Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2015 Pazar

Everest: Son Sözü Dağ Söyler

10-11 Mayıs 1996 tarihlerinde dünyanın en yüksek dağına düzenlenen tırmanışlar sırasında yaşanan ve sekiz kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan gerçek bir felaketten uyarlanan Everest filmi, insanın sınırlarını aşma arzusu, bazen onu daha önce hiç ulaşamadığı yerlere taşıyor, bazen de kendi sınırlarını neden zorladığını sorgulayamayacağı bir noktaya sürüklüyor. Bir yanda hayallerinin peşinden giden insanlar, diğer yanda onların bütün hesaplarını birkaç saat içinde altüst edebilecek kadar kayıtsız bir doğa var. Film boyunca asıl merak edilen şey, bu insanların zirveye ulaşıp ulaşamayacaklarından çok, oraya ulaşmak uğruna neleri göze aldıkları.


Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak, yalnızca fiziksel dayanıklılığın değil, iradenin, cesaretin ve insanın kendi gücüne duyduğu inancın da sınandığı bir deneyim olarak görülüyor. Fakat bütün hazırlıklara, yılların deneyimine ve en gelişmiş ekipmanlara rağmen Everest'in zirvesine ulaşmak, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ortadan kaldırmıyor. O dönemde Everest'e tırmanmak, yalnızca profesyonel dağcıların ve deneyimli kaşiflerin uğraşı olmaktan çıkıyor, yüksek ücretler karşılığında amatör dağcıları zirveye ulaştırmayı vadeden ticari bir maceraya dönüşüyordu. Bu değişim, dağa tırmanmanın doğasını da dönüştürüyor. Artık mesele yalnızca doğanın zorluklarıyla baş etmek değil, farklı deneyim seviyelerindeki insanları, belirli bir takvim doğrultusunda ve giderek kalabalıklaşan rotalarda zirveye ulaştırmak oluyor. Günümüzde olan da bu.

Felaketle sonuçlanan 1996 tırmanışlarında öne çıkan isimlerden biri, Adventure Consultants adlı şirketin kurucusu ve deneyimli dağcı Rob Hall (Jason Clarke). Hall, müşterilerini güvenli biçimde zirveye ulaştırmaya çalışan profesyonel bir rehber olarak hareket ediyor. Ekibinde, hayalini gerçekleştirmek isteyen posta çalışanı Doug Hansen (John Hawkes), dünyanın en yüksek dağlarına tırmanma hedefinin peşinden giden Japon dağcı Yasuko Namba ve Amerikalı iş insanı Beck Weathers gibi birbirinden farklı kişiler bulunuyor. Aynı dönemde Scott Fischer'ın liderliğindeki Mountain Madness ekibi de zirveye ulaşmaya çalışıyor. İki ekip arasındaki rekabet, kalabalıklaşan tırmanış rotaları ve zamanlama sorunları, zaten son derece tehlikeli olan koşulları daha karmaşık hale getiriyor.

Ancak felaketin belirleyici unsuru, yalnızca insanların aldığı kararlar olmuyor. Şiddetli bir fırtına, düşen sıcaklıklar, oksijen yetersizliği ve yüksek irtifanın insan bedeni üzerindeki yıkıcı etkileri, tırmanışın bütün dengelerini değiştiriyor. Zirveye ulaşmak için verilen mücadele, kısa süre içinde hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Gerçek olaylar, gazeteci ve dağcı Jon Krakauer'in Into Thin Air adlı kitabı başta olmak üzere çeşitli tanıklıklar ve anılar aracılığıyla kamuoyuna aktarılıyor. Everest de bu anlatılardan beslenerek yaşanan felaketi beyaz perdeye taşıyor.


Baltasar Kormakur'un filmi, gerçek hikayenin merkezine Rob Hall'u (Jason Clarke) ve onun liderliğindeki tırmanış ekibini yerleştiriyor. Bununla birlikte anlatı, tek bir kahramanın gözünden ilerlemiyor; farklı karakterlerin hikayeleri arasında dolaşarak felaketin kolektif boyutunu göstermeye çalışıyor. Bu tercih, olayların çok yönlülüğünü korumasına yardımcı olsa da karakterlerle kurulan bağı zaman zaman zayıflatıyor. Kimin hikayesinin merkezde bulunduğu, hangi kararın felakette ne ölçüde etkili olduğu ve yaşananların hangi noktada geri döndürülemez hale geldiği konusunda daha belirgin bir dramatik çerçeve sunulmasını engelliyor bu da.

