Suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir hapishanede özgürlüğe en çok yaklaştığınız an, aslında onu kaybetmeye en yakın olduğunuz an olabilir mi? Wasteman tam da bu sorunun etrafında dolaşıyor ve bunu yaparken izleyiciyi nefes alamayacağı kadar dar bir alana sıkıştırıyor. Sertliğiyle sarsan ama asıl gücünü karakterlerinin iç çatışmalarından alan bu yapım, şiddeti sadece bir araç olarak kullanıp insan ruhunun kırılganlığına odaklanıyor. Daha ilk sahnelerden itibaren, izlediğimiz şeyin yalnızca bir hapishane hikayesi değil; aynı zamanda hayatta kalma, suçluluk ve umut üzerine kurulmuş bir psikolojik savaş olduğunu hissediyoruz. 


Wasteman, Taylor (David Jonsson) karakteri üzerinden ilerliyor. Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden, içine kapanık ve kırılgan bir mahkum olan Taylor, erken tahliye ihtimaliyle hayata yeniden tutunma şansı yakalıyor. En büyük motivasyonu, yıllardır göremediği, nerede yaşadığını bile bilmediği oğluna kavuşmak. Ancak bu umut ışığı, yeni hücre arkadaşı Dee’nin (Tom Blyth) gelişiyle hızla sönmeye başlıyor. Tom Blyth’ın başarılı ve oldukça güzel bir şekilde hayat verdiği Dee, karizmatik ama son derece tehlikeli bir figür. Hapishane içindeki güç dengelerini değiştirmeye kararlı, manipülatif ve yıkıcı bir karakter. Taylor’ın özgürlüğe giden ince ip üzerinde yürüyüşü, Dee’nin gölgesinde bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür.

Filmin en güçlü taraflarından biri, hapishaneyi yalnızca fiziksel bir mekan olarak değil, toplumun çarpıtılmış bir yansıması olarak sunması. Wasteman, içerideki güç ilişkilerini, dış dünyanın küçük bir modeli gibi kuruyor. Güçlü olanın hükmettiği, zayıfın ise hayatta kalmak için sürekli taviz vermek zorunda kaldığı bir düzen. Taylor karakteri bu sistemin en trajik örneğidir. Aslında kötü biri değildir, ancak sistemin içinde ayakta kalabilmek için giderek dönüşmek zorunda kalan birisi. Film, 'iyi kalmak' ile 'hayatta kalmak' arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Dee ise bu düzenin ürünü değil, adeta onun zirve noktası. Gücün, manipülasyonun ve toksik maskülenliğin vücut bulmuş hali.


Yönetmen Cal McMau, filmi klasik hapishane anlatılarının dışına taşımak için görsel anlatımı oldukça etkili kullanmış. Statik ve soğuk planlarla yalnızlık hissi derinleştirilirken, ani kamera hareketleri ve cep telefonu görüntüleriyle şiddetin kaotik doğası izleyiciye doğrudan aktarılıyor. Bu stil tercihleri, filmi yalnızca izlenen değil, hissedilen bir deneyime dönüştürüyor. Özellikle mahkumların kendi çektiği görüntüler, gözetim ve teşhir kavramlarını ters-yüz ederek içerideki dünyanın kendi kendini nasıl yeniden ürettiğini gösteriyor. McMau’nun anlatımı, yer yer belgesel gerçekçiliğine yaklaşırken, karakterlerin iç dünyasına dair şiirsel anlar yaratmayı da başarıyor.

Toparlayacak olursam Wasteman, türünün kalıplarını tamamen kırmasa da onları son derece etkili bir biçimde yeniden yoğuran bir film. Asıl gücünü hikayesinden çok karakterlerinden ve onların arasındaki gerilimden alıyor. David Jonsson’ın derinlikli ve acı dolu Taylor performansı ile Tom Blyth’ın şiddete meyyali olan enerjiyle canlandırdığı Dee performansı, filmi sıradan bir hapishane dramasının çok ötesine taşıyor. Puanım 7,5/10

Daha önce Hallow Road filmi ile işlediğimiz konunun farklı bir versiyonunun işlendiği A Normal Family (Batong-ui Gajok) filminde, 'normal' olarak tanımlanan aile yapısının ardında saklanan etik çürümeyi konu ediniyor. Film, aileyi güvenli bir sığınak olarak değil; değerlerin pazarlık konusu haline geldiği kırılgan bir alan olarak resmediyor ve bunun artık normalimiz olduğunu gözümüze çarpıyor.


Hur Jin-ho'nun yönetmenliğini yaptığı A Normal Family filmi bir yol verme kavgasıyla açılıyor. Lüks bir aracın karıştığı olayda bir adam hayatını kaybederken, küçük kızı ise ağır yaralı halde hastaneye kaldırılıyor. Olayın faili, zengin bir iş insanının oğlu ve davayı üstlenen kişi, hırslı ve etik sınırları esnek bir ceza avukatı olan Jae-wan (Sul Kyung-gu) iken, yaralı kızın hayatı için mücadele eden doktor ise onun kardeşi ve mesleki ve ahlaki ilkeleriyle tanınan, idealist bir çocuk doktoru olan Jae-gyu (Jang Dong-gu) oluyor. 

İki kardeş, eşleriyle birlikte lüks bir restoranlarda aile buluşmaları yapıyor ve bu buluşma sınıfsal ayrıcalıkların, bastırılmış kıskançlıkların ve ahlaki üstünlük iddialarının çatıştığı alanlara dönüşüyor. Ancak asıl kırılma, iki ailenin ergenlik çağındaki çocuklarının karıştığı şiddet içerikli bir olayın ortaya çıkmasıyla yaşanıyor. Güvenlik kamerasına yansıyan görüntüler, yalnızca bir suçun değil; ebeveynliğin, sorumluluğun ve adaletin anlamının da sorgulanmasına neden oluyor bu noktadan sonra. Etik sahipleniciliğinin sıkça yer değiştirdiği bir sürece tanıklık ediyoruz artık.

A Normal Family, temel olarak şu soruyu soruyo: Ahlak, koşullar değiştiğinde hala geçerli midir? Film bu soruyu yalnızca bireysel vicdan üzerinden değil; sınıf, ayrıcalık, aile bağı ve toplumsal statü gibi faktörler aracılığıyla genişletiyor. Kişilerin kimlikleri değiştikçe ahlaki yorumla ne ölçüde değişmelidir sorusunu hep gündeminde tutuyor. Okuldaki zorbalık, yaşlı bir kadının demans nedeniyle saldırganlaşması, bir hayvanın kazara öldürülmesi ya da çocukların şiddet görüntülerini eğlence gibi izlemesi... Tüm bu anlar, insan doğasında bastırılmış bir karanlığın varlığına işaret ediyor. Film, “insan doğası gereği şiddete meyilli midir?” sorusunu da bir kenarda hep tutuyor.

Özellikle çocuk karakterlerin pişmanlıktan yoksun tavırları, kolaycı bir 'yeni nesil eleştirisi' sunmaktan ziyade, yetişkinlerin yıllar boyunca normalleştirdiği ahlaki kayıtsızlığın bir yansıması olarak okunuyor. Gençler acımasızdır, fakat film, bu acımasızlığın öğrenilmiş bir miras olduğunu ima ederken yetişkinler yalnızca bunu daha iyi gizlemeyi öğrenen bireyler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu noktada film, üst sınıf ahlakına yönelik sert bir eleştiri de getiriyor. Paranın ve sosyal statünün, suçu pazarlığa açık bir meseleye dönüştürdüğü bir dünyada adalet; eşit değil, müzakere edilebilir bir kavrama dönüşüyor. 'İyi insanlar' olduklarına inanan ebeveynler, yaptıkları bağışları, mesleklerini ve geçmiş erdemlerini ahlaki kefaret olarak öne sürerken, suçun gerçek mağdurları bu tartışmanın dışında kalıyor.


Daha önce bloga konuk olan Mass filminde çocukları öldürülen bir ebeveynin, çocuklarını öldürenin ebeveynleriyle olan diyaloguna şahit olmuştuk. Hallow Road filminde ise çocukları suça karışan bir ebeveynin bir araba yolculuğu esnasındaki etik konulu tartışmasına. A Normal Family her iki filmin de toplamının ikiye bölünmesi gibi okunabilir. 

Bu üç film, suç, sorumluluk ve aile bağlarını işlerken farklı sinema pratikleri kullanıyor. Mass daha dramatik ve diyalog odaklı bir yüzleşme sunarken; Hallow Road psikolojik gerilim ile suçluluk duygusunun yükünü hissederek izleyiciyi tedirgin ederek içine çekiyor. A Normal Family ise sosyal statü ve normlar bağlamında suçun ahlaki anlamını sorguluyor. Her biri, suç ve aile bağları arasındaki etik gerginliği farklı bir pencere ile açıyor. Bu da tematik açıdan birlikte okunduklarında suçun bireysel psikolojiden toplumsal ahlaka kadar uzanan çok katmanlı bir yapıda olduğu gerçeğini bizlere gösteriyor.


