Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2026 Cuma

It Was Just An Accident: Panahi Döndü

2025 Cannes Altın Palmiye ödülünü alan Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, Cannes Film Festivali'nde yalnızca bir film olarak değil, uzun yıllardır süren politik ilişkinin son halkası olarak konumlanıyor. Panahi, Cannes için sadece İran sinemasının önemli bir ismi değil, festivalin ifade özgürlüğü, sanatsal direniş ve sinemanın politik sorumluluğu üzerine kurduğu söylemin yaşayan bir sembol ismi. Ancak Panahi'nin başarısı, bu sembol yükünü bir avantaja çevirmesinden değil, tam tersine, filmi bu yükün arkasına saklamayı reddetmesinden kaynaklanıyor.


Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, basit bir tesadüfle başlayan bir hikayeyi, baskı, hafıza ve adalet gibi ağır kavramların tartışmaya açan politik bir alegoriye dönüştürüyor.  Panahi, bu filmde ne doğrudan bir manifesto yazıyor ne de seyirciyi net bir ahlaki sonuca yönlendiriyor; aksine, yaşanmış travmaların ortasında sıkışıp kalan sıradan insanların içsel çatışmalarını görünür kılıyor. Film, yönetmenin kişisel deneyimleriyle kolektif belleği ustaca iç içe geçirirken, intikam fikrinin ne kadar kaygan ve tehlikeli bir zeminde durduğunu da sorguluyor.

Film, gece vakti ailesiyle yolculuk eden bir adamın, arabasıyla bir köpeğe çarpmasıyla başlıyor. Kaza sonrası gittiği tamirhanede çalışan Vahid (Vahid Mobasseri), adamın yürüyüşündeki ses ve ritimden, onu geçmişte hapishanede kendisine işkence eden bir görevliyle özdeşleştiriyor. Bu sezgiyle hareket eden Vahid, adamı kaçırıyor ve onu çölde öldürmeye karar veriyor. Ancak kısa sürede içinde bir kuşku beliriyor: "Ya yanlış kişiyse?" Bu belirsizlik, Vahid’i geçmişte aynı cehennemi paylaşmış diğer insanlarla bir araya getiriyor. Bu saatten sonra bir fotoğrafçı, bir gelin-damat, eski mahkumlar ve öfkesini kontrol edemeyen bir adam, bir minibüsün içinde hem fiziksel hem de ahlaki bir yolculuğa çıkıyor. Film ilerledikçe hikaye, bir intikam anlatısından çok, karar verememenin ve beklemenin yarattığı varoluşsal gerilime dönüşüyor.

It Was Just an Accident, ana hikayesini bir kenara koyarak adalet ile intikam arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu merkezine alıyor. Panahi, “hak edilmiş ceza” fikrini romantize etmek yerine, bunun mağdurlar üzerinde yarattığı yeni bir yükü gösteriyor. Filmdeki karakterler, geçmişte yaşadıkları şiddeti yalnızca anılarla değil, bedenlerinde ve duyularında taşırdıklarını; kimisi sesiyle, kimisi kokuyla, kimisi dokunarak celladını tanımaya çalışmasından anlatıyor Panahi. Bu duyusal bellek, mantığın yerini alan bir içgüdüye dönüşüyorr. Panahi’nin asıl sorusu nettir: Sistematik şiddetin mağduru olan biri, aynı yöntemlere başvurduğunda özgürleşebilir mi, yoksa yalnızca zinciri mi sürdürür?

Film aynı zamanda güncel İran gerçekliğine köklü biçimde bağlıdır. Rüşvetin sıradanlaşması, resmi görevlilerin 'hediye' talep etmesi, gündelik hayatın içine sinmiş baskı atmosferi, trajikomik sahnelerle aktarılıyor. Bu mizah, acıyı hafifletmekten çok daha rahatsız edici bir etki yaratıyor; çünkü gülünç olan, sistemin ta kendisidir.


Panahi’nin sinemasında bireyler çoğu zaman tek başına var olmaz; anlatı, farklı sınıflardan ve ruh hallerinden karakterlerin bir araya gelmesiyle şekillenir. The Circle’daki kadınlar nasıl birbirlerinin hikayesini devralıyorsa, Taxi Tahran’da arabaya binen yolcular nasıl kolektif bir İran panoraması sunuyorsa, It Was Just an Accident’ta da eski mahkumlar bir ahlak masasına dönüşüyor.

Panahi, önceki filmlerinde olduğu gibi burada da açık referanslardan çok dolaylı çağrışımlarla çalışıyor. Çölde tek ağaç etrafında geçen sahneler, doğrudan Waiting for Godot’ya göz kırpıyor; hatta film içindeki karakterlerin bu göndermeyi dile getirmesi, Panahi’nin bilinçli bir teatral sahne kurduğunu gösteriyor. Beklemek, eylemsizlik ve karar verememe, Beckett’vari bir varoluş haline dönüşüyor. Ve tüm bu sekans, filmin en güzel çekimini içeriyor.

Ayrıca, adamın sandık benzeri bir kutuda taşınması, Hitchcock’un Rope’unu ve kara mizahıyla da The Trouble With Harry’yi anımsatıyor. Ancak Panahi, Hitchcock gibi gerilim oyunlarını bir seyir zevkine dönüştürmüyor; aksine, seyircinin rahatını bozan etik bir gerilim yaratıyor. Bu yönüyle film, popüler sinemanın intikam anlatılarını ters yüz eden bir ton taşıyor.


It Was Just an Accident, intikamın tatmin edici bir çözüm olmadığını yüksek sesle ilan eden bir film değil; daha çok, bu düşüncenin içini sessizce boşaltan, rahatsız edici ve düşündürücü bir film. Panahi, ne bağışlamayı yüceltiyor ne de cezalandırmayı kutsuyor. Seyirciyi, cevabı olmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Onca şiddetten sonra insan kalmanın bir yolu var mı? Bu açıdan film, yalnızca İran’daki baskı rejimine dair değil, evrensel bir vicdan sınavına dair güçlü ve kalıcı bir sinema deneyimi sunuyor.

28 Haziran 2024 Cuma

Mars Express

Fransız yönetmen Jeremie Perin'in ilk uzun metraj animasyon filmi Mars Express, bilimkurgu dünyasının bilinen bir hikayesini yeniden işlemiş. Siberpunk bir evrende insan ile yapay zeka donanımlı robotlar arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alan bu film Mars'ta geçiyor. Bu animasyon filmde biraz Blade Runner, biraz Ghost in the Shell, biraz da tersine Matrix bulacaksınız. Herkes hazırsa kemerleri bağlayın, Mars ekspresi kalkıyor. 


Kısaca filmin hikayesinden bahsedeyim. 23.yüzyılında, Matrix filminde insanlar ile robotlar arasındaki savaşı başlatan 'robot avı' hareketleri benzeri gibi olaylar, robotları ve robotlarla yaşamı benimseyen insanları Mars'ta yaşamaya mecbur etse de, bir arada yaşayan insan kolonileri ve sentient robotların (duygusal zekaya sahip robotlar) ilişkilerinin pek de iyi olmadığı bir dönemde geçiyor. Film, Aline Ruby adlı bir dedektifin ve hologram kafalı android ortağı Carlos Rivera'nın etrafında dönüyor. Carlos Rivera gerçek bir insan polisi iken ölmüş ve mevcut bilinci bir robota entegre edilerek yaşamına kaldığı yerden robot olarak devam eden birisi. Ölümüne kadarki bilinci kendisine yüklü olduğu için eski eşini ve kızını duygusal olarak unutmuş da değil üstelik. 

Robotlar ve insanlar arasındaki bu gerilimde robotlardan yana olan ve robotların insanlara boyun eğmesinden kurtulması için çalışan insan hackerlarının peşine düşüyor bu iki dedektif. Bir yandan davayı çözmek için uğraşırlarken, Aline alkol bağımlılığıyla mücadele ediyor, android ortağı Carlos ise geçmişteki ailesine olan takıntısının peşine düşüyor ara ara. Marsta ister biyolojik ve ister mekanik bir varlık olun, insana ait duygusal ve sosyal yüklerden kaçamıyorsunuz kısaca. Bu bağlamda yönetmenin bize anlatmak istedikleri, ne kadar ileri teknolojiyle donatılmış olursa olsun, insanlığın temel varoluşsal krizlerin üstesinden gelemeyeceği fikrine dönüşüyor. 


