Gerçek Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gerçek Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2026 Çarşamba

Nuremberg: Sıradan Kötülerin Davası Yeniden Görülüyor

Sene geçmiyor ki İkinci Dünya Savaşı filmi olmasın. Bu sene bu kontenjanı dolduran film ise Nuremberg oluyor. Hakkında yüzlerce kitap, onlarca filmi olan Nuremberg mahkemesinde, yine Nazi subaylarının yargılanışını izliyoruz. Eski yapımlara göre farklılıkları olduğunu söyleyebilirim. Ama Hannah Arendt'çi bir bakış açısıyla yaklaşıp kitabın ortasından konuşmam gerekirse 1961 yapımı Judgment at Nuremberg filminin yanına yaklaşamıyor. 


Nuremberg Mahkemeleri konusunu içeren filmler, yalnızca Nazi liderlerinin yargılanmasını değil, aynı zamanda kitlesel kötülüğün nasıl mümkün olabileceğine dair sorgulamaları da içeriyor. Suçluların ne yaptıklarından ziyade, onların o suçları işlemeye nasıl ikna olduklarına, onların bu uğurdaki motivasyon kaynaklarına ve kendilerinde bir suçluluk duygusu olup olmadığına odaklanılan bir süreci içeriyor. Ve tabi olayın bu yönüyle incelenmesinin en önemli sebebi de dönemin düşünürlerinden olan Hannah Arendt ve onun suça ve suçluya bakışı.

Hikayeyi bilmeyenler için özetleyeyim. Nuremberg Mahkemeleri; İkinci Dünya Savaşı sonrası, Almanya'nın Nuremberg kentinde kurulan ve Nazi subaylarının yargılandığı mahkemeler. Bu film de o yargılamaları anlatan filmlerden biri olarak karşımızda duruyor. Filmin hikayesi, Amerikan ordusuna bağlı bir psikiyatr olan Douglas Kelley (Rami Malek) ile Nazi Almanya'sının Hitler'den sonraki ikinci adamı olarak kabul edilen Hermann Göring (Russell Crowe) arasında geçiyor. Kelley'nin görevi, Göring ve diğer Nazi liderlerinin akıl sağlıklarını değerlendirerek yargılanmaya uygun olup olmadıklarını teşhis etmek. Ancak bu görev, kısa süre içinde hem bir yakınlığa, hem de psikolojik bir güç savaşına dönüşüyor. Göring, zekası, mizahı ve manipülatif diliyle yalnızca mahkemeyi değil, karşısındaki psikiyatrisi de etkilemeye çalışıyor. 

Filmin temel meselesi, Nazizmi yalnızca 'canavarca' bir istisna olarak değil, insan eliyle inşa edilmiş bir sistem olarak da ele alıyor ki Nuremberg konulu filmlerin ana teması da bunun üzerine inşa ediliyor. Yönetmen James Vanderbilt, Göring'i şeytanlaştırmak yerine onu konuşkan, zeki, ailesini seven bir figür olarak resmediyor. Filmin en güçlü ve diğerlerinden ayrılan kısmı da burası oluyor. Göring diğerlerinde olmadığı kadar zeki, parlak, güçlü ve inançlı. Bu tercih, Hannah Arendt'in Eichmann in Jerusalem'de ortaya koyduğu 'Kötünün Sıradanlığı' kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Arendt'e göre Nazi suçları, sadist canavarlar tarafından değil, emirleri yerine getiren sıradan ve aklı yerinde olan insanlar tarafından işlenmiştir.

Film, Göring'in kendisini sürekli olarak 'tarihin yanlış tarafında kalmış devlet adamı' gibi sunmasıyla, bu sıradanlığı görünür kılmaya çalışıyor. Göring'in 'biz yalnızca emirleri uyguladık' ya da 'bunlar her savaşta olur' türünden savunmaları, Arendt'in Eichmann'da teşhis ettiği ahlaki körlüğü bize yeniden gösteriyor. Buna karşılık Kelley'nin yaşadığı etik çözülme, kötülüğün yalnızca faillerle sınırlı olmadığını, ona temas eden, onu anlamaya çalışan herkes için bir bulaşma riski taşıdığını gösteriyor bize. Ancak bunu gösterirken  aşırı didaktik ve altı çizilen diyaloglar kullanıyor yönetmen. Söylemek istediklerini fazla açıktan ve doğrudan ifade etmesi, alt metinle ilerleme ihtiyacını ve zevkini ortadan kaldırıyor. Bu da filmin düşünsel derinliğini zayıflatıyor.


Yönetmen James Vanderbilt, filmi büyük ölçüde 'iki kişilik psikolojik düello' şeklinde kurmak istemiş. Bir tarafta usta oyuncu Russell Crowe'un canlandırdığı Hermann Göring, diğer tarafra taze oscarlı Rami Malek'in canlandırdığı Douglas Kelley. Crowe'un Göring yorumu filmin şüphesiz en güçlü yanı ve oluşturduğu karakter de filmin en güçlü karakteri. Crowe, karakteri abartılı bir kötülük figürüne dönüştürmeden, kibirli, esprili ve son derece ikna edici biri olarak canlandırıyor. Bu da izleyicide rahatsız edici bir etki yaratabiliyor, katliamı yapan birine sempati duyma ihtimalinden, dolayısıyla onun tarafından manipüle ediliyor oluşundan dolayı. Göring'i mahkemede alt edeceğini düşünen savcı Robert Jackson (Michael Shannon) ise oldukça pasif ve korkak bir karakter. Bu da Göring'i doğal olarak daha da güçlendiriyor. 

Rami Malek'in Douglas Kelley performansı ise tartışmalı durumda. Film, Kelley'yi hem idealist bir bilim insanı hem de kişisel şöhret peşinde koşan bir figür olarak çizmeye çalışırken, bu zıtlığı derinleştirmekte zorlanıyor. Kelley'nin Göring'e kapılma süreci psikolojik olarak inandırıcı bir dönüşümden çok, senaryonun gereği gibi duruyor. Bu da Rami Malek'in performansını karikatürleştiriyor. Kaldı ki her karakteri kaldıramayacak, taşıyamayacak bir oyuncu olarak görüyorum kendisini. Bohemian Rhapsody filminde aldığı Oscar'ı yüzde yüz hak ettiğini düşünmemin yanında, hayatının rolü oydu ve onu oynadı, dahası beklenmemeli diye de düşünüyorum.

Nuremberg, önemli sorular soran ama bu sorulara fazla kolay yollarla ulaşmaya çalışan bir film. Bu bakımdan 1961 yapımlı Judgment at Nuremberg filminin gerisinde kalıyor. O film, Nuremberg Davaları'nı yalnızca bireysel suçlar üzerinden değil, kolektif sorumluluk bağlamında ele almasıyla hala referans olarak önümüzde duruyor. Alman toplumunun yanı sıra uluslararası aktörlerin de ahlaki payını sorgulayan daha geniş bir politik çerçeve sunuyordu. Bu filmde ise yönetmen Vanderbilt bu genişliği daraltarak, meseleyi daha kişisel ve psikolojik bir alana taşıyor.  Bu tercih filmi daha izlenebilir, erişilebilir kılarken, tarihsel ve politik karmaşıklığı da azaltıyor. 

Yine de film, diğer tüm Nuremberg filmlerinde olduğu gibi, Hannah Arendt'çi bakış açısıyla şu düşünceyi önümüze bırakıyor: Kötülük yalnızca bağıran, hastalıklı canavarlar tarafından değil; aklı yerinde, makul, sıradan insanlar tarafından da mümkün. Bu kişilerin hepsi deli, psikopat kişiler çıksa gönlümüz daha rahat edecek, lakin her biri markette, otobüste, cafede denk geldiğimiz sıradan insanlar. Bu bakımdan izlenebilecek bir diğer film de The Zone of Interest

31 Temmuz 2025 Perşembe

The Magdalene Sisters: Mazlumsan Suçlusun!

Kadınların yargılanmadan;erkeklerle flört etmek, evlilik dışı çocuk sahibi olmak, tecavüze uğramak gibi suçlardan hapse atıldığı ve ücretsiz çalışmaya mahkum edildiği dönemleri anlatan 2002 yapımı bu film Taliban yönetimi altındaki Afganistan'da geçmiyor. Kürtaj konusunda 'çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün' ya da mini etek giyen bir kızın tecavüze uğramasına "giyiyorsan neticesine katlanırsın" diyen Melih Gökçek dönemi Ankara'sında da geçmiyor. 2000li yıllara kadar bu uygulamaya ev sahipliği yapan ülke İrlanda.