A Normal Family, adının ima ettiğinin aksine normalliğin bir yanılsama olduğunu anlatan karanlık bir vicdan hikayesi kısaca. Her ne kadar film zaman zaman mesajlarını fazla açıklayan, seyirciyi yönlendiren bir anlatı kurmakta hatalı olsa da finale doğru giderek sertleşen anlatım ve insan doğasına dair umutlu bir tablo çizmediği için akılda bir kaç ahlaki soru bırakmayı başarıyor ve felsefi tartışmasını daha görünür kılıyor. Seyirciye kesin cevaplar sunmaz; aksine onu rahatsız eden sorularla baş başa bırakır: Adalet mi aile mi? Doğru olan her zaman yapılmalı mı?

Tüm filmografisine hakim olduğum nadir yönetmenlerden biri Anders Thomas Jensen'in son filmi The Last Viking ile yine buradayız. Daha önceki filmleri Ademin Elmaları, Flickering Lights, The Green Butchers, Men and Chicken ve Riders of Justice'tan bu zamana ne değişti, ne kaldı, The Last Viking filmi üzerinden bakıyoruz.

Anders Thomas Jensen, çağdaş Avrupa sinemasında kara mizahın en ayırt edici yönetmenlerinden biri olarak, insan ruhunun en karanlık bölgelerini alaycı bir dille görünür kılmayı başaran ender kişilerden biri. 2006 yılında Ademin Elmaları (Adam’s Apples) filmi ile hayatıma giren bu yönetmen, o günden sonra vazgeçilmezlerimden biri oldu ve sonrasında izlediğim The Green Butchers, Flickering Lights ve diğer filmleriyle de iyice perçinleşti. Tüm bu filmlerde kullandığı sinema dili; şiddet, inanç, aile, suç ve ahlak kavramlarını sistemli biçimde parçalayarak yeniden kurulmasıyla oluşuyor. Jensen’in dünyasında karakterler asla 'sağlıklı' ya da 'tam' değildir; her biri travmanın farklı biçimlerde şekillendirdiği yaralı figürlerdir. Bu nedenle yönetmenin filmleri, yalnızca hikaye anlatan yapımlar olmaktan çok, çağdaş insanın ruh haline dair karamsar alegoriler olarak da okunabilir.

Son filmi The Last Viking (Den Sidste Viking), Jensen filmografisinin bu uzun yolculuğunda hem güçlü bir devam halkası hem de belirgin bir dönüşüm noktası. Film, yönetmenin alışıldık kaotik anlatısını ve kara mizah estetiğini korurken, duygusal derinlik açısından önceki işlerine kıyasla çok daha şefkatli ve içe dönük bir ton benimsiyor. Bu yönüyle The Last Viking , yalnızca Jensen’in temalarını yeniden dolaşıma sokan bir film değil; aynı zamanda onun sinemasının bugüne kadarki birikimini duygusal anlamda sentezleyen bir yapı olarak öne çıkıyor.


Konusuna gelecek olursak film; soygun nedeniyle 15 yıl hapis yatan Anker’ın (Nikolaj Lie Kaas) şartlı tahliye ile özgürlüğüne kavuşmasıyla başlıyor. Yıllar önce çaldığı parayı yakalanmadan hemen önce kardeşi Manfred’e (Mads Mikkelsen) emanet ediyor fakat güvenli liman olarak gördüğü kardeşini biraz değişik buluyor. Çünkü Anker dışarı çıktığında, Manfred artık kendisini “Manfred” olarak değil, John Lennon olarak tanımlamaktadır. Gerçek adıyla hitap edildiğinde kendini tehlikeye atacak kadar ileri giden tepkiler vermesi ise filmin en trajikomik anlarını oluşturuyor.

Anders'in hiçbir filminde sağlıklı erkek yoktur sözünü hatırlatarak, Bu filmdeki iki kardeşin de sağlıklı olmadığını görüyoruz. Ancak Manfred'in, pardon yeni adıyla John Lennon'ın, zihinsel vehameti tahmin edilenden de fazla. Anker ise bu süreci daha ılımlı yürütmek adına kardeşini de alıp paranın gömülü olduğu çocukluk evlerine doğru yola çıkıyor. Fakat bu mekan artık geçmişe ait bir sığınak değil; ormanın ortasında bir Airbnb evine dönüştürülmüş, yabancıların gelip geçtiği tuhaf bir hafıza alanı. Ev sahipleri, evlilikleri tükenmiş, hayal kırıklıklarıyla yaşayan bir çift. Kısa süre içinde bu eve yalnızca kardeşler değil, akıl hastanesinden çıkan Beatles taklitçileri ve Anker’ın geçmişinden gelen acımasız suç ortakları da doluşuyor. Böylece film, tek bir mekanda giderek yoğunlaşan bir kaosa dönüşüyor.

Ancak bu anlatı, klasik bir suç filmi ilerleyişine sahip değildir. Çünkü bu bir Anders Thomas Jensen filmi. Para arayışı, anlatının yüzeydeki motivasyonu olarak kalıyor. Filmin asıl derdi; hafıza, kimlik ve kardeşliğin travmayla nasıl şekillendiğini görünür kılmak oluyor. 

Filmin açılış ve kapanışında yer alan animasyon Viking masalı, anlatının sembolik omurgasını oluşturuyorr. Bir kolunu kaybeden çocuğunun yalnız kalmaması için Kral'ın emriyle herkesin kolunu feda ettiği bu hikaye, filmin kardeşlik anlayışını doğrudan temsil ediyor. Manfred'i Lohn Lennon'lıktan vazgeçiremiyorsan, tüm dünyayı The Beatles üyesi yapmak zorundasın.

The Last Viking, tematik açıdan Jensen’in sinemasına bütünüyle sadıktır. Yönetmenin filmlerinde tekrar eden bazı ana eksenler bu filmde de güçlü biçimde hissediliyor:

Travmayla baş edemeyen erkek karakterler

Sorunlu aile yapıları ve işlevsiz ebeveynlik

Şiddet ile mizahın ani geçişlerle iç içe sunulması

Toplumsal normlara uyumsuz bireyler

Ahlaki düzen fikrinin sistematik olarak çökertilmesi

Bu yönüyle film, Ademin Elmaları'ndaki inanç sorgulamalarının, Men and Chicken’daki aile kaosunun ve Riders of Justice’taki erkek öfkesinin doğal bir devamı niteliğinde. Jensen evreninde karakterler asla kurtuluşa ulaşmıyor, yalnızca hayatta kalmanın farklı biçimlerini geliştiriyorlar.

Jensen filmografisinde aile genellikle travmanın kaynağı konumunda. Baba figürü baskıcıdır, ev içi sevgi eksiktir ve çocukluk çoğunlukla şiddetle şekilleniyor. Men and Chicken’da bu yapı genetik deformasyona dönüşürken, Riders of Justice’ta kayıp ve yas, erkek karakterleri kaçınılmaz bir intikam döngüsüne sürüklüyor.

The Last Viking’de ise kardeşlik ilk kez yalnızca yıkıcı değil, iyileştirici bir bağ olarak da sunuluyor. Bu bakımdan diğer filmlerinden ayrılan bir yapıya da sahip. Sorunu üreten kadar, sorunun çözümü olarak da aile gösteriliyor. Anker sert, duygularını bastırmış ama öfkesini kontrol edemeyen bir karakterken, Manfred ise gerçeklikle bağını koparmış, çocuklukta takılı kalmış bir figür. Ancak bu iki uç, birbirini tamamlayan bir denge yaratıyor. Anker korumak için sertleşiyor, Manfred ise hayatta kalmak için başka birine dönüşüyor. Bu bağlamda film, Jensen sinemasındaki en duygusal kardeşlik anlatısını ortaya çıkarıyor. 


Oyuncu kadrosunda Anders Thomas Jensen'in tüm uzun metraj filmlerinde olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas ile Flickering Light filmi hariç diğer filmlerinde olan Nicolas Bro olmazsa olmazı Jensen'in. Mads Mikkelsen, abartıya kaçması çok kolay bir karakteri büyük bir sadelikle oynuyor. John Lennon taklitleri bile bir parodiden çok, içsel bir çığlık gibi hissediliyor ve karakterin kendisini gerçekten John Lennon sandığına ikna oluyoruz. İkna olmayıp ona eski adı olan Manfred ile hitap edildiğinde ne tepki vereceğini biliyoruz en azından.

