İsveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2023 Pazartesi

Opponent: Mülteciler Sessiz Yığınlığın Gölgesinde mi?

Son senelerde birçok ülkenin en önemli sinema yapımları mülteciler hakkında oluşmakta. Geçtiğimiz sene Everything Everywhere All At Once filminin Oscar'daki başarısının da bunda etkisi olsa gerek, Avrupa ülkelerinin Yabancı Dilde En İyi Film'de Oscar aday adayları da bu filmlerden oluşuyor. Bunlardan birisi de İran asıllı yönetmen Milad Alami'nin İsveç Yapımı Motstandaren (Opponent - Rakip) filmi. İsveç'e iltica eden eski bir güreşçinin hikayesinin anlatıldığı filmin başrolünde, İranlı yönetmen Asghar Ferhadi'nin Oscarlı ödüllü A Separation filminden tanıdığımız Peyman Moadi oynuyor.

Iman ( Peyman Moadi)

"Benim sessizliğim beni korumadı. Sizin sessizliğiniz de sizi korumayacak.

Feminist yazar Audre Lorde'nin bu sözleriyle açılan film, her ne kadar İsveç'e gitmiş ve ilticalarının kabul edilmesini bekleyen İranlı  eski bir güreşçiyi anlatsa da, özünde baş karakterin ailesi ile bastırılmış cinsel duyguları arasında kalışını işliyor. Bu yüzden sevdiği spor olan güreşi yaparken rakipleriyle değil, kendi iç benliğiyle güreşiyor desek yeridir. Böylesine bir iç çatışmayı güreş metaforu üzerinden anlatıma sunmak mantıklıca. Çünkü güreş, kaba kuvvet gerektirdiği için daha maskülen bir spor dalı olmasına rağmen iki erkek cinsin birbiri ile en fazla tensel temas halinde olduğu spor olması sebebiyle ironiktir de. Hele ki bizim Kırkpınar yağlı güreşlerinden sıkça gördüğümüz güreşçilerin ellerini birbirlerinin kıspetlerinden (giydikleri şort) içeri sokmaları bu olayın zirvesi niteliğinde.

Tüm bu iç çatışmalar yaygın da olsa sonuçta sahşi meseleler diyip yeniden toplumsal meselemiz olan mültecilere dönelim. Filmde mülteciler yerliler için flu görünümdeler. Bürokratik kayıtsızlıklarını aşmanız için onlara insan olmanızın ötesinde ölçülebilir bir şeyler sunmanız gerekiyor. Çaresiz oluşunuzun, çocuk oluşunuzun, kadın oluşunuzun, hatta hamile bir anne oluşunuzdan daha önemli bir kriter varsa o da iltica ettiğiniz ülke için yarışacak bir sporcu oluşunuzdur. Tüm kartlarını oynadıktan sonra elinde kalan -ama kullanmak istemediği ve kendisini yine o iç çatışmaya sürükleyeceğini bildiği- güreş kartını sürerek ilticasının kabulünü umuyor. Ve bedel ödemesi o noktada başlıyor. İç çatışmasında iki zıt kutbu oluşturan karısı Meryem ile güreşten arkadaşı Thomas arasında gitgeller yaşıyor. Birine yakınlaşmak diğerinden uzaklaşmak demekti kutup ve bu uzaklaşmayı Meryem cephesinde bariz bir şekilde görüyoruz. 

Mülteciler üzerinde yapılan bunca yapımın soruna odaklanılmasına mı yoksa tüm yaşananların önemsizleştirilmesine mi yol açacağını bekleyip göreceğiz. Çünkü yazının başlığında kullandığım "Sessiz Yığınların Gölgesinde" kitabında Jean Baudrillard'ın yine aynı kitapta geçen bir sözü var. "İçinde yaşadığımız dünyada haber oranı arttığı ölçüde anlam oranı da azalmaktadır." Ve yine aynı  kitaptan başka bir ifade de "Kitlelerin aradığı şey gösteridir. Yalnızca gösteri." diyor sosyolog yazar. Belki de tüm bunlar istenilen bu gösterinin bir parçasıdır.

Filmin yönetmeni İran asıllı fakat İsveç ve Danimarka'da yaşayan Milad Alami'nin bu ikinci uzun metraj filmi ve İsveç'in bu sene Yabancı Dilde En İyi Film Oscar aday adayı. Geçen sene de İsveç yine başka bir müslüman yönetmen yapımı olan Boy From Heaven filmini aday göstermişti. Sünni islam alemi için önemi olan El Ezher Üniversitesindeki baş imam / rektör seçiminin anlatıldığı bu filmin büyük bir bölümü de İstanbul'da çekilmişti.  

