Safdie Kardeşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Safdie Kardeşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Safdie kardeşlerden Benny Safdie The Smashing Machine filmini solo olarak çekerken diğer kardeş Josh Safdie ise Marty Supreme ile karşımıza çıktı.  Marty Supreme daha ilk dakikalarında seyircisine şunu söylüyor: Bu bir spor filmi olmayacak. Film, 1950’lerin dekorunu kullanıp bizi güvenli bir dönem anlatısına davet eder gibi yapsa da, kısa sürede zaman algısını yerle bir eden bir kaosun içine çekiyor. Safdie kardeşlerin diğer filmleri gibi kamera durmuyor, sesler ve konuşmalar üst üste biniyor, karakterler nefes almadan konuşuyor. Tıpkı filmin baş karakteri Marty Mauser (Timothee Chalamet) gibi. Ve film masa tenisinden çok, hırsın bir karakter üzerindeki etkisine odaklanıyor.


1952 New York’unda geçen film, Marty Mauser (Timothee Chalamet) adlı genç bir masa tenisi oyuncusunun etrafında şekilleniyor. Marty'nin, bir ayakkabı dükkanında çalışırkenki tüm amacı Londra’daki dünya şampiyonasına gitmek. Ancak bu olayda ve bundan sonraki diğer olaylarda da olacak olan, Marty'nin amacı doğrultusunda karşılaştığı engellerde ahlaki sınır taşımadan, 'amaca ulaşan her yol mübah'cı yaklaşımını izliyoruz. Filmin ilk 40 dakikasını oluşturan bu Londra macerasında filmin ritmi sürekli artarak devam ediyor. Orada hem spor dünyasıyla hem de ek bir hedef haline getirdiği sinema yıldızı Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ile tanışıyor. Evet, Marty için kadınlarla olan ilişkilerdeki başarı kriteri, o kadını elde etmek. Kay Stone ile ilk sarılmasından sonra aynada kendisine attığı bakış ve gülümseme, bu başarının ardında yatan gururun dışavurumudur.

Marty’nin yolculuğu, klasik bir yükseliş anlatısından çok, ardı ardına gelen olaylar, başarısızlıklar ve etik sınır ihlalleriyle ilerliyor. New York'tan Londra'ya, oradan yeniden New York’a ve ardından Japonya'ya savrulan hikayede, Marty’nin hem sportif hem de kişisel anlamda 'yenilgi' ile kurduğu problemli ilişki film boyunca karşımıza çıkıyor. Ve şunu anlıyoruz ki Marty’nin en büyük rakibi Japon şampiyon Koto Endo (Koto Kawaguchi) ya da masa tenisinin kendisi değil. Kaybetmenin bi-zatihi kendisi en büyük rakibi. Film, bu açıdan bakıldığında zaferden çok hırsın ve yenilgi korkusunun portresini çiziyor. Bunu da bazı repliklerle güzelce ifade ediyor. Repliklerden alıntılarla durumu biraz daha izah edeyim.


Marty Supreme, bir insanın 'amacı' olduğuna inanmasının ne zaman bir erdem olmaktan çıkıp bir yıkım aracına dönüştüğünü sorgulayan bir film. Marty Mauser’ın dünyasında hayat, yalnızca kazanmak ve kaybetmekten ibaret. Arada durmak, düşünmek ya da geri çekilmek diye bir ihtimal yok. Bu yüzden Marty, Rachel’a (Odessa A'zion) söylediği “I have a purpose. You don’t. And if you think that’s some sort of blessing, it’s not (Benim bir amacım var. Senin yok. Ve eğer bunun bir lütuf olduğunu sanıyorsan, değil.)” cümlesi yalnızca bir aşağılama ya da karşısındakini hakir görmek değil, kendi varoluş manifestosunu dile getiren bir söylem. Amaç sahibi olmak, onun için bir  takıntı ve o amaç ona her şeyi yaptırabilir.