The Last Viking, Anders Thomas Jensen filmlerini sevenler için yine sevilecek bir film. Yönetmenin en iyi filmi olmasa da en insani, en yumuşak filmi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Oldboy ve Handmaiden filmlerinin yönetmeni Park Chan-Wook, genellikle titizlikle işlenmiş anlatı yapıları ile bilinen bir yönetmen. Son filmi No Other Choice'da ise, biraz daha farklı bir yöne büküyor tarzını ve Kore Sinemasının ham madde konularından olan ekonomik çaresizlik temasını, kara mizah ve trajediyle karşımıza çıkıyor. Film, bir yandan günümüz işsizlik gerçeğine dair taşlama yaparken, diğer yandan da çaresizlik durumunda insanın ne kadar hizadan çıkabileceğini gösteriyor.



Öncelikle şunu söylemem gerekiyor, film; daha önce filmi de yapılmış olan bir kitap uyarlaması. Donald E. Westlake'in The Ax adlı romanından 2005 yılında Costa-Gavras tarafından uyarlanmış filmin adı Le Couperet (Ölümcül Çözüm). Dolayısıyla bu film, uyarlamanın da uyarlaması olacağı için hikayeye tanık kişiler çıkacaktır. Yine de hikayesinden bahsetmem gerekirse; yıllarca aynı kağıt fabrikasında çalışan Man-su (Lee Byung-hun), fabrikanın Amerikalı yeni sahipleri tarafından işten çıkarılıyor. Ailesiyle birlikte yaşadığı, çocukluğunu ve geçmişini de barındıran evini kaybetme riski de doğunca, kendini bir anda boşluğun ortasında buluyor. Sonunda ilginç bir plan yapar: kağıt sektöründeki potansiyel rakiplerini ortadan kaldırarak tek vasıflı arananın kendisi olmasını sağlamak. Sahte bir ilan üzerinden kurbanlarını (potansiyel diğer adayları) ağına çeken Man-su, her adımda hem beceriksizliğiyle, hem de talihsizliğiyle daha büyük kaoslara sürükleniyor. Bu süreçte karısı Miri (Son Ye-jin) ve çocukları da farkında olmadan bu çöküş sarmalının merkezine doğru çekiliyor.

Temelinde bu film,işsizlik, ekonomik güvencesizlik ve neoliberal sistemin insan üzerindeki tahakkümüne dair keskin bir politik taşlamada bulunuyor. Parasite, Everything Everywhere All at Once, Minari gibi benzer temalarda ve benzer tonlardaki Kore filmleri (yapımcı ya da yönetmen anlamında) son dönemde popülerleşince Park Chan-wook bundan neden eksik kalayım ki demiş. İşten çıkarırken şirket yetkililerinin söylediği 'başka çaremiz yoktu' cümlesini şirket kadar, baş karakterimiz Man-su da kendini aklama söylemi olarak ele alıyor. Yönetmenin bu isim tercihi de sistemin acımasızlığının bireyin şiddete yönelmesini nasıl rasyonelleştirdiğini ortaya koyuyor. 

Man-su'nun rakiplerini öldürerek elimine etme fikri, aslında kurumsal kapitalizmin içerisindeki çalışanları birbirine rakip kılan mantığın uzantısı şeklinde işliyor. Bir nevi o durumun abartılı bir şekilde resmedilişini sunuyor. Film aynı zamanda ataerkil rollerin çöküşünü de  görünür kılıyor. Evini ve itibarını kaybetmek üzere olan birinin, 'aile reisi' olma rolünü korumak için insanlık sınırlarının dışına taşarken, aile içindeki kırılganlıklar da gün yüzüne çıkıyor. Erkek güçsüzleştikçe aile çatırdıyor. Miri'nin adım adım aileyi ayakta tutmaya çalışması ve Man-su'nun giderek artan çaresizliği, kapitalizmin aile yapısına nüfuz eden etkisini gösteriyor. 


Yönetmen Park Chan-wook, bu filmde önceki yapımlarındaki incelikli kontrol ve kurgu ustalığını kullanmıyor. Ama görsel açıdan film yine göze hoş gelen yapıda, öncekilerde olduğu gibi. Özellikle şiddet sahnelerinde Ealing komedilerini andıran slapstick (sessiz sinema dönemi fiziksel komedi) tarzı ile gerilimi iç içe geçiriyor. Ancak bu ton karışımı kasıtlı olarak rahatsız edici;  bir yandan gülerken, diğer yandan da çürümüşlüğü izliyoruz.

Filminin anlatımı biraz dağınık da duruyor. Buna da bilinçli yaptığını düşünüyorum. Hikaye bir seri katil komedisi ya da gerilimi olmaktan çok, karakterin parçalanmış ruh halini yansıtan bir akışa sahip olması için. Yine de bu parçalanmışlığı toparlayan Miri'nin sakin ama güçlü varlığı, çocukların sessiz gözlemleri ve yan karakterlerin karikatürize ama acı gerçeklerle dolu portreleri, filmin duygusal tonunu zenginleştiriyor. Elemek istediği her rakibinde başka bir acı hikayeye, başka bir varoluş mücadelesine tanıklık ediyoruz. Güçlünün zayıfa zulmü ya da zayıfın güçlüye başkaldırışı değil kısaca, denklerin (Parasite filmindeki tabirle 'böceklerin') birbirini ezme mücadelesini izliyoruz. Son sahnelerdeki fabrika görüntüleri ise hikayenin bireyden sisteme doğru genişleyen perspektifini tamamlıyor. Otomasyon ile insanın giderek gereksizleştiği bir gelecek tasviri ile.


No Other Choice, Park Chan-Wook'un filmografisine bakıldığında farklı bir konuma sahip gibi duruyor. Bireysel cinnetin ardında toplumsal bir krizi, aile dramasıyla ekonomik taşlamayı, kara mizahla moral çöküşünü harmanlayan Park, izleyiciyi endişelendirirken güldürmeyi de deniyor. Ama yine de naçizane beklentim, kendi bildiği türde ve tonda bir film yapsa daha hoş olurdu. Oldboy ve Handmaid'in tadı hala damağımızdayken, Parasite olmaya ne gerek vardı. 

2003 yapımı Kore filmi Save The Green Planet'in özgün yapısından yola çıkarak hem sınıfsal bir hiciv, hem de çağımızın komplo teorilerine dair kara komedi sunan Yorgos Lathimos'un son filmi Bugonia filmine 3 pencereden bakmak gerekiyor. Birincisi; bireysel bir film yapımı olarak. İkincisi; uyarlama olduğu için orijinali üzerinden. Üçüncüsü; Bir Yorgos Lanthimos filmi olması üzerinden.



Filmin hikayesine kısaca bakacak olursak; sevdiğim oyunculardan biri olan Jasse Plemons'un canlandırdığı paranoyak ve öfkeli bir arıcı olan Teddy merkezinde konumlanıyor. Teddy, dünyanın çöküşünü, özellikle de arı nüfusunun yok oluşunu büyük bir biyo-teknik firmasına bağlayan komplo teorisine inanan biri. Şirketin CEO'su Michelle Fuller'in (Emma Stone) aslında bir Andromeda galaksisinden gelen bir tür uzaylı olduğuna inanıyor. İnternette dolaşan komplo videoları ile yeterince inancını doldurduğu kuzeni Donny (Aidan Delbis) ile birlikte Michelle Füller'i kaçırarak, işkenceyle ona gerçeği itiraf ettirmeye çalışıyor. Günümüz dünyasında hepimizin çevresinden en az 1 Teddy geçmiştir. Ve bu onlardan birinin hikayesi kısaca.

Bugonia, günümüz toplumunu şekillendiren üç mesele etrafında dolaşıyor; komplo teorileri ve bilgi kirliliğinin yükselmesi; kurumsal güç ve biyoteknolojik etik; sınıfsal yabancılaşma ve kolektif öfke. Teddy'nin dünyasında bilginin tek kaynağı internetteki 'araştırmalar(!)'. Ve buna, kendisine uygulanan bir ilaç deneyi yüzünden komada olan annesi gibi kişisel travmalar da eklenince nasıl ölümcül sonuçlar doğurabileceğini film bize ilk etapta sunmak istiyor. Diğer yandan da Michelle Füller gibi şirket devlerinin insanların yaşamlarını nasıl belirlediğini sorguluyor. Lathimos burada taraf seçmekten kaçınıyor. Teddy'nin öfkesini anlaşılır buluyor, ancak zalimliğini korkutucu sunuyor. 

Lanthimos, bu filmde önceki filmlerine kıyasla daha doğrudan bir hikaye anlatıyor. İzlenmesi en kolay Lanthimos filmlerinden biri. Ancak bunu yaparken alıştığımız rahatsız edici estetiğinden ödün vermiyor.Yukarı-aşağı bakış açılarına dayalı kadrajlar, keskin müzikler... Özellikle Michelle'nin sorgulandığı sahnelerde kamera, Michelle'i yüksek açıyla bir kurban gibi, Teddy'i ise düşük açıyla bir cellat gibi göstererek ironik bir ters yüz etme var. Kurbanı yücelten bir bakış açısı. 