19 Kasım 2009 Perşembe

Lilja 4-ever


Gencecik, 40 yaşında İsveçli bir adam Lukas Moodysson. 40 yıla bir çok dönüm noktası sığdırmış bir adam. Daha genç yaşlarında şair olup şiir kitapları yayınladıktan sonra, film çekmeye başlamış. Bu dönüm noktasından sonra ise "Lilja 4-ever" ile bir dönüşüm daha yaşamış, yönetmenin bu üçüncü filmi ve ilk iki neşeli, umut dolu filminden sonra bu zalim, dürüst, çırılçıplak ve kanata kanata her şeyi apaçık sergileyen filmi çekmiş.

"Eski bir sovyet ülkesi"nde başlıyor hikaye, nerede olduğunu bilmiyoruz. Merak edip araştırırsak eğer, filmin Estonya'da çekildiğini öğreniyoruz. Yıkılmış, terkedilmiş, yaşlanmış, bir ayağı çukurda binaları ve yozlaşmış, çökmüş hayatları iç acıtıyor. Lilja 16 yaşında, genç, yüzündeki duruluktan tüm saflığını, temizliğini, masum çocukluğunu, aynı zamanda ise bu kahır dolu evinde yaşlılığını görmek mümkün. Hayalleri var Lilja'nın, annesinin erkek arkadaşı annesi gibi onu da götürecek Amerika'ya. Orada hayatı kurtulacak. Bu yapacak hiç bir şey olmayan, fakirlikten, sefaletten ağlayan şehirden kurtulacak.

Hayallerinin peşinden koşan insanları suçlamak ne kadar mübah? Sevgilisi ile kaçıp, "sadece sen ve ben" hayatı yaşamak isteyen, 16 yaşındaki kızını tüm bu çamurun içinde umarsızca tek başına terketmeyi göze alan anneyi suçlamak ne kadar mümkün? Hayalinin peşinden koşmak istiyor, bütün bu kiri arkasında bırakmak istiyor, hiç bir zaman istemediği kızını bile. Öyle mutlu olacağına inanıyor, suçlamalı mıyız? Küfürler edebilirsin, lanetler okuyabilirsin belki böyle bir anneye. Mevcut hayatını o mu seçti diye sorgulamadan. Mutlu olmak onun hakkı mı diye sorgulamadan. Sorgulamazsın çünkü o bir anne. Hiç bir anne yapmaz bunu dersin, her annenin sorumlulukları var dersin. O istedi mi acaba o sorumlulukları? Masum ama hiç istenmeyen kızı Lilja gibi belki de onun da umutları var. Son sarılışta hıçkırıklara boğuluşu belki bir nebze içini ferahlatır. Biraz vicdanı varmış aslında dersin. Yine de sana kalmış o anneyi istediğin gibi yargılamak.

Şehrin çamuru her zaman kirletir. Şehir neresi? Şehir hayatın. Yaşadığın yer, yaşadığın şehir senin hayatın. Bu yüzden taşınmıyor mu insanlar başka şehirlere? Lilja niye kaçmak istiyor bu şehirden, bu harabeden? Bulduğu her dala niye tutunuyor, herkese her şeye niye güveniyor? Her kişinin hayalleri ve o hayallerin peşinden gerekirse sürünmek ama gitmek her kişinin yaşam ümidi, başka hiç bir şey değil. Hayallerin peşinden gidilir. Her şeyi geride bırakmak pahasına. Mevcut sahip olduklarınla yetinmelisin derler, gitme, elindekileri de kaybedersin derler. Değmez, riske girmeye değmez derler. Değmez mi gerçekten? Belki değer, belki değmez. Ama hiç bir zaman yetmez. İnsan doyumsuzdur, ezelden beri öyledir ve ebediyete kadar da öyle kalacaktır. Her zaman hayalleri vardır. O hayallere sahip olursa da, başka hayaller edinir kendine. Her bir adımda bir önceki adımı geride bırakır, bıraktığı ayak izinde harcayıp geçtiği onlarca ruh can çekişirken. O ruhlar tükenmez, her zaman harcanacak, ve çok derinden ve gerilerden iniltileri duyulsa bile, ayakkabı izinin kıvrımlarında sıkışıp kalacaktır o ruhlar.



