızca fiziksel bir ihtiyaç değil, Jackson’la kurduğu ilişkinin en doğrudan iletişim biçimlerinden biri. Bu iletişim kesildiğinde çiftin birbirine ulaşabileceği kanallar da daralıyor.

Tam da bu nedenle Die My Love’ı yalnızca 'doğum sonrası depresyon yaşayan bir kadının hikayesi' olarak değerlendirmek filmi gereğinden fazla daraltıyor. Film aynı zamanda aşkın gündelik hayat karşısındaki kırılganlığını sorguluyor. Grace ve Jackson birbirlerini seviyor. Aralarındaki bağ tamamen ortadan kalkmış değil. Fakat sevgi her zaman yeterli olmuyor. İnsan bazen sevdiği kişinin yaşadığı yere kadar gidemiyor. Bu açıdan film, evlilik krizini anlatan klasik filmlerden farklı bir yerde duruyor. 


Jennifer Lawrence filmi taşıyan kişi. Grace’i oynarken oyuncunun alışılmış cazibesini neredeyse tamamen ortadan kaldırması dikkat çekiyor. Karakterin bedensel kontrolünü kaybetmesini, çocuksu davranışlara geri dönmesini, öfkesini ve cinsel dürtülerini hiçbir güvenlik alanı bırakmadan ortaya koyuyor. Yerde sürünmesi, bağırması, kendisine zarar verme eğilimi göstermesi ya da sıradan bir mekanı yıkıcı bir alana çevirmesi, oyunculuğun fiziksel sınırlarını sonuna kadar zorluyor. 

Robert Pattinson ise daha zor bir pozisyonda bulunuyor. Jackson’ın Grace karşısındaki çaresizliği ve duyarsızlığı filmin bilinçli tercihlerinden biri gibi görünüyor. Fakat karakter yeterince derinleştirilmeyince onun neden böyle davrandığını anlamakta zorlanıyor izleyici. Grace’in davranışlarının giderek daha tehlikeli hale dönüşmesi, Jackson’ın çoğu zaman yalnızca tepki veren bir figür olarak kalması, ilişkinin çatışmasını tek taraflılaştırıyor. Çünkü Grace'in yaptıklarının altlığı izleyiciye sunuluyor, bazı nedenlere bağlanıyor. Ancak Jackson karakterinin derinleştirilmeden yüzeysel bırakılması, onu seyirci karşısında çaresiz bırakıyor. Pattinson’ın performansının filmin zayıf halkalarından biri olarak değerlendirmek bu nedenle anlaşılır bir durum. Çünkü yüzeysel yazılan bir karakteri canlandırmanın oyuncu açısından sonucu bu oluyor.

Filmin bir başka sorunu ise anlatısal tekrarlar. Grace’in ruhsal durumunun giderek kötüleştiğini anlıyoruz. Ancak film bunu farklı varyasyonlarla tekrar tekrar göstermeye başladığında dramatik ilerleme duygusu zayıflıyor. Şok edici davranışların dozunun artırılması, her zaman karakterin daha derin anlaşılmasını sağlamıyor. Tam tersine, bir noktadan sonra bu sahneler birbirinin etkisini azaltabiliyor. Oysa Grace’in geçmişine, yazarlık arzusuna, Jackson’la ilişkisine veya annelik öncesindeki kimliğine biraz daha fazla alan açılsaydı, yaşadığı dönüşüm çok daha yıkıcı bir etki yaratabilirdi.


Sonuçta Die My Love, anneliği bir mutluluk masalı, evliliği güvenli bir liman, aşkı da her şeyi iyileştiren bir güç olarak görmeyi reddeden bir film. Bazen insan sevdiği kişinin yanında bile yalnız kalabiliyor; bazen bir ev, insanın dış dünyadan kaçtığı değil kendisinden kaçamadığı bir yere dönüşebiliyor. Yönetmen bu fikirleri daha sakin, daha ölçülü ve belki daha anlaşılır bir filmle anlatabilirdi. Fakat o bunun yerine seyircinin üzerine gelen, ses çıkaran, terleyen, öfkelenen ve kendini parçalayan bir sinema kurmayı tercih etmiş. Ne diyelim, her yiğidin bir yoğurt yiyişi..

Puanım: 5,5/10

24 Mayıs 2025 Cumartesi

The Assesment: Çocuk Sahibi Olmak İçin Sertifika Gerekmeli (mi?)