Oyunculuklara baktığımızda Jesse Plemons'un paranoyak Teddy performansı iyi. Bunun yanında Emma Stone'un soğuk, mekanik ve yer yer ürkütücü oyunculuğu, canlandırdığı karakter olan Michelle Füller için cuk diye oturuyor. Filmin gizli oyuncularından biri de elbette arılar. Filmin adının dayandığı Bugonia mitinde; arıların, ineğin leşinden kendiliğinden oluştuğu inancı var. Dolayısıyla azalan arı nüfusunun artışı için bazı ineklerin ölmesi gerektiği inancını kullanıyor burada yönetmen.


Ama şunu söylemeliyim ki, Bugonia; Yorgos Lanthimos'un provokatif sinema dilini kısmen yansıtsa da ortaya çıkan sonuç ona ait olamayacak kadar hafif ve ton olarak dağınık. Orijinal Kore filmi Save The Green Planet'te kare komedi ton olarak ağırlık sağlasa da Lanthimos yapımı olan Bugonia filminde kara komedi unsuru yer yer kayboluyor, bazen trajedi oluyor, bazen de düz bir komedi. Film sanki ulaşmak istediği finale hizmet etmek için gereğinden fazla oyalanıyormuş gibi duruyor. 

Ayrıca Lanthimos'un genellikle kurduğu görsel ironi ve ahlaki muğlaklık, burada yüzeysel bir provokasyona dönüşüyor. Film, komplo teorisi, biyoteknolojik güç unsurları gibi temalara dokunuyor ama bunları derinleştirmek yerine finale hizmet eden birer ambalaj olarak kullanıyor. Görsel olarak, oyunculuk olarak, haliyle yapım olarak orijinalinden iyi dursa da, filmin duygusal tutarlılığı ve sürekliliğindeki eksiklik kendisine yakışmıyor. Hele ki Lanthimos filmi izlemek isteyen izleyicisine bunu yapmak hiç hoş olmuyor.

Girişteki 3 kıstasa göre özet geçecek olursam:
1. Bireysel bir film olarak : İzlemesi kolay, orta halli bir film.
2. Orijinali üzerinden: Yapım olarak Bugonia oldukça önde, ama Kore yapımının ton tutarlılığı daha iyi.
3. Lanthimos filmi olarak: Kendi tarzına fikirsel olarak da görsel olarak da oldukça yavan ve düz.

Bastırılmış öfkeyi, kırılgan erkeklik duygusunu ve kimliğin içten içe çatırdayan yapısını; neyin rüya neyin gerçek olduğunu ayırt edemediğimiz bir atmosferle sunan The Thinsg You Kill (Öldürdüğün Şeyler) filmi, bu sene izlediğim en iyi Türkiye filmlerinden biri. Türk filmi diyemiyorum; çünkü hikayesi Türk, oyuncuları Türk, mekanı Türkiye olsa da yönetmeni İran'lı. Ama o da yetmiyor, film Kanada'ya ait ve Kanada'nın bu seneki Yabancı Dilde Oscar aday filmi bu film. 

İran'lı yönetmen Alireza Khatami'nin The Things You Kill filmi, yüzeyde bir aile trajedesi gibi dursa da, derinlerde bireyin kendisiyle giriştiği karanlık savaşı işleyen, tuhaf biçimde bunu sakince yapan ama yine de gerilimi izleyiciye aktarabilen bir film. Film en temelde 'erkeklik' kavramının kırılgan yapısını didikliyor. Doktordan aldığı negatif sperm testi sonucu, yıllardır sakladığı baba-oğul gerilimi, annenin ölümü, akademi hayatındaki güvencesizliği... Ali'nin (Ekin Koç) çevresi toplumun kendisinden beklediği erkeklik(!) performansında başarısız olduğu fikriyle kuşatılmış durumda. Başarısız erkek, başarısız evlat, başarısız koca..

Filmin kırılma noktası; Rıza'nın (Erkan Kolçak Köstendil), Ali'nin hayatına bir gölge gibi girmesi oluyor. Rıza, varla yok arası bir yabancı, ama sanki Ali'nin bastırdığı bütün karanlık özellikleri bünyesinde barındıran birisi. Film bu ikililik üzerinden klasik bir noir mantığı kurduruyor: Ali'nin rüya mantığıyla ilerleyen hayatı, Rıza'nın gelişiyle bir kabusa dönüşüyor diyebilir. Kırılma o derece keskin oluyor. 

Rıza için 'yabancı' kelimesini kullanmam onu çok da yabancı göstermesin. Yabancılığı, Ali'nin hiç olamadığı karakteristik özellikleri Rıza'nın taşıyor oluşunda yatıyor. Yoksa yönetmen Alireza Khatami, mevzuyu karakterler için seçtiği isimlerle bize net şekilde veriyor. Ali+rıza= Alirıza, yani kendi ismi. Yani film, yönetmenin kendi içsel bölünmüşlüğüyle ve kimlik parçalanmasıyla ilgili otobiyografik bir yankı taşıyor da diyebiliriz. Yönetmen Alireza konuştuğu her dilde başka birisi olduğunu bu Ali+Rıza oyununun yanında film içerisinde verdiği 'çeviri' unsuruyla da perçinliyor.

Filmde ipucu unsuru niteliğindeki 'çeviri' sahnesinde Ali, sınıfına 'translation' kelimesinin anlatıyor. Latinceden gelen bu kelime 'bir şeyi bir yerden alıp başka bir yere taşıma' anlamına geliyor. Türkçe'de kullandığımız arapça 'tercüme' kelimesinin kökenine indiğimizde ise Akkadça'daki 'targum' kelimesine ulaşıyoruz ve bu da 'açıklamak, yorumlamak' anlamına geliyor ki günümüz çeviri dilinde bu yaklaşım daha doğru kabul ediliyor. Ancak olay bizim de kullandığımız 'tercüme' kelimesinde. Arapça kelime köküne indiğimizde karşımıza çıkan kelime 'recm' (teRCüMe). Evet, bizim bildiğimiz recm, yani taşlamak, öldürmek . 'Peki bunun konumuzla ne alakası var?' diye soruyor Ali. Kusura bakma ama çok alakası var. Bu nüans, filmin tüm katmanlarına yayılmış vaziyette çünkü. Ali'den Rıza'ya geçiş artık yumuşak olmayacak, bedeller ödenecek, biri diğerini öldürmek zorunda kalacak demek bu. Her kimlik değişimi, her bir yeni dile taşınış, aynı zamanda bir ölüm, bir çürüme, bir kopuş barındırıyor demek bu. Dolayısıyla The Things You Kill, aslında bir 'çeviri' filmi. Kişinin kendisini başka bir versiyonuna çevirme çabası ve bu çevirinin yok edici bedelini, sonuçlarını anlatıyor. 


Filmi anlamada işimize yarayacak bir diğer ipucu unsuru da 'rüya'. Henüz filmin başında Ali'nin karısı Hazar (Hazar Ergüçlü) bize bir rüya anlatıyor. Bu noktadan sonra rüya unsuru beklememek, gösterilenin rüya mı yoksa gerçek mi diye sorgulanması gerekiyor. Yönetmen bu belirsizliği ustaca koruyor. Rıza gerçekten var mı? Yoksa Ali'nin bilinçaltının dışa vuran bir prototipi mi? İzlerken bunu ayırt edebilmek zor. Ancak burada da bir kırılma anı var. Gerçeklik kayması yaşanıyor ve bir karakter (Ali) gidip, yerine bir diğeri (Rıza) geçiyor. Filmin bu noktadan sonraki yarısı, Ali'nin hayatının ikinci yarısı gibi ve devre arasında oyuncu değişilikliği yapılmış. 

Devre arasındaki oyuncu değişikliğinden sonra ikinci yarının kilit kelimesi 'öldürmek' oluyor. Değişim esnasında birisi 'taktik maktik yok, bam bam bam' demişçesine, Ali'den Rıza'ya geçiş sert oluyor. Gerçekleşen ve potansiyel olarak var olan tüm şiddeti Rıza üstlenirken, Ali'nin elleri bağlanıyor, fiziksel olarak da metaforik olarak da. Ali, kendi hayatının dışına itilmiş vaziyette olsa da, Rıza'nın işlediği her eylem, Ali'nin içindeki en gizli arzu ya da korkunun dışa vurumu. Bu sebeple tüm suçun faili Rıza olsa da Ali'nin en azından bir yardım yataklık suçu var diyebiliriz. 