Natasha'nın hayatı özenilecek cinsten belki. Bazen öyle ya da bazen değil. Onun değer yargıları farklı. Eleştirsen de, kızsan, küfür de etsen satabilir o ruhunu kolaylıkla. Bir tuvaletin pis fayanslarına dayar ellerini gerekirse ve kazandığı o pis fayansta bıraktıklarını unutturur. Acıyarak bakarsın onun gözlerine. Onun geride bıraktığı bir el izidir buharda ama o istediği elbiseyi alır. Sevgilisi de vardır, özendiği şeyi giyebilecek ve alacak parası da. O bu harabe şehrin kaymaklı tarafında yaşayabilmeyi başarabilir bir şekilde. Ayakları hala o cıvık cıvık çamura basıyor olsa da. Sense hissedersin ki o çamur bataklıktır, seni nereye tutunsan da bitmez tükenmez kuvvetiyle boğarcasına kendine çeken. İsyan ettiğin kadar merak da edersin o tatlı kremayı. Nasıl diye sorarsın, nasıl orası, o kremaya kaşığını batırmak ve hatta açgözlülükle kaşıkta kalan tüm parçaları bile gözlerin kapalı doyumla yalamak, nasıl dersin.

Hayal edersin, merak ettiğin gibi. Merak hayali uyandırır, hayalin seni çeker tatlı uyku gibi. Rüyaya dalmak istersin, el yordamıyla sandalyeler kurduğun çocuk çadırının içinde. İçine girdiğinde, kendini tabutta hissettirip bir an korkutsa bile seni o senin çadırın, bir gün öyle derin bir arzuyla özlersin ki onu. Çıktığında üşüyeceğini, parmaklarından kanın çekileceğini, yalnızlığın ve ölümün tüylerini ürperteceğini bilirsin ve sığınırsın çocuk çadırına, tabut gibi olsa da. Ama artık bir gün dar gelir sana o tabut, makyajınla ve göbeğinin üstünde kavuşturulmuş ama ruhsuz yatan vücuduna bir yeter demek istersin. Kaldırırsın çadırının eteğini, ufukta kaybolan bir ova bekler seni. Pencereleri kırık olmayan binalarıyla, sokaklarında serseri yangınları olmayan ve küflenmemiş potalarında basketbol oynayan sokağın çocukları olan, sadece sokak çocukları olmayan.

Çadırından çıktığın gündür yaşama yeniden bel bağladığın. Çadırında neleri bıraktığını unutursun. Volodya kalır geride, ergenlik öncesi duru aşkıyla seni seven. İşte bu şehirdir senin hayatın olması gereken, bu şehri, bu ovayı seçersin kendine hayat diye. Çadırından olabildiğince uzağa koşmaya başlarsın. Volodya'nın basket topunun sesleri ulaşamaz sana artık. Tertemizdir hayatın, gökyüzün bulutsuz, mutfağın bulaşıksız, yastık kılıfın lekesiz, sözlerin tereddütsüz, insancıkların yargısız, bakışların cesur, dudakların tebessümlü, fayansların tertemiz, kariyerin yıldızlı, bahtın şanlı, adın namlı. Heyecanından durmak istemezsin, daha çok koşarsın, daha hızlı, bacakların yana yana, damarlarındaki kan derini kavura kavura, daha hızlı, en hızlı koşarsın. Kaçabildiğin kadar ve yeni şehrini yaratabildiğin kadar koşarsın. Açarsın ellerini iki yana ki vücudunun her yerine dokunsun bu rüzgar. Ayakkabıların parçalanana kadar koşarsın, kolaydır bu şehirde yenilerini almak, üstün başın yırtılsın, ucuzdur yenisini almak, daha güzellerini, daha parlaklarını almak mümkündür orda. Kolların iki yana açık koşarsın, başını arkaya atıp, gözlerini kapatıp, tebessümlerin en büyüğünü yüzüne iliştirip. Gözünü kapattığın anda, ayağın bir taşa takılır birden. Birden düşersin, Lilja'nın annesinin onu terkedip gittiği gün, arabanın peşinden koşarken düştüğü çamur birikintisidir o. Yüzü koyun kapaklanırsın oraya birden. Korkarsın belki, yenilerini alabilirim ama ya bu çamur lekesi çıkmazsa?


Sonra farkedersin ki, o şehrin muazzamlıklarının bir kısmını aslında sen yaratmışsın. Üzülür müsün? Hayır. Sahip olduğun ve hayatın olan şey, yaşadığın şehir olduğu kadar, o şehir de senin yarattığın şehirdir aynı zamanda. Sen ne yarattıysan onu yaşamışsındır ve gerçek olan odur. Ne yaratırsan onu yaşarsın, bununla mutlu olmak da bir erdemdir. Yaratabilmek ve o yaratabildiğini yaşamak en tatminkar erdemdir.