Peter Mullan'ın 2002 yapımı The Magdalene Sisters filmi, Katolik Kilisesi'nin 20.yüzyıl İrlandası'nda kadınlara yönelik sistematik baskı ve şiddetini gözler önüne seren, sarsıcı ve öfke dolu bir gerçek uyarlaması. "Düşmüş kadınlar" olarak yaftalanan binlerce genç kadının zorla çalıştırıldığı Magdalene çamaşırhanelerine hapsedilen 4 genç kadının (Margaret, Bernadette, Rose, Crispina) yaşadığı travmaları, direniş biçimlerini, kaçmaya çalışmalarını mercek altına alırken, gerçeklik ile dramatik kurgu arasında gidip gelen etik ve politik bir söylem üretiyor. 

Magdalene çamaşırhaneleri, görünüşte 'günahkar kadınları arındırmak' amacıyla kurulmuş. Ancak bu arınmanın anlamı, kadınların fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak aşağılanması olarak tezahür ediyor. Evlilik dışı hamilelik, tecavüze uğramak, flört etmek, fazla güzel olmak ya da sadece öksüz olmak gibi gerekçelerle bu kurumlara kapatılan kadınlar, yıllarca ücretsiz çalıştırılıp, ailelerinden ve dış dünyadan izole edilerek şiddete maruz bırakılmış. İrlanda hükumeti de sadece genç kadının anne ve babasının rızası karşılığında bu işlemleri, içeri konulan genç kadının rızası önemsenmeden, onaylamış. 

Film, Margaret (Anne-Marie Duff), Bernadette (Nora-Jane Noone), Rose (Dorothy Duffy), Crispina (Eileen Walsh) adındaki dört genç kadının çamaşırhaneye düşme hikayesi üzerinden bu sistemi anlatıyor. Margaret tecavüze uğradığı için, Bernadette erkekler kendisiyle ilgilendiği için, Rose evlilik dışı çocuk sahibi olduğu için buraya 'temizlenmeye' gönderiliyor. Hali hazırda içeride bulunan Crispina'nın suçu(!) ise zihnen biraz özürlü oluşunun erkeklerce suistimale açık oluşu. Ama gel gör ki erkeklerce suistimale uğramamak için kapatıldığı bu kurumda, erkek rahiplerin cinsel istismarına maruz bırakılıyor. 


Filmin en karanlık yüzlerinden biri, rahibe Sister Bridget (Geraldine McEwan). Kurumun başında bulunan bu rahibe, temizlenme/arınma kisvesi altında bir sadizm pratiği yürütüyor. Kadınların soyularak çıplak bedenleriyle alay edilmeleri, sopayla dövülmeleri, saçlarının kesilmesi, durmadan aşağılanıp değersizleştirilmesi gibi uygulamalar, dinin nasıl bir disiplin ve cezalandırma mekanizmasına alet edildiğini gösteriyor. Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu (1975) adlı kitabında tarif ettiği gözetim toplumu, burada birebir işleniyor. Kadınlar sürekli izleniyor, kontrol ediliyor, 'kurtulmaları/arınmaları' için itaat etmeleri isteniyor. Bunu yaparken de kullanılan en büyük silah ahiret hayatındaki ebedi mutluluk oluyor. 

Yönetmen bu sistemi yalnızca dramatik sahnelerle değil, iğneleyici bazı unsurlarla da eleştiriyor. Örneğin bir papazın üç yeni çamaşır makinesini kutsaması ya da hapishanedeki kızlara noel hediyesi olarak The Bells of St.Mary's filmin izletilmesi. Şöyle ki baş rolünde Ingrid Bergman'ın oynadığı 1945 yapımı bu filmde; sıcak, sevgi dolu ve idealleştirilmiş bir Katolik okulu anlatılıyor. Oysa The Magdalene Sisters'ta izlediğimiz ortam, izletilen filmle idealize edilmiş tabloya tam zıt bir manzaradadır. Rahibeler merhametli değil, acımasızdır. Ortam eğitici değil, baskıcıdır. Kadınlar sevilmez, aşağılanır. 

Filmin gösterilmesinden sonra Katolik Kilisesi, filmi tek tarafllı, abartılı ve anti-katolik propaganda olarak suçlamış. Ancak bu tepkiler, filmin sunduğu tanıkların ve belgelerin karşısında etkisiz kalmış. Nitekim 2013 yılında İrlanda Başbakanı Enda Kenny, Magdalene mağdurlarından resmen özür dileyerek (BBC), devlete bağlı olarak çalışan dini kurumların sorumluluğunu da kabul etmiş. Bir bakıma tüm bu yaşananları doğrulamış ve akabinde tazminat ödemelerinde bulunmuş. Fakat bu özürler siyasi bir takım jestlerden öteye gidilememiş, asıl yüzleşmeyi yapması gereken Katolik Kilisesi herhangi bir özür yayınlamamış. 


The Magdalene Sisters, vizyona girdiği sene olan 2002 yılında birçok festivalde adaylık almış olsa da büyük çaptaki tek ödülü Venedik Film Festivali'nin en büyük ödülü olan Golden Lion olmuş. Ancak getirdiği ses ve tartışmalara bakacak olursak The Magdalene Sisters yalnızca bir film değil, toplumsal hafızayı tetikleyen bir vicdan yansımasıdır. Kadınlara yönelik kurumsal şiddetin, dinsel dogma ve ahlaki dayatmaların normalleştirildiğini gözler önüne sererken, izleyiciyi pasif bir tanık olmaktan çıkarıyor ve hesaplaşmaya zorluyor. Susan Sontag'ın dediği gibi 'acıya bakmak yalnızca onu görmekle değil, sorumluluk almakla ilgilidir." 

(Kanadalı şarkıcı Joni Mitchell, bu düzeni anlattığı The Magdalene Laundries adlı şarkısında bu çamaşırhaneye gönderilen kızların suçlarının bazılarını şöyle sayıyor: "erkekler tarafından kendilerine bakılmaları", "evlilik dışı hamilelik, çoğu kendi babasından veya mahalle rahibinden." ve davamında o hayatı bizlere anlatıyor.)

Bu film ile ilgileniyorsan, şu filme de bakmalısın: Benedetta 

22 Şubat 2024 Perşembe

The Iron Claw: Soyisim Laneti! mi acaba?

McDonalds'ın kuruluşunun anlatıldığı The Founder filminde, kurucu kardeşlerden Dick McDonald (Nick Offerman), kendilerini satın alan Ray Kroc'a (Michael Keaton) şu soruyu sorar:
Sana her şeyi gösterdik. Tüm sistemi ve sırlarımızı. Neden sadece fikirlerimizi alıp kendine bir yer açmadın?
Ray Kroc şöyle cevap veriyor:
McDonalds'ı özel yapan şey sadece sistemi değil. Kilit nokta isim. O muazzam isim; McDonalds! Bu isme sahip birisi hayatı boyunca hiçbir zaman itilip kakılamaz.

Von Erich ailesinin de soy isimlerine bir takıntısı var. Fotoğrafta temsil edilen 4 kardeşten ikisi intihar ederek, diğeri hotel odasında şüpheli şekilde, fotoğrafta bulunmayan bir kardeş de henüz 5 yaşındayken hayatını kaybediyor. Kendini dövüşe adamış bir baba tarafından yine dövüşe adanan 4 çocuğunun gerçek hikayesinin anlatıldığı The Iron Claw filminde ilk fatura sonradan edindikleri soy isimleri olan Von Erich'e kesiyor. Peki öyle mi?


Sean Durkin'in yönettiği The Iron Claw filmi, Amerikan güreş dünyasına 1980lerde damga vurmuş Von Erich ailesinin trajikomik bir portresini sunuyor. Ailenin gerçek yaşam hikayesinden esinlenen filmde partıltılı ve şöhretli güreş hayatlarının sahne arkasında ne kadar toksik ve dramatik bir halde olduğunu bizlere gösteriyor. 

Filmin anlatımı tüm aileyi kapsasa da daha çok odak noktası büyük abi Kevin Von Erich oluyor. Zac Efron'un ustalıkla canlandırdığı Kevin, babaları Fritz Von Erich'in baskıcı yönlendirmeleriyle ve aile içi bazı dinamiklerle başa çıkmaya çalışıyor. Bu hikayeyi daha çok Kevin'in dünyasından bakıyor oluşumuzun nedeni, aileden hayatta kalan tek ferdin kendisi oluşu tabi ki. 

Yönetmen Sean Durkin her ne kadar güreşin ringlerdeki parıltısı ile geri plandaki ailenin dramı arasındaki tezatlığı hissettirerek izleyiciye aktarmış olsa da, anlatımda bazı zayıf noktalara ya da fokuslanacak mevzuda biraz sapmalara neden olmuş.  Kardeşler arasındaki bağın daha derinlemesine işlenilmesi ve aile içindeki o rekabetçi ortamın daha iyi yansıtılması hikayedeki zayıf noktaları oluşturuyor. Fokustaki hata ise tüm bu yaşananların sanki bir soy isim lanetiymiş gibi yansıtılması ve geriye kalan tek aile ferdinin sadece bu konuda öz eleştiri yapmasıydı. Oysa asıl neden  baba Fritz Von Erich'in baskıcı toksik kişiliği.