Toparlayacak olursam, The Things You Kill, hem biçim olarak hem içerik olarak çağdaş sinemada sıkça işlenen kimlik sorgulama temasını iyi bir şekilde işliyor. Ve yönetmen bunu dramatik patlamalardan öte, uzun ve hareketsiz planlarla da anlatıyor. Demek ki böyle de oluyormuş. Demek ki bizim topraklarda da oluyormuş. Demek ki bizim oyuncularla da oluyormuş. İki sene önce Türk yönetmen İlker Çatak'ın yönettiği The Teachers' Lounge filmi Oscar'a aday gösterildi. Türk yönetmenle de oluyormuş. O zaman bizim sinemamızda olmayan ne? Bunun cevabını masaya koyduktan sonra, çözümü oldukça kolay olacaktır ve dünyaya sinemamızı kabul ettirmemiz daha da kolaylaşacaktır. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (17/11/25) bugüne (25/11/25) 347'si ateşkesten sonra olmak üzere 603 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




Genç yönetmen Ecre Begüm Bayrak'ın politik bilinçle örülü Kurtlar adlı kısa filmi, ilk bakışta küçük bir Anadolu kasabasında geçen yerel bir sorunu anlatıyor gibi görünse de, aslında adalet, suç, tanıklık ve sorumluluk kavramlarının bulanık sınırlarını cesurca sorguluyor. Yönetmenin kendi deyimiyle film, "mağdur-tanık-fail" üçgeninin iç içe geçtiği bir evrende, bireyin suskunluğu üzerinden toplumsal bir eleştiri getiriyor. 


Önceki gün Kurtlar filminin, yönetmeni Ecre Begüm Bayrak'ın da katıldığı bir gösterimine gittim ve filmi daha önce izlemiş olmama rağmen nihayet yönetmeniyle de izleme fırsatım oldu. Kendisine yöneltilen sorular ve verdiği cevapları da not ederek yazıma eklemeler yaptım. Buna ek olarak yönetmenin ötekisinema.com'da Banu Bözdemir'e verdiği söyleşiden de faydalandım. Tüm bunlara yönetmen Ecre Begüm Bayrak'ı biraz da olsa kişisel tanışıklığımı da ilave ederek film için bu yazıyı oluşturdum. Hikayesinin ötesinde, küfesinde yüklü dertler barındıran bir yapım olduğunu söylemeliyim öncelikle. Saatlere sığmayacak bu derdi anlatması için 20 dakikada kullanmış. Ancak ben bu filmi sanki uzun metrajmış gibi yorumlayacağım ve kısa film oluşundan mütevellit hikayedeki sıkışmışlıkları,  bazı karakterlerce (asker ve fatma) 'kör göze parmak' şeklinde atılan tiratları es geçeceğim. Kısadır, olur onlar. Ve başlayalım.

Filmin hikayesinden bahsedelim önce. Filmde Behçet (Anıl Ateş) adlı bir kaymakam, eşi Ilgın (Ceren Kaçar) ile birlikte yeni görev yeri olan Anadolu'nun küçük bir kasabasına gelir. Gelir gelmez köylülerin sorunları içerisinde kendisini bulur. Köylüler, köyde bulunan su kanalının çocukların boğulmasına yol açtığını söyleyerek kapatılmasını ister, fakat Behçet bu isteği 'devletimiz lüzum görürse kapatır' diyerek reddeder. Köylülerin öfkesi giderek büyür.

Kaymakamın eşi Ilgın, bir senarist olarak köyde yaşananları gözlemlemeye ve not etmeye başlar. Başta tarafsız gibi görünür, fakat bu tarafsızlık onu etik bir ikileme sürükler. Çünkü bakkalda, mezarda, evde komşuları dinler ve yaşanan acılara tanıklık eder ama hiçbir şey yapmaz. Bir sanatçıdan beklenen tepkinin karşısındaki bu tepkisizliği ve iki yüzlülüğü komşusu Fatma suratına vurur bir konuşmasında. 

Bir gün Behçet eve geldiğinde Ilgın'ın bulamaz ve köylülerle birlikte onu aramaya çıkar. Köyün muhtarı (Hakan Karsak), Ilgın'ı "kurtların yemiş olabileceğini" söyler. Bu son sahne, kurtların gerçekten hayvan mı yoksa öfkeli halkın bir sembolü mü olduğunu sorusunu yönetmen açık bırakıyor.


Filmin senarist ve yönetmeni Ecre Begüm Bayrak, Kurtlar'ın çıkış noktasını, 2021 yılında katıldığı Berkin Elvan davasıyla ilişkilendiriyor. Bu kişisel tanıklık, zamanla birikmiş kolektif acıların, bastırılmış öfkenin ve sürekli ertelenen adaletin sinemasal bir izdüşümüne dönüşüyor. Yönetmen, hem bireysel hem de toplumsal bir vicdan muhasebesi yaparak şunu ima ediyor: Tanık olmak, eğer harekete geçirmiyorsa, bir suç ortaklığına dönüşebilir.

Filmin merkezinde yer alan Ilgın karakteri bu bağlamda bir vicdan aynası gibi işlev görüyor. O, bir kaymakam eşi ve aynı zamanda senarist olarak, çevresinde olup bitenleri ancak 'estetik bir malzeme'ye dönüştürmekle yetiniyor. Yönetmen bu karakter üzerinden, özellikle kentli ve aydın(!) sınıfın politik olaylar karşısındaki mesafeli tavrını sorguluyor. Ilgın'ın da tanık olduğu halde takındığı tarafsızlık için yönetmen etik bir suç tanımını kullanıyor. Ve bu sebeple Ilgın'ın 'mağdur-tanık-fail' üçgenindeki konumunu değiştiriyor. 

Mağdur-Tanık-Fail Üçgeni

Yönetmen'in ifadesiyle, film mağdur-tanık-fail kavramlarının iç içe geçtiği bir dünya kuruyor. Oluşan tablo şu şekilde:
  • Köylüler bir yandan mağdur, diğer yandan kendi adaletlerini kurarken fail konumuna geçiyor.
  • Ilgın tanık olarak başlıyor; ancak sonradan, önce failleşiyor ve sonra mağdura dönüşüyor.
  • Behçet ise devletin temsilcisi ve sitemin adaletsiz simgesi olması hasebiyle fail ve tanık kısımlarında bulunuyor.

Filmin mekanı olan kasaba, Anadolu sinemasının klasik temsillerini anımsatsa da, yönetmen bakışı bu kalıpları biraz tersine çeviriyor. Yönetmen, köylüleri 'ilkel' ya da 'irrasyonel' bir topluluk olarak değil, adaletsizliğe karşı kendi yöntemleriyle direnen insanlar olarak konumlandırıyor. Köylülerin öfkesi, çocuklarını kaybettikleri kanala ve bu ölümleri görmezden gelen devlete yönelmiş haklı bir isyanın sembolü haline geliyor.

Filmde hem gerçek anlamıyla, hem de metafor olarak kullanılan iki şey var: kanal ve kurtlar. Bu çıkarımı, yönetmeni biraz tanıyan biri olarak rahatlıkla yapabilirim. Buradaki kanal; yalnızca bir fiziksel yapıyı değil, devletin açtığı ve toplumla arasında giderek büyüyen ve büyüdükçe çocukları yutan bir uçurumun metaforu. Devletin temsilcisi konumundaki Behçet'in kanalı kapatmayı reddetmesi, bürokrasinin soğuk yüzünü somutlaştırıyor. Kurtlar ise yalnızca kasabanın dışındaki vahşi hayvanlar değildir, aynı zamanda toplumun içinde, her birimizin içinde dolaşan korku ve öfkenin tezahürünün sembolü olarak yer alıyor. Bu bakımdan filmin sonunda Behçet'in karısı Ilgın'ın kurtlarca alınıp götürülmesi, adaletin nihayet halk eliyle sağlanması gibi okunabilir, ancak bu, kurtuluş değil, yozlaşmış bir döngünün tamamlanışıdır. 


Filmi yapısal açıdan inceleyecek olursak da; görüntü ve ses tasarımının, bir usta yönetmeni aratmayacak seviyede iyi olduğunu söyleyebilirim. Her ikisi de devamlılığını başarıyla koruyor ve sahne geçişlerinde bir sıkıntı yaşatmıyor. Bu sebeple filmin teknik ekibini de kutlamak gerekiyor. Filmin 20 dakikaya sıkıştırılma mecburiyeti (bazı festival dayatmalarından dolayı) yüzünden acelecilik oluşmuş ve fikrin direkt tirat şeklinde verilmesine neden olmuş. Ama bunun sebebini biliyoruz en azından (kısa film standartları). Bu yönetmene 90 dakika verin, bunların hiçbirini göremezsiniz diyebilirim rahatlıkla.

Yönetmen Ecre Begüm Bayrak 'olabildiğince sert politik filmler yapmak istiyorum' diyor ve bu politik gerçekçiliğini de fırsat bulduğu her alanda gösteriyor. İzleyicisini rahatsız etmekten çekinmeyen, hatta bunu bilinçli olarak hedefleyen bir tarzı var ve öyle de devam edecek gibi duruyor. Çünkü kendisi sinemayı bir tartışma alanı olarak görüyor ve kitlelere fikirsel anlamda ulaşmanın sinema yoluyla daha kolay ve mümkün olduğuna inanıyor. Henüz ilk filmde susmayacağını ve susanları en azından kalemiyle ve kamerasıyla cezalandıracağını bizlere gösteriyor. Bu sebeple cesaretini de ayrıca tebrik ediyorum. 