Hayır, bıraktıkların üzülmeye değmez. Ya çadırda kalsaydım desen de koştun ya o çukura kadar, o çukura kadar koşarken aldığın nefesi o tabutta alamazsın. Şimdi nasıl bir arzuyla yanarsın, çadırımda olsaydım ya şimdi ben diye, huzur içinde yatsaydım orda, içeri soğuk girmeden, dışarda ne var diye endişe etmeden, Volodya yanımda bana hayranlıkla bakarken. Ama dışına çıkmadan bilemezdin o çadırın içini, iyi ki çıktın. O çadırı da kurarsın yeniden, Volodya da bulur seni. Volodya'nın hayali gibi, içinde her şeyi yapabildiğiniz, belki bilgisayar oyunları oynayabileceğiniz, güleceğiniz, eğleneceğiniz, üşemeyeceğiniz, sizi mutlu eden her şeyi yapabileceğiniz, hatta isterseniz sabahtan akşama kadar basketbol oynayabileceğiniz bir yerde buluşursunuz tekrar. İyi ki koştun o çukura kadar, Lale Müldür'e selam olsun, "Masumiyet kaybedilen değil, kazanılan bir şeydir!" Volodya üzülmez artık, o da mutlu öyle koşabildiğin için. Çadırda ya da basket potasının orda bekler o seni.

Şefkati can suyu gibi vermek lazım her tohumun köküne Volodya gibi, yeniden doğuşunda aldığı her nefesi ciğerlerini yakana kadar derine çeksin diye.

22 Ekim 2009 Perşembe

I taket lyser stjärnorna a.k.a. Glowing Stars

Jenna, on dört yaşında okulunda yer alan popülariteye doğru gidip gelen bir genç kızdır. Tüm bu "genç kız" karmaşasının yanısıra bir de hayattaki tek dayanağı olan annesinin kanser hastalığına yakalandığı ortaya çıkar. Bu durum onda büyük bir korku yaratmasının yanı sıra hiç sevmediği anneannesiyle bir arada yaşamaya başlamanın zorluklarını da getirir. Bir de aklından çıkaramadığı Sakke vakası vardır üzerinde. Ona göre okulundaki en çekici erkek olması ile birlikte, ulaşması en zor olanıdır. Sakke'ye ulaşmak için okulun popüler tipleriyle bir arada "takılmaya" başlar. Okulda adından çok sık söz ettiren Ullis ile tanışır. En yakın arkadaşının Ullis'e olan önyargılarını önemsemeden onunla arkadaş olan Jenna, annesinin zor anlarını, yeni kurduğu arkadaşlık ilişkileri ve sorunlu ilişki ağlarıyla atlatmaya çalışır.

Film için tam bir aile draması denebilir aslında. Popüler bir seyircisi olduğundan çok, az ve kemik bir kitlesi olduğunu söyleyebiliriz. İnternette yaptığım araştırmada birkaç sinema sitesinde Onüç / Thirteen filmine benzetmeler gördüm. O filmi izlemedim ama izleyenlerden bildiğim kadarıyla çok bir alakası olmadığını söyleyebilirim. I taket lyser stjärnorna, IMDB'de aldığı 6,7 puanla ve ödülleriyle, 2009 İsveç sinemasının en gözde filmlerinden biri.




Dram filmi dediğimiz şeye bir Çağan Irmak gözü ile bakıyorsanız eğer, bu filmin size göre olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Filmde "ağlak" öğe dediğimiz çok fazla öğe olmasına rağmen, yönetmen Lisa Siwe bunu seyirciyi ağlatmaktan çok etkilemek için kullanmış ve kendi adıma çok da başarılı olduğunu söyleyebilirim. Filmin konusundan bahsettiğimiz zaman anahtar kelimelerde, on dört yaş ergenliği, kanser bir anne, sorunlu bir ilişki ağı ve çekilmez bir anneanne yer alsa da, bu film sanılan teenage drama filmlerinden kesinlikle değil.






Jenna babasını hiç tanımamış olmasından ötürü annesine çok düşkündür ve annesi birçok annenin yanı sıra bir arkadaştır onun için. Çünkü kendisinin de zamanında bir "annesi" olmuş ve üzerindeki baskıdan o kadar sıkılmıştır ki çocuğuna aynı şeyleri yapmamaya yemin edip arkadaşça davranmıştır. Bu yüzden de Jenna annesine birçok insana göre daha bağımlıdır. Ve hastalığını öğrendiği gün derste bir not yazar kağıda: "If you are die mother, i'll take my life." Cebine sıkıştırıp koyduğu kağıtta annesi ölürse eğer kendi hayatından da vazgeçip onsuz bir hayat yaşayamacağından bahseder. Film ise aslında temelde bu dipnota dayanır. Özetlemek gerekirse eğer, istediğiniz şey etkileyici ve çok fazla seyirciye oynamayan bir dramaysa, bu filmi mutlaka izlemenizi öneririm. Her ne kadar on dört yaş bunalımını konu alsa da, I taket lyser stjärnorna, sevdiklerini kaybetmekten korkan her yaştaki insanın izlemesi gereken bir film.