Baba Fritz Von Erich (Holt McCallany) de eski bir amerikan güreşçisi. Kendisinin alamadığı dünya şampiyonluklarını eve getirmenin yolu olarak sahip olduğu 4 erkek çocuğunu gören bir baba. Ve bu uğurda sert ve maskülen bir disiplinle, çocuklarını da birbiri ile rekabet ettirip, onlardan kendilerinin en iyi performansını bekliyor. Bu beklenti çocuklar üzerinde bir baskı oluşturuyor, psikolojik sağlıklarını bozması yetmezmiş gibi, aile bağlarını da zedeliyordu. Zira hepsinin tek bir amacı vardı, babalarının favori çocuğu olmak.  Aile içi oluşan vu rekabet ve babalarının favori çocuğu olma çabaları kardeşler arasındaki rekabeti arttırıyor ve ilişkileri zayıflatıyor. Zayıflayan ilişkiler kopuk aile içi iletişime sebep oluyor ve tüm bunların sonunda ortaya çıkan psikolojik sorunlar çözülemez hale gelip çocukların yaşamlarına son vermesiyle sonuçlanıyor. Tüm bunlar olurken tek lanetin babaları Fritz'in, babasının soyismi yerine annesinin soyismiyle anılmak istemesine bağlayamazsın.   


Zac Efron, Kevin Von Erich rolünde fiziksel ve duygusal olarak inandırıcı bir performans sunuyor. Film için vücut geliştirmesinin yanı sıra yüz hatlarını genişletmek için botoks yaptığı öne sürülse de bu olay doğru değil. Yakın zamanda evinde geçirdiği bir kaza sonucu çenesinin kırıldığını ve bu yüzden geçirdiği operasyonlar sonucu yüz hatlarında değişim oluştuğunu kendisi ifade ediyor. Tüm bunların yanında gösterdiği oyunculuk performansı ile seneye oscarın adaylarından olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. 

Diğer yandan kendisine Emmy ödülü kazandıran son dönemin iyi dizilerinden The Bear'den  ve Shameless'tan tanıdığımız Jeremy Allen White da filmde karşımıza sonradan çıksa da güzel bir oyunculuk sergilemiş. 

Sonuç olarak The Iron Claw filmi, her ne kadar daha önceki yıllarda izlediğimiz The Wrestler filmindeki yönüyle olmasa bile amerikan güreş dünyasının karanlık bir portresini sunuyor. Karakter gelişimi ve duygusal derinlikleri biraz yoksun olsa da görsel anlamı güçlü ve etkileyici oyunculuk performansıyla kendisini izleyenleri etkilemeyi başarıyor. Soyisim laneti gibi gereksiz mistik unsurlardan ziyade aile içindeki baba zorbalığına odaklanılsaymış daha leziz ve bir o kadar da derin bir film karşımıza çıkacakmış. Tüm bunlara rağmen film şimdiden 2025 oscar ödüllerinde en iyi film dalına aday diyebiliriz. Kazanıp kazanmayacağını bu sene çıkacak olan Dune Part Two, Joker: Folie a Deux, Gladiator 2 ve diğer olası adayları izledikten göreceğiz.

20 Kasım 2023 Pazartesi

Dumb Money: GameStop olayında neler olmuştu?

 Amerika borsasında işlem gören GameStop hissesi 2021 Ocak ayının başlarında 15$ civarında gezinirken, tarih 27 Ocak'a geldiğinde bu hissenin fiyatı 460$ a kadar çıkmıştı. Peki ne oldu? Nasıl oldu?
Yine Amerika'daki mortgage krizini anlatan 2015 yapımı The Big Short filmi gibi olayları sinema anlatımıyla görmek isteyenler bu filme buyursunlar. 

       

Olayı size kısaca özetlemem gerekirse eğer; GameStop firması, Amerika ve Kanada'da 5000 e yakın mağazasıyla elektronik alet, dijital oyun ve oyun gereçlerini satan bir firma. Oyun sektörünün daha çok dijitalleşen, stream'e ve mobile yöneldiği düşünen ve bu yüzden fiziksel olarak oyun cdleri pazarlayan GameStop'un yakın zamanda batacağını ön gören büyük balinalar, GameStop hissesini shortluyorlar (acığa satıyorlar yani batacağına bahis oynuyorlar diyelim amiyane tabirle). Ancak çocukluğunun en önemli mağazasının GameStop olduğunu düşünen Y kuşağı temsilcisi Keith Gill hisse ederinin olması gerekenden düşük olduğunu düşünüyor ve varını yoğunu (53bin dolarını) GameStop hissesine yatırıyor. Her akşam youtube'da "Roaring Kitty" mahlasıyla yayın yapıp hisse portföyünü kanalında paylaşıyor. Önce kendi sadık izleyicileri yaptıkları alımla Keith'e destek çıkıyor. Daha sonra shortlanma olayının da biraz açığa çıkmasıyla sosyal medya platformu Reddit kullanıcılarını da bu alımlara dahil oluyor. Üzerine Elon Musk da twit atınca işler hepten çığrığından çıkıyor ve hisse fiyatları 500 dolara kadar çıkıyor.

Ocak başında 53bin dolar ile bu alımı gerçekleştiren Keith Gill, 27 Ocak'a gelindiğinde 48 milyon dolarlık bir servete ulaşıyor. Küçük yatırımcılardan oluşan bu kitleden kimi bu yükselişi yeterli bulup hisseyi nakde dönüştürürken kimileri daha da yükseleceğine inandığı için satış yapmıyorlar. Hisseyi satmayan büyük bir kesim daha var, ki bu olayın anarşik yönü de burası, artık aptal parası görülen küçük yatırımcıların büyük balinalara bir ders verme zamanının ve fırsatının geldiğini düşünenler. Bu olaylar sonunda GameStop hissesini shortlayan balinalara 6,5 milyar dolarlık bir batık verdiriyorlar. Aptal parası diye alaylanan küçük yatırımcı bu kez balinalara sağlam bir gol atıyor. 

Yaşanmış gerçek finans olayların konu edinildiği filmleri, The Big Short'u sevenlerin seveceği bir anlatımda ve pandemi döneminde yaşandığı için kongre tarafından zoom üzerinden verilen ifadeler ve gerçek görüntülerle anlatımın bir nevi belgeselleştirildiği bir film olmuş.

Filmin künyesinden bahsedecek olursak yönetmen koltuğunda sevdiğim birkaç filmin de ( I,Tonya ve Lars and the Real Girl) yönetmenliğini yapan Craig Gillespie oturuyor. Oyuncu kadrosu ise ufak ufak rollerle yine zengin tutulmuş. Başrolde There will be Blood ve Little Miss Sunshine filminden sevdiğimiz Paul Dano oynuyor. Ona eşlik eden diğer isimlerden bazıları da şunlar: Shailene Woodley, Pete Davidson, Nick Offerman, Seth Rogan, Vincet D'Onofrio..

Film müzikleriyle de güzel bir ritm yakalamış. Bu yüzden filmde çalan bazı şarkıların Spotify linklerini de şöyle bırakayım:

Cardi B - WAP

Darko - 21

Megan Thee Stallion - Savage

Kendrick Lamar - Humble

Mark Batson - You Make Me Wanna Purr

Mark Batson - Litt

Little Simz - Boss

The White Stripes - Seven Nation Army

7 Ocak 2022 Cuma

Belfast: Bir Çocuğun Gözünden 1969

Oyuncu olarak Harry Potter (Gilderoy Lockhart) ve Tenet (Sator) filmlerinden de tanıdığımız Kenneth Branagh'in yönettiği Belfast filmi, yönetmenin otobiyografik eseri niteliğinde. 1969 yılında (9 yaşında iken) başına gelen olayları kendi gözüyle ve de siyah-beyaz olarak aktarıyor. 


1960 Belfast / Kuzey Irlanda doğumlu olan yönetmen Kenneth Branagh, 
tarihe 1969 Kuzey İrlanda Sorunları ( The Troubles ) olarak geçen Katolik - Protestan çatışmalarının ortasında buluyor kendisini. Yönetmenin 9 yaşındaki halini Buddy ismiyle canlandırıyor. Buddy'nin ailesi her ne kadar Protestan olsa da, bulundukları muhitte azınlık kalan Katoliklere karşı oldukça ılımlı, inancın sadece bireysel bir durum olduğunu içerlemiş ve kişileri insan ölçeğiyle değerlendiren yapıdadır. Bu yüzden ne kendilerini bu kavgaya taraf kılmış, ne de çocuklarının taraf olmasına müsade etmektedir. Ailenin bu sebeple vermesi gereken bir karar var, kalmak ya da göç etmek.