PS:  Hasan Ali Toptaş'ın romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Ümit Ünal'ın yaptığı Gölgesizler filminin tadını, Kurtlar kısa filminin de verdiğini yönetmenine söylemiştim, size de söylemiş olayım. Bu filmdeki 'kurtlar' bilinmezliğinin, Gölgesizler'deki 'ayı' bilinmezliğine benzettiğimden olabilir. Tatsal benzerlik kurulabilecek bir diğer film de Emin Alper'in yönettiği Kurak Günler filmi olabilir. Kurtlar kısa filmini beğenenlerin bu 2 filmi de beğeneceğini düşünüyorum. Ya da tam tersi. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (02/10/25) bugüne (09/10/25) 20'si açlıktan 969 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !


Belçika'lı yönetmen Koen Mortier'in Skunk filmi, yalnızca bir gencin travmalarına odaklanan bir karakter draması değil, aynı zamanda batı toplumunun en derin yaralarından birini teşhir eden güçlü bir sosyal eleştiri. Film, aile içi şiddetin, ihmalin ve akran zorbalığının yalnızca bireyi değil, bütün sosyal yapıyı nasıl çürütebileceğini bize adeta bir İngiliz filmi gerçekçiliği ve rahatsız ediciliği ile sunuyor. 



Skunk filmi, ailesinden şiddet gören ve devletin gençlik bakım merkezine yerleştirilen Liam'ın  gözünden gösteriyor. Film, Liam'ın (Thibaud Dooms) sahip olduğu bu aile için 'çocuğun en güvenli olması gereken yerin neden en tehlikeli alan haline geldiğini' sorguluyor. Buradan baktığımızda Liam'ın gençlik bakım merkezine yerleştirilmesini ilk bakışta bir kurtuluş olarak görebiliriz. Ancak yönetmen burada bir başka gerçeği ortaya koyuyor; devlet kurumları, çocukları korumak için tasarlanmış olsalar da çoğu zaman şiddetin yeniden üretildiği, sevgisiz yerlere dönüşüyor. Filmdeki kurum da baskın kişilikler, sürekli gerilim ve patlamaya hazır şiddet ile dolu. Bu noktada Skunk, kurumların da bireylerin yaralarını sarmaktan çok, derinleştirdiğini gösteriyor. Bu yüzden cezaevlerine girmiş çocuklar çıktıklarında daha fazla suç makinesine dönüşüyor. Islah yöntemindeki pratiksel hatalardan dolayı.

Tam da burada film, Türkiye'deki güncel tartışmalarla birleşiyor. Son yıllarda işlenen suçlarda çocuklar, gasp, hırsızlık ve hatta cinayet vakalarından 'fail' olarak  karşımıza çıkıyor. Bu artışı yalnızca bireysel ahlaki çöküşle açıklamak kolaycılık olur. Tıpkı Skunk'ta olduğu gibi çocuykların suçla erken tartışmasının arkasında evdeki şiddet, ebeceyn ilgisizliği, devletin yetersiz koruma mekanizmaları ve toplumsal kayıtsızlık var. Bir de buna ekonomik bozulmadan dolayı yoksulluk ve geleceği görememe endişesi eklenince suça meyletmenin yolları bulunmuş oluyor. Evet, suça sürüklenen çocuklar diye kayda geçiriyor devlet, ama kendini bu oluşumdan hariç tutarak. Oysa listenin başında tutulması gereken mekanizma kendisi olması gerekirken.

Tekrar filme dönecek olursak, filmin en güçlü yanı şiddeti bir an olarak değil, bir süreklilik olarak göstermesi. Liam'ın yüzündeki kırgınlık, sinir, tahmin edilememezcilik ve öfke patlamaları film boyunca izleyiciyi de tetikte tutuyor. Liam içerisinde bir çelişki de bulunduruyor. Bu çelişki doğru birey olmak ile suça meyletmek arasında gidip gelen bir çelişki. Oyunculuk açısından Liam'ı canlandıran Thibaud Dooms'un performansı, Liam'ın ruhundaki çelişkisel ifadeyi mükemmel yansıtıyor. 



Film aynı zamanda toplumsal sınıf meselesine de işaret ediyor. Liam'ın ailesi yoksulluğun, bağımlılıkların ve umutsuzluğun pençesinde. Bu koşullar, çocuğun geleceğini belirleyen yapısal faktörler. Dolayısıyla Skunk, bireysel tercihlerden çok sistematik bir başarısızlığı anlatıyor. Aile içi şiddet, yoksulluk, devletin ihmal zinciri birleşerek bir çocuğun hayatını geri dönülemez biçimde şekillendiriyor ve de karartıyor. 

Yönetmen Koen Mortier, izleyiciye bir 'mutlu son' armağan etmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, iyileşmenin garanti olmadığını filmin sonuyla hissettiriyor. Çocukların şiddetin hem mağduru, hem de faili olduğu günümüzde, film şu soruyu önümüze bırakıyor: Çocukları suça (aslında) kim sürüklüyor?

HATIRLATMA: Son yazıdan (14/09/25) bugüne (02/10/25) 18'i açlıktan 1354 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




Geçen sene bu vakitler izlediğim Saltburn filmini "rahatsız edici film" diye tanımlamıştım. Senenin yine aynı bu vaktinde The Girl with the Needle filmini de aynı şekilde tanımlıyorum. 1919 sonrası Kopenhag'ında geçen ve gerçek bir hikayeden uyarlanan bu film, görüntüsüyle, hikayesiyle, ağızda bıraktığı tat ile, gösterdikleriyle ve göstermeyip size gerisini hayal ettikleriyle rahatsız edici bir film. Aynı zamanda Danimarka'nın Oscar'da Yabancı Dilde En İyi Film adayı ve Oscar'ın en güçlü ikinci adayı bana göre. (Gelecekten not: Ancak ödülü I'm Still Here filmine kaptırdı)



Film, I.Dünya Savaşı'nın ardından Danimarka'da ekonomik ve sosyal kaosun hüküm sürdüğü bir dönemde geçiyor. Baş karakterimiz Karoline (Vic Carmen Sonne), toplumun dışlandığı bireylerden biri olarak hikayeyi taşıyor. Savaşa giden kocasından haber alamıyor oluşu onu hem yalnızlığa hem de fakirliğe dibine kadar iterken bunu izleyiciye çok net hissettirebiliyor. Bu düşüşün ardından umutla sarıldığı bir Kül Kedisi hikayesi doğuyor. Karoline'in kurtuluş olarak gördüğü bu ilişki, onu daha derin bir karanlığa sürüklüyor. Bu sene çok konuşulan Anora filminin hüzünlü Kül Kedisi hikayesini beğenenler bir de gelip bu filmi izlesinler diyorum. 

Film, yüksek kontrastlı siyah-beyaz çekimleriyle Kopenhag'ı oldukça kasvetli bir atmosferde izleyiciye yansıtıyor. Görüntüye eşlik eden müzikleri ile de izlerken yer yer bir kabusun içine çekiyor. Bu birleşim, yalnızca dönemin ruhunu yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda içsel bir mücadeleyi de görselleştiriyor. Film, izleyiciye direkt göstermediği sahneleri, gölge oyunlarının kasveti ile açık bir şekilde ortaya koyuyor. 

Karoline, Kül Kedisi hikayesinde tanıştığı Jorgen ile ilişkilerinden olan istenmeyen bir gebelik sayesinde Dagmar (Trine Dyrholm) ile tanışıyor. Hikayenin gerçek bir olayla ilişiği de bu noktada başlıyor. Filmden alacağınız tadı bozmamak adına şu an için daha fazla detaya girmeyeceğim. İzleyenler ya da spoiler takıntısı olmayanlar biraz aşağıya geçebilirler.

Filmin görsel estetik ve siyah-beyaz sinematografisin yanında oyunculuk performansı da oldukça iyi denecek kıvamda. Baş karakterimiz Karoline, yaşadığı tüm hisleri,duyguları yüz ifadesiyle bizlere rahatça aktarabilmekte ve bu sayede hiç zorlanmadan izleyiciyi o duyguya ortak edebilmekte. Yine filmin ikinci büyük karakteri olan Dogmar'ın hem güçlü duruşu ve mahkeme sahnesindeki toplumsal eleştiri yaptığı kısım ile kendisine hayran bıraktırıyor. Bu mahkeme sahnesinde, kadınların savaş döneminde oluşan kaotik durumdan dolayı nasıl yalnız bırakıldığını ve hayatta kalmak için ne denli zor seçimler yapmak zorunda kaldığını etkileyici şekilde anlatıyor Dagmar bize. 