Film, insan ve yapay zeka arasındaki ilişkiyi, kimlik ve varoluş gibi felsefi temaları ele alıyor. Mars'taki robotlar, insan kontrolünden kurtulmak ve kendi kaderlerini belirlemek için bir karar vermiş gözükseler de yarı insan yarı robot bilincindeki Carlos bize Matrix filminin sonunda bıraktığı "acaba içimize ekilen bu özgürlük umudu da mı bir program illüzyonu" düşüncesini sunuyor diğer robotlara. Özgürlük sandıkları inanışın birer son olacağı düşüncesine nedense ikna olmuyorlar. 

Mars Express filminde sadece bireylerin değil, toplumların da teknoloji altında ağır sınav verdiği bir dünyayı betimliyor. Dünya, işsizlerin ve ekonomik olarak geride kalanların yaşadığı bir bataklık haline gelmiş. Bu, yapay zekalı robotların insan emeğinin yerini almasıyla ortaya çıkan ekonomik uçurumun trajik bir sonucu olarak sunuluyor. Mars'ta bile zengin-fakir arasındaki ayrım teknolojik ölçüde derinleşmiş, zenginler performanslarını arttırmak için 'doppelganger'ler satın alırken, fakir öğrenciler beyinlerini ya da bedenlerini kiralayarak eğitimlerini finanse ediyor. 


Yapım olarak incelediğimizde 2D animasyon tarzını modern dijital efektlerle birleştirmişler. Bir yanan nostaljik gelirken diğer yandan da yüksek teknolojiye sahip bir geleceği etkileyici bir şekilde sunuyor. Bu tarzında yine ana fikri desteklediğini düşünüyorum. Ne kadar modernize olursak olalım, biz hala eski biziz fikrini. 

Olmuşları: Her ne kadar 2D olsa da görsel sunumu, oluşturduğu Mars atmosferi ve bilimkurguya katkıda bulunduğu yeni bilimsel fikirler.
Olmamışları: Hızlı anlatım ve olgunlaşmamış karakter gelişimleri. 

Tüm bunların ardında beni düşünceye iten ise kendisine hala stil oluşturamamış Türk Sineması'nın belki de şansını böyle animasyonlarla denemesi gerektiği fikri. Nasıl ki otomobil sevdasına içten yanmalı motorlar yerine direkt geleceğin teknolojisi olan elektrik motorlu arabalar ile, uçak maceramıza insanlı uçaklar yerine geleceğin uçakları olan insansız uçaklar ile başlayıp günceli yakalamışsak, sinemanın belki de geleceği olan animasyon alemine giriş yapmalıyız. Yoksa dağda bayırda 15 dakika yürüş yapan insanların karelerini daha çok çekeriz.

12 Ağustos 2023 Cumartesi

Other People's Children

Rebecca Zlatowski'nin Other People's Children (aka Les Enfants des autres) filmi, modern kent yaşamındaki 'yarım kalmışlık(!)' hissini, kadın duygusallığı üzerinden incelikle işleyen bir film. Paris'in parlak vitrinlerinin ardındaki derin yalnızlıkları, geç kalma korkusunu ve bir başkasının kurulu düzenine dahil olmaya çalışmanın yıpratıcı ağırlığını taşıyan Rachel, kırklı yaşlarına yaklaşırken hayatının ritmini başkalarının kararlarına göre ayarlamak zorunda kalan pek çok kadının temsilcisi konumunda. 


Rachel (Virginie Efira), sevgilisi Ali'nin (Roschdy Zem) eski evliliğinden olan küçük kızı Leila (Callie Golcalves) ile kurduğu bağ sayesinde, uzun süredir bastırdığı annelik isteğini test etme imkanı buluyor. Ancak filmin senarist/yönetmeni Rebecca Zlotowski Rachel'ın bu arzusunu, melodram içeren bir çığlıkla değil, sessiz ve gündelik anların arasına gizlenmiş yüz ifadeleriyle göstermiş. Küçük bir kızın elini tutarken, kız kardeşinin yeni doğmuş bebeğine bakarken, bir öğrenciyi savunurken.. Rachel'ın annelik vasfı sadece biyolojik bir mesele değil yani. Şefkati, emeği ve sabrı hali hazırda var ama kaderi, onun tüm bu özelliklerini kendi çocuğuna gösterebilme şansını belirsiz kılıyor.

Zlotowski'nin filmde kurduğu dünya, çoğu Paris filmleri gibi romantik-komedilerin aksine, tatlı bir acı sunuyor. Filmin ritmi bilerek yumuşatılmış, sahneler sık sık elipslerle kesilmiş, duyguları seyircinin üzerine abanmak yerine yedire yedire verilmiş. Yönetmenin bu nazik tavrı mevcut duyguyu dramatize etmemek için olsa da izleyici olarak bazen duyguya bürünecekken kamera ile uzaklaştırılıyor oluşumuz duyguyu yoğun yaşamamıza engel oluyor. 

Filmin dramatik kısmı, Ali ve eski eşi Alice (Chiara Mastroianni) arasındaki bağdan da besleniyor. Hikaye de bu kısım da var yani. Zlotowski, üçlü ilişkide bir 'kötü' yaratma kolaycılığına kaçarak eski eşi kötü duruma getirmiyor, her karakteri kendi kırıklarıyla var ediyor. Ayrıca Rachel'ın en büyük rakibi zaten Ali'nin eski eşi değildir, geçip gitmekte olan zamanın ta kendisidir. Zira Ali yeni bir hayata başlama lüksüne sahipken, Rachel'ın geleceğe dönük hayalleri giderek daralan bir koridora sıkışmış gibi. Bu gerçek, filmin en can yıkıcı meselesi.


Other People's Children filmi, modern kadınlık deneyimine incelikle yaklaşan, küçük anlardan büyük duygular çıkaran zarif bir film. Yumuşaklıktan sebep, yer yer duygunun sınırlandığı doğru, ancak tam da bu nazik dokunuş, filmin kırılgan güzelliğini oluşturuyor. Yönetmen izleyiciden, Rachel'ın hikayesini bir 'tamam olma ya da eksik kalma' olarak değil, yaşamın dalgaları arasında kendi ritmni bulmaya çalışan bir insanın sessiz direnci olarak görmesini istiyor gibi. bu yüzden bazı sahnelerde Rachel üzerinden seyirciye de şunu fısıldıyor gibi: "annelik bazen sahip olmak değil, temas etmektir."

(Rachel'i canlandıran Virginie Efira'yı daha önce Benedetta filmin de izlemiştik.)

30 Eylül 2022 Cuma

Athena: France (may) on Fire!

10 dakikalık tek çekimden oluşan açılış sahnesinin muhteşemliğiyle her yerde konuşulan Athena filmi, Netflix yapımı olan ender kaliteli filmlerden biri olmuş. Uzun çekim sahneleriyle izleyicisini atmosferin içine çeken bu filmi biraz yorumlayalım. Ama genel görüşümü şimdiden özetleyeyim: Mükemmel bir yönetmenlik, çok güzel ve her daim güncelliğini koruyan bir konu ama sonlara doğru vasat bir bitiriş..
( Filmin kamera arkasını ve o meşhur giriş sahnesinin nasıl çekildiğini izlemek için aşağıya buyrun. )



Paris gettosunda polislerce(!) öldürülen küçük bir çocuğun ardından çıkan olayların anlatıldığı bu filmin gövdesini bir aile oluşturuyor. Ölen çocuğun, karakterleri farklı 3-benzemez abisi ( Kerim, Abdel, Muhtar) ve annesi..Bu 4 karakteri biraz tanımlamak gerekirse:

Karim: Bu 3lünün en küçüğü, abisinin tabiriyle bozulan yeni neslin temsilcisi ve en radikal görüşlüsü. Kardeşini öldüren kişilerin isminin verilmesi için ayaklanmayı başlatan ve tüm o kaosu organize eden çete lideri. (Bu karakteri canlandıran Sami Slimane'nin ilk ve tek oyunculuk deneyimi bu filmmiş bu arada)

Abdel: Ortanca kardeş. Yıllarca Fransa ordusu için savaşmış, madalyalar almış ve o toplumu özümsemiş bir birey. Ayaklanmalarda her iki taraftan da olan çevresi için ara buluculuk rolünü üstlenen kişi. 

Muhtar: Ailenin en büyüğü. İki kardeşinden de alaşımlar yapmış ve bunu makyavelist ölçüde kendisine fayda sağlar hale getirmiş bir kokain ve silah kaçakçısı. Olaylar ve görüşler umurunda değil, kendi yoluna bakan bir tip.

