Bu soruya filmin, otorierleşen iki karakteri olan Josh ve karısı Liz üzerinden cevap verecek olursak;
- Aşağılanma ve başarısızlık duygusu
- Aidiyet ihtiyacı
- Güç ve kontrol arzusu
Steven Soderbergh'in son filmi The Christophers, bir eserin kıymeti, onu üreten sanatçının niyetiyle mi, yoksa onu pazarlayanların açgözlülüğüyle mi ölçülür sorusuna cevap arıyor. Film ilk bakışta küçük ölçekli bir karakter draması gibi görünse de, ilerledikçe sanat dünyasının ikiyüzlülüğünü, miras kavramını ve insan ilişkilerinin çürümüş yanlarını açığa çıkaran bir anlatıya dönüşüyor.
Savaşın gölgesinde yaşamaya çalışan bir ülke, yokluklara ve belirsizliğe rağmen sinemasında üretmeye devam ediyor. Ukrayna, bugün sadece var olmaya değil, aynı zamanda anlatmaya da direnirken, U r the Universe gibi filmlerle imkansızlıklar içinde bile güçlü ve evrensel hikayeler kurabileceğini gösteriyor ve 1972 yapımı Solaris filmini sevenleri kendisine de davet ediyor.
Bir canavarın dışarıdan gelmesine gerek yoktur, o zaten sizinle birlikte yaşamaktadır. Qna isim vermiş, onu sevmiş, hatta ona “aile” demiş olabilirsiniz. Ancak bunun yaşanacaklara engel olabileceğini garanti edemezsiniz. Primate, izleyiciyi klasik korku kalıplarının ötesine taşıyarak, güven duygusunun nasıl bir anda parçalanabileceğini neredeyse acımasız bir netlikle gösteriyor. Çünkü burada tehdit, bilinmeyen değil; fazlasıyla tanıdık olanın içinden doğuyor. Ve belki de en ürkütücü soru tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor.
Bir hapishanede özgürlüğe en çok yaklaştığınız an, aslında onu kaybetmeye en yakın olduğunuz an olabilir mi? Wasteman tam da bu sorunun etrafında dolaşıyor ve bunu yaparken izleyiciyi nefes alamayacağı kadar dar bir alana sıkıştırıyor. Sertliğiyle sarsan ama asıl gücünü karakterlerinin iç çatışmalarından alan bu yapım, şiddeti sadece bir araç olarak kullanıp insan ruhunun kırılganlığına odaklanıyor. Daha ilk sahnelerden itibaren, izlediğimiz şeyin yalnızca bir hapishane hikayesi değil; aynı zamanda hayatta kalma, suçluluk ve umut üzerine kurulmuş bir psikolojik savaş olduğunu hissediyoruz.
Bir düşünün, restoranda oturmuş yemeğinizi yiyorsunuz ve içeriye, üzerinde plastik poşetten hallice bir yağmurluk olan, garip kabloları bedenine dolamış bir adam giriyor. Önce dilenci sanıyor ve masanıza gelip sizi rahatsız etmemesini diliyorsunuz. Sonra elinde tuttuğu bir düğme ile bu kez bir intihar bombacısı, bir soyguncu olduğunu düşünüyor ve ölmemeyi istiyorsunuz. Ama o araya giriyor ve şöyle diyor: "Bu bir soygun değil ve ben gelecekten geldim!"
Good Luck, Have Fun, Don't Die filminin açılış sahnesi böyleydi. Sam Rockwell'in canlandırığı isimsiz bu karakter gelecekten geldiğini iddia ediyor ve hatta bu gelişinin ilk olmadığını, bu anın daha önce defalarca yaşandığını ve her birinin sonu kötü bittiğini de ekliyor. İlgi çekici bir başlangıç ve Sam Rockwell neşesi ile filme başlamak iyi hissettiriyor. Ama devamında bazı 'ama'larım da var.