Film, sinema öğrencilerinin seveceği eski yapımlara göndermeler de içeriyor. Tekstil işçilerinin vardiya sonunda fabrikadan çıkışını gösteren sahneler, Lumiere Kardeşler'in 1895 yapımı Fabrikadan Çıkan İşçiler adlı ilk hareketli görüntüsüne doğrudan bir saygı duruşu yapıyor. Işık-gölge oyunları ve eğik açılar ile korku ve belirsizlik hissi yaratması da Alman dışavurumcu Wiene'nin Dr Caligari'nin Muayenesi filmini hatırlatıyor. 

Tek bunlar da değil. Savaştan yüzü yaralı şekilde dönen Karoline'nin eski kocasının, bu deformasyon yüzünden maruz kaldığı dışlanma David Lynch'in Fil Adam filmine, Karaloine'nin kendi çocuğunu kürtaj yapmaya çalıştığı sahne ile Mike Leigh'in Vera Drake ve Cristian Mungiu'nun 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmini hatırlatıyor bize. 


Rahatsız Edici Kısımlar (Spoiler İçerebilir):

Karoline'in hayale kapılıp boşa düştüğü bir ilişkiden istenmeyen bir gebelik sahibi olduğunu söylemiş ve az önce de bir filme benzetirken bebeğini bir şiş yardımıyla kendi kendine kürtaj etmeye çalıştığından bahsetmiştim. İşte tam bu noktada filme dahil oluyor Dagmar karakteri. Gerçek bir kişinin canlandırıldığı bu karakter, istenmeyen gebeliklerde annelere bir teklifte sunuyor: "ücreti mukabilinde çocuğunuza çok iyi bir bakıcı aile bulabilirim". Zaten hayatın sillesini yemiş olan bu anneler de bir de çocuk ahı yememek için çocukları doğduğunda Dagmar'a getiriyor ve o da koruyucu ailelere o çocukları veriyor. Ya da biz öyle zannediyoruz. Çünkü işin bu noktadan sonrası cinayetler silsilesi. Filmde direkt olarak gösterilmese de, ipuçları ve ima yoluyla izleyicinin zihninde daha da rahatsız edici bir etki yaratıyor. Özellikle fırın, nehir ve kanalizasyon gibi sembolik sahneler tüyleri biraz ürpertip mideleri biraz bulandırıyor.

Film, hiçbir noktada izleyiciye rahat nefes aldırmıyor ve bu da duygusal açıdan izleyicide yorgunluğa neden olabiliyor. (Giderek şiddetini arttıran bu duygusal çöküntü hikayesini daha önce Memoir of a Snail animasyon filminde de izlemiştik, filmi izleyenler ve yazıyı okuyanlar hatırlayacaktır.) Yine buna ek olarak Dagmar'ın işlediği cinayetlerin toplumun kayıtsızlığı nedeniyle mümkün olması, izleyiciyi sorgulamaya ve rahatsız edici bir gerçeklikle yüzleşmeye zorluyor. Mahkeme sahnesinde kendisine 'neden öldürdün?' diye sorulduğunda verdiği cevabın mahkemede sessizlik yaratmasına hem şaşırıyor, hem üzülüyor hem de bir nebze 'lan acaba' diyoruz. " Mecburdum. O çocuklar annelerine çok acı vermişti. Onlara yardım ettim. Ben sadece gerekeni yaptım. Sizin yapmaya korktuğunuz şeyi yaptım. Korkak olduğunuz için itiraf edemiyorsunuz sadece. Aslında bana bir madalya vermeniz lazım"

Usta yönetmen David Fincher'in merakla beklenen filmi The Killer geçtiğimiz hafta Netflix'te yayına girdi. Kimisi için olmamış bir John Wick, kimisi için killer of time, kimisi için yine bir David Fincher filmi. Ama kesin olan bir şey var ki o da filmde müziklerini sıkça duyduğumuz Britpop grubu The Smiths'in diskografisine hakim birisinin bu filmden alacağı zevki yukarıya taşıyacak oluşu. Zira yer yer tetikçimizin duygularına tercüman olan şarkılar seçilmiş, yer yer de bazı olayları trajikomikleştirmiş. Sevgilisi komada yatarken fonda çalan The Smiths - Girlfriend in a Coma şarkısı bu örneklerden biri. 


Filmin kısaca konusu; tetikçimiz başarısız olduğu bir iş sonrası cezalandırılır ve bu cezayı da evine saldırılarak öder. Tabi her şeyin bedeli olduğu gibi bu ev baskının da bir bedeli olacaktır ve katilimiz John Wick gibi cephanesini gömülü olduğu yerden çıkararak intikam yoluna koyulur. John Wick dediysek hemen bir shoot'em all filmi beklemeyin. O kadar bir hareket bulamayacaksınız. Hatta filmin ilk 25 dakikasında hiçbir hareket bulamayacaksınız ama buna rağmen filmin en sevdiğiniz kısmı bu ilk 25 dakikası çıkabilir. Hor görmeyin.

Filmin bileşenlerinden bahsedecek olursak David Fincher, daha önceki kült filmlerinde çalışmış olduğu kişilerden karma oluşturarak ekibini oluşturmuş. Orijinali Alexis Nolent'ın yazdığı fransız bir çizgi romana dayanan hikayenin film senaryosunu Seven filminin de senaryosunu yazan Andrew Kevin Walker üstlenirken, görüntü yönetmeni koltuğunda Gone Girl filminden Eric Messerschmidt, kurguda da The Social Network filminden Kirk Baxter oturuyor. Tüm bu toplamalardan sonra rahatlıkla filmin yönetmenin imzasını taşıyan bir işçilik sunduğunu söyleyebiliriz. Ancaaaak, anlatılan karakter diğer  filmlerdeki kadar ilgi çekici birinden oluşmadığı için tüm bu tempoyu nötrleyecek bir etken gerekiyor ki bunu da oyuncu seçimiyle hallediyor. Çok sevdiğim Prometheus filminin donuk suratlı robotu David'i canlandıran Michael Fassbender  tüm filmi mimiksiz tamamlayak sıkıcı bir katilin hakkını layıkıyla veriyor. Film boyunca devam eden iç konuşmaları sıklıkla tekrarlardan oluşuyor. "Plana sadık kal","Kimseye güvenme", "Asla avantaj kazandırma", "Sadece parasını aldığın savaşı ver","Empati kurma, empati zayıflıktır"... Tetiği çekeceği her sahne öncesinde iç sesiyle bunu dillendirmesi, karakterin her iş öncesinde kendisini tekrar ve tekrar katilliğe ikna etmek zorunda olduğunu bizlere gösteriyor.  Soğuk, deneyimli, profesyonel bir katil ama Zodiac filmindeki karakter gibi bir psikopat olmadığının göstergesi bu da. Bunun sadece para karşılığı yaptığı bir meslek olduğunun, diğer mesleklerden bir farkının olmadığını önce kendisine inandırmakta, sonra da bizim inanmamızı beklemekte. Ve iç ses konuşmasındaki her cümleyi klişe ezber olarak tekrarlamadığını, bunu bilinçli şekilde yapıp her seferinde cevaplara göre de aksiyon aldığını filmin son sahnesindeki karşılaşmada görüyoruz. Tekrarlardan biri olan  "Benim çıkarım ne?" sorusuna bir cevap bulmuş olacak ki yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiği sırada çıkarı olmadığına ikna olduğu için kuyruğu orada bırakıyor.  

İran asıllı Danimarkalı yönetmen Ali Abbasi'nin yönettiği Holy Spider, 2000 yıllarında İran'ın büyük şehirlerinden Meşhed'de 16 kadını öldüren seri katil Saeed Hanaei'nin hikayesini anlatıyor. Film sadece tüyler ürpertici gerçek bir suç öyküsü olmanın ötesine geçerek, İran toplumundaki kadın düşmanlığını ve kadınların karşılaştığı çok katmanlı zorluklara bir bakış sunuyor. 


Filmin anlatısı 3 ana kola ayrılıyor. Birincisi Saeed Hanaei (Mehdi Bajestani) tarafı. İran-Irak savaşı gazisi ve işçi olan bu katilin sadece cinayet arayışlarını değil, aynı zamanda ailesiyle olan sıradan günlük hayatını da izliyor. Saeed, cinayetlerini 'Meşhed sokaklarını kirden temizlemek için bir cihat' olarak görüp, Tanrı'nın yanında olduğunu iddia ediyor. Hanaei'yi canlandıran Mehdi Bajestani'nin performansı, katili 'ağzı salyalı bir canavar' gibi değil, 'normal' görünen, ancak savaş sonrası travma belirtileri de gösteren çatışmalı bir figür olarak resmediyor. Kısacası Hannah Arendt'in tabiriyle kötünün sıradanlığı.