Amerikalı felsefeci Hugh LaFollette, "Licensing Parents" adlı makalesinde oldukça radikal bir öneride bulunmuştu: Tıpkı araba kullanmak, silah taşımak ya da doktorluk yapmak gibi, ebeveynliğin de belirli bir ehliyete, yani bir sertifikaya bağlanması gerektiği.
Peki bu ne kadar doğru, ne kadar etik ve hatta ne kadar demokratik? The Assessment filminin bazı cevapları var. 


Fleur Fortune'nin bu ilk uzun metrajlı filmi, estetik ve de duygusal olarak buz gibi bir geleceği resmediyor. Sınırlı kaynaklar gerekçe gösterilerek gerçek hayvanların yasaklandığı, çocukların yalnızca "sertifikalı" çiftlere verildiği bir distopyayı bize çiziyor. Tüm yaşamın organikliği ve kaosu sterilize edilip algoritmik formüllere dönüştürüldüğü bu gelecekte bilim ile uğraşan bir çifte, Mia ve Aaryan'a misafir oluyoruz.

Mia (Elizabeth Olsen) geçmişin bitkisel dünyasını yeniden formüle edip, daha kısıtlı kaynaklarla laboratuvar bitkileri üreten bir bilim insanı iken, eşi Aaryan (Himesh Patel) gerçek hayvanların yasak olduğu bu dünyada eski hayat dostlarımızı simüle etmeye çalışan diğer bir bilim insanı. Organik olarak değilse de sentetik şekilde eski dünyayı yaşatmayı amaçlayan bir çift. Ancak her ikisinin de yapay şekilde tatmin olamadığı bir konu var; çocuk sahibi olmak. Fakat bunun için devletten izin almak zorundalar.

Bu noktada filme Virginia dahil oluyor. Virginia (Alicia Vikander), çocuk sahibi olmak isteyen ebeveynlerin başvurusu sonrası devlet tarafından eve gönderilen bir ‘gözlemci’. 1 hafta boyunca aile ile birlikte kalan, onları mülakata alan, ev hayatını ve hatta seks hayatını inceleyen ve kendisinin de 'çocuk' olarak dahil olduğu bir 'role play' ile onların ebeveyn olarak çocukların yarattığı sorunlara karşı yaklaşımlarını test eden bir tür denetmen. Alicia Vikander'in Ex Machina'daki robot rolüyle hafızalara kazınan oyunculuğu, bu filmde Virginia karakteri ile rahatsız edici derecede kontrollü oluşuyla pekişmiş. Ex Machina'daki rolünden daha soğuk durduğu için Virginia bir insan mı yoksa sistemin surete bürünmüş bir algoritması mı, uzun bir süre emin olunamıyor. Takındığı tavır, sadece Mia ve Aaryan'ı değil, izleyiciyi de sürekli sınayan bir güç, bir tehdit oluyor. Çünkü ebeveynlik izni, sadece onun iki dudaklarının arasında.


Ebevenylik Sertifikası

The Assessment filmi, insanları çocuk sahibi olmadan önce bir haftalık bir gözlem sürecine tabi tutan bir distopik bir sistemde geçiyor dedik. Peki bu ne kadar distopik? Ve hatta ütopik? Ütopik diyorum, çünkü olması gerekenin bu olduğunu düşünen ve savunan görüşler var. Giriş kısmında bahsettiğim Hugh LaFollette bunlardan biri. 

LaFollette'ye göre ebeveynlik, hem birey, hem de toplum için yüksek risk barındıran bir sorumluluk, tıpkı araba sürmek gibi. Kötü ebeveynliğin çocuğun gelişimine ve toplum sağlığına ciddi zararlar içerebileceğini ve bu yüzden devletin, riskli faaliyetleri düzenlediği gibi, ebeveynliği de düzenlemesi gerektiğini savunuyor. Yalnız da değil. Bir diğer Amerikalı felsefe hocası Michael T. McFall yazmış olduğu 'Licensing Parents: Family, State and Child Maltreatment' adlı kitabında, çocuk istismarı sorunuyla en iyi şekilde nasıl başa çıkabileceğini ele alırken çeşitli politika seçeneklerini inceledikten sonra nihayetinde ebeveynlere lisans verme politikasının en doğru çözüm olduğunu savunuyor. 