Tüm bu mezhep ayrılıklarının yaşandığı ve buna aile içi sorunların da eklendiği filmde, yine de yüzümüzü güldürmeyi başarıyor Buddy. Ailesiyle olan ilişkisi ve içinin tomurcuklanmasına sebep olan platonik aşkına olan sevgisi hala yaşam umudunu serpiştiriyor bizlere. Bir yağma olayında elinde kalan çamaşır deterjanını annesine götürüp azar işittiğinde bile bize gülümseme bırakıyor "ama biyolojik bu" diyerek.

C serisi Panavision kamera ile siyah-beyaz çekilmesi, bu filmi renksiz olarak tanımlamamız için değil, olayların ve olaya konu olanların aslında siyah-beyaz kadar ayırt edici taraflarda oluşunu görmemiz için diye düşünüyorum. Çünkü film boyunca 1969 yılı Balfast'ı siyah beyaz gösterilirken, filmin yegane renkli kesimlerinin o dönemi anlatmayan tiyatro ve sinema sahnelerinin olmasının başka bir izahını bulamıyorum. Şimdiden birçok ödül alan ve Oscar'ın öncüsü olan Altın Küre'de de 6 dalda aday olan Balfast filminin müziği de yine Balfast'lı olan bir diğer efsane Van Morrison'a ait. 


Kuzey İrlanda Olayları

Kuzey İrlanda'dan göçlerin arttığı bu dönemde, göç edenler yalnızca bulunduğu yörede azınlık kalmış ve zulüm görmüş kesimden kişilerden ibaret değil. Baskın mezhepten olup bu kavgayı anlamsız görenler de göç etmeyi bir seçenek olarak değerlendirmiş. 1969da başlayıp 30 sene süren bu iç karışıklıkta 4000 e yakın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce kişi ise göç etmek zorunda kalmış. Nüfusunun yarısını oluşturan Katoliklerin arkasında, nüfusunun ekseriyeti Katolik olan ve bağımsızlığını 1916 yılında kazanmış olan İrlanda Cumhuriyeti var. Nüfusun diğer yarısını oluşturan Protestanların arkasında ise İngiltere. Ve bu çatışmaya diğer ülkelerden, özellikle Amerika Birleşik Devleti'nden gelen dış yardımların da körükleyici etkisi önemli rol oynuyor. Çatışmalarda büyük destekçi rolünde olan Amerika'nın ikna edilmesinden sonra nihayet bu kanlı olaylar son buluyor. Konu ile alakalı 3 farklı youtube videosu da bırakıyorum aşağıya.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Bohemian Rhapsody: Freddie Mercury Dirildi

Efsanevi Queen grubunun efsanevi solisti Freddie Mercury gibi popüler kültür tarihinin en aykırı, en özgünleştirici figürlerinden birini merkeze alan Bohemian Rhapsody filmi, paradoks oluşturacak seviyede bu aykırılığı törpüleyen, hatta yer yer disipline eden bir bakış açısı sunan bir film. Ortaya müzikal anlamda bir çoşku ve yükseliş veren, ancak Freddie Mercury'nin içsel ve politik derinliğini ıskalayan, 'iyi yapılmış ama eksik' bir  biyografi filmi çıkmış. 


Film, Queen'in 1985'teki efsanevi Live Aid performansıyla açılıyor ve zirve olan bu anın gerisine dönerek, Farrokh Bulsara'nın Freddie Mercury'ye dönüşüm hikayesini anlatıyor. Londra'da mütevazı bir yaşam süren, Parsi kökenli bir göçmen çocuğu olan Freddie'nin Smile grubuyla yollarının kesişmesi, Queen'in kuruluşunu ve kısa sürede kültürel bir fenomene dönüşmesini izliyoruz. Film boyunca grubun müzikal başarıları, iç çatışmaları, Freddie'nin (Rami Malek) Mary Austin (Lucy Boynton) ile ilişkisi, yalnızlığı ve AIDS teşhisine uzanan süreç kronolojik olarak anlatılıyor.

Film temelde Freddie Mercury'nin dönüşümünü ve yükseliğini anlatsa da, dönüşümde ve müzikal başarısında sebebi olan öteki'liğine, yani göçmen kimliğine, sahne personasına, özellikle cinsel tercihine değinmekten kaçınıyor. Aksine, çoğu zaman bu anları bir 'kriz' veya 'sapkınlık' olarak sunuyor. Cinsel kimliği Freddie'nin en sorunlu noktalarından biri olarak duruyor. Tercihi, onu giderek yalnızlaştıran, hepten ötekiye ittiren ve ölüme doğru çeken ana unsur olarak gösteriliyor. 

Her ne kadar yönetmen Bryan Singer olarak anılsa da filmi tamamlayan Dexter Fletcher oluyor. Filmin iki ayrı yönetmeninin olması, filmi iki ayrı parçaya da bölüyor ve tonda keskin sapmalar yaşanıyor. Filmin en güçlü anları kuşkusuz sahne performansları. Live Aid sekansının neredeyse birebir yeniden inşası, teknik açıdan etkileyici olduğu kadar Queen severler için de duygusal bir kısım. Şüphesiz bunda en büyük katkı da Freddie Mercury'i canlandıran Rami Malek'in performansı. Görüntüsüyle, kişilik yapısıyla adeta bu rol için doğmuş.  Mercury'nin sahnedeki enerjisini, jestlerini ve karizmasını büyük bir titizlikle ve benzerlikle ekrana yansıtıyor.


Bohemian Rhapsody, Freddie Mercury'i bir ikon olarak yüceltirken, onu birey olarak anlamaya yeltenmeyen, Freddie'nin kendisi kadar cesur olamayan bir film olmuş. Queen fanlarının filmin konser sahnelerini nostaljik ve güzel bulacağını, ama Freddie sahneden indikten sonraki kısımlarından nefret edeceğini ve filme küfür edeceğini düşünmekteyim. Freddie'nin müziklerini ödünç almışlar film için, ama onun ruhu yok. Onun için fazlası gerekiyor.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Molly's Game: Jessica Chastain Yine Sahnede

Geçen sene bloga Miss Sloane filmiyle konuk olan Jessica Chastain, bu kez Molly's Game filmiyle karşımızda. Yine dik, kararlı ve kazanma odaklı güçlü bir kadın olarak. Gerçek bir hikayeden uyarlanan bu film izleyiciyi yalnızca yeraltı poker dünyasının cazibesiyle değil, aynı zamanda bu dünyanın ardındaki psikolojik, sosyal ve ahlaki gerilimlerle de yüzleştiriyor.


Aaron Sorkin’in kaleminden genellikle hızlı konuşan, keskin zekalı karakterler çıkıyor. Molly's Game de tam olarak böyle bir dünyanın kapılarını aralıyor: kelimelerin silah gibi kullanıldığı, zekanın en büyük güç olduğu ve kontrolün her an el değiştirebildiği bir evren. Tıpkı Jessica Chastain'in geçen seneki filmi Miss Sloane gibi. Ona da birazdan değineceğiz.

Filmin merkezinde yer alan Molly Bloom ise yalnızca bir karakter değil; aynı zamanda güç, hırs ve kırılganlık arasında gidip gelen modern bir anti-kahraman. Ancak bu parlak yüzeyin altında, zaman zaman tökezleyen bir anlatı ve kendi zekasına fazla güvenen bir yönetmenlik yaklaşımı da kendini hissettiriyor. 

Film, eski bir olimpik kayak sporcusu olan Molly Bloom’un (Jessica Chastain) geçirdiği talihsiz bir kaza sonrası hayatının tamamen değişmesiyle başlıyor. Los Angeles’a taşınan Molly, tesadüfler sonucu yeraltı poker dünyasına adım atıyor ve kısa sürede bu dünyanın en güçlü isimlerinden biri haline geliyor. Zenginler, ünlüler ve tehlikeli figürlerin katıldığı yüksek bahisli oyunları organize ederek büyük bir servet ve ün kazanıyor.

Fakat bu yükseliş uzun sürmüyor. Film, Molly’nin FBI tarafından tutuklanmasıyla çerçevesi içerisinde, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen bir yapı içinde anlatım yapıyor. Molly’nin avukatı Charlie Jaffey (Idris Elba) ile kurduğu ilişki, anlatının duygusal ve etik merkezini oluşturuyor. 