Anne: Bu 3lüyü bir arada tutan unsur. Babaları farklı olan bu 3lüyü kardeş yapan bileşke. Filmin adının barış tanrıçası olan Athena'dan geldiği düşünülürse, filme adını verebilecek olan yegane dişi karakterin anne motifi olduğunu söyleyebiliriz. Film süresince her 3 kardeşi de sırayla arayıp teskin etmeye çalışan ve onları düşünen kapsayıcı bir motif. 

Bu 4 karakterden 1'i dışında diğer 3'ü baştaki halleri üzerine tüm filmi devam ettiriyorlar. Değişime uğrayan tek karakter ortanca kardeş olan Abdel. Devlet yanlısı olan duruşu ile başlayan karakter, önce cenaze evine geldiğinde üzerindeki askeri kıyafeti çıkarıp kendisine verilen yerel kıyafeti giymesiyle diğer tarafa yolculuğunun başlayacağını önceden bize sezinletiyor. Ancak kıyafet değişimi sonrası eski devletçi tavrından yine ödün vermiyor. Karakterin bu değişimi sürece iyi yedirilememiş ve tek bir sahne sonrası keskin U dönüşü ile bu geçiş sağlanıyor. Filmin aşağıya doğru evrilen kısmı da zaten bu noktada başlıyor. lki dakika önce herkesi sukunete davet eden o Abdel gidiyor, bir anda tüm isyanı organize eden çete liderine dönüşüveriyor.

Avrupa'da giderek artan göçmen sorunu ve aynı doğrultuda artan milliyetçilik akımı, bu filmin hikayesini uzunca bir süre gündemde tutacaktır. Sayıları günden güne artan etnik gruplara karşı olabilecek yerli neo-faşist grup saldırılar için bir ön sezi oluşturur nitelikte çünkü. Film bu konuda, gerek olayları başlatan kesimin manipüle edilmiş olabileceğini ve gerekse de tüm olacaklara rağmen her daim herkesi kapsayan bir Anne/Athena rolünün bulunabileceğini izleyicisine aşılamak istiyor.  Bu filmde kötü gösterilmeyen, aksine iyi ve tüm bu olaylardan masum, hata mazlum ayrılan taraf Fransız polisi çıkıyor. 

Filmin en büyük alkışını şüphesiz yönetmen Romain Gavras hakediyor. Paris doğumlu Yunan asıllı olan Gavras'ın filmdeki gettolardan çıkan biridir diye düşünürken karşıma aksi bir profil çıktı. Ailesi bütünüyle sinema sektörünün içinde. Öyle ki babası Costa Gavras oscar ödüllü bir yönetmen. 1969 yapımı Z filmi ile Yabancı Dilde En İyi Film ödülünün yanında, En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerine de adaylığı bulunmuş. Geçtiğimiz senelerde Parazit filminin elde ettiği büyük başarıyı kısmen de olsa geçmişte elde etmiş bir yapımın yönetmeni. Böylesine donanımlı bir aileden çıkan yönetmenin bu derece başarılı bir iş çıkarmasına bu yüzden şaşırmamalı.  


Açılış sahnesinin nasıl çekildiğini bu videodan izleyebilirsiniz.



21 Eylül 2022 Çarşamba

The Taste of Things: Yemekte Aşk Var

Anh Hung Tran'ın yönettiği bu filmin birçok adı var. 'The Pot-au-Feu' ilk olanı, sonra 'La passion de Dodin Bouffant' ve bizim kullanacağımız olan 'The Taste of Things'. Film, Marcel Rouuff'un 1924 tarihli bir romanından uyarlanmış. Yemek detayları ve iştah açıcı lezzetler üzerine odaklanan, yemeği paylaşma, aile ve arkadaşlık için bir metafor olan 'foodie (yemek düşkünü)' üzerine bir janra. Yemekler ilginizi çekmeyecekse de ilginizi çekecek biri var bu filmde: Juliette Binoche.


Film, 1980'lerin Fransa'sında geçiyor ve tutkulu bir gurme olan Dodin (Benoit Magimel) ile onun olağanüstü yetenekli aşçısı ve uzun süredir sevgilisi olan Eugenie (Juliette binoche) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Dodin, bütün gününü en kaliteli yemekleri düşünmek ve yemekle geçirirken, Eugenie onun yemek taleplerini yaratıcı ve içgüdüsel bir tavırla sunumluyor. Mekan olarak Dodin'in evindeki mutfakta ve yemek odasında geçiyor. Hikaye, yaklaşık 35-40 dakika süren, detaylı bir yemeğin hazırlanışını ve tüketimini gösteren, büyük ölçüde diyalogsuz bir açılış sahnesiyle başlıyor. Yönetmen Tran, bu uzun ve sakin açılışla adeta meydan okurcasına bir karar alarak, izleyiciyi karakterlerin yaptığı işi izleyerek tanımaya davet ediyor. Filmin ritmini belirleyen ton da bu sahne oluyor.

Bu sahne aracılığıyla Dodin ve Eugenie arasındaki ilişkiyi, sarf edilen sözlerden ziyade, eylemler üzerinden anlıyoruz. Yirmi yıldır beraber çalışan, mutfakta be dışında birbirinin etrafında zahmetsiz bir samimiyetle hareket eden bir ortaklıkları var. Eugenie, bu 20 yıl boyunca Dodin tarafından kendisine edilen sayısız evlenme tekliflerini reddeden bir aşçı ve aynı zamanda bir sanatçıdır. 

The Taste of Things filminde yemek hazırlama eylemi hem gerçek, hem de mecazi anlamlar taşıyor. Yemeğe gösterilen özen, karakterlerin birbirine duydukları hisleri ifade ediyor. Yemek pişirmek, onlar için bir yaratış eylemidir. Hem fiziksel gıdanın, hem de duygusal gıdanın. Duygular, kelimelerden çok yemek aracılığıyla ifade ediliyor. Hastalan Eugenie için hazırlanan bir tatlının incecik hamuruna Dodin'in özlemi katılıyor mesela. Sevgiyle pişirilmiş ve kaşıkla yenilen bir omlet, en içten bir sone kadar saf ve samimi kalıyor. 


Yönetmenin, yemek ve tenin duyusal deneyimleri arasındaki paralellikleri vurgulamasında, özellikle de bir armut tatlısından sonra Binoche'nin çıplak kalçasına yapılan çekimin incelikten yoksun bulduğumu ekleyeyim. Her ne kadar Juliette Binoche ve Benoit Magimel iyi bir oyunculuk sergilese de aralarındaki aşksal anlamda bir uyumsuzluk da seziliyor. Belki yanlış bir cast seçimidir, bilemiyorum. Ama yemek yapmak ve aşık olmak arasındaki ilişkiyi anlatan şöyle bir gerçek de var: Birisi için yemek pişirmek ile birisini sevmek arasında hiçbir fark yoktur.

27 Nisan 2022 Çarşamba

Sundown: Duygusuzluk Portresi

Michel Franco'nun yazıp yönettiği ve Tim Roth'un başrolünde oynadığı Sundown filmi; sınıf, kayıp ve insan ruhunun soğuk boşluğu üzerine bir film. Zengin bir İngiliz ailenin tatilinin trajik bir olayla kesintiye uğramasıyla başlıyor, ama baş kahramanın şok edici tepkisi hikayeyi beklenmedik bir yöne sürüklüyor.

Usta oyuncu Tim Roth'un canlandırdığı Neal Bennett tam bir bencillik abidesi olarak filmin merkezinde yer ediniyor. Meksika'nın Acapulco kentinde, kız kardeşi Alice (Charlotte Gainsbourg) ve iki yeğeniyle lüks içinde bir tatil yaparken, annelerinin ölüm haberini alıyorlar. Herkes cenaze için apar topar İngiltere'ye dönmeye hazırlanırken, Neal pasaportunun kaybolduğunu bahane ederek tatiline devam ediyor. Buradan bakınca biraz Albert Camus'nun Yabancı kitabı akıllara geliyor. Peki öyle mi?

Bennett kardeşlerin, zengin bir imparatorluğun varisleri olduğunu öğreniyoruz. Neal'in yaşama bakış açısı, endüstrileşmiş bir sömürüyü finanse edenlerin yaşam tarzlarına işaret eden bir sembolizm olarak okunabilir. Ama yine de filmin mesajı kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış. Neal'ın bu tavırları, her şeyi havaya uçurma ihtiyacı mı yoksa birçok zengin karakter gibi, bir ömür boyu birikmiş ayrıcalıkları reddetme arayışı mı belli değil. Neal, paraya ilgi duymadığını ve göreceli olarak küçük bir aylık maaşla yetindiğini öğrendiğimizde bu soruya cevaplar arıyoruz çünkü. Neal'ın ailesinin zenginlik kaynağına duyduğu tiksintiyi akla getiren kesilmiş domuz vizyonları görmeye başlamasıyla cevaba biraz yaklaşıyoruz. Çünkü bu ailenin servetinin ardında büyük bir domuz kesim tesisi yatıyor.