Tüm bu görüşlere eleştiriler tabi ki var. En basitiyle bu, temel insan haklarına aykırı bulunuyor. Üreme hakkı, çoğu anayasal sistemde temel bir insan hakkı olarak tanımlanıyor. İkinci bir neden ise ayrımcılığa açık kapı bırakıyor oluşu. Karar verici mekanizmanın belli bir siyasi, etnik, dini grubu destekleyecek ve onların üremesine müsaade edip, diğerlerine etmeyerek demografik bir dizayna girişebileceği endişesini taşıyor oluşu. Bu risk ile dünya Hitler zamanında yüzleşmişti. Hitler de ari ve sağlıklı bir ırk yaratma fikriyle sağlıklı ve beyaz Alman olmayan kişilerin itlafını(!) ve kısırlaştırılmasını istemiş ve bunu geniş bir çapta da uygulamıştı. 


Tekrar filme dönersek, The Assessment görsel diliyle Alicia Vikander'in daha önce oynadığı Ex Machina filmini andırıyor olsa da ondan daha çok renk paletini ve simetriyi barındırıyor. Oyunculuklara baktığımızda Aaryan karakterini canlandıran Himesh Patel sürekli şaşkın bakışlarıyla ortada dolanırken Mia karakterini canlandıran Elizabeth Olsen daha fazla duygusal çeşitliliğe sahip oyuncu olarak sunumunu yapıyor. Ama alkışın en büyüğü tabi ki Virgina karakterine can veren Alicia Vikander'e gidiyor. Soğuk ve ciddi duruşunu film boyunca korusa da arada onu güldürmeyi başarabildikleri zamanlarda attığı minik gülüşler bizlerin de yüzümüzün gülmesine sebep oluyor.

Finalde film, sistemi eleştirenlere bir çözüm sunmak yerine onları sistemin dışına atıyor. İzleyici açısından da filmin finali tıpkı sistemin kendisi gibi, bir son sunmak yerine kontrolü elden bırakıyor, soruları seyircinin kucağına bırakıp kaçıyor. İyi de ediyor. 

23 Ocak 2025 Perşembe

How To Make Millions Before Grandma Dies

Tayland yapımı How to Make Millions Before Grandma Dies, ilk bakışta yalnızca miras kovalayan aç gözlü bir ailenin hikayesi gibi görünebilir. Fakat ardında yaşlı insanlarda oluşan 'yalnız başına ölüm korkusu' da saklı. Japonya'da sırf bu durumu anlatan bir kelime dahi var, kodokushi. Tayland'da gösterildiği salonlarda ağlama hıçkırıkları yükselten bu film, aynı zamanda Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayı olarak karşımıza çıkıyor.


Film, genç ve kaygısız biri olan M. (evet, sadece M) ile büyükannesi Menju (Usha Seamkhum) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Büyükbabasına baktığı için kendisine servet bıraktığını söyleyen kuzeni ile konuştuktan sonra aklına büyükannesi ile ilgilenmek geliyor M'in. Çünkü başka türlü bir mal/para sahibi olamayacağının kendisi de farkında. Mirası hedefleyen (ki miras dediğimiz de dökük bir ev) M, başta çıkarcı bir motivasyonla başladığı bu ilişkide, zamanla büyükannesi ile gerçek bir bağa sahip oluyor. Bu süreçte sadece büyükanne Menju değil, M de kişisel bir dönüşüm geçiriyor. 

Filmin güzel yanlarından biri, karakterlerin iyi tasvir edilmesi. Her ne kadar karakterlerin motivasyonları başta basit görünse de her sahneyle birlikte daha derinleşiyor ve karmaşıklaşıyor. Bu yalnızca senaryo ve hikaye ile ilgili de değil, aynı zamanda Bangkok'un Chinatown gibi atmosferik mekanlarının kullanılmasıyla da oluyor. Büyükanne Menju'nun çevresindeki yaşlı arkadaş çevresinin de gösterilmesi, filmin yalnızca bir aile hikayesi olmadığını, aynı zamanda bir toplum portresi sunduğunu da ortaya koyuyor. Yani ortada toplumsal bir sorun var.