Molly’s Game, yüzeyde bir başarı hikayesi gibi görünse de, aslında güç ve kontrol üzerine sunulan bir hikaye. Molly, erkek egemen bir dünyada kendi kurallarını koyarak yükseliyor. Ancak bu güç, aynı zamanda onu daha büyük risklerin ve tehditlerin içine çeken unsur oluyor. Film, başarının yalnızca zeka ve çalışkanlıkla değil, aynı zamanda etik seçimlerle de şekillendiğini vurguluyor bu noktada.

Bir diğer önemli tema ise kimlik. Molly, hayatı boyunca kendini kanıtlama ihtiyacı hisseden bir karakter. Özellikle de baskıcı babasının gölgesinde büyümüş olması, onun motivasyonlarının asıl kaynağı konumunda. Poker masası, bu anlamda yalnızca bir oyun alanı değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, manipülasyonun ve insan doğasının sergilendiği bir sahne. Film, bu dünyanın cazibesini gösterirken, aynı zamanda onun ne kadar yıkıcı olabileceğini de gözler önüne seriyor.



Aaron Sorkin’in yönetmenlik tarzı, büyük ölçüde senarist kimliğinin gölgesinde kalıyor. Film, diyaloglara o kadar bağımlıdır ki, görsel anlatım çoğu zaman ikinci planda kalmış. Hızlı, yoğun ve zekice yazılmış diyaloglar etkileyici olsa da, sinemanın görsel potansiyelinin tam anlamıyla kullanılmadığı hissi doğuyor.

Buna rağmen Sorkin’in anlatı yapısını kontrol etme becerisi göz ardı edilemez. Zamanlar arası geçişler, karmaşık hikaye örgüsü ve karakterler arası dinamikler iyi dengelenmiş. Ancak filmin bazı anlarında ,özellikle finalde, duygusal yoğunluk yapay bir şekilde yükseltiliyor. Bu da anlatının doğallığını zedeliyor. Sorkin, güçlü bir hikaye anlatıcısı; fakat yönetmen olarak keşfetmesi gereken kendi sınırları olduğu hala ortada.



Jessica Chastain, Molly Bloom karakterine olağanüstü bir enerji ve derinlik kazandırmış. Onun performansı, filmin en güçlü yönlerinden biri. Hızlı konuşma temposu, keskin zekası ve kontrolcü yapısıyla Molly, izleyiciyi sürekli olarak etkisi altında tutuyor. 

Bu performansı, Miss Sloane filmindeki Elizabeth Sloane karakteriyle karşılaştırmak oldukça anlamlı. Her iki karakter de son derece zeki, stratejik ve erkek egemen alanlarda var olmaya çalışan kadınlar. Ancak Sloane daha soğuk, hesapçı ve duygusal bağlardan kopuk bir figürken; Molly daha insani, daha empatik ve içsel çatışmalar yaşayan bir karakter. Sloane kazanmak için her şeyi göze alırken, Molly’nin belirli etik sınırları var. Bu da onu daha trajik ve daha gerçek kılıyor.



Molly’s Game, zekice yazılmış diyalogları, güçlü oyunculuk performansları ve ilgi çekici hikayesiyle dikkat çeken bir film. Özellikle Jessica Chastain’in performansı filmi taşıyan en önemli unsur. Ancak film, kendi parlaklığının gölgesinde kalan bazı eksiklikler de barındırıyor.

Sonuç olarak, eğer Miss Sloane filmini izlemiş ve beğenmişseniz bu filmi de sevecek, bu filmi daha önce izlemiş ve beğenmişseniz de Miss Sloane filmini seveceksiniz denilebilir.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

The Founder


Risk al. Kuralları yık. Oyunu değiştir.


Son zamanlarda senaryo sıkıntısı yaşayan sinema sektörünün ilacı gerçek hikayeler. Ve o hikayelerden en ilgi çekici olanı: Mcdonalds'ın kuruluş hikayesi olan The Founder.
Niyeyse, apple, microsoft, facebook gibi firmaların kuruluş hikayelerini ezbere öğrenmişken, Mcdonalds'ın hikayesini hiç duymamıştım. 
Bu kuruluş hikayesi diğerlerinden çok farklı. 
Çok daha ilgi çekici.


"Sözleşmeler kalp gibidir. Kırılmak için yapılmıştırlar."

8 Kasım 2015 Pazar

Everest: Son Sözü Dağ Söyler

10-11 Mayıs 1996 tarihlerinde dünyanın en yüksek dağına düzenlenen tırmanışlar sırasında yaşanan ve sekiz kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan gerçek bir felaketten uyarlanan Everest filmi, insanın sınırlarını aşma arzusu, bazen onu daha önce hiç ulaşamadığı yerlere taşıyor, bazen de kendi sınırlarını neden zorladığını sorgulayamayacağı bir noktaya sürüklüyor. Bir yanda hayallerinin peşinden giden insanlar, diğer yanda onların bütün hesaplarını birkaç saat içinde altüst edebilecek kadar kayıtsız bir doğa var. Film boyunca asıl merak edilen şey, bu insanların zirveye ulaşıp ulaşamayacaklarından çok, oraya ulaşmak uğruna neleri göze aldıkları.


Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak, yalnızca fiziksel dayanıklılığın değil, iradenin, cesaretin ve insanın kendi gücüne duyduğu inancın da sınandığı bir deneyim olarak görülüyor. Fakat bütün hazırlıklara, yılların deneyimine ve en gelişmiş ekipmanlara rağmen Everest'in zirvesine ulaşmak, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ortadan kaldırmıyor. O dönemde Everest'e tırmanmak, yalnızca profesyonel dağcıların ve deneyimli kaşiflerin uğraşı olmaktan çıkıyor, yüksek ücretler karşılığında amatör dağcıları zirveye ulaştırmayı vadeden ticari bir maceraya dönüşüyordu. Bu değişim, dağa tırmanmanın doğasını da dönüştürüyor. Artık mesele yalnızca doğanın zorluklarıyla baş etmek değil, farklı deneyim seviyelerindeki insanları, belirli bir takvim doğrultusunda ve giderek kalabalıklaşan rotalarda zirveye ulaştırmak oluyor. Günümüzde olan da bu.

Felaketle sonuçlanan 1996 tırmanışlarında öne çıkan isimlerden biri, Adventure Consultants adlı şirketin kurucusu ve deneyimli dağcı Rob Hall (Jason Clarke). Hall, müşterilerini güvenli biçimde zirveye ulaştırmaya çalışan profesyonel bir rehber olarak hareket ediyor. Ekibinde, hayalini gerçekleştirmek isteyen posta çalışanı Doug Hansen (John Hawkes), dünyanın en yüksek dağlarına tırmanma hedefinin peşinden giden Japon dağcı Yasuko Namba ve Amerikalı iş insanı Beck Weathers gibi birbirinden farklı kişiler bulunuyor. Aynı dönemde Scott Fischer'ın liderliğindeki Mountain Madness ekibi de zirveye ulaşmaya çalışıyor. İki ekip arasındaki rekabet, kalabalıklaşan tırmanış rotaları ve zamanlama sorunları, zaten son derece tehlikeli olan koşulları daha karmaşık hale getiriyor.

Ancak felaketin belirleyici unsuru, yalnızca insanların aldığı kararlar olmuyor. Şiddetli bir fırtına, düşen sıcaklıklar, oksijen yetersizliği ve yüksek irtifanın insan bedeni üzerindeki yıkıcı etkileri, tırmanışın bütün dengelerini değiştiriyor. Zirveye ulaşmak için verilen mücadele, kısa süre içinde hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Gerçek olaylar, gazeteci ve dağcı Jon Krakauer'in Into Thin Air adlı kitabı başta olmak üzere çeşitli tanıklıklar ve anılar aracılığıyla kamuoyuna aktarılıyor. Everest de bu anlatılardan beslenerek yaşanan felaketi beyaz perdeye taşıyor.


Baltasar Kormakur'un filmi, gerçek hikayenin merkezine Rob Hall'u (Jason Clarke) ve onun liderliğindeki tırmanış ekibini yerleştiriyor. Bununla birlikte anlatı, tek bir kahramanın gözünden ilerlemiyor; farklı karakterlerin hikayeleri arasında dolaşarak felaketin kolektif boyutunu göstermeye çalışıyor. Bu tercih, olayların çok yönlülüğünü korumasına yardımcı olsa da karakterlerle kurulan bağı zaman zaman zayıflatıyor. Kimin hikayesinin merkezde bulunduğu, hangi kararın felakette ne ölçüde etkili olduğu ve yaşananların hangi noktada geri döndürülemez hale geldiği konusunda daha belirgin bir dramatik çerçeve sunulmasını engelliyor bu da.