Filmin en ilgi çekici taraflarından biri, Everest tırmanışının ticarileşmesine ilişkin arka planı. Dağ, burada yalnızca doğanın görkemini temsil eden bir mekan olarak kalmıyor; aynı zamanda satın alınabilen bir deneyimin, kişisel hedeflerin ve toplumsal prestijin kesiştiği bir alana dönüşüyor. Yüklü miktarda para ödeyen müşteriler, profesyonel rehberlerin yardımıyla dünyanın zirvesine ulaşabileceklerine inanıyor. Fakat ticari bir hizmet olarak sunulan şey, gerçekte kontrol edilmesi mümkün olmayan risklerle dolu bir mücadele. Dağın kendisi, müşterinin ne kadar para ödediğiyle ya da rehberin ne kadar deneyimli olduğuyla ilgilenmiyor.

Bu noktada filmde beni düşündüren temel mesele, insanın doğayı fethetme arzusundan çok, doğayı kendi beklentilerine uygun hale getirebileceğine duyduğu inanç oluyor. Zirveye ulaşmak, karakterler açısından yalnızca fiziksel bir hedef değil; yıllarca taşıdıkları hayallerin, kişisel mücadelelerin ve kendilerini kanıtlama çabalarının da karşılığı. Bu nedenle geri dönmek, bazıları için başarısızlığı kabul etmek anlamına gelebiliyor. Ne var ki dağcılıkta kararların bedeli, yalnızca hedefe ulaşılıp ulaşılmamasıyla ölçülmüyor. Yanlış zamanda verilen bir karar ya da birkaç dakikalık gecikme, yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebiliyor.

Yine de filmin bu çelişkiyi daha derinlemesine incelemesini bekliyorum. Tırmanışın bir turizm faaliyetine dönüşmesi önemli bir tartışma alanı açarken anlatı, bu konuyu çoğunlukla felaketin arka planında tutuyor. Dağcılık sektörünün işleyişi, müşteri beklentileri ve zirveye ulaşma baskısı arasındaki ilişki daha güçlü işlenseydi, yaşananları yalnızca doğanın acımasızlığıyla açıklamanın ötesine geçebilirdik.


Oyuncu kadrosu oldukça zengin bir film olduğunu söylemeliyim. Jason Clarke'ın canlandırdığı Rob Hall, filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Hall'u yalnızca deneyimli bir dağcı ya da müşterilerinden sorumlu bir rehber olarak görmüyorum. Aynı zamanda mesleki sorumluluklarıyla kişisel duyguları arasında sıkışan bir insanla karşılaşıyorum. Ekibini korumak, müşterilerini zirveye ulaştırmak ve verdiği sözleri yerine getirmek istiyor. Fakat bütün bu beklentiler, koşullar değiştiğinde doğru kararı vermesini zorlaştırıyor. Clarke, karakterin sakinliğini ve sorumluluk duygusunu öne çıkarırken onu kusursuz bir kahramana dönüştürmüyor. Rob Hall'un trajedisi de biraz burada yatıyor: Deneyim, iyi niyet ve sorumluluk bilinci, her zaman doğru sonucu garanti etmiyor.

John Hawkes'ın canlandırdığı Doug Hansen ise hikayenin duygusal açıdan en önemli karakterlerinden biri. Maddi imkanları ve mesleki konumu bakımından diğer bazı dağcılardan ayrılan Doug, Everest'e ulaşmayı kişisel bir hayalin gerçekleşmesi olarak görüyor. Onun için zirve, yalnızca bir coğrafi nokta değil; kendisine koyduğu hedefi tamamlamanın ve yapabileceklerini kanıtlamanın bir yolu. Hawkes, karakterin kırılganlığını ve kararlılığını abartılı duygusal çıkışlara başvurmadan yansıtıyor. Rob ile Doug arasındaki ilişki, profesyonel sorumlulukla insani yakınlığın çatıştığı anlarda önem kazanıyor. Ancak filmin bu ilişkiyi daha fazla derinleştirmesini, kararlarının ardındaki duygusal gerilimi daha açık biçimde göstermesini isterdim.