Büyükanne Menju karakterini canlandıran Usha Seamkhum'un ilk kez kamera karşısına geçen biri olması hiç sırıtmıyor. İlk sinema oyunculuğunu bu ileri yaşta sergileyen birisi için oldukça başarılı. Sevinçleri, çaresizlikleri, hüzünleri gibi tüm duyguları rahatça izleyiciye aktarabiliyor. Ki bu başarılı aktarım da izleyiciyi etkileyen, boğazı düğümleyen ve hatta gözleri dolduran şeyin ta kendisi oluyor. Beni alan sahne, her şeye rağmen büyükanne Menju'nun evini, borç batağında olan ve bu konuda dipsiz kuyu olan oğluna vermesi idi. Her şeye rağmen o oğlunun "annemin beni son kez kurtarmasını istiyorum" demesi bir oğul olarak doğal gelirken, annenin oğluna kıyamaması da bir anne/ebeveyn penceresinden bakınca o kadar doğal. Kendisi el uzatmasa, başka uzatacak kimsenin olmadığının farkında çünkü.

Büyükanne Menju'nun evlatları için sahip olduğu bu endişelerinin yanında elbette kendisi için duyduğu yalnız ölüm korkusu da var. Bir çocuk gibi torununa trip attığı sahnede, evini verdiği çocuğunun kendisini huzurevine yerleştirdiği sahnede bu korkuları görebiliyoruz. İskandinav ülkelerinde insanlar genç yaşlardan itibaren bağımsız yaşamaya teşvik edilir. Ancak, güçlü bir sosyal refah sistemi olduğu için yaşlı bireyle finansal olarak çocuklarına bağımlı değillerdir. Fiziksel olarak da yoksunlukları sosyal devlet çerçevesince devlet tarafından giderilir. Fakat Tayland ve benzeri fakir toplumlarda yalnız kalırsan acı ve sefil bir ölüm sizi bulabilir. Bu sebeple ya finansal olarak güçlü ya da ailesel olarak güçlü olmalısınız. Menju'nun yaşadığı durum da tam olarak bu. 


Elbette filmin bazı kusurları da yok değil. Gereksiz uzatmalar hikayenin ritmini bir süreliğine aksatıyor. Ancak güçlü bir finalle biraz toparlıyor ve izleyiciyi yine kendisinde tutarak filmi sonlandırmayı beceriyor. Büyükannenin yalnızlık ve güvensizlik korkuları, modern toplumlarda yaşlı bireylerin yaşadığı ortak sorunlara dikkat çekiyor. Var olan ve artarak daha da büyüyecek olan bir sorunu konu alan bu filme bir ara mutlaka bakın derim.

5 Ocak 2024 Cuma

Totem

Meksika'nın bu seneki Oscar adayı, genç yönetmen Lila Aviles'in ikinci uzun metraj filmi olan Totem oldu. Yönetmen bu filminde bizleri ölmek üzere olan kanserli bir babaya, bir eşe, bir kardeşe, bir oğula yapılan doğum günü partisi görünümlü bir veda partisine davet ediyor. 


İlk olarak Berlin Film Festivalinde gösterilen Totem filmi, kansere yakalanan sanatçı bir gencin (Tona) çevresinde yaşananları, yine çevresindekilerin perspektifiyle izleyicisine sunuyor. Ve bunu da daha çok Tona'nın 7 yaşındaki kızı Sol üzerinden yapıyor. Ölüme yaklaşan yolculuğunda her ne kadar kendisinin doğum günü partisi için toplanmış bir aile varsa da, çoğunlukla arka plana bırakılmış ve bir odaya kapatılmış haliyle yalnızdır Tona. 

Tona'nın kanser hastalığı, ailenin bir araya gelme çabasını da ortaya çıkarıyor. Çabalar yine dışavurumda gözükse de karakter içlerinde yine bireysellik ön plana çıkıyor. Karakterlerin, bulundukları dünyadan kaçış için daha mahrem olan banyolarda saklanmaları ve uzun vakit geçirmelerinin sebebi de bu olsa gerek. Filmde uzun süreli çekimler sıkça bulunmakta. Bunun başlıca sebepleri ailenin gerginliklerini, duygusal yönleri daha iyi aktarmak. Ve bunu birçok karaktere geçiş yaparak yapması da izleyiciden kendine uygun karakteri ve dolayısıyla olay anında bürüneceği duyguyu seçmesini istiyor. 

