Psikolojik Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikolojik Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İzleyicisine günümüzün popüler rahatsızlıklarından olan anksiyete garantisi sunan ama bunu mizahi bir dille yapan bir film olmuş Ari Aster'in Beau is Afraid filmi. Joaquin Phoenix'in canlandırdığı Beau, büyümeyi başaramamış, yalnızca yaş almış bir çocuk gibi. Filmin merkezinde ise ne kadar büyürse büyüsün annesinin gölgesinden çıkamayan bir adamın, kendi zihninde yarattığı savaş alanında kayboluşunun hikayesi anlatılıyor. 


Filmin ilk bölümünde kaotik bir şehir alegorisi karşımıza çıkıyor. Sokak ortasında çıplak koşan insanlar, ölüm ve şiddetle iç içe geçmiş bir toplumun resmi var önümüzde. Bu bölümde yönetmen Ari Aster'in mizah ile korkuyu aynı zeminde yürütme beceresi görülüyor. Ancak bu enerjik giriş, gilmin geri kalanında pek korunamıyor diyebilirim. Anlatı parçalandıkça ritim de dağılıyor. Filmin sürekli ton değişimi izlerken biraz yoruyor da diyebilirim.
 
Beau'nun (Joaquin Phoenix) annesi Mona'nın (Patti LuPone) varlığı, film boyunca görünmez bir el gibi her şeyi şekillendiriyor. Bir sahnede Mona'nın telefondaki sakinliği, Beau'nun yüzündeki en küçük tikleri bile travmatik olarak etkiliyor. Aster, anne-oğul ilişkisinin karanlık yanını hem absürt hem de mitolojik bir çerçeveye oturtuyor, ama bu noktada film iki uç arasında salınıyor. Bazen inanılmaz keskin kara bir mizaha sahipken, bazen de kendi sembollerinin altında ezilen bir melodrama kayıyor. 

Filmin en yaratıcı anlarından biri olan stop-motion sekansı, Beau'nun içsel masalını bir terapi defteri gibi seriyor. Yönetmen Ari Aster'in dünyasının teatral, yapay ve bilinçli plastik yapısı bu bölümde açığa çıkıyor. Bu anlamda Beau is Afraid filmi görsel olarak da büyüleyici bir film. 



Gerçek zamanlı öykü ile Beau'nun çocukluk anıları birbirine açıldıkça, film esas can alıcı sorusunu yöneltiyor: Bu adam gerçekten kendi hayatının öznesi mi, yoksa yıllar içinde yaşadığı suçluluk tiyatrosunun bir figüranı mı? Çünkü özellikle genç anne Mona karakterinde hem karizma, hem tehdit, hem de kırılganlık var. Ve sona doğru yaklaşıldığında ise adeta filmin birer parçası olan yıkım, suçlama, utanç, cinsellik yeniden birleşiyor. 

Ari Aster'in sinemasını sevenler için Beau is Afraid filmi, provoke edici, nefes kesici bir meydan okuma. Ancak kusurlarını da gizlemiyor film. Süresinin uzun oluşu, duygu tonundaki tutarsızlıklar ve duygu geçişlerindeki keskinlikler bu filmin eksiklikleri. Yine de izlenesi güzel bir film.

Tom Ford’un ikinci uzun metraj filmi Nocturnal Animals, yalnızca bir intikam hikayesi ya da iç içe geçmiş anlatılarla örülmüş bir gerilim değil; aynı zamanda geçmişin bugünü nasıl kemirdiğine, alınan kararların zamanla nasıl bir vicdan muhasebesine dönüştüğüne dair bir yüzleşme gibi. Film, izleyiciyi daha ilk dakikalarında rahatsız ediyor. Yönetmen bu sahneleri izletirken, seyirciden edilgen bir izleyici olmasını değil, anlatının etik ve duygusal boşluklarında taraf olmasını istiyor. Bir yerde konumlanınca da Nocturnal Animals izledikçe insanın içini kemiren bir film oluyor.


Film, Los Angeles’ta başarılı fakat mutsuz bir sanat galerisi sahibi olan Susan Morrow’un (Amy Adams), yıllardır görüşmediği eski eşi Edward Sheffield’dan (Jake Gyllenhaal) bir roman taslağı almasıyla başlıyor. Nocturnal Animals adlı bu roman, Susan’a ithaf edilmiş ve onun için son derece sarsıcı bir anlam taşıyor.

Susan romanı okumaya başladıkça film ikinci bir anlatı düzlemine geçiyor. Bu romanda, Tony Hastings adlı bir adam (Edward’ın alter egosu olarak okunabilecek bir karakter) eşi ve kızıyla birlikte Batı Teksas’ta çıktığı bir yolculuk sırasında üç şiddet yanlısı adamın saldırısına uğrıyor. Bu olay, geri dönülmez bir trajediye ve Tony’nin adalet ile intikam arasında sıkıştığı karanlık bir sürece dönüşüyor.