Film yüzeyde bir yapay zeka isyanı hiakyesi gibi görünse de aslında felaketi yapay zekanın da öncesine dayandırıyor. "Her şey sabah telefon görüşmesiyle başladı. Başlangıçta insanlar uyanır, yatakta e-postalarını kontrol eder, Facebook'a bakar, kaydırır, Twitter, X, Y, Z, neyse işte. Sadece birkaç dakika. Önemli bir şey değil. Ama sabah telefon görüşmeleri giderek uzadı. Sonunda insanlar tamamen yataktan kalkmayı bıraktılar. Toplum çöktü. İnsanlar beslenme tüplerine bağlanmak zorunda kaldılar. Tıbbi malzeme sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Ama diğer her şey berbattı. Kimse dünyanın sonunun geldiğini fark etmedi bile. " tiradıyla meseleyi bize özetliyor filmin başında. Tüm bu sosyal mesajı filmin başında verdiği için filmin devamına bir fikir bırakmıyor. Terminator'de olduğu gibi, fikri tüm filme yaymadan başında veriyor ama sonrasında aksiyon şöleni sunuyordu. Bu sebeple bu filmden de beklenen buna evrilmesi oluyor.
"Bunu daha önce denedim. Resetleyip tekrar deniyorum." repliğini kullanıyor bu gizemli ve homeless görünümlü karakter. Bu replikler, hayatın bir video oyunu gibi deneyimlenmesine dair bir metafor içeriyor. Sonsuz deneme hakkı, sorumluluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Eğer her şey tekrar edilebiliyorsa, hiçbir şey gerçekten önemli olamaz.
Film, karakterlerin geçmişine yaptığı flashback'lerle alt katmanlı mini hikayeler sunuyor. Ekrandan kopamayan öğrencilerle bağ kuramayan bir öğretmenin, ölen çocuğunun teknolojik kopyasıyla yeniden bağ kurmaya çalışan bir annenin, dijital dünyaya alerjisi olduğu için bunun bedelini yalnızlıkla ödeyen bir genç kızın hikayeleri. Bu karakterler, teknolojinin farklı yüzlerini temsil ediyor: bağımlılık, simülasyon, kaçış, gerçeklikten kopuş... Bu noktada şu soruyu soruyor bize: teknoloji bize çözüm mü sunuyor, yoksa sorunun ta kendisi mi?
Filmin zaten tematik olarak benzerleri hali hazırda ve yakın zamanda var iken daha farklı bir metot denenmek istenmiş olmasını anlayış karşılamakla beraber, bu denemenin çok da başarılı geçmediğini düşünüyorum. En net şekilde yapay zekaya olan isyanı kısmı ile The Michells vs The Machines animasyonuna tematik olarak çok buna benzeyen bir yapım. Orada da meselenin teknolojinin kendisi olmadığını, insan olduğunu söylüyordu. Yine buna benzer film olan Don't Look Up filmini de ekleyebiliriz. Orada yaklaşan felaket bir gök taşı iken ve insanların yaklaşmakta olan bu felakete olan duyarsızlığını anlatırken, bu filmde bu felaket insan kaynaklı ekran süreleri oluyor. Kaosu ve anlatımdaki komik unsurları ile de benzettiğim bir diğer film de Everything Everywhere All at Once.
Safdie kardeşlerden Benny Safdie The Smashing Machine filmini solo olarak çekerken diğer kardeş Josh Safdie ise Marty Supreme ile karşımıza çıktı. Marty Supreme daha ilk dakikalarında seyircisine şunu söylüyor: Bu bir spor filmi olmayacak. Film, 1950’lerin dekorunu kullanıp bizi güvenli bir dönem anlatısına davet eder gibi yapsa da, kısa sürede zaman algısını yerle bir eden bir kaosun içine çekiyor. Safdie kardeşlerin diğer filmleri gibi kamera durmuyor, sesler ve konuşmalar üst üste biniyor, karakterler nefes almadan konuşuyor. Tıpkı filmin baş karakteri Marty Mauser (Timothee Chalamet) gibi. Ve film masa tenisinden çok, hırsın bir karakter üzerindeki etkisine odaklanıyor.
Bazı filmler izleyicisine hikaye anlatmayı amaçlamaz, onu bir tanıklığın içine hapsetmek ister. The Voice of Hind Rajab da o filmlerden biri. 29 Ocak 2024 günü, bir İsrail saldırısıyla paramparça olmuş bir aracın içinde, 6 cansız bedenin arasında sağ ama yaralı olan 6 yaşındaki bir kız çocuğunun Filistin Kızılay'ıyla yaptığı telefon konuşmalarının kullanıldığı bu yapım, sizi o güne ve o gün yaşananlara tanıklık etmek istiyor. Kayıtlara geçen ses kadar ömrü kalan bir kız çocuğunun, yardım çığlığına şahit olmak, yıllarca Yahudi Soykırımı filmi izleyip de üzülmüş her sinemaseverin boynunun borcudur.