Filmin en ilgi çekici taraflarından biri, Everest tırmanışının ticarileşmesine ilişkin arka planı. Dağ, burada yalnızca doğanın görkemini temsil eden bir mekan olarak kalmıyor; aynı zamanda satın alınabilen bir deneyimin, kişisel hedeflerin ve toplumsal prestijin kesiştiği bir alana dönüşüyor. Yüklü miktarda para ödeyen müşteriler, profesyonel rehberlerin yardımıyla dünyanın zirvesine ulaşabileceklerine inanıyor. Fakat ticari bir hizmet olarak sunulan şey, gerçekte kontrol edilmesi mümkün olmayan risklerle dolu bir mücadele. Dağın kendisi, müşterinin ne kadar para ödediğiyle ya da rehberin ne kadar deneyimli olduğuyla ilgilenmiyor.

Bu noktada filmde beni düşündüren temel mesele, insanın doğayı fethetme arzusundan çok, doğayı kendi beklentilerine uygun hale getirebileceğine duyduğu inanç oluyor. Zirveye ulaşmak, karakterler açısından yalnızca fiziksel bir hedef değil; yıllarca taşıdıkları hayallerin, kişisel mücadelelerin ve kendilerini kanıtlama çabalarının da karşılığı. Bu nedenle geri dönmek, bazıları için başarısızlığı kabul etmek anlamına gelebiliyor. Ne var ki dağcılıkta kararların bedeli, yalnızca hedefe ulaşılıp ulaşılmamasıyla ölçülmüyor. Yanlış zamanda verilen bir karar ya da birkaç dakikalık gecikme, yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebiliyor.

Yine de filmin bu çelişkiyi daha derinlemesine incelemesini bekliyorum. Tırmanışın bir turizm faaliyetine dönüşmesi önemli bir tartışma alanı açarken anlatı, bu konuyu çoğunlukla felaketin arka planında tutuyor. Dağcılık sektörünün işleyişi, müşteri beklentileri ve zirveye ulaşma baskısı arasındaki ilişki daha güçlü işlenseydi, yaşananları yalnızca doğanın acımasızlığıyla açıklamanın ötesine geçebilirdik.


Oyuncu kadrosu oldukça zengin bir film olduğunu söylemeliyim. Jason Clarke'ın canlandırdığı Rob Hall, filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Hall'u yalnızca deneyimli bir dağcı ya da müşterilerinden sorumlu bir rehber olarak görmüyorum. Aynı zamanda mesleki sorumluluklarıyla kişisel duyguları arasında sıkışan bir insanla karşılaşıyorum. Ekibini korumak, müşterilerini zirveye ulaştırmak ve verdiği sözleri yerine getirmek istiyor. Fakat bütün bu beklentiler, koşullar değiştiğinde doğru kararı vermesini zorlaştırıyor. Clarke, karakterin sakinliğini ve sorumluluk duygusunu öne çıkarırken onu kusursuz bir kahramana dönüştürmüyor. Rob Hall'un trajedisi de biraz burada yatıyor: Deneyim, iyi niyet ve sorumluluk bilinci, her zaman doğru sonucu garanti etmiyor.

John Hawkes'ın canlandırdığı Doug Hansen ise hikayenin duygusal açıdan en önemli karakterlerinden biri. Maddi imkanları ve mesleki konumu bakımından diğer bazı dağcılardan ayrılan Doug, Everest'e ulaşmayı kişisel bir hayalin gerçekleşmesi olarak görüyor. Onun için zirve, yalnızca bir coğrafi nokta değil; kendisine koyduğu hedefi tamamlamanın ve yapabileceklerini kanıtlamanın bir yolu. Hawkes, karakterin kırılganlığını ve kararlılığını abartılı duygusal çıkışlara başvurmadan yansıtıyor. Rob ile Doug arasındaki ilişki, profesyonel sorumlulukla insani yakınlığın çatıştığı anlarda önem kazanıyor. Ancak filmin bu ilişkiyi daha fazla derinleştirmesini, kararlarının ardındaki duygusal gerilimi daha açık biçimde göstermesini isterdim.

Josh Brolin'in canlandırdığı Beck Weathers, grubun daha gösterişli ve kendine güvenen üyelerinden biri olarak öne çıkıyor. Beck'in hikayesi, insan bedeninin sınırlarını ve hayatta kalma içgüdüsünün gücünü görünür kılan en çarpıcı anlatılardan birini oluşturuyor. Brolin, karakterin kendinden emin tavrının arkasındaki kırılganlığı da hissettiriyor. Buna rağmen filmin çok sayıda karakter arasında bölünen anlatısı, Beck'in yaşadıklarının bütün ağırlığıyla ortaya çıkmasını engelliyor. Onun hikayesine daha fazla alan ayrılsaydı, Everest hayatta kalma mücadelesinin psikolojik boyutuna çok daha güçlü biçimde odaklanabilirdi.

Naoko Mori'nin canlandırdığı Yasuko Namba da Everest'e ulaşmayı kişisel bir hedef haline getirmiş deneyimli bir dağcı olarak anlatıda yer alıyor. Ancak karakterin iç dünyası ve bu tırmanışa yüklediği anlam, filmin sınırlı süresi içinde yeterince açılmıyor. Benzer biçimde, Jake Gyllenhaal'ın canlandırdığı Scott Fischer'ın varlığı da ilk bakışta beklenenden daha sınırlı kalıyor. Rob Hall ile Scott Fischer arasındaki mesleki rekabetin ve farklı liderlik anlayışlarının anlatının temel çatışmalarından birine dönüşeceğini düşünüyorum. Fakat film, bu ilişkiyi bir süre sonra arka plana itiyor. Böylece karakterler arasındaki gerilimden doğabilecek dramatik olanaklar tam olarak değerlendirilemiyor.

Emily Watson'ın canlandırdığı Helen, ana kamptaki iletişimi ve organizasyonu yönetirken dağın uzağında bulunmasına rağmen felaketin doğrudan bir parçası haline geliyor. Watson'ın ölçülü oyunculuğu, karakterin endişesini kontrol altında tutmaya çalışırken yaşadığı çaresizliği görünür kılıyor. Onun sahnelerinde, uzaktaki bir insanın yaklaşan felaketi haberleşme araçları üzerinden izlemek zorunda kalmasının yarattığı gerilimi hissediyorum. Buna karşılık Keira Knightley ve Robin Wright'ın canlandırdığı eş karakterleri, çoğunlukla geride bekleyen ve haber almaya çalışan kadınlar olarak konumlandırılıyor. İki oyuncunun varlığına rağmen bu karakterlerin anlatıdaki işlevleri oldukça sınırlı kalıyor. Felaketin aileler üzerindeki etkisi önemli olsa da kadınların kendi duygusal deneyimleri daha derinlikli işlenebilirdi.


Everest'in en güçlü tarafı, dağın insan iradesini nasıl sınırlandırdığını göstermesinde yatıyor. Yönetmen Baltasar Kormakur, felaketi yalnızca karakterlerin yaptığı hatalar üzerinden anlatmıyor; doğanın kendi koşullarını dayattığı ve insanların bu koşullar karşısında giderek daha az seçenekle baş başa kaldığı bir atmosfer kuruyor. Başlangıçta planlı ve kontrollü ilerleyen tırmanış, hava koşullarının değişmesiyle birlikte bütün hesapların geçerliliğini yitirdiği bir mücadeleye dönüşüyor. Deneyim, hazırlık ve ekipman önemini koruyor, ancak bunların hiçbiri mutlak bir güvenlik sağlamıyor.

Bu açıdan film, insanın her şeyi kontrol edebileceğine ilişkin inancını sorguluyor. Felaketin ardından yaşananları geriye dönüp değerlendirmek, hangi kararın yanlış olduğunu belirlemek ve başka türlü davranılsaydı kimin kurtulabileceğini düşünmek kolaylaşıyor. Ancak olayların içindeyken verilen kararlar, aynı açıklıkla görülemiyor. Üstelik bir noktadan sonra seçenekler arasındaki fark giderek azalıyor; doğru karar bile insanı kurtarmaya yetmeyebiliyor. Benim filmden çıkardığım en önemli düşünce de burada beliriyor: İnsan, doğaya karşı verdiği mücadelede her zaman kazanabileceği bir oyunun içinde bulunmuyor.

Bununla birlikte Everest, bu düşünceyi zaman zaman felaket sinemasının alışıldık kalıplarıyla aktarıyor. Geride hamile bir eş bırakan karakterin hikayesi, yaklaşan trajediye ilişkin duygusal beklentiyi daha baştan belirginleştiriyor. Uzak mesafelerden kurulan telefon bağlantıları, endişeyle bekleyen aileler ve son anda verilen haberler de benzer bir işlev üstleniyor. Gerçek olaylardan alınmış olmaları bu sahnelerin duygusal karşılığını ortadan kaldırmıyor; ancak anlatının kimi bölümlerinde karakterlerin yaşadığı trajediyi daha derinlemesine anlamamı sağlamak yerine, beklenen duygusal tepkiyi üretmeye yöneldiklerini hissediyorum.