Sundown filmi, yönetmen Franco'nun daha önceki filmlerinden New Order'daki gibi provokatif çizgide işleniyor. Franco, duygusal sadeliği yansıtan orta mesafeli çekimlerle karakterini uzaktan çerçeveler. Tim Both'un etkileyici, donuk oyunculuğu sayesinde ayakta duran film, hayattan umudunu kesmiş ve duygusal olarak kopmuş bir adamın hikayesini bizlere verse de ötesine fazla gidemiyor ve mesajıyla sınırlı kalıyor. 

16 Ekim 2021 Cumartesi

Benedetta: Kilise'nin Günah Keçisi

Paul Verhoeven'in, kutsal olanla bedenselliği aynı kadrajda çarpıştırarak seyirciyi rahatsız etmeyi amaçladığı ve amacına uygun olarak gösterildiği Cannes'da da tepkiler aldığı son filmi Benedetta, 17. yüzyıl İtalya'sında geçen ve gerçek bir tarihsel figürden ilham alan bir film. İlk bakışta dindar kesimlerce 'skandal' etiketi vurulsa da, yönetmenin amaçladığı sansasyondan ziyade, dini iktidar, beden politikaları ve inanç mekanizmaların birbiriyle nasıl çalıştığı ve birbirlerini nasıl sabote ettikleri üzerine. 


Benedetta, küçük yaşta ailesi tarafından bir manastıra verilen gerçek bir kişiyi, Benedetta Carlini'nin hikayesini anlatıyor. Dolayısıyla Hristiyan anlatısında bilinen bir figürün hikayesi. Çocukluğundan itibaren mucizelere tanık olduğu iddia edilen Benedetta (Virginie Efira), yetişkinliğinde de İsa ile ilgili vizyonlar gördüğünü ve hatta onunla yakınlaştığı yönünde iddialarda bulunuyor. İddia ettiği bu vizyonlar onu manastır içinde hızla yükseltirken, diğer yandan da dikkatleri üzerine çekiyor. Aynı dönemde şiddet gördüğü gerekçesiyle ailesinden kaçıp kiliseye sığınan bir kız olan Bartolomea (Daphne Patakia) ile Benedetta arasında bastırılmış arzular bedensel karşılık buluyor. Ama film netlikten kaçınıyor, Benedetta'nın İsa ile görüşmeleri olan gerçek bir azize mi, yoksa bir sahtekar mı sorusuna net cevap vermiyor. Bunun yerine bu belirsizliğin çevresinde gelişenlere kamerasını çeviriyor.

Filmde Benedetta'nın hikayesi üzerinden, beden ile inanç arasındaki gerilim konu ediliyor. Hristiyanlıkta, özellikle Katolik Hristiyanlıkta, kadının bedeninin tarihsel olarak 'tehlikeli', 'günaha yatkın' ve denetlenmesi, kontrol altında tutulması gereken bir alan olarak görülüyor. Filmde tekrar eden 'en büyük düşmanın; bedenindir' fikri, yalnızca bireysel bir ahlak öğretisi değil, aynı zamanda kurumsal bir baskı dökümanıdır. 

Aynı zamanda film, dini kurumların mucizeyi nasıl bir ekonomik ve politik sermayeye dönüştürdüğünü de resmediyor. Veba, kıtlık ve korku ortamında Kilise'nin mucizelere duyduğu ihtiyaç, Benedetta'nın bedeni üzerinden yürümeye çalışıyor. Bu bağlamda film, bireysellikten çıkıp, iktidarın gücünü korumak için inancı nasıl araçsallaştırdığını gösteriyor.

Filmde, Katolik Hristiyanlık anlatısında olan bazı mitlere, inançlara da göndermeler mevcut. Mesela Benedetta'nın ellerinde ve ayaklarında yaraların belirmesi ve sonra kaybolması, Katolik'teki Azizlerin İsa'nın çarmıhta edindiği yaraları bedenlerinde taşıdığı inancına bir gönderme. Bu sahne ile Benedetta'yı azizleştiriyor. Yine Benedetta'nın İsa'nın kendisiyle evleneceğini söylemesi, kadın Azizlerin kendilerini "İsa'nın gelini" olarak tanımlamasına bir gönderme. Bunlar dini anlatılarda olan, her Katolik'in kabul edeceği yaklaşımlar. Filme oluşan tepkinin sebebi ise farklı. Bu kadar azizleştirilen bir figürün, saflık ve günahsızlık sembolü olan Meryem'in heykelinden yapılan obje ile cinsellik yaşaması provokatif bulunuyor. 


Tüm bunlar gösteriyor ki filme tepki göstermek için Katolik Hristiyanlığın anlatısını biraz bilmek ve bu anlatılara öyle ya da böyle taraf olmak gerekiyor. Onun haricinde bir sinema eseri olarak bakacak olursak da zaman zaman dağınık ve ton olarak kararsız görünse de, Benedetta tam da bu kararsızlığıyla izleyiciyi rahatsız etmeyi amaçlayan bir film. Dini baskıyı doğrudan vaaz veren bir dille eleştirmeden, kadın bedenini tam sahnenin ortasına yerleştirerek, ona yapılan baskının absürtlüğünü gösteren bir film. Dini anlatı olarak izleyenler 'Benedetta Aziz mi yoksa sahtekar mı?' sorusuna cevap isteseler de yönetmen sorunun başka yerden sorulmasını istiyor: "Asıl sorun kadın bedeni mi?" 
Buna benzer bir soru The Magdalene Sisters filminde de sorulmuştu.

24 Şubat 2012 Cuma

Hugo uzerinden Sinema

“Eğer rüyaların nerden geldiğini merak ediyorsan, etrafına bir bak. Burası onları inşa ettiğimiz yer!”

Martin Scorsese, Hugo filmini eski bir yapimci/oyuncu/yonetmen olan Georges Melies'in hayatindan uyarlama olan bir kitabin uyarlamasidir. Yani gercegin iki defa uyarlanmis halidir. Peki bu uyarlamalara ragmen filmde gorduklerimiz ne derece dogru? Buyuk bir oranda dogru. En azindan Georges Melies uzerine anlatilan kisimlari ile. Kendi yaptigi makine ile film cekmeye baslayan Melies sinema tarihinin, filmlerinde konuyu isleyen ilk yonetmenidir. Ondan once filmde de birkac ornek gosterdigi gibi kisiler icin sinema birkac fitigrafin hareket etmesi idi. Bu fotografin ne oldugunun onemi yoktu. Kisiler sadece hareketli fotoya gelmislerdi tipki koye ilk defa gelen bir Sari Mercedes'i izlemeleri gibi. Bu yuzden bu sinema denen seyin simdilik bir merak oldugunu ve yakin zamanda ilgisini yitirecegini dusunen fazlaydi. Ama Melies bunlardan biri degildi.

Eski meslegi sihirbazlik olan Melies bu sanatini daha genis produksiyonlarla icra edip, gosterisinin daha genis kitlelerce izlenmesini ve hayalinde canlandirdigi fakat tiyatro sahnesinde bunu gerceklestirmenin olanaksiz oldugu fikirleri, gercege dokebilecegi bir alan bulmustur artik; Sinema.


“Sinemada sözün hiçbir değeri yoktur, ama hareket her şey demektir.”


Brian Selznick'in romanindan sinemaya tasinan Hugo filminde Martin Scorsese bu soze sadik kalarak fazla diyaloga girmektense hareket unsurunu on planda tutuyor. Scorsese'den hic beklenmedik kamera akislari, renk tonlamalari ve manzara sunumlari. Beni bu filmde en cok sasirtan ve heyecanlandiran da bu olmustu. Izlerken defalarca yonetmeni cidden Scorsese di mi diye dusunmeme neden oldu. 3D kullanarak adeta yeni bir yonetmen kimligine burunmuse benziyor. Eski gercekciliginden, sikilmis o da filmdeki Isabelle karakteri gibi macera arayaslarina girmis olabilir bilmiyorum. Ama her ne olmussa Martin Scorsese, iyi olmus.