"Eğer sen ölürsen anne, senin için yaşarım."

6 Nisan 2009 Pazartesi

Festival Günlüğü # 2 / JUNGFRUKÄLLAN


JUNGFRUKÄLLAN
(Genç Kız Pınarı)


Festival kitapçığı ne zaman çıksa ilk olarak eski filmlere, iyi yönetmenlere yani dünya sinema tarihine adlarını sağlam puntolarla yazdırmış olanları arar gözlerim. Genç Kız Pınarı filmi de bu sene Bergman’ın festivale katkısı. Geçen sene Kurdun Saati filmini izlemiştim. Bu sene izlediğim filmi açmadan önce şunu belirteyim; Bergman daha hüsrana uğratmadı beni.


Filmlerinde dinsel temalara cesurca değinen Bergman, bu filminde de 13. yüzyılda bir halk şarkısı üzerinden çıkıyor yola. Film ateşle başlıyor ve bir dolu Hıristiyanlık göndermesi ile bezeniyor.


Bakire bir kız olan Karin, dini bir ritüeli yerine getirmek adına ailesi tarafında kiliseye gönderiliyor. Bu ritüelin önemini daha izlerken belli ediyor yönetmen. Gencecik kızın bir gelin gibi hazırlanması, ay gibi suratıyla birleşince karakterin her yanından saflık akıyor adeta.


Bu kiliseye giden yol, saflığın, temizliğin, bakire bir kızın hayatında çok büyük bir yere sahip olacak şüphesiz ama öyle olmuyor. Yol da engeller onun peşini bırakmıyor bir türlü. Bergman, ana karakteri Karin’i bir peri masalı kahramanı gibi iyi bir şekilde sunuyor bizlere. Ölümü onların elinde olacağı 2 çoban ve bir kardeşi ile ekmeğini paylaşması, filmin sonlarına doğru izleyenin aklına geliyor bir daha.


Öldürdükleri kızın ailesini bilmeyen çobanlar ve kardeşi, kızın evine kızın elbiseleri ile gidiyor. Bakireliğini tescil ettirmek isteyen ve evlenene kadar kimseyle birlikte olmak istemeyen Karin’i, tecavüz ederek ardından öldüren bu dağlılar o elbiseleri aileye satmaya çalışınca işler ortaya çıkıyor.


Bergam film boyunca bu karşıtlıkları çok iyi kuruyor. Karin’in etrafında birden çok engeller koymuş. Özdeşleşiyorsunuz kızla.


2 çobanın erkek kardeşi ise film boyunca Karin kadar naif bir rolde karşımızda. Karin’in ailesi ile yemek yerken, büyükleri rahatlıkla yemek yerken o, cinayet anının tanığı olarak hiçbir yemeği yiyemiyor. Günahsız biri olarak betimleniyor adeta. Ama Karin’in babasının gazabına o da uğruyor.


Genel olarak sinematografik baktığımız zaman ise, yakın plan ve ışık kullanma üstadı olan Bergman,, yine imzasını atıyor. Her plan Bergman kokuyor. Persona, Yedinci Mühür, Kurdun Saati, Yaban Çilekleri ve en son olarak Genç Kız Pınarı… Birbirlerinin devamı gibi planlar var bu filmlerde. Kameranın anlamlı olarak sağa, sola track yapması, durağan giden filme bir nebze hareket katıyor.


Bir toparlama yapacak olursam; su-ateş karşıtlığı filmin çatısını oluşturuyor. Karin’in yanına giden babası ölü bedenini topraktan kaldırdığı zaman, başının olduğu yerden bir su kaynağı çıkıyor. Günahsızlığa, bakireliğe sağlam bir gönderme ile sonlanan film, babasının kızının katillerini öldürdüğü elleriyle tanrı’ya kilise yapacağı sözünü vermesi ile izleyeni bir süre koltuğuna yapıştırıyor.


KONUK YAZAR: cem
http://asmali-mescit.blogspot.com/


# Diğer Festival Günlükleri #
# Diğer Konuk Yazarlar #