Film boyunca Marty’nin tüm gelecek tahayyülü tek bir hedefe kilitli: kazanmak. O yüzden Kay Stone kendisine "ya kazanamazsan" diye sorduğunda "başka bir ihtimalin varlığını kesinlikle kabul etmediğini" görüyoruz.  “This time next week, I’ll be the first American to ever win the British Open (Gelecek hafta bu zamanlar, British Open’ı kazanan ilk Amerikalı olacağım.)” derken de, aslında yalnızca bir turnuvayı değil, kendi var oluşunu garanti altına almaya çalışıyor. Marty için gelecek, yalnızca zaferle mümkün. Yenilgi ise bir sonuç değil, silinme tehdididir. Bu nedenle “You want me to lose? (Kaybetmemi mi istiyorsun?)” sorusu, masum bir şaşkınlık değil, varoluşsal bir panik durumudur. Kaybetmek, onun zihninde kabul edilebilir bir ihtimal değil çünkü. Kaybetmenin varlığını bütünüyle inkar ediyor.

Marty’nin hırsı bireysel olduğu kadar ideolojiktir de. “A win will do for the future of the sport (Bir galibiyet, bu sporun geleceği için yeterli olacak.)” dediğinde, kişisel arzusunu daha büyük bir anlatının arkasına da saklıyor. Josh Safdie burada, bireysel egonun nasıl kolaylıkla 'tarih yazma' gibi iddialara dönüştürülebildiğini gösteriyor. Marty’nin masa tenisinde kazanmaya duyduğu açlık, Amerikan rüyasının erken bir versiyonu gibi. Dünyayı ikna ederek, bastırarak ve hızla fethetme arzusu. Ve bu uğurda yapılan her şeyin mübah sayılması. Bu hırsın arka planında ise bastırılmış bir yenilgi korkusu  var. Marty’nin “My father was a compulsive loser (Babam iflah olmaz bir kaybedendi.)” cümlesi, kazanma saplantısının kişisel bir travmadan beslendiğini açığa çıkarıyor. Yenilgi, Marty için yalnızca bireysel bir başarısızlık değil, miras alınmış bir lanetin tekrarı. Arkadaşı için onun babasına söylediği "That’s (business success) in your DNA, and you passed that through to Dion.(Ticari zeka sizin DNA’nızda var, bunu Dion’a da aktardınız.” sözü ile kendi babasından 'loser' DNA'sı almış olmayı reddetmek ve bunu da herkese kanıtlamak istiyor. Kazanmak, bu laneti kırmanın tek yolu. Bu nedenle filmde amaç, bir motivasyon kaynağı değil; kaçınılması gereken bir kaderden kaçış aracı konumunda. Her şey 'amaç' etrafında gelişiyor. Yine arkadaşına söylediği "I give him a purpose (Ona bir amaç verdim)" sözü ile sahip olunan en gerçek şeyin bu olduğunu bize tekrar söylüyor.


Yönetmen tarafına baktığımızda Marty Supreme, Josh Safdie’nin Uncut Gems ve Good Time ile kurduğu tematik hattın doğal bir devamı gibi görünse de, bu filmlerle arasındaki farklar yönetmenin bakışındaki dönüşümü ele veriyor. Diğer kardeşten ayrı film çekmenin verdiği kişisel etki de olabilir bu. Üç filmde de merkezde, durmayı bilmeyen, krizle beslenen ve hayatı bir 'son hamle' mantığıyla yaşayan erkek karakterler var: Connie Nikas (Robert Pattinson-Good Time), Howard Ratner (Adam Sandler-Uncut Gems) ve Marty Mauser (Timothee Chalamet - Marty Supreme. Bu karakterlerin ortak noktası, risk almadan var olamayan, kaybettikçe daha büyük oynamaya mecbur hisseden bir psikolojiyle hareket etmeleri. Ancak Uncut Gems ve Good Time’da bu hareket hali daha çok kaçış ve hayatta kalma dürtüsüyle şekillenirken, Marty Supreme’te bu dürtü yerini açık bir varoluş inancına bırakıyor. Connie ve Howard sistemin içinde sıkışmış figürlerken, Marty ise sistemi kendi etrafında bükebileceğine inanıyor. Bu nedenle önceki filmlerde tempo seyirciyi bir sona, kaçınılmaz bir çöküşe doğru sürüklerken, Marty Supreme’te hareket bir sona değil, sürekli yeniden üretilen bir döngüde oluyor. Bir zamanlar Kinetix'in reklam sloganı olan 'Koş Yoksa Düşersin' diğer iki karakterinden çok Marty'de vucut buluyor.