Film ile Martin Scorsese uyusmazliginin, daha dogrusu eski filmlerine nazaran bizi sasirtmacasinin, bir nedeni olmali diye dusunuyorum. Benim bildigim Scorsese kadrajda unutulmus set malzemelerini bile kaldirmayi gerek gormeyen, ' aman yaa 3-5 bardak da cekmissek nolmus ki' diyen bir yonetmeni dusunuyorum, bir de filmde kullanilan eski filmlerden goruntuleri orijinalinden almayip kendisi tekrar ceken Scorsese'i.

Bunu 2 seye bagliyorum:

Birincisi; Georges Melies'in sinemada buldugu o buyulu atmosferi, Martin Scorsese'nin 3D'de bulmasi
Ikincisi; Martin Scorsese'nin Georges Melies'e olan hayranligi.

Temennim bu Pazar aksami gerceklestirilecek Oscar Odul Toreninden eli bos donmemesi yonunde.

Filmde az da olsa yuzunu gosteriyor Scorsese

28 Kasım 2011 Pazartesi

La Haine Üzerinden Vinz'e Mektup


İnsan,silah ve tekrar insan. Kadraj üçünü kaldıramaz venamlunun ucundaki insan mutlaka kadrajdan çıkmak zorunda kalır. Ölüm kazanır.

Peki bu sefer namlunun ucunda kim var Vinz? Silahımızı kimedoğrultuyoruz? Her sinirlendiğimizde hıncımızı alacak birilerini bulmamız mıgerekiyor? Polisler,ırkçılar ve sistemin yanlışları. Her zaman sorun halinegetireceğimiz birileri vardır. Polisler evin etrafındadır,dazlaklar için iki sokak ötesi yeterlidir ve anlaşamadığımız bir dolu insan var. Peki esas sıkıntı dolu silahla adam olunuyormu Vinz? Öldürmeye yakın olan ölüme de bir o kadar yakındır. O silahın belindeolmasının bir nedeni de bu değil midir? Eğer eğitim alsaydın silahı belinetakanın sen değil her gün küfrettiğin dünya düzeni olduğunu da fark ederdin Vinz.Bu düzen senden hem ölmeni hem de öldürmeni bekliyor. Sen de bu düzenden her sıkıldığında silahınasarılıyorsun bir nevi oyunu bozmak istiyorsun ama bir gün içinde düzeni silahlakim değiştirebilmiş ki Vinz?


Özgüven önemlidir,saygınlık önemlidir ve belinde SmithWesson var ise her ikisine de kolay yoldan ulaşırsın. Bilirim Taxi Driver filmini de çokseversin. Her sabah aynanın karşısında Traviscilik oynayarak meşhur repliği hayatına kazıdığını dabilirim. Belki de günün birinde repliği kullanmayı da düşünüyorsundur. Mermileriyle kötüleri yenen anti-kahraman Bickle. Toplumun dışlanmışı olduğu için mi Travis'i kendine yakın buluyorsun yoksa banliyöde yaşayan her çocuğun rol idolü Travis midir? Silahlar böyle filmlerde çok işe yarar da Paris de başına sadece dert açar bunun farkında değil misin Vinz? Silah ölümün kokusunu alır ve sen bugün olduğundan farklısın.


Her zora sıkıştığında belinde silah taşıyor olmanın özgüvenivar Vinz. Peki bir silahla kaç kişiyi öldürebilirsin? Polisleri yok edebilirmisin? Peki ya ırkçıları? Geçinemediğin insanları bile yok edemezsin Vinz. Ayrıcaiyi polisleri ne yapıcaksın? İntikam silahla mı alınır? Değişmesi gerekenininsanlar değil de olgular olduğunun farkına ne zaman varıcaksın? İnsanlarıöldüren silah değil gene insanlardır ve karamsarlığı da insanlar getirir.Dünyanın kötülükleri de biziz Vinz. Dünyanın bizim olduğunu zannediyorsun değilmi? Oysaki dünya sahipsiz ve biz sadeceişgalcileriz. İyi ve kötü huylarımızla. Keşke elindeki silah kötülülüklere ateşedebilseydi. Şiddeti silahla yok edebilmek ironik geliyor değil mi? Peki ırkçılığıyok edebilsek Vinz? Gecenin bir yarısı sırf renginden dolayı arkadaşlarınasaldırılması seni silahına yöneltiyor değil mi? Haksız olmadığın gerçekler varama ölüm haklılığı korur mu? Paris banliyölerindeki polislerle lüks semtlerinpolisleri bile aynı değil Vinz. Bunun sen de farkındasın. O silahla keşke toplumsalsınıfları da yok edebilsek. Lafı açılmışken kapitalizme de silahınla ateşedebilir misin? Zira bilirsin eşitsizliğin ucu oraya kadar gidiyor ve onu dabizler yarattık ve ancak bizler öldürebiliriz. Şimdiye kadar her şey yolundadediğimiz her olgunun önüne geçmen gerekiyor.


Elinde Smith Wesson’ı tutuyorsun ve gördüğün gibi ateşedilebilecek bir çok olgu var. Mermilerin hepsine yetmeyebilir ama insanlığıöldürmekten daha değerli değil midir Vinz? Ama gerçek şu ki olguları yokedemedikçe birbirimize daha çok saldırıyoruz. Düzeni kıramadıkça çarpıştığımızrenklerimiz,dillerimiz ve sınıflarımız oluyor. En sonunda ise küfürler saçarak silahı birbirimize doğrultuyoruz. Oyunun sonunda yeri geliyor senölüyorsun, yeri geliyor ben ölüyorum ve mutlaka o mermiyi insanlık yiyor.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Midnight in Paris



Yaşamı varoluşumuz üzerinden tanımlayacak olursak esas mesele kader olgusunu istekler varolduğu noktaya eğebilmektir. Güzel bir eş , zevk alınan bir iş ve kaliteli yaşam standardı muhakkak ki birçoğumuzun hayalini kurduğu yaşamın belirgin yönleridir. Midnight in Paris filminde bu özelliklere sahip olan Gil’in hayatını farklı bir yöne kaydırmaya başlamasını konu alır. Bu konuda Gil’in yardımcıları aşık olunacak bir şehir ve rol model olarak gördüğü sanatçılardır.

Bazı ilişkileri yaşanılabilir kılan en büyük özelliklerden biri şehir ve zaman olgularıdır. Şehirlerin insan duyguları üzerinde farklı tesirleri vardır ve muhakkak birine yaşanılabilir gelen bir şehir, bir başkası için her dönem anlamsızlığını korur. Gil ve Inez çifti için de Paris şehri her iki kalıba örnek teşkil eder.

Hollywood’un şaşalı gösterişinden ve onun samimiyetsiz gerçekliğinden nefret eden Gil’in gişe amacı güden film senaryosu yazmak yerine roman yazarı olmak istemesi ve yazdığı romanın bir çıkmaza girmesi onun duygularının evrimleşmesine neden olmuştur. Böyle bir dönemde Paris’e gelmiş olması kitabının devamı için önem teşkil etmektedir. Aşık olunabilecek şehirler listesinde bir çok kişinin tepeden sayacağı şehirlerden biri olan Paris, Gil üzerinde de olumlu duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur. Diğer yandan tatiller dışında Malibu’dan ayrılmayı düşünmeyen ve duyguardan ziyade mantık ilişkisi yaşayan Inez’in Gil ile ilişkilerin anlamsızlığı beyazperdeye çarpar. İlişkilerinde sevgiden ziyade güzellik ve kariyer odaklı bir birlikteliğe sahip oldukları ilk sahneden son sahneye kadar kendini hissettirir. Bu nedenle farklı bir şehirde ilişkilerini tartmış olmaları esas duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur.



Filmin göze çarpan en önemli iki detayı; kültürel egonun hissiyata karşı yenik düşmesi ve altın çağ üzerine yapılan tartışmalardır. Film boyunca kültürlü bir profesörün bilgisiyle insanları etkisi altına almaya çalışması ve alkış aldıkça yüzündeki mutluluğun beyazperdeye çarpışına tanıklık ederiz. Nitekim çoğunlukla bilginin esas amacı gösteri peygamberliği yapmaktır. Bilgiyi kendisinden ziyade başkaları için kullanan insanların bir örneğini teşkil eden Profesörün, Inez’i etkisi altına alması bilginin gücünü gösterir. Bir tablonun hangi ressam tarafından hangi yılda çizildiğine önem verenler kadar Gil gibi o tablonun yarattığı hissiyata ve resmin sahibi için ne önem teşkil ettiğini düşünenler de vardır. Profesör, Paris’i görülecek müzeler, tadılacak şaraplar olarak görürken ; Gil yağmurda yürünecek ve sokaklarında kaybolabileceği bir şehir olarak görmektedir. Bu hususta hissiyatın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Gil sokaklarında kaybolduğu şehirde gerçeküstü bir zaman diliminin içerisinde kendini bulur.