Filmin eleştirecek kısmına gelecek olursam, dişe dokunur bir olayın eksikliği göze çarpıyor. Tüm filmi karakterlerin duygusal deneyimleri etrafında şekillendirmeyi denemek için daha iddialı olmak gerekiyor. Yetersiz kalındığı durumda birkaç olayın patlatılması elzem gibi geliyor. Film uzun bir süre giriş kısmında takılı kalmış, 'birazdan gelişme kısmına geçiş yapılır herhalde' beklentisiyle filmin sonuna varılmış. İzlenmeli mi peki? Listemde bekleyen filmlere bakacak olursam bunu biraz erken izlemişim diye diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Biraz daha bekleyebilirdi listede. 

10 Eylül 2023 Pazar

Scrapper: Yaş Küçük, Hayat Büyük..

Henüz 12 yaşında iken annesini kaybetmiş genç bir kız çocuğun, 12sinden sonra hayatına hiç tanımadığı babasının dahil oluşunu konu edinen, 2022 senesinin samimi filmlerinden Aftersun'ın ardından, bana benzer hazzı veren 2023 yapımı bu film, sadece tatsal benzerliklerinden öte, yönetmenlerinin benzer çizgisiyle de dikkatimi çekiyor. Aftersun filminin yönetmeni Charlotte Wells kısa filmlerin ardından ilk uzun metraj filmi Aftersun'ı çekmiş ve bu filmiyle Bafta'da En İyi İngiliz Yapımı Film dalına aday gösterilmişti. Yine Scrapper filminin yönetmeni Charlotte Reagen de kısa filmler sonrası ilk uzun metrajlı bu filmiyle Bafta'da aynı ödüle aday gösterildi. 


Film, 12 yaşındaki Georgie'nin annesinin ölümünün ardından hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. Mahalle bakkalının da yardımıyla 'amcasıyla beraber yaşadığı" yalanı ile Sosyal Hizmetleri kandırıp tek başına bu mücadelesine devam ediyor. Bazen çocukluğunu yaşıyor, yakın arkadaşı Ali ile oyunlar oynuyor, bazen de hayatın kendisine yüklediği yük gereği geçiminin derdine düşüyor. Bunu da çaldığı bisikletleri satarak yapıyor. Yani tek başına ev işlerini yapan bir anne, eve ekmek getiren bir baba ve arkadaşlarıyla oynayan bir çocuktur. Çekirdek aile değil, bütünüyle atom aile. Tamamen unutulmuş bir babanın, hayatına beklenmedik şekilde girişiyle bazı şeyler değişiyor ve bu noktadan sonra 12 yaşından sonra edindiği babasını kabulleniş zorluğunu izliyoruz. 

Baba Jason, kız arkadaşının hamileliğini kaldıramamış, bu sorumluluktan kendisini uzak tutmak için Ibıza'ya kaçmış ve oralarda partilemeye devam etmiş sorumsuz bir gençlikten geliyor. Yıllar sonra geri gelip çocuğunun yanında olma sorumluluğunu üstlenmek istese de, bu kez de kızı Georgie'nin önüne koyduğu duvarları aşması gerekiyor. İkili arasındaki bu ilişki çekişmesi zamanla birbirleri arasında bağ kurmalarına evriliyor. 


Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olmasının yanında başrol karakteri Georgie'yi oynayan Lola Campbell'in de ilk filmiymiş. Üzerinden çıkarmadığı Westham United formasıyla tek başına bir aileyi oluşturan o rolü iyi kotarabilmiş. Hakeza diğer çocuk oyuncu Alin Uzun'un da ilk filmi. Filmin babası Jason'ı oynayan Harris Dickinson da oldukça iyi bir çocuk-baba oyunculuğu yapmış. Eminem kesimi saçları, giyimiyle, kolyesiyle hala sorumsuz gözükmesi normal çünkü kendisi de bir bakıma hala yetişkin olamamış ama buna aday birisi. 

Yönetmen Charlotte Regan, her ne kadar konu öyle gözükse de geleneksel bir sosyal dram anlatımı yerine, yaratıcı ve muzip bir anlatımını tercih etmiş. Geleneksel sosyal dram anlatımı (kitchen-sink) aşığı Ken Loach fanları için bu filmde ekmek yok kısacası. 