İkinci kolda ise kurbanlar var. Çoğu yoksul ve uyuşturucu bağımlısı olan kurbanların cinayetlerden önceki acımasız var oluşlarına ışık tutuluyor. Nasıl bir hayata itildiklerini ve ne şartlarda yaşadıklarını filmin bu kısmında görüyoruz. Üçüncü kolda ise gazeteci Rahimi (Zar Amir Ebrahimi) var. Bu karakter gerçek hayatta ve hikayede yok, tamamen kurgusal. Olayları bizim adımıza inceleyen kişi olarak düşünebiliriz. Cinayetleri araştırmak için Tahran'dan Meşhed'e gelen gözü pek bir gazeteci. Rahimi'nin hikayesi, sosyopolitik açıdan en ilgi çekici kısım olabilir. 

Film de daha çok Rahimi'nin deneyimleri aracılığıyla İran'daki kadınların karşılaştığı engellerin çok yönlü bir resmini sunuyor. Rahimi, daha Meşhed'e ayak basar basmaz, bekar bir kadın olarak yalnız seyahat ettiği için otelde zorlukla karşılaşıyor. Araştırmaları esnasında da karşılaştığı sayısız hakaret ve taciz tehdidi de cabası.

Filmde iyi ve kötüleri ayırt etmek için cinsiyetine bakmak yetiyor. Mağdur ve maktul olan kadınların tarafında olan gazeteci Rahimi iyi kanadı oluştururken, diğer tüm erkekler öteki tarafı, kötü kanadı oluşturuyor. Özellikle polis ve yargının, katili yakalama konusunda dikkatsiz davranmasının, polisin, yargının ve katilin kendisinin aynı ataerkil zihniyetin bir parçası olduğu eleştirisi filmin merkezinde konumlanıyor. Katilin infazından önce bile bazıları için bir kahraman haline gelmesi ise hikayenin belki de en rahatsız edici yönü.


Yönetmen Ali Abbasi, İran'dan izin alamadığı için filmi Ürdün'de çekmiş. İran'da gösterimi büyük ihtimalle yasaktır da. Mahsa Amini'nin ölümünden sonra, güçlü İran kadını karakteri, İran sinemasında daha sık görmeye başladık. Bu da suskunluğun ve en önemlisi tahammülün sonuna gelindiğinin güzel bir göstergesi. Klasik bir İran filmi gözüyle bakılmasından ziyade, özgürlük anlayışının kadınların kendilerini özgür hissetmesiyle ne denli alakalı olduğunun bilinmesi açısından izlenmesi gereken bir film olarak görüyorum bu filmleri. Aksi takdirde değil bir Mahsa Amini, bin tane Mahsa Amini de ölse ne fayda. 

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen'in filmografisinde tekrar eden birkaç temel eksen var. Bunların başında 'erkeklik krizi' yer alıyor. Jansen'in filmlerinde erkek karakterler güçlü oldukları için değil, duygusal ve mental olarak sakat oldukları için var oluyor. Son filmi Riders of Justice'da da bu sekmiyor. Travmatik bir kayıp kayıp yaşayan soğukkanlı bir erkek figürünün, şiddetle örülü bir adalet arayışını izlediğimiz bu filmde, Jansen yine kendi sadık izleyicisine istediğini veriyor.


Daha önceki filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de Mads Mikkelsen ana karakterlerden birini, Markus'u canlandırıyor. Markus (Mads Mikkelsen), Afganistan'da görev yapan bir askerken eşinin ölüm haberini alıyor. Eve döndüğünde, ergenlik çağındaki kızı Mathilde (Andrea Heick Gadaberg) ile arasında derin bir mesafe olduğu anlaşılıyor. Markus'ın yasla baş etme biçimi, duygularını bastırmak ve sert bir disiplinle hayata devam etmek iken, eşinin öldüğü olay hakkında bir fikri olan istatistikçi arkadaşı Otto (Nikolaj Lie Kaas) ve onun iki arkadaşı Lennart (Lars Brygmann) ile Emmenthaler (Nicolas Bro), tren kazasının bir rastlantı değil, planlı bir suikast olduğuna inanıyor. Bu iddia, Markus için hem eşinin ölümüne bir anlam yükleme, hem bastırdığı öfkesini yöneltecek somut bir hedef bulma, hem de kızı ile duygusal bağını bir nebze hafifletecek bir fırsat olarak karşısına çıkıyor. Film bu noktadan sonra alışılagelmiş şekilde Jensen tarsı kara mizah ciddiyeti ile intikam filmine dönüşürken, Mathilde'nin de yas sürecinde bu tuhaf grup ile geçici aile ilişkileri kurmasını izliyoruz.

Filmin merkezinde 'olan biten her şey bir neden-sonuç zincirinin ürünü müdür, yoksa bazı şeyler gerçekten sadece tesadüf müdür?' sorusu yer alır. Otto’nun olasılık hesapları ve Mathilde’nin duvarına yazdığı olası senaryolar, bu sorunun rasyonel bir cevabı olmadığını sürekli hatırlatıyor. Jensen, tesadüf fikrini yalnızca anlatısal bir oyun olarak değil, yasla baş etmenin temel psikolojik mekanizmalarından biri olarak ele alıyor. Çünkü bir suçlu bulunduğunda, acı daha katlanılabilir hale geliyor; öfke yön değiştiriyor, karmaşa hali bir düzen hissine bürünüyor. Mathilde’nin söylediği gibi, “hayat, kızabileceğin biri olduğunda daha kolay” Film tam da bu cümleyi etik, felsefi ve duygusal düzeyde didikliyor.

Aynı zamanda Riders of Justice, erkeklik, bastırılmış duygular ve şiddet arasındaki ilişkiyi de eleştiriyor. Markus’un asker kimliği, onun duygusal körlüğünün bahanesi gibi. Terapiden kaçışı, kızını inciten sözleri ve ani öfke patlamaları, filmin onu yücelten değil, mesafeli bir bakışla ele alan tutumunu güçlendiriyor. Bu anlamda film, seyirciyi Markus’la özdeşleşmeye değil, onu anlamaya ama onaylamamaya davet ediyor. Erkeklere 'bakın bu Markus ve Markus gibi olmayın' diyor, Jansen'in daha önceki filmlerinde de dediği gibi.

Anders Thomas Jensen’in en güçlü yanı, tonlar arasındaki riskli geçişleri ustalıkla kurabilmesi. Film, son derece karanlık şiddet sahneleriyle absürt mizahı yan yana getiriyor; ancak bu ikilik hiçbir zaman ucuz bir tezat hissi yaratmıyor. Özellikle Otto, Lennart ve Emmenthaler üçlüsü, neredeyse bir 'entelektüel gerzek' ekibi gibi işlev görürken, her birinin travmatik geçmişi filmin duygusal ağırlığını dengeliyor. Jensen, karakterleri olayların hizmetine sokmak yerine, olayları karakterlerin psikolojisine göre şekillendiriyor.

Ayrıca filmde kullanılan kilise mekânları, koro müzikleri ve dini göndermeler, inançtan çok 'teselli' fikrini çağrıştırıyor. Markus’un Tanrı’yı reddeden tavrına rağmen bu imgelerin film boyunca varlığını sürdürmesi, karakterin ihtiyaç duyduğu ama ulaşamadığı bir aidiyet ve iyileşme alanını temsil ediyor adeta.


Anders Thomas Jensen'in daha önceki bloga da konuk olduğu filmlerini düşünecek olursak; Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flickering Lights ve Men and Chicken filmlerine olan tematik benzerliklerinin başında travmatik erkek sorununu yazının başında belirtmiştik. Tüm filmlerinde olan bir diğer benzerlik de seyirciyi 'gülmemeliyim ama gülüyorum' yaklaşımına getiren kara mizahı ve ahlaki bulanıklığı. Adem'in Elmaları filminde kötülük ve inanç meselesi ile, The Green Butchers filminde yamyamlık ve kapitalizm ile, Men and Chicken filminde genetik bozukluklar ve bastırılmış şiddet ile seyirciyi bu noktada kaşıyor. Ancak bu filmdeki mizah diğerleri kadar keskin değil, duygusal bir nedeni bulunuyor. Jensen ilk defa bu kadar ana akım bir tür seçiyor. Ve prodüksiyon olarak da ana akıma en yakın filmi bu duruyor. Ancak yine de İntikam Filmi etiketi ile bu filmi izleyen seyirci, yönetmeni tanımıyor ise beklentisini karşılayamadan döneceği kesin, o kadar da ana akım işi değil diye de belirteyim. 

Riders of Justice, intikamın rahatlatıcı bir çözüm değil, çoğu zaman yasın üzerine örtülen geçici bir perde olduğunu gösteren bir film olarak karşımıza çıkıyor. Jensen, seyirciyi ne şiddetle ne de mizahla kandırıyor; aksine her ikisini de rahatsız edici bir dürüstlükle kullanıyor. Mads Mikkelsen’in donuk yüzüyle temsil edilen bastırılmış acı, filmin sonunda ne tamamen çözülüyor ne de yüceltiliyor. Geriye kalan şey, kusurlu ama birbirine tutunarak ayakta durmaya çalışan bir takım insan. Belki de filmin en ironik adalet anlayışı burada yatıyor.