Filmin ikinci çıkış noktası ise “Altın çağ” üzerine yapılan tartışmalardır. Geçmişe duyulan özlemin esas kaynağı yaşamın tıkanıklığı ve tekdüzeliğidir. bu nedenle geçmiş her zaman daha cezbedici ve huzur dolu gelmektedir. Karmaşadan yoksun bir geçmişin muhakkak ilgi çekici yönleri vardır. Gil’in de özlemini duyduğu ve Altın çağ olarak nitelendirdiği zaman dilimi 1920li yıllardır. Zira geçmişe duyduğu özlemin belki de en göze çarpan detayı , romanının esas karakterinin sahip olduğu nostaljik eşyalar satan dükkandır. Burada Gil’in işinde varolan mutsuzluk ve romanına bir çıkış bulamaması geçmişe dair özlem kurmasını tetiklemektedir. Geçmişle ilgili düşüncelerin çoğu subjektif yargılardır zira yaşanılan zaman diliminde oluşan mutsuzluk insanı bu düşünceye itmektedir. Filmde Gil dışında bu konuyu tartışan karakterlerden E.Hemingway için Rönesans , Adriana için ise 1890lı yıllar Altın Çağın varolduğu yıllardır. Muhakkak ki yaşadığımız zaman dilimi de bir asır sonra bir çok kişi için altın çağ olarak tanımlanacaktır. Altın çağ’ı tetikleyen bir diğer olgu da rol modellerdir. Gil'in hayatında S.Fitzgerald ve E.Hemingway'in yeri çok büyüktür. Bu nedenle bu ikilinin ve daha bir çok sanatçının yaşadığı 1920li yıllar Gil’i cezbetmektedir. Altın çağ ile ilgili tartışmaları da gene Adriana ile yaptığı bir tartışmayla bitirir ve hissiyatın,duygunun altın çağ seçimindeki önemini de zamanla kavramaya başlar.



Woody Allen, Midnight in Paris filminde gerçeüstücülük ve altın çağ tartışmalarına yer vererek yapımın ilişkiden bağımsız evrimleşmesine odak noktası oluşturmuştur. Filmde Gil karakterini yaratırken kendine uygun bir karakter yaratıp, oyunculuğu Owen Wilson’a vermiş olması üstadın film karakteri olarak kendi oyunculuğunu devam ettirecek birini bulduğunu göstermektedir. Zira Owen Wilson mimikleri, şaşkınlığı, naif kişiliği ve hızlı konuşmasıyla tam olarak Woody Allen’ı canlandırmıştır. (bir tek gözlüğü eksiktir!) Filme ivedilikle monte edilen sanatçılar da yer yer hızlı bilgi akışına neden olsa da izlediğimiz bir sinema filmi olduğu için yönetmenin kısıtlı sürede buna başvurması kaçınılmazdır diyebiliriz. Adrien Brody’nin yarattığı S.Dali karakteri umarım bu filmle sınırlı kalmaz ve farklı bir yapımda daha uzun sürelerle kendisini bu rolde izleyebiliriz. Diğer yandan Hemingway karakteri ve M. Cotillard'ın oynadığı Adriana karakteri bizlere sinema perdesinden de olsa 1920li yılların havasını yaşatmıştır. Woody Allen’ın uzun süre New York üzerinden anlattığı hikayelere Avrupa’nın önemli şehirlerinde devam ediyor olması hiç kuşkusuz izleyicide farklı bir merak konusu oluşturuyor.Geçtiğimiz senelerde Londra ve Barcelona’ya bizleri aşık eden yönetmen Paris’in büyülü dokusunu da filme monte ederek izleyicinin filme bağlılığı arttırmıştır.Yeni filminin çekimleri için Roma’da olan yönetmen hiç şüphesiz bizleri yepyeni şehirlere aşık edecektir.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Before The Rain


Taraf olmanın neredeyse zorunlu olacağı dönemlere doğru gittiğimizi düşünürken, neden taraf olmamak gerektiği üzerine bir film öneriyorum size. Tabi konu savaşsa... Taraf olmayıp ne yapacağız diyorsanız Alexander Kirkov'un yaptıklarına bakmak yeterli. Milcho Manchevski'nin yazıp yönettiği 1994 yapımı Yağmurdan Önce, "Sözcükler, Yüzler ve Fotoğraflar" adındaki üç hikâyeden oluşuyor. Makedonya ve İngiltere'de geçen üç hikâye filmin sonunda birbirine bağlanıyor. Alejandro González Iñárritu'nun çoklukla uyguladığı, olayların birbirine bağlandığı ve bir çember oluşturduğu, yapboz (puzzle) filmlerden. Filmde sürekli söylenen "Zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir" sözü de buna bir gönderme, çünkü filmdeki bölümler zamansal olarak birbirinin içine geçiyor, doğrusal bir anlatı ile sunulmuyor. 1991-1994 yılları arasında yaşanan Yugoslavya iç savaşının, Yugoslavya gibi farklı etnik ve dini kökenlerden gelen insanların bir arada yaşadığı Makedonya'da yarattığı savaş korkusu ve ister istemez taraf olmanın getirdiği sonuçları görüyoruz. I. Dünya Savaşı'nın da başladığı bu coğrafyada aslında, savaş çıkması istendiğinde, bütün olayların başlaması minik bir kıvılcıma bakar hale gelir. Filmde savaşa dışarıdan bakan ve sadece fotoğrafını çeken bir fotoğrafçının şahsında, tüm seyirci kalanlar eleştirilmektedir. Ünlü yönetmen Theodoros Angelopuolos'un Ulysses Gaze'de yaptığı gibi aydın, sanatçı camiasına bu savaşa karşı aktif rol almadıkları için bir kızgınlık ve eleştiri de var. Filmin sonunda taraf olmanın değil, eski kardeşlik zamanlarındaki gibi davranmanın ne kadar zor olsa da yapılması gereken olduğunu, eninde sonunda ölecek olanın "Kendi çocuğu" olma ihtimalini düşündürtmüş ve öyle davranmalarını istemiştir.

Buradan sonra okuyacaklarınız film hakkında detaylı bilgi içerir, izledikten sonra okumanızı öneririm.

1- Sözcükler:
Makedonya Üsküp'te ilahi güzelliğe sahip bir köyde, tarlada ekinleri ile uğraşan rahip adayı Kiril'in yanına gelen peder, "Yağmur yağacak, sinekler ısırıyor" der. Biraz ileriyi işaret edip "Hatta orada başladı bile" diye ekler. Film boyunca beklenen yağmur, hem gelecek olayların habercisi hem de sıkıntılı havayı rahatlatacak bir kurtarıcı gibi düşünülebilir. Ayinden sonra manastırdaki odasına dönen Kiril bir yabancı ile karşılaşır. Saçları erkek çocukları gibi kesilmiş olan Zamira isimli bir müslüman kızı ile. Kiril sessizlik yemini ettiği için konuşamaz ve Zamira konuştuğunda da anlamaz çünkü ikisi farklı dilleri konuşmaktadır. Konuşamayan, konuşsa da anlaşamayan iki farklı millete aitlerdir, biri Makedon diğeri Arnavut. Ertesi gün Zamira'nın yerini, akrabalarını öldürdüğü gerekçesi ile manastıra aramaya gelen Makedonlara da söylemez Kiril. Manastır rahipleri ertesi sabah kızı bulunca Kiril'i manastırdan kovarlar. Gece olunca yola çıkan Kiril'in yanına peder Zamira'yı verir ve ayrılırken önce yalan söylediği için tokat atar, sonra da kızı koruduğu için sarılır ve iyi şanslar diler. Kiril ve Zamira manastırdan uzaklaşırlar, Kiril önce Üsküp'e kardeşinin yanına, oradan da Londra'ya ünlü bir fotoğrafçı olan amcasına gitmeyi düşündüğünü söyler. Tam "Hiç kimse seni bulamayacak" dediği anda, Zamira'nın dedesi onları ayırır ve kızı döver. Zamira'nın çobanı öldürüp öldürmediğini sorar. Bu yüzden savaş başlamasından korkmaktadırlar. Sonra Kiril'i kovarlar, kız da peşinden gider. O sırada dedesinin adamlarından biri (sonra abisi olduğunu öğreneceğimiz Ali) Zamira'yı vurur.