12 Ağustos 2023 Cumartesi

Other People's Children

Rebecca Zlatowski'nin Other People's Children (aka Les Enfants des autres) filmi, modern kent yaşamındaki 'yarım kalmışlık(!)' hissini, kadın duygusallığı üzerinden incelikle işleyen bir film. Paris'in parlak vitrinlerinin ardındaki derin yalnızlıkları, geç kalma korkusunu ve bir başkasının kurulu düzenine dahil olmaya çalışmanın yıpratıcı ağırlığını taşıyan Rachel, kırklı yaşlarına yaklaşırken hayatının ritmini başkalarının kararlarına göre ayarlamak zorunda kalan pek çok kadının temsilcisi konumunda. 


Rachel (Virginie Efira), sevgilisi Ali'nin (Roschdy Zem) eski evliliğinden olan küçük kızı Leila (Callie Golcalves) ile kurduğu bağ sayesinde, uzun süredir bastırdığı annelik isteğini test etme imkanı buluyor. Ancak filmin senarist/yönetmeni Rebecca Zlotowski Rachel'ın bu arzusunu, melodram içeren bir çığlıkla değil, sessiz ve gündelik anların arasına gizlenmiş yüz ifadeleriyle göstermiş. Küçük bir kızın elini tutarken, kız kardeşinin yeni doğmuş bebeğine bakarken, bir öğrenciyi savunurken.. Rachel'ın annelik vasfı sadece biyolojik bir mesele değil yani. Şefkati, emeği ve sabrı hali hazırda var ama kaderi, onun tüm bu özelliklerini kendi çocuğuna gösterebilme şansını belirsiz kılıyor.

Zlotowski'nin filmde kurduğu dünya, çoğu Paris filmleri gibi romantik-komedilerin aksine, tatlı bir acı sunuyor. Filmin ritmi bilerek yumuşatılmış, sahneler sık sık elipslerle kesilmiş, duyguları seyircinin üzerine abanmak yerine yedire yedire verilmiş. Yönetmenin bu nazik tavrı mevcut duyguyu dramatize etmemek için olsa da izleyici olarak bazen duyguya bürünecekken kamera ile uzaklaştırılıyor oluşumuz duyguyu yoğun yaşamamıza engel oluyor. 

Filmin dramatik kısmı, Ali ve eski eşi Alice (Chiara Mastroianni) arasındaki bağdan da besleniyor. Hikaye de bu kısım da var yani. Zlotowski, üçlü ilişkide bir 'kötü' yaratma kolaycılığına kaçarak eski eşi kötü duruma getirmiyor, her karakteri kendi kırıklarıyla var ediyor. Ayrıca Rachel'ın en büyük rakibi zaten Ali'nin eski eşi değildir, geçip gitmekte olan zamanın ta kendisidir. Zira Ali yeni bir hayata başlama lüksüne sahipken, Rachel'ın geleceğe dönük hayalleri giderek daralan bir koridora sıkışmış gibi. Bu gerçek, filmin en can yıkıcı meselesi.


Other People's Children filmi, modern kadınlık deneyimine incelikle yaklaşan, küçük anlardan büyük duygular çıkaran zarif bir film. Yumuşaklıktan sebep, yer yer duygunun sınırlandığı doğru, ancak tam da bu nazik dokunuş, filmin kırılgan güzelliğini oluşturuyor. Yönetmen izleyiciden, Rachel'ın hikayesini bir 'tamam olma ya da eksik kalma' olarak değil, yaşamın dalgaları arasında kendi ritmni bulmaya çalışan bir insanın sessiz direnci olarak görmesini istiyor gibi. bu yüzden bazı sahnelerde Rachel üzerinden seyirciye de şunu fısıldıyor gibi: "annelik bazen sahip olmak değil, temas etmektir."

(Rachel'i canlandıran Virginie Efira'yı daha önce Benedetta filmin de izlemiştik.)

3 Mart 2023 Cuma

The Whale: Şişman Sefaleti

Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, izleyenin kendi içinde çelişen tepkileriyle yüzleşmesine neden olan, biraz zorlayıcı bir film. Bazıları için iğrenç bir film olabilir ama performansın güzelliği göz ardı edilemez. Mumya filmlerinden sevdiğimiz Brendan Fraser, hafızlara yeni şekliyle işleyecek bir oyunculuk sergiliyor. 