Üçüncü anlatı hattı ise Susan ve Edward’ın geçmişteki ilişkisini konu alan flashback’lerden oluşuyor. Gençlik yıllarında idealist bir yazar olan Edward ile daha gerçekçi ve sınıfsal kaygıları ağır basan Susan arasındaki aşk, zamanla güç, para ve zayıflık algısı üzerinden çözülüyor. Susan’ın Edward’ı terk etmesi, onu aldatması ve hamileliğini sonlandırması, filmin duygusal yıkımının temelini oluşturan etkenler oluyor.


Nocturnal Animals’ın merkezinde intikam var, ancak bu fiziksel değil; duygusal, simgesel ve zamana yayılmış olarak yer alıyor. Edward’ın yazdığı roman, bir şiddet fantezisinden çok, Susan’a yöneltilmiş edebi bir suçlama. Bu nedenle romandaki vahşet, yalnızca karakterlere değil, doğrudan Susan’ın vicdanına yönelik. Susan’a göre Edward hassas, kırılgan ve 'hayatta kalacak kadar güçlü' olmayan bir erkektir. Romanın başkahramanı Tony de benzer şekilde edilgen, silahsız ve savunmasız. Ancak anlatı ilerledikçe bu zayıflık algısının aslında Susan’ın bakışıyla şekillendiği ortaya çıkıyor. Susan bugün zengin, prestijli ve saygın bir hayata sahip, fakat bu başarı, gençliğindeki ideallerin, sanat tutkusunun ve duygusal dürüstlüğünün kaybı pahasına elde edilmiştir. Roman ilerledikçe Susan’ın bugünkü hayatının içinin ne kadar boş olduğu açığa çıkıyor. Edward'ın soğuk yediği intikam da Susan'ın bu boşluğu fark edişi oluyor.

Nocturnal Animals ismi, filmde yalnızca sembolik bir başlık değil, anlatının tamamını birbirine bağlayan çok katmanlı bir metafor aynı zamanda. Tom Ford bu ismi seçerken tek bir anlama değil, üst üste binen birkaç kavramsal gönderme yapmak istemiş. “Nocturnal” (gececil), gündüz saklanan ama gece ortaya çıkan dürtüleri, duyguları ve gerçekleri temsil eder. Filmde ise gündüzler Susan’ın düzenli, steril, zengin, estetikle kaplanmış hayatıdır. Geceler ise bastırılmış suçluluk, pişmanlık, korku ve şiddetin yüzeye çıktığı alandır. Gündüzleri sanat galerilerinde, beyaz duvarlar arasında iken, geceleri daha karanlıkta roman okuyor ve travmaları canlanıyor.

'Nocturnal Animals' aslında Edward’ın yazdığı romanın adı, Susan’a taktığı bir lakap. Edward romanda Susan’a şunu söylüyor: "Sen geceleri yaşayan bir hayvansın." Susan' a yakıştırdığı kişilik: gündüzleri mantıklı, kontrollü ve güçlü gözüken ama geceleri korkak, vicdan azabı çeken ve geçmişe takılı kalan bir profil. Edward'a göre Susan sevgide cesur değil, duygusal olarak hayatta kalmak için başkalarını feda eden ama bunun bedelini geceleri ödeyen birisi.


Yönetmen Tom Ford, A Single Man’den sonra görsel estetik konusundaki ustalığını burada daha karanlık ve saldırgan bir biçimde kullanmış. Filmde her kadraj neredeyse bir vitrin titizliğinde tasarlanmış. Ancak bu güzellik duygusu, anlatının içindeki çürümenin üzerini örtmüyor, aksine onu daha görünür kılıyor.

Üç farklı zaman ve anlatı hattı  (Susan’ın bugünü, romanın dünyası ve geçmiş anılar) kusursuz bir kurgu diliyle iç içe geçmiş. Özellikle roman sahnelerindeki renk paleti, kamera hareketleri ve müzik kullanımı, izleyicide boğucu bir gerilim hissi yaratıyor. 

Oyunculuklar filmin en güçlü unsurlarındandır. Amy Adams, bastırılmış suçluluk ve duygusal çöküşü minimal jestlerle aktarırken; Jake Gyllenhaal iki farklı karakter üzerinden aynı ruhsal kırılmayı başarıyla yansıtıyor. Aaron Taylor-Johnson’ın Ray Marcus performansı ise filmin en sarsıcı unsurlarından biri. Karakteri, yalnızca fiziksel bir tehdit değil, insan doğasındaki ilkel şiddetin cisimleşmiş hali. Michael Shannon’ın canlandırdığı polis karakteri ise adaletin tükenmişliğini temsil eden unsur olarak filmde yerini alıyor.