2- Yüzler:
Londra'da insanların en büyük derdi trafik ve hava şartlarıdır. Oysa kimse savaştan uzak ve medeni bir ülkede yaşadığı için güvende değildir. Bir restoranda yemek yerken de çıkan bir kavganın çatışmaya dönmesi sonucunda insanların yüzleri dağılabilir. Anne savaş resimlerine bakmaktadır. Açlık ve sefalet içindeki insanlara, çoklukla çocuklara ve Madonna'nın kapak resmi olacak fotoğrafına. O sırada gelen telefon ile ayrılmak istediği kocasından hamile olduğunu öğrenir. Öğlen dışarı çıktığında da ağlayan çocukların sesleri kulağındadır. Pulitzer Ödülü sahibi fotoğrafçı Alex'le bir ilişkisi vardır ve Alex Bosna'dan yeni gelmiştir, işinden istifa edip Makedonya'ya dönmek istemektedir. Anne'i de kendisiyle gelmesi konusunda iknaya çalışır. Anne Londra'da kalıp bu savaşta bir taraf tutması gerektiğini söyler.
Alex, "Barış bir istisnadır, kural değil." der. Anne Alex'teki değişikliğin sebebini sorar.
- Öğrendim ve yaşlandım.
- İki haftada mı?
- Birini öldürdüm.

3-Fotoğraflar :
Üsküp'e dönen Alexander, Mitre'nin yeğeni tarafından elinde silahla karşılanır. Eski sevgilisi Hana'yı görmek ister ama bu kolay olmaz çünkü Arnavutlar da hristiyanların kasabalarına girmesine izin vermemektedirler, birbirlerine selam vermek şöyle dursun düşmanca davranmaktadırlar. Hana'nın evine ziyarete gittiğinde Zamira'nın Hana'nın kızı olduğunu öğreniriz. Zamira'nın abisi, Ali hediyeleri verince kabul etmez, çünkü Alex onlardan biri değildir. Eve geldiğinde Anne'e bir mektup yazar. Alex Bosna'da milislerden biriyle dost olmuştur. Ona heyecan olmadığından söz edince adam esirlerden birini çıkartır ve gözlerinin önünde öldürür. Alex bunu fotoğraflar. Bu fotoğraflarla bir insanı öldürmüştür. İstifa edip memleketine dönmesinin sebebi de budur. Ertesi gün, kuzeni Bojan'ın ağılında iki kuzu doğurtan doktor kuzeni ile halklar arasındaki hüsumetten bahsederken "Burada kavga için bir neden yok." diyen Alex'e karşılık doktor "Bir neden bulurlar, savaş bir virüstür" der. Ertesi gün Bojan ölü bulunur ve doktor kuzen Alex'e şöyle der:
-İyi savaşlar dilerim. Bol fotoğraf çek.

O gece Hana Alex'ten kızı Zamira için yardım ister. Kadınlara düşkün kuzen Bojan'ı öldürdüğü iddiasıyla yakalanmıştır (ilk bölümde dedesi ile Zamira arasında geçen konuşmalarından Bojan'ın Zamira'ya saldırdığı iması çıkmaktadır) ve ağılda tutulmaktadır. "Kendi kızınmış gibi ona yardım et" der. Alex ağıldan Zamira'yı kurtardığında, kuzenleri durmasını ve kızı bırakmasını isterler. Alex onları dinlemez ve vurulur. Zamira kaçar ve manastıra saklanır. Alex yattığı yerde, son nefesini verirken, "Gökyüzüne bak yağmur yağacak!"der, belki de savaşın başlayacağını söylemek ister.


Konuk Yazar : Burcu Polat Çam

http://yasamingenisozeti.blogspot.com

11 Nisan 2011 Pazartesi

JEAN-PIERRE JEUNET



Kült filmlerin Fransız yönetmeni Jean Pierre Jeunet battaniye gibi hikâyeler anlatır; insanı saran, ısıtan, dünyadan koparan ve yeni bir dünya kurgulatmak için alan yaratan hikâyeler… Orada battaniyenin altında insan, kendini ve hayatı daha önce hiç bakmadığı bir perspektiften görür. Parmak izinin, tüylerinin, teninin kokusunun ve kalp atışlarının ahenkli sesinin farkına varır.

Afişler, yosunlu duvarlar, loş odalar, neon ışıklar, turuncu akşamüzerleri, sararmış porselenler, tekinsiz borular, çinko kaplar, tuhaf insanlar, abartılı mimikler, sudan bahaneler, pantolon askıları, kapı zilleri, ıslak sokaklar, televizyon antenleri, makarna süzgeçleri, gözlükler, hırkalar, bozuk paralar, mekanik oyuncaklar, paslanmış tenekeler, yapraklar, gazete kâğıtları, mazgallar, düğmeler, posta kutuları, baloncuklar, parklar, çöp tenekeleri, hayvanlar, bulutlar… Bir Jeunet filmi, hem en kuytu ayrıntıların hem de kesintisiz bütünlüğün ifadesidir. Müzik, renkler ve devinim tekinsiz bir uyum içindedir. Nevi şahsına münhasır karakterler, muğlâk ilişkiler ve şaşırtıcı yazgılar bir girdap gibi izleyiciyi hikâyenin içine çeker. Battaniyenin altındaki âlem o kadar caziptir ki insan içinde yaşadığını sandığı yavan dünyaya yabancılaşır.



Şarküteri (Delicatessen)

Julie: - Bir Köstebek kadar körüm. Her şey sisli…

Louison: ­­- İçinde kaybolabilirim.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı, 1991 Fransa yapımı bir kara komedi olan Şarküteri’nin esrarengiz rengi kirli turuncu. Hikâye, bilinmeyen bir zamanda epeyce tanıdık bir savaş sonrasının bulanık, harap ve lanetli atmosferinde geçiyor. Ruhen de oldukça rutubetli ve kokuşmuş bir apartmanda var olmayı başarabilmiş bir aşkın, insan etiyle beslenen canavarlığa karşı mücadelesini anlatıyor.

Eski bir sirk çalışanı olan Louison’un apartmana taşınması ve apartmanın alt katındaki kasabın kızıyla birbirlerine âşık olmaları olayları tetikliyor. İnsan eti satan kasabın yeni kurbanının Louison olduğunu bilen Julie, buna engel olmak için yer altı vejetaryenlerinden yardım istiyor. Julie ve Loison’un giriştiği bu mücadele apartmanın yapısını tümden değiştirecek bir zaferle sonuçlanıyor.

Kayıp Çocuklar Şehri (La Cite des Enfants Perdus)

One: - Miette daha çok küçük.

Miette: - Bu yaşananlar kadar değil.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı 1995 yapımı bir fantastik film olan Kayıp çocuklar Şehri’nin ürpertici rengi yeşil. Paslı bir liman kenti ve liman açıklarında denize inşa edilmiş bir platform arasında gidip gelen filmde ham yetişkinler ve olgun çocuklar arasındaki ilişkiler ironik bir biçimde gözler önüne seriliyor.

Hikâye çılgın bir bilim adamı tarafından imal edilen ancak rüya görme yeteneği olmayan kötü kalpli Krank’ın, Tekgözler çetesine rüyalarını çalmak üzere kaçırttığı çocukların arasına Denree’nin de karışması ile başlıyor. Sokak gösterileri yapan eski denizci One kardeşi Denree’yi kaçıranların peşine düşüyor ve çocuk hırsızlık çetesinin gözde elemanı Miette ile yolları kesişiyor. Miette ve One arasındaki bağ serüvenleri boyunca kuvvetlenirken, filmin bunaltıcı atmosferi sonunda dağılıyor ve Denree ile diğer çocuklar kurtuluyor.



Amélie (Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain)

Nino’yu uyaran çocuk:- Parmak gökyüzünü gösterdiğinde yalnızca aptallar parmağa bakar.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2001 Fransız yapımı romantik komedi filmi olan Amélie’nin lirik rengi kırmızı. Film çocukluk, yetişkinlik, kent, yalnızlık, arkadaşlık, aşk, mutluluk ve alışkanlık kavramlarını irdeleyen modern bir Jeunet masalı. Filmde Jeunet’nin diğer filmlerindeki gerçeküstü atmosfer modern Paris sokaklarına taşınıyor.

Yönetmeni kitlelerle buluşturan filmin yolculuğu, küçük apartman dairesinde yalnız yaşayan Amélie’nin bir akşam banyosunda yıllar öncesinden kalma bir kutu bulmasıyla başlıyor. Amélie bu kutunun sahibini buluyor ve etrafındaki diğer insanlara da benzer iyilikler yapmaya, onların hayatlarını da küçük dokunuşlarla güzelleştirmeye karar veriyor. O bu bambaşka işlerle uğraşırken hiç hesaba katmadığı bir şey oluyor ve en az kendisi kadar bambaşka olan Nino’ya aşık oluyor. Başkalarının hayatlarını değiştirmekteki ustalığı kendisininki için göstermesi pek o kadar kolay olmasa da, kristal adam Raymond’un itici gücüyle sonunda Nino’nun kollarında umutla gülümseyebilmeyi başarıyor.