Ayrıca film, felaketin nedenlerini açıklarken insan kararlarıyla doğanın kontrol edilemez koşulları arasındaki dengeyi her zaman netleştiremiyor. Rob Hall ve Doug Hansen'ın zirveden iniş zamanlamasına ilişkin kararları önemli bir dramatik gerilim yaratıyor. Fakat bu kararların sonuçlarıyla fırtınanın kaçınılmaz etkileri arasındaki ilişki yeterince ayrıştırılmadığında, yaşanan felaketin hangi ölçüde önlenebilir olduğu belirsizleşiyor. Bunu filmin bütünüyle başarısız olduğu bir nokta olarak görmüyorum; gerçek olayların karmaşıklığını basitleştirmemek önemli. Yine de anlatının, belirsizliği daha güçlü bir dramatik yapıya dönüştürmesini bekliyorum.


Everest, gerçek bir felaketin yeniden canlandırılmasından daha fazlasını anlatma potansiyeli taşıyor. İnsanların neden tehlikeli hedeflerin peşinden gittiğini, başarı arzusunun ne zaman inada dönüştüğünü ve sorumluluk sahibi kişilerin bile nasıl çıkmazlarla karşılaşabildiğini sorgulayabileceğimiz bir hikaye sunuyor. Ancak film, bu soruların bazılarını ortaya atmasına rağmen hepsinin peşinden aynı kararlılıkla gitmiyor. Kalabalık karakter kadrosu, dağcılığın ticarileşmesine ilişkin sınırlı tartışma ve felaket sinemasının tanıdık duygusal kalıpları, anlatının etkisini yer yer azaltıyor.

Yine de Kormakur'un filmini yalnızca beklentilerini karşılayamayan bir felaket filmi olarak değerlendiremiyorum. Çünkü Everest, en azından bazı anlarında, insanın başarıya ulaşma arzusuyla doğanın kayıtsızlığı arasındaki uçurumu etkileyici biçimde görünür kılıyor. Dağın zirvesi, karakterlerin gözünde ulaşılması gereken bir hedef olarak belirirken benim için giderek başka bir anlam kazanıyor: İnsanların kendi sınırlarını aşabileceklerine ilişkin inançlarının sınandığı bir noktaya dönüşüyor.

Filmin sonunda aklımda kalan, yalnızca fırtınanın şiddeti ya da hayatta kalmak için verilen mücadele olmuyor. Asıl düşündüğüm, insanların neden bütün riskleri bilmelerine rağmen kendilerini böyle bir sınavın içine soktukları ve bu sınavı kazanmanın onlar için ne ifade ettiği oluyor. Everest, bu sorulara kesin cevaplar vermiyor; hatta zaman zaman onları yeterince derinleştiremiyor. Buna rağmen dağın görkemiyle insanın kırılganlığını yan yana getirdiği anlarda güçlü bir etki yaratıyor.

19 Nisan 2014 Cumartesi

The Social Network: Facebook'un Hikayesi

David Fincher’ın yönettiği The Social Network (2010), yalnızca Facebook’un kuruluş hikayesini anlatan bir biyografi filmi değil; modern çağın iletişim biçimlerini, sınıf yapısını, aidiyet arzusunu ve dijital kimliğin doğuşunu sorgulayan karanlık bir çağ portresi. Film, 'bağlanmak' kavramının hiç bu kadar yaygın fakat aynı zamanda hiç bu kadar yüzeysel olmadığı bir dönemin başlangıcına odaklanıyor. Aaron Sorkin’in keskin diyaloglu senaryosu ve David Fincher’ın yönetmenlik estetiğiyle şekillenen film, sosyal ağların insanları bir araya getirirken nasıl yalnızlaştırabildiğini çarpıcı biçimde gözler önüne de seriyor.


Film, 2003 yılında Harvard Üniversitesi’nde öğrenci olan Mark Zuckerberg’in (Jesse Eisenberg) bir bar sohbetinde kız arkadaşı Erica (Rooney Mara) tarafından terk edilmesiyle açılıyor. Bu kırılma anı, Zuckerberg’in öfke ve aşağılanmışlık duygusuyla Facemash adlı, öğrencilerin fotoğraflarını oylamaya açan tartışmalı bir site kurmasına yol açıyor. Kısa sürede büyük ilgi gören bu girişim, Facebook’un temellerini oluşturan yapı oluyor.

Zuckerberg, üniversite içi sosyal hiyerarşinin üst basamaklarında yer alan Winklevoss ikizleriyle ve en yakın arkadaşı Eduardo Saverin’la (Andrew Garfield) birlikte, Facebook’u küresel bir platforma dönüştürüyor. Ancak bu yükseliş; ihanetler, açılan davalar ve kopan dostluklarla ilerliyor. Film, bu süreci geçmişe dönüşler eşliğinde hukuk sorgulamaları üzerinden anlatırken, başarının ardındaki etik boşlukları görünür kılıyor.


The Social Network’ün merkezinde teknoloji değil, insan ilişkilerinin kodlara dönüşmesi var. Film; sınıf ayrıcalıkları, statü takıntısı, erkek egemen rekabet kültürü ve kabul görme arzusunu dijital çağın diliyle yeniden üretiyor. Zuckerberg’in temel motivasyonu para ya da vizyon değil; dışlanmışlık, intikam ve tanınma isteğidir.

Filmde sıkça vurgulanan 'kod' kavramı yalnızca bilgisayar yazılımını değil, sosyal hayatın görünmez kurallarını da temsil ediyor. Harvard’daki elit kulüpler, hukuki prosedürler, dostluk ilişkileri ve sosyal medya etkileşimleri birer 'sistem' olarak sunuluyor. Zuckerberg bu sistemleri duygusal olarak anlayamıyor; fakat onları analiz edip yeniden programlayabiliyor.

Bu bağlamda film, sosyal medyanın insan doğasına değil, insan egosuna hitap eden bir yapı üzerine kurulduğunu ima ediyor. 'Arkadaşlık', 'beğeni' ve 'takip' gibi kavramlar gerçek yakınlık yerine ölçülebilir bir statü göstergesine dönüşüyor. Film, bu dönüşümü henüz Facebook milyarlara ulaşmadan sezmiş olmasıyla bugün çok daha çarpıcı görünmekte.


The Social Network’ü güçlü ve etkileyici kılan en önemli unsur, klasik bir başarı hikayesi anlatmayı bilinçli biçimde reddetmesidir. Film, bir milyarderin yükselişini alkışlamak yerine bu yükselişin arkasındaki duygusal yoksunluğu, sosyal kırılmaları ve etik boşlukları merkeze alıuor. Hikaye, Facebook’un nasıl kurulduğundan çok, neden kurulduğunu sorguluyor.

Filmin anlatım dili son derece zeki. Aaron Sorkin’in hızlı, yoğun ve çatışmalı diyalogları, izleyiciyi pasif bir konuma yerleştirmiyor; aksine düşünmeye zorluyor. Diyalogların hızı, modern iletişimin – mesajlaşmaların, e-postaların, bildirimlerin – ritmini taklit ediyor adeta. 

David Fincher’ın soğuk, mesafeli yönetmenliği ise hikayeye duygusal bir mesafe kazandırıyor. Film seyirciyi karakterlerle özdeşleşmeye davet etmeden, onları gözlemlemeye zorluyor. Bu tercih, filmi melodramdan uzaklaştırarak neredeyse sosyolojik bir vaka incelemesine dönüştürüyor. Görsel dilin karanlığı, mekanların kapalı yapısı ve karakterlerin sürekli yalnız kadrajlanması, filmin temel hissini (bağlantı içindeki yalnızlığı) pekiştiriyor.

Oyunculuklar da Jesse Eisenberg’in Mark Zuckerberg yorumu, karakteri ne bir dahi kahraman ne de tam anlamıyla bir kötü olarak sunmuş. Ona eşlik eden Andrew Garfield, Justin Timberlake ve Rooney Mara da oldukça iyi iş çıkarmış gibi gözüküyorlar.


The Social Network’ü benzer biyografi filmlerinden ayıran en temel unsur, hikayenin ahlaki bir sonuca bağlanmaması. Film, kimin haklı olduğunu söylemiyor. Mahkeme sonuçlarını bile arka plana itilmiş. Çünkü anlatmak istediği şey adalet değil, sistemin kendisi.