Nocturnal Animals, izleyiciyi rahatlatmayı ya da ahlaki bir arınma sunmayı reddeden bir film olmuş. Film, 'geç kalınmış pişmanlıklar telafi edilebilir mi?' sorusuna bilinçli biçimde olumsuz yanıt veriyor. Bazı hatalar vardır ki zaman onları iyileştirmez; yalnızca daha derinleştirir. Finali özellikle bu nedenle sarsıcı: Edward’ın Susan’la buluşmaya gelmemesi, fiziksel bir intikamdan çok daha yıkıcıdır. Çünkü Susan ilk kez umut ediyor ve umut, onun elinden alınan son şey oluyor.

Film, daha çok, insanın kendi geçmişine yazdığı ama asla yayımlayamadığı bir mektup gibi. Bu yönüyle Nocturnal Animals, yalnızca 2010’lar sinemasının en çarpıcı filmlerinden biri değil; aynı zamanda pişmanlık, kayıp ve duygusal şiddet üzerine kurulmuş modern bir trajedi olarak hafızada kalacaktır diye düşünüyorum.

Richard Eyre’ın yönettiği Notes on a Scandal (2006), izleyiciyi rahatsız etmeyi hedefleyen ama bunu sansasyonel bir ahlak tartışmasıyla değil, insan doğasının karanlık dürtülerine odaklanarak yapan bir psikolojik gerilim filmi. Zoe Heller’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, dışarıdan bakıldığında bir 'skandal' hikayesi gibi görünse de, merkezine suçtan çok iktidar, arzu, sınıfsal hınç ve yalnızlık gibi derin insani çatışmaları yerleştiriyor. Judi Dench ve Cate Blanchett’ın olağanüstü performanslarıyla güçlenen film, izleyiciyi yalnızca olan bitene değil, bu olayları anlatan kişinin zihnine mahkum ediyor ve geriyor. 



Film, Londra’daki bir devlet okulunda tarih öğretmeni olarak çalışan ve emekliliğe yaklaşan Barbara Covett’ın (Judi Dench) etrafında şekilleniyor. Hayatla bağı zayıflamış, insanlara karşı keskin bir küçümseme geliştirmiş olan Barbara, yalnızlığını günlüklerine sığınarak ve çevresini yargılayarak bastıran birisi. Okula yeni atanan genç ve güzel resim öğretmeni Sheba Hart’ın (Cate Blanchett) gelişi, Barbara’nın durağan hayatında sarsıcı bir etki yaratıyor. Sheba’nın zarafeti, sosyal konumu, rahat tavırları, Barbara’da hem hayranlık hem de derin bir kıskançlık uyandırıyor. Bu ilgi zamanla da saplantıya dönüşüyor.

Barbara, Sheba’nın öğrencilerinden biriyle yasak bir ilişki yaşadığını öğrendiğinde, bu bilgi onun için ahlaki bir sorumluluktan çok bir güç aracına dönüşüyor. Sözde dostluk, giderek bir şantaj ilişkisine evriliyor bu noktadan sonra. Barbara kendini Sheba’nın tek sığınağı olarak konumlandırırken, aslında onun hayatını sistemli biçimde kontrol altına almaya çalışıyor. Bu dengesiz ilişki, filmin sonunda yıkıcı ve kaçınılmaz bir patlamaya ulaşana kadar seyirciyi de psikolojik anlamda germeye devam ediyor.


Barbara karakteri, arzunun romantik ya da erotik bir biçiminden çok, sahip olma ve kontrol etme isteğini temsil ediyor. Sheba’ya duyduğu ilgi aşk değil, sınıfsal aşağılık duygusuyla beslenen, kıskançlıkla sertleşen ve yalnızlıkla patolojik hale gelen bir bağımlılık. Film burada nadir işlenen bir duyguyu merkezine alıyor: sosyal kıskançlık. 

Barbara
’nın Sheba’ya duyduğu öfke yalnızca gençliğine ya da güzelliğine değildir; onun ait olduğu sosyal sınıfa, rahatlığına ve hayatta bir adım önde oluşunadır. Bu nedenle film, arzuyu cinsellikten çok sınıf bilinci ve hınç üzerinden kuruyor. 


Notes on a Scandal, izleyiciyi kimin suçlu olduğu sorusuyla değil, insanın ne kadar tehlikeli olabileceği gerçeğiyle baş başa bırakan bir film. Ahlakın çoğu zaman bir değer değil, bir silah haline gelebildiğini gösteriyor. Skandal, yasak ilişkide değil; bu ilişkiyi kendi varoluşunu beslemek için kullanan zihniyette olduğunu da görmüş oluyoruz. Konusu, oyunculuğu, işlenişi ile bence izlenmesi gereken bir film.