Kayıp Nişanlı (Un Long Dimanche de Fiançailles)

Mathilde: - Savaş asla adil değildir.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2004 Fransa ve ABD ortak yapımı olan ve Sebastien Japrisot'nun aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan filmin dokunaklı rengi mavi. Film savaş, acı, aşk, umut ve azim üzerine kurulmuş dramatik bir arayış hikâyesi…

Hikâyenin başkahramanı küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Mathilde. Amcası ile yaşayan Mathilde çocukluk yıllarından beri sevdiği nişanlısı Manech’in I. Dünya Savaşı’ndan dönmeyişini kabul edemiyor. Geçirdiği çocuk felcinin bedenindeki kötü etkilerine aldırmaksızın bir avcı gibi nişanlısının izini sürüyor. Bu süreçte savaşın insanlar ve hayatlar üzerindeki etkilerine şahit oluyor. Azmin zaferi filmin sonunda geliyor ve Mathilde hafızasını kaybeden Manech’i buluyor.

Micmacs (Micmacs à Tire-Larigot)

Tambouille: - Silahlarla uğraşanların sonu kötü olur.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2009 Belçika Fransa ortak yapımı komedi filmi olan Micmacs’ın vurucu rengi sarı. Film silahlanmaya ve modern tiranlara yönelik eleştirisini mizah yönü ağır basan bir hikaye üzerinden yapıyor.

Hikaye babasını küçük yaşta silahlar yüzünden kaybetmiş, bir de üstüne üstlük bir kaza kurşununu ömrünce kafasında taşımaya mahkum edilmiş bir yetim olan Bazil ve kent atıklarından kendilerine yeni bir dünya kurmuş olan birbirinden acayip arkadaşının bir araya gelmesi ile başlıyor. Bu enteresan ekip birlikte silah tüccarlarından intikam almaya karar veriyorlar. Kafadarlar yaptıkları şahane planlar ve biraz da talihlerinin yaver gitmesi ile silah fabrikalarına zarar vermeyi ve silah tüccarlarının itibarlarını iki paralık etmeyi başarıyorlar.


Konuk Yazar : Özgür Ceren Can

http://ocerencan.blogspot.com/

14 Ocak 2011 Cuma

Carlos

Murat Uyurkulak Tol romanının baş cümlesinde “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” der. O vakitler geride kaldı lakin devrim kelimesi her zaman güzelliğini korudu.Zaman içerisinde devrim kelimesini sırtında taşıyan nice insan oldu.İnsanlar peşlerinden gitti,isimlerini sayıkladı ve devrim kelimesi her keresinde anlamından çok daha fazlasını niteledi. Çünkü devrim değişim demektir. Varolan düzeni devirmek demektir ve değişim içinde umudu barındırır. Umut da bir kesim insanın yaşama tutunması işte.

Devrim hareketleri yandaşları tarafından değerlendirildiğinde çoğunun sadece bir dönemine tekabül eder. Yaş olsun,sınıfsal farklılıklar olsun değişimin taraftarı olanlar buna sadece belirli bir dönem inanırlar zira çoğunun nedeni alt sınıftan oldukları için sınıf düzenini yıkmaktır.Bir çoğu burjuva veya üst sınıf olarak nitelendirdiğimiz kesime dahil olsa devrim kelimesini anmayacaklarını düşünürümBu nedenle devrim kelimelerde varlığını sürdürüp halkın içinde zaman zaman eylemlerle harlanan bir ateştir ve en önemli nokta devrime hangi noktadan baktığımızdır.Devrim bir amaç mıdır yoksa bizler için sadece birer araç mı?

Devrimi birer amaç olarak gören insanları şimdilik es geçelim ve bu olguyu araç olarak kullanıp belirli kitleyi kendine hayran bırakan en önemli figür Carlos’a odaklanalım.Çakal olarak ünlenen ve eylemlerini devrim hareketi adıyla gerçekleştiren Carlos 70lerin ortalarından 80lerin sonuna kadar birçok terör saldırısı gerçekleştirmiştir.En ünlü eylemi 1975 yılında Viyana’da toplanan OPEC üyesi ülkelerin delegelerini rehin almaktır.Paul Assayas bu ünlü figürün Carlos olduğu andan yakalandığı döneme kadar olan yaşantısını mercek altına almış ve televizyona aktarmıştır.Zaten hakkında bir çok edebi eser olan ve öncesinde farklı yapımlarla eylemleri sinemaya aktarılan Carlos’a eylemlerinden ziyade kişiliğini,düşüncelerini,tutkularını da ekleyerek ortaya daha detaylı bir portre çıkarmıştır.

Tv filmi/dizisi olarak 3 bölümden oluşan yapım dönem dönem Carlos’un yakınında olan insanların aktardıklarından senaryolaştırılmış. İlk bölümüyle Carlos’un amaçlarına,adını duyurmasına vesile olan olayları konu alıyor. İkinci bölümünde Opec saldırısına fazlasıyla yer veren ve Carlos’un eylem süreci içinde değişimlerine odaklanan yapımın son bölümünde Carlos’un değişen dünya düzenine ayak uyduramayıp ringden çekilmesi konu ediliyor.

Her yokuşun çıkışı olduğu kadar inişi de vardır.Carlos’un hayatından aktarılanlar da buna uygun düşmektedir.Öncelikle aldığı göstermelik eğitim Avrupa’ya tutunmasına neden olur ve yükselmenin Avrupa’da olucağına kanaat getirir.Yapımın başlarında sevgilisiyle yaptığı bir konuşmada çok rahat bir şekilde Che’yi eleştirebilmektedir.Avrupa’da varlığını sürdürmek için de Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarına katılır.Zira FKÖ’nün eğitimleri üst düzeydedir ve İsrail karşıtı bir çok devletten örgüte para akışı sağlanmaktadır.FKÖ’ye katılışı sonrası en önemli mevzu para ve şöhrettir.Terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin ortak paydası eylemi gerçekleştirmektir.Bu nedenden dolayı öldürmek için ölmeyi göze alan binlerce eylemci vardır.Carlos ise oyunu stratejik oynamayı seven biridir.Hedefe kitlenmeden diğer seçenekleri de tartarak sonuca gider.FKÖ örgüt içinde başıbuyruk birini istemediğinden Carlos’u Opec saldırısı sonrası örgütten atar.Paranın Carlos’un yaşamındaki önemi Opec saldırısı sonrası daha çok dikkat çeker zira devrimci nidalarıyla ismi anılan Carlos Suriye’nin piyonu olmuştur.Dokunulmazlık hakkı ve para Carlos’un eylem gerçekleştirmesi için birincil ihtiyaç durumuna gelmiştir.Sonrasında değişen dünya düzeni ve dibe batış.Ülkeler arası barış en çok da eylemcileri vurur.Örneğin Türkiye Kürtlere gereken değeri verebilse Abdullah Öcalan’ı ismini bilemezdil veya dediğimiz gibi Filistin-İsrail arasındaki gerginlik olmasa Çakal Carlos’u satırlarımıza taşımazdık.Savaşlar çoğu zaman sahte kahramanlar yaratır ve Carlos da bunlardan biriydi işte.Hayatının en şaşalı dönemini örgüt içinde gerçekleştirebilen bunun dışında piyon olan biridir.

Dizi de en çok dikkat çeken konulardan biri de Carlos’u oynayan aktör Edgar Ramirez’in performansıdır.20 yıllık bir dönemi konu alan yapımda Ramirez,Carlos’un geçirdiği değişimlere ayak uyduran hem fiziksel hem de ruhsal olarak karaktere anlam katan bir performans ortaya koyuyor.Bir nevi metod oyunculuk örneği sergilemektedir.Ramirez’in bu performansı ona Golden Globe’da adaylık getirmiştir.Ayrıca yapım miniseri diziler kategorisinde de ödüle yakın durmaktadır.Yapım Fransız yapımı olmasına rağmen Assayas yapımı hiçbir tarafa çekmeden tarafsız bir gözle Carlos’u incelemektedir zira Carlos’dan en çok çeken ve onu yakalayan Fransızlardır.Her türlü övgüyü hak eden yapım geçtiğimiz yılın en iyilerindendi.