En çarpıcı farklardan biri de filmin finali. Büyük zaferler, alkışlar ya da duygusal arınma yok. Sadece bir ekran, bir 'yenile' tuşu ve karşılıksız bir arkadaşlık isteği var. Bu sahne, modern insanın trajedisini özetliyor: Herkesle bağlantı halinde olup kimseyle gerçekten temas edememek.

Bu yönüyle The Social Network, teknolojiyi anlatan bir filmden çok, teknoloji çağında insan olmanın bedelini anlatan bir film desek başımız ağrımaz.

6 Temmuz 2010 Salı

The Stoning of Soraya M.

Öyle bir filmden bahsedeceğim ki, izlediğin en güzel film hangisi diye sorduklarında cevabını asla veremeyeceğim bu zamana kadar ve bundan sonra, yok öyle bir film henüz.Ama izleyip, seni etkileyen film hangisidir sorusuna cevabım artık hazır.


The Stoning of Soraya M.

Sahebjam arabası bozulduğu için izbe bir kasabada mahsur kalır. Burada Zahra adında bir kadına rastlar ve onunla sohbet etmeye başlar. Zahra yeğeni Soraya'nın hikayesini anlatmaya başlar.

İran bunu yaptı, yok müslümanlığa gönderme var, şu bu tarz olayları bir geçelim öncelikle. Bunlara aklım ermez, erse bile politik dava yada din davasını buraya karıştırmaya gerek yok.Ben yapılan olay değil, film hakkında konuşmanın daha iyi olacağını düşünüyorum.Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi, arabası bozulan bir gazeteci bir köyde konaklamak zorunda kalır ve rastladığı kadın, yıllardan köyden dışarıya çıkmayan bu olayı anlatmak, bunu köy dışına çıkartabilcek birine anlatmak ister.

Daha sonra hikayeye geçiyoruz hemen,konusu ismiyle musemma: recm. Kocasinin bosanma istegini kabul etmeyen bi kadin, kocasi bosamak icin elinden geleni ardina koymayan bi herif. hatta benim karim o.rospudur diye iftira atabilen bi serefsiz. bu herif bi hapishanede gardiyan olarak calisiyo yanilmiyosam. Bu herif benim karim orospu diye koy meydaninda bas bas bagirinca seriat mahkemesi toplaniyor ve kadinin taslanarak oldurulmesine karar veriyor.

İşte buradan sonra ufak noktalara dikkat çekmek gerekiyor.Başrolde oynayan erkek oyuncunun gerçek hayatta dövülmeye teşebbüs edilmesini ben filmi izledikten sonra okudum ve çok şaşırdım.Demek ki film bu tür tepkiler uyandırabilmiş.Söylenebilcek fazla birşey yok o yüzden seçerek yazmak gerekiyor aynı zamanda filmin zevkinide kaçırmamak için.Ama ''Recm'' kısmı öyle bir işlenmiş ki... daha önceki yazılarımda mutlaka değinmişimdir.İzledim filmlerde akıllarda kalan bazı sahneler wardır ki onları silemezsiniz ortadan yok edemezsiniz.An American Crime mesela bunlardan bir tanesiydi.Ufak kız çocuğuna yapılanlar asla silinmez.Aynı zamanda diğerlerine göre biraz daha hafif olsa bile 8MM de buna iyi örneklerden biridir.Sleepers filminde K.Bacon'un yaptıkları asla unutulmaz, replikleri bile.Ama daha etkileyicisini gördüm ben, bir an bile akıllardan ve gözlerden silinmeyecek olanı.Hani işkencenin tarifini yapıyorlar resmen..


Evet sahne biraz uzun tutulmuş, gerektiği zaman eleştirel olarak da yaklaşmak gerek.Filmin süresi 1.45 dakikaya yakın olduğunu düşünürsek, 2. yarının çok büyük bir kısmı bu sahneden oluşturulmuş.Söylemek gerekiyor ki, olay işlenişi sırasında ki çekimler gerçekten inanılmaz olmuş.Bir anlığına bile orada olduğunuzu düşünüyorsunuz ve yapılan olayın sizde ne tarz olumlu-olumsuz etkiler bıraktığına şahit oluyorsunuz.Dahası sadece izlerken değil, film bitiyor salondan çıkıyorsunuz bir sigara yaktığınız anda halen o sahneler aklınızda kalıyor.Zordur filmin sonunu unutturmak.Çünkü insan en son gördüğünü hatırlar, bu bilinç olarak yapılan birşeydir.Filmlerin sonunu bitirmek bu yüzden çok önemlidir, çoğu izleyici sonda çözülen filmleri severler benim gibi ama bu çok farklı, kesinlikle...

Uygulanan yöntemin çağdışılığından başka, bu tür konularla ilgilenen arkadaşlarım bana halen bu sistemin bazı yerlerde devam ettiğini söylediğinde şaşırdım kaldım.Hadi filmini izledik, yaşanmış bir olayı anlatmışlar ama halen yapılıyor olması gerçekten ibret verici.Aynı zamanda filmdeki diyaloglar tek kelimeyle inanılmaz olmuşlar.Hani bazı yerleri tekrar tekrar dinlemek istiyorsunuz, çünkü bu tarz ibret verici konuşmaları her yerde bulamıyorsunuz.Mesela bunlardan biri ve belkide en etkileyici olanı;

Muhtar İbrahim - Zina ile suclaniyorsun, masum oldugunu ispatlayabilir misin?

Soraya -Suclamayi yapan onlar, onlar ispatlasin sucumu.

Muhtar - Eger ki bir kadin kocasi tarafindan itham edilmisse, masumiyetini ispatlamak kadina duser, yok eger kadin kocasini itham ediyorsa kocasinin sucunu ispatlamak da kadina duser.

Zehra - yani butun kadinlar suclu, butun erkekler sucsuz.


Bu filmi gidip izlemeyecekseniz zaten fazla uğraşmayın ve uğraştırmayın kimseyi.Tek düze düşünceleri sevmem yada insanları düşüncelerinden dolayı ayırt etmem, ama film izliyorum, sinema seviyorum diyorsanız kendinize bu filmi mutlaka izlemeniz gerekiyor.Sadece konusundan dolayı izleyin gidin sonunda ağlayın demek adına değil, bir filmin ( gerçek hikaye bile olsa ) baştan sona kadar nasıl bir sıra halinde işlendiğini, hayatınızda daha önce duymadığınız görmediğiniz oyuncuların nasıl performans verdiği ve bu sizin hayaliniz olan hollywood starlarının aslında sadece şebekten ibaret olduğunu anlıyorsunuz.Gözlerdeki anlamlı bakışlar, o anki duyguyu yansıtabilmeyi yaşıyorsunuz filmde.Sahne çekimlerinde ağır ve hızlının nasıl kullanılacağı, kamera geçişleri hepsini burada bir kerede görebiliyorsunuz.Size sadece filmin ağır dram konusundan bahsetmeden bile bir sürü şey sıralayabiliyorum.Mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıttan bahsettim biraz önce.Umarım böyle bir filme haksızlık yapmamışımdır kendi adıma.

Notum 10/9.2

IMDB notu : 7.9/10

UnjustLucifer
dvdmovieworld.blogspot.com

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Capote

1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur.


Truman Capote rolünde Philip Seymour Hoffman'u, çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee rolünde de Catherine Keener'i gördüğümüz bu film için, sadece gerçek bir hikayeden uyarlama ya da biyografi dememiz yetersiz kalır. Philip Seymour Hoffman'a üstün performansından ötürü 2005 yılında En İyi Erkek Oyuncu oscarını getiren, aynı zamanda da 4 oscar adaylığı da bulunan film için, sinemaya "yansıtılmış" en başarılı hikayelerden biri dersek yanlış olmaz.

Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.


Philip Seymour Hoffman'ın tavırları ile adeta Truman Capote'u yaşattığı Capote filminde, başlangıç olarak etkilendiği bir olaydan kendine hikaye çıkartmak isteyen adamı görüyoruz. Zamanla cinayet zanlıları bulunup tutuklandıklarında ve Truman Capote Perry Smith ile karşılaştığında, olayların akışının farklı bir yöne gittiğini görüyoruz. Yabancı olarak gördüğü, ama tanıdıkça sanki yıllardır aynı hayatı yaşıyormuşcasına farklı bir bağ ile bağlandığı Smith için: "İkimiz onla aynı evde büyümüş gibiyiz. O arka kapıdan kaçmış, ben ise ön kapıdan." diyor Truman Capote. Buna rağmen üzülüp kendi yerine koyduğu ve bir tek onun "insan" olarak gördüğü Perry'e karşı o kadar da dürüst olmuyor. Ve filmin sonunda, vicdanıyla hırsı arasında sıkışmış bir adamın çırpınışlarını görüyoruz.

"Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür."
Truman Capote