Josh Brolin'in canlandırdığı Beck Weathers, grubun daha gösterişli ve kendine güvenen üyelerinden biri olarak öne çıkıyor. Beck'in hikayesi, insan bedeninin sınırlarını ve hayatta kalma içgüdüsünün gücünü görünür kılan en çarpıcı anlatılardan birini oluşturuyor. Brolin, karakterin kendinden emin tavrının arkasındaki kırılganlığı da hissettiriyor. Buna rağmen filmin çok sayıda karakter arasında bölünen anlatısı, Beck'in yaşadıklarının bütün ağırlığıyla ortaya çıkmasını engelliyor. Onun hikayesine daha fazla alan ayrılsaydı, Everest hayatta kalma mücadelesinin psikolojik boyutuna çok daha güçlü biçimde odaklanabilirdi.

Naoko Mori'nin canlandırdığı Yasuko Namba da Everest'e ulaşmayı kişisel bir hedef haline getirmiş deneyimli bir dağcı olarak anlatıda yer alıyor. Ancak karakterin iç dünyası ve bu tırmanışa yüklediği anlam, filmin sınırlı süresi içinde yeterince açılmıyor. Benzer biçimde, Jake Gyllenhaal'ın canlandırdığı Scott Fischer'ın varlığı da ilk bakışta beklenenden daha sınırlı kalıyor. Rob Hall ile Scott Fischer arasındaki mesleki rekabetin ve farklı liderlik anlayışlarının anlatının temel çatışmalarından birine dönüşeceğini düşünüyorum. Fakat film, bu ilişkiyi bir süre sonra arka plana itiyor. Böylece karakterler arasındaki gerilimden doğabilecek dramatik olanaklar tam olarak değerlendirilemiyor.

Emily Watson'ın canlandırdığı Helen, ana kamptaki iletişimi ve organizasyonu yönetirken dağın uzağında bulunmasına rağmen felaketin doğrudan bir parçası haline geliyor. Watson'ın ölçülü oyunculuğu, karakterin endişesini kontrol altında tutmaya çalışırken yaşadığı çaresizliği görünür kılıyor. Onun sahnelerinde, uzaktaki bir insanın yaklaşan felaketi haberleşme araçları üzerinden izlemek zorunda kalmasının yarattığı gerilimi hissediyorum. Buna karşılık Keira Knightley ve Robin Wright'ın canlandırdığı eş karakterleri, çoğunlukla geride bekleyen ve haber almaya çalışan kadınlar olarak konumlandırılıyor. İki oyuncunun varlığına rağmen bu karakterlerin anlatıdaki işlevleri oldukça sınırlı kalıyor. Felaketin aileler üzerindeki etkisi önemli olsa da kadınların kendi duygusal deneyimleri daha derinlikli işlenebilirdi.


Everest'in en güçlü tarafı, dağın insan iradesini nasıl sınırlandırdığını göstermesinde yatıyor. Yönetmen Baltasar Kormakur, felaketi yalnızca karakterlerin yaptığı hatalar üzerinden anlatmıyor; doğanın kendi koşullarını dayattığı ve insanların bu koşullar karşısında giderek daha az seçenekle baş başa kaldığı bir atmosfer kuruyor. Başlangıçta planlı ve kontrollü ilerleyen tırmanış, hava koşullarının değişmesiyle birlikte bütün hesapların geçerliliğini yitirdiği bir mücadeleye dönüşüyor. Deneyim, hazırlık ve ekipman önemini koruyor, ancak bunların hiçbiri mutlak bir güvenlik sağlamıyor.