Filmin genel yapısı, Aronofsky'nin diğer eserleriyle paralellik gösteriyor: yönetmen, genellikle oyuncularını ve izleyicilerini zorlu deneyimlerden geçiriyor. Ancak Requiem for a Dream veya Black Swan filmlerindeki sanatsal ihtişam yerine, The Whale'in ana amacı; Charlie'nin (Brendan Fraser) 250 kg ağırlığında görünmesini sağlayan makyaj içinde kılıflanmış bedeninin önünde kamerayı tutmak ve izleyiciden bu hantallığa ortak olmasını istemek diyebiliriz. Bu yüzden film için arattığınız tüm görsellerde de Brendan Fraser'in yukarıdakine benzer fotoğraflarından öteye gidemiyoruz. 

Yönetmen Aronofsky bu filmde, karakterin dürtülerini ve düşkünlüklerini anlatmaktan çok, onlara işaret edip bakmakla ve seyirciye göstermekle ilgileniyor. Bu sebeple filmin tonunda kaymalar da yaşanıyor. Charlie'nin mastürbasyon sahnesi bizleri biraz komik unsurların beklediğini düşündürtse de sonra sulu gözlü bir melodrama geçiş gerçekleşiyor. Ancak tüm bu uç tonların ortasında, Brendan Fraser role, senaryonun izin verdiğinden daha fazla sıcaklık ve insanlık katıyor. Sadece gözleriyle bile Charlie'nin tatlı ama işkence gören ruhuna bir geçit sunuyor ve bunun ile o şişmanlığın getirdiği sefaleti(!) izlemeyi daha katlanabilir kılıyor. Bunun yanında Charlie'nin hemşiresi Liz rolündeki Hong Chau ve Charlie'nin yabancılaştığı kızı Ellie rolündeki Sadie Sink de filme biraz kıvılcım katıyor diyebiliriz. Liz, filmde vicdanın sesi, sağduyulu izleyicinin temsilcisi konumunda iken, liseyi bitirmeyi bile beceremeyen ergen dik başlı kızı Ellie ise dobra tavırlarıyla ofansif düşüncenin sözcüsü oluyor. Liz karakterini sevenler ve ona empati kuranlar için Ellie karakteri şeytanın ta kendisidir. Charlie'nin merhametli ve dokunaklı bakışlarının bile eritemediği katı bir kalbe sahip biri olarak. Ancak yine de Charlie'nin vazgeçilmezidir, çünkü 8 yaşında terk ettiği kızıdır.

Hikayesine baktığımızda, Charlie (Brendan Fraser) aşık olduğu adam için karısını ve 8 yaşındaki çocuğunu bırakıp giden, erkek arkadaşının trajik ölümünden sonra depresyona girmiş ve kendisini yemeye vermiş birisi. Onu artık hayata tutan tek şeyin kızı olduğunu biliyor ve 9 yıl aradan sonra onunla yeniden yakınlık kurmak istiyor. Ancak ne kızı buna yanaşıyor, ne de fiziğinden dolayı Charlie bunu yapabiliyor. Kendisinin dışarıdan bakanlarca iğrenç görüldüğünü düşünüyor ve hatta bundan emin ve bunu bir fact olarak biliyor. O sebeple online olarak verdiği derste kamerasını hiç açmıyor. Kendisine olan saygının yitirileceğinden emin. O yüzden her gün kapısına pizza bırakan kuryeye görünmek istemiyor. O yüzden bu gerçeğin itirafını herkesten duymak istiyor, kızından, Liz'den, kapısına gelip duran Hristiyan misyoneri çocuktan...

Film, kilolu insanlar üzerinden etik tartışmaları biraz tetikliyor. Filmin, toplumun şişman insanlar hakkındaki ön yargılarını ve gerçek görüşlerini yansıtığı düşünülebilir. Ancak bu konuda tek seslilik asla mümkün olmayacaktır. Toplumca fazla kilolu insanlara mesafeli olunduğunun, kilolu insanlarca da bunun bilindiğini de göstermek istiyor bize film. Karşısındakilerinin bakışları kendilerine çevrildiğinde yüz ifadelerinde oluşan değişimin farkındalar.

Neticede The Whale, ton olarak acıma/acımasızlık ve melodram arasında gidip gelen ve Brendan Fraser'in performansıyla iyice yüceleşen bir film. Film bittiğinde ağızda buruk bir tat bırakıyor ve Charlie'nin bakışlarındaki acıyı mıh gibi zihne çakıyor.