Marty Supreme’i bu yılın filmleri arasından ayıran ve akılda kalıcı kılan şey, tek bir iyi özelliğe indirgenemeyecek kadar bütüncül ve riskli bir sinema anlayışıyla yapılmış olması. Film, hem biçimsel hem tematik olarak güvenli alanlardan uzak duruyor. Karakterini sevdirmeye çalışmıyor, iyi bir son vadetmiyor. Her şeyden önce film, tür beklentilerini bilinçli biçimde bozuyor. Bir spor filmi gibi pazarlanmasına rağmen, seyirciye motivasyon konuşmaları, zafer anları ya da duygusal doruklar sunmuyor. Aksine, başarı fikrini parçalayarak ele alıyor. Yetenek, disiplin ya da azim gibi kavramları yüceltmek yerine, bunların nasıl bir ego makinesine dönüşebileceğini gösteriyor. Filmi güçlü kılan bir diğer unsur, ritimle kurduğu anlatı ki bu Safdie kardeşlerin alamet-i farikası. 

Timothee Chalamet’nin performansı da filmi bu yılın diğer yapımlarından ayıran temel faktörlerden biri. Chalamet fiziksel olarak yorucu, duygusal olarak rahatsız edici bir performans sunuyor. Bu, yıl içinde sıkça karşılaştığımız ödül odaklı oyunculuklardan farklı olarak, karakteri parlatmak yerine hırpalayan bir oyunculuk anlayışı. Filme oyunculuğundan daha fazlasını da veriyor Chalamet. Aynı zamanda yapımcısı da olduğu bu filmin duyulması için bizzat reklam kampanyasını yönettiği, reklam uğruna Las Vegas'taki Sphere küresinin tepesine çıktığı biliniyor. Oyunculuğunun ve filmin tanıtımı için gösterdiği bu çabaların meyvesini Altın Küre ödüllerinde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alarak toplamaya başladı. Oscar'da da bu dalın en güçlü adayı. Bana göre Marty Supreme filmi de En İyi Film ödülünün en güçlü adaylarından biri. 


Kapanış kısmına geçecek olursak filmin sonunda Marty bir olgunluğa ulaşıyor mu, yoksa sadece hayatta kalmayı mı başarıyor, bu sorunun cevabı yok. Ama filmin başından beri Safdie’nin başarısı da burada yatıyor: Marty Supreme, oluşturduğu bir karakteri yargılamıyor, aklamaya çalışmıyor ya da onu cezalandırmıyor. Onu olduğu gibi, bütün gürültüsüyle, çirkinliğiyle ve enerjisiyle masanın ortasına bırakıyor. Tıpkı masaya bırakılan masa tenisi topu gibi. Ve o top hala sekmekte, nasıl bir vuruş yapılcağı da seyirciye kalmış.

Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.


Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.

Filme arka kapıdan baktığımızda merkezinde, profesyonel şiddetin bireyin kimliğini nasıl şekillendirdiği sorusunu görüyoruz. Kerr'in ringte sergilediği mutlak güç, gündelik hayatta duygusal donukluk ve iletişimsizlik olarak karşılık buluyor. Film,bu sporun kendisini yüceltmekten özellikle kaçıyor. O yüzden MMA'in o şatafatlı görselini biraz kapının dışında tutuyor yönetmen. Hatta aksine bu sporu, acımasızlığın kurumsallaşmış hali olarak ele alıyor ve Kerr'in zaferlerini bile rahatsız edici bir soğukkanlılıkla gösteriyor.

Benny Safdie'nin yazıp yönettiği bu filmde belgesel estetiği belirleyici bir rol oynuyor. Dövüş sahnelerinin çoğunun ringin dışından, iplerin arasından ya da yukarıdan çekilmesi, seyircinin aksiyona duygusal olarak dahil olmaması için bilinçli şekilde tercih edilmiş bu yüzden. Dwayne Johnson'ın yıldız imajı ise filmde önemli bir anlam da taşıyor. Benny Safdie, Dwayne Johnson'ın güreş geçmişi ve küresel şöhretini gizlemek yerine, bu imajı Mark Kerr'in 'hak ettiği ama ulaşamadığı' tanınırlıkla yan yana getiriyor. Dwayne Johnson'ın popülaritesinin bir kısmını Mark Kerr'e aktarıp hak ettiğini düşündüğü saygıya biraz olsun ulaşsın istiyor gibi. Bunun yanında kendisinden beklenenin üzerinden bir oyunculuk performansı sergilediği de söylenebilir.


Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor. 

Filmin yönetmenleri olan Benny Safdie ve Josh Safdie kardeşlerin filmografisine baktığımda oldukça sinemanın içinde olduklarını görüyoruz. Oyunculuk var, kısa ve uzun metraj filmler var, senaristlik var. Ne iş olsa yaparım diyen birileri gibi duruyor. (Ki bu filmde yönetmenlerden biri oyunculuk da yapıyor (Benny Safdie).) Ama kendilerinin ilk defa uzun metraj filmlerini izlediğim Good Time filminde, işlerini iyi de yapmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Bu ikiliyi takibe aldığımı belirtip filme geçiyorum.

Film, zihinsel engelli olan Nick Nikas'ın (Benny Safdie) bir terapi seansıyla başlıyor. Abisi olan Connie (Robert Pattinson) kardeşini koruduğuna inansa da onu kötü planlanmış bir banka soygununa sürüklüyor. Kısa sürede fiyaskoya dönüşen bu soygunda zihinsel olarak sorunu olan küçük kardeş Nick yakalanıyor ve Rikers Island'a gönderiliyor, abisi Connie ise kaçıyor. Bu noktadan sonra Good Time, tek gecelik bir kaçış ve kurtarma hikayesine dönüşüyor. Connie, Nick'i hapisten/hastaneden kurtarmak istese de, yaptığı her hamle durumu düzeltmek yerine daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Film ilerledikçe anlatı, bir soygun filminden çok, zincirleme hatalar silsilesine dönüşen bir kaosa evriliyor.

Filmde ana aksiyon kaçış. Bu kaçış yalnızca polislerden değil, sonuçlardan ve sorumluluktan da kaçışı içeriyor. Connie, sürekli olarak bedel ödememeye alışmış bir karakter olarak bu kaçışların baş faili. Film, bu alışkanlığı Connie üzerinden beyaz erkek alışkanlığı olarak gösteriyor. Çünkü Connie'nin karşılaştığı hemen herkes (göçmen, siyahiler, kadınlar), Connie'nin çıkarları doğrultusunda araçsallaşıyor. Aynı zamanda Amerika'nın görünmez adaletsizliklerine de bakış getiriyor. Suçlu ile mağdurun, güçlü ile güçsüzün kolayca yer değiştirdiği bir sistem eleştirisi de barındırıyor. 

Benney Safdie ve Josh Safdie, seyirciyi bu filmi izlerken yormaya ant içmiş. Kasıtlı yapılan bu tarz, amacına uygun olarak izlerken gerçekten yoruyor. Ancak bu yorgunluk bir şikayet olarak algılanmasın, aksiyonun bir parçasıymış gibi bir yorulma, filmi izleyiciye yaşatan. Kameranın çoğu zaman karakterlerin yüzüne yakın olması, izleyiciye de kaçacak, bakacak başka bir alan bırakmıyor. İster istemez o karakteri yakınında hissediyorsun. Connie karakterini canlandıran Robet Pattinson'ın performansı ise bu yapının merkezinde duruyor ve bu yükü benim de beklemediğim bir şekilde rahatlıkla kaldırıyor. Alacakaranlık serisi yüzünden uzak durduğum bir oyuncu iken beni ters köşe yapıyor.


Özetleyecek olursam, Good Time izleyiciyi iyi hissettirmeyi amaçlamayan, aksine yormayı hedefleyen ve bunu başaran bir film. Ahlaki ders vermiyor, rahatlatıcı ya da motive edici konuşmuyor. Bunun yerine seyirciyi Connie Nikas'ın zihninde ve bedeninde dolaştırıp onu yoruyor. Bunun yanında filmin benim için kazanımı takibe alacağım 2 yönetmen ve geçmişin bendeki algısını yıkmayı başarmış olan Robert Pattinson oluyor.