Sinemada Yahudi Soykırımı’nı konu alan filmler, Schindler’s List’ten The Pianist'e uzanan geniş bir yelpazedeki bu filmler çoğunlukla 'geçmişle yüzleşme' söylemi etrafında şekillendi. The Voice of Hind Rajab ise bu geleneği ters yüz ederek, tarihsel olarak kapanmış bir travmayı anlatmak yerine, henüz tamamlanmamış ve hala sürmekte olan bir şiddetin ortasında konumlanıyor. Film, izleyiciyi olayın tam içinde, sonucu en baştan bilinen ama yine de engellenemeyen bir ölümle yüz yüze bırakıyor. Yahudi Soykırımı filmlerinde sıkça karşılaşılan kurtuluş, tanıklık ya da anlatı yoluyla adalet duygusu burada bulunmuyor. Onun yerine, uluslararası sistemin işleyişi içinde normalleşmiş bir kayıtsızlık teşhir ediliyor. Bu nedenle film, önceki soykırım filmlerinden ayrılıyor. Artık yapabilecekleri bir şeyin olmadığı soykırımlara üzülenleri, hala devam etmekte olan bir soykırımı durdurmaya çağırıyor.
Film, Venedik Film Festivali’ndeki prömiyerinde 24 dakika süren ayakta alkışlarla karşılanmış; birçok eleştirmen tarafından 'izlenmesi zor ama kaçınılmaz' olarak tanımlanmıştı. Brad Pitt, Joaquin Phoenix, Rooney Mara, Alfonso Cuaron ve Jonathan Glazer gibi isimlerin projeye destek verip yapımcı olması, filmin uluslararası görünürlüğünü artıran bir diğer sebepler. Ki Jonathan Glazer'in yönettiği ve yine Yahudi Soykırımına bir bakış açısı sunan The Zone of Interest filmi, geçtiğimiz sene Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar almıştı ve bu film de o dalda yine Oscar'a aday. Aynı zamanda film, etik açıdan sert eleştiriler de aldı; bazı yorumcular Hind’in gerçek sesinin dramatik yapı içinde kullanılmasını sömürü riski taşıyan bir tercih olarak değerlendiriyor. Ancak benim tepkim filmin anlatısında. Ona da birazdan değineceğim. Önce filmin içeriğinden ve yönetmenin sunumundan biraz daha bahsetmek gerekiyor.
The Voice of Hind Rajab, kolay tüketilen, mesafeli bir politik film değil. İzleyiciden tarafsızlık ya da soğukkanlılık talep etmiyor Aksine, rahatsız edip yük bindiriyor ve unutmayı imkansız kılıyor. Etik açıdan tartışmalı, biçimsel olarak sert ve duygusal olarak yıpratıcı olsa da, film tam da bu nedenle önemli. Hind’in sesi burada bir sembole indirgenmeden, bir çocuğun var olmuş olduğunun, yardım istemiş olduğunun ve karşılık alamadığının inkar edilemez kanıtı olarak kalıyor. Geçtiğimiz günlerde Filistin adına düzenlenen bir etkinlikte konuşan Manchester City teknik direktörü Pep Guardiola'nın dediği gibi 'ben tarafsız değilim, Filistin tarafındayım' demeye davet ediyor.
The Secret Agent, izleyicisini açıklıkla değil, kuşkuyla karşılayan bir film. Kleber Mendonça Filho, askeri diktatörlük dönemindeki Brezilya’yı anlatırken büyük tarihsel başlıklara yaslanmak yerine, gündelik hayatın içindeki küçük kırılmaları, sessizlikleri ve eksik bırakılmış cümleleri tercih ediyor. Bu yüzden film, klasik bir politik gerilim ya da ajan hikayesi olmaktan çok, baskı altında yaşamanın sinemasal bir hafıza kaydı gibi ilerliyor.
Oscar zamanı hazır yaklaşmaktayken, güçlü adaylıkları bulunan One Battle After Another filmini ve Oscarda güçlü duran kategorileri üzerine bir şeyler karamanın zamanı geldi. Sinners filmi gibi her dalda adaylığı olan bir tipte değil ama bazı kategorilerde oldukça güçlü ve hatta akademinin sevdiği türden bir aday profiline sahip. Önce filmi, sonra da adaylıklarını konuşmaya geçelim o zaman.