Bu açıdan film, insanın her şeyi kontrol edebileceğine ilişkin inancını sorguluyor. Felaketin ardından yaşananları geriye dönüp değerlendirmek, hangi kararın yanlış olduğunu belirlemek ve başka türlü davranılsaydı kimin kurtulabileceğini düşünmek kolaylaşıyor. Ancak olayların içindeyken verilen kararlar, aynı açıklıkla görülemiyor. Üstelik bir noktadan sonra seçenekler arasındaki fark giderek azalıyor; doğru karar bile insanı kurtarmaya yetmeyebiliyor. Benim filmden çıkardığım en önemli düşünce de burada beliriyor: İnsan, doğaya karşı verdiği mücadelede her zaman kazanabileceği bir oyunun içinde bulunmuyor.

Bununla birlikte Everest, bu düşünceyi zaman zaman felaket sinemasının alışıldık kalıplarıyla aktarıyor. Geride hamile bir eş bırakan karakterin hikayesi, yaklaşan trajediye ilişkin duygusal beklentiyi daha baştan belirginleştiriyor. Uzak mesafelerden kurulan telefon bağlantıları, endişeyle bekleyen aileler ve son anda verilen haberler de benzer bir işlev üstleniyor. Gerçek olaylardan alınmış olmaları bu sahnelerin duygusal karşılığını ortadan kaldırmıyor; ancak anlatının kimi bölümlerinde karakterlerin yaşadığı trajediyi daha derinlemesine anlamamı sağlamak yerine, beklenen duygusal tepkiyi üretmeye yöneldiklerini hissediyorum.

Ayrıca film, felaketin nedenlerini açıklarken insan kararlarıyla doğanın kontrol edilemez koşulları arasındaki dengeyi her zaman netleştiremiyor. Rob Hall ve Doug Hansen'ın zirveden iniş zamanlamasına ilişkin kararları önemli bir dramatik gerilim yaratıyor. Fakat bu kararların sonuçlarıyla fırtınanın kaçınılmaz etkileri arasındaki ilişki yeterince ayrıştırılmadığında, yaşanan felaketin hangi ölçüde önlenebilir olduğu belirsizleşiyor. Bunu filmin bütünüyle başarısız olduğu bir nokta olarak görmüyorum; gerçek olayların karmaşıklığını basitleştirmemek önemli. Yine de anlatının, belirsizliği daha güçlü bir dramatik yapıya dönüştürmesini bekliyorum.


Everest, gerçek bir felaketin yeniden canlandırılmasından daha fazlasını anlatma potansiyeli taşıyor. İnsanların neden tehlikeli hedeflerin peşinden gittiğini, başarı arzusunun ne zaman inada dönüştüğünü ve sorumluluk sahibi kişilerin bile nasıl çıkmazlarla karşılaşabildiğini sorgulayabileceğimiz bir hikaye sunuyor. Ancak film, bu soruların bazılarını ortaya atmasına rağmen hepsinin peşinden aynı kararlılıkla gitmiyor. Kalabalık karakter kadrosu, dağcılığın ticarileşmesine ilişkin sınırlı tartışma ve felaket sinemasının tanıdık duygusal kalıpları, anlatının etkisini yer yer azaltıyor.

Yine de Kormakur'un filmini yalnızca beklentilerini karşılayamayan bir felaket filmi olarak değerlendiremiyorum. Çünkü Everest, en azından bazı anlarında, insanın başarıya ulaşma arzusuyla doğanın kayıtsızlığı arasındaki uçurumu etkileyici biçimde görünür kılıyor. Dağın zirvesi, karakterlerin gözünde ulaşılması gereken bir hedef olarak belirirken benim için giderek başka bir anlam kazanıyor: İnsanların kendi sınırlarını aşabileceklerine ilişkin inançlarının sınandığı bir noktaya dönüşüyor.

Filmin sonunda aklımda kalan, yalnızca fırtınanın şiddeti ya da hayatta kalmak için verilen mücadele olmuyor. Asıl düşündüğüm, insanların neden bütün riskleri bilmelerine rağmen kendilerini böyle bir sınavın içine soktukları ve bu sınavı kazanmanın onlar için ne ifade ettiği oluyor. Everest, bu sorulara kesin cevaplar vermiyor; hatta zaman zaman onları yeterince derinleştiremiyor. Buna rağmen dağın görkemiyle insanın kırılganlığını yan yana getirdiği anlarda güçlü bir etki yaratıyor.