Corpus Christi filmi ile beni alan Polonyalı yönetmen Jan Komasa'yı takip listeme eklemiştim ki beni fazla bekletmedi ve Netflix'te yeni filmi yayınlandı. The Hater filminden biraz bahsedecek olursak film, yazdığı bir makalede intihal yaptığı için hukuk fakültesinden atılan Tomasz Giemza’nın (Maciej Musialowski) hikayesini merkezine alıyor. Eğitim hayatı sona ermesine rağmen, bunu kendisine maddi destek sağlayan aile dostlarından gizliyor. Bunun sebebi ise o ailenin küçük kızı olan Gabi'ye (Vanessa Aleksander) duyduğu takıntı seviyesindeki gizli aşkı.
Tomasz, kısa süre içinde, sosyal medya üzerinden firmalar ve siyasiler için karalama kampanyaları yürüten bir PR ajansında iş buluyor. İlk başta basit manipülasyonlarla başlayan bu süreç, zamanla siyasi kampanyalara, toplumsal kutuplaşmaya ve nihayetinde şiddete evrilen büyük bir oyuna dönüşüyor. Aynı zamanda Tomasz bu yeni gücünü saplantılı aşkı Gabi için de kullanıyor. Kişisel hırsları ile profesyonel manipülasyon becerileri iç içe geçtikçe, Tomasz geri dönüşü olmayan bir yola giriyor.
The Hater, dijital çağda hakikat ile yalan arasındaki sınırların nasıl bulanıklaştığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Film, sosyal medyanın yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda algı yönetimi ve kitle manipülasyonu için güçlü bir silah olduğunu gösteriyor. Özellikle 'fake news' üretimi, sahte hesaplar ve algoritmik yönlendirmeler üzerinden toplumun nasıl şekillendirilebildiğini filmde açıkça görüyoruz.
Bunun yanında film, bireysel travmaların nasıl toplumsal bir tehdide dönüşebileceğini de gösteriyor. Tomasz’ın yaşadığı dışlanmışlık, sınıfsal aşağılık kompleksi ve karşılıksız aşk gibi duygular, onun nefretini besleyen yakıtlara dönüşüyor. Film bu noktada önemli bir soru soruyor: Tomasz bir 'canavar' mı, yoksa sistemin ürettiği bir sonuç mu? Bu ikili yapı, filmi sıradan bir kötü karakter anlatısından çıkarıp daha karmaşık bir etik tartışmaya dönüştürüyor.
İletişimci Marshall McLuhan’ın ünlü “medium is the message” (araç mesajdır) sözü üzerinden bakıldığında, The Hater yalnızca anlattığı hikayeyle değil, bu hikayeyi hangi mecra üzerinden kurduğuyla da anlam kazanıyor. Filmde internet, sadece olayların geçtiği bir zemin değil; karakterlerin kimliklerini dönüştüren, sosyal ilişkilerini yeniden tanımlayan aktif bir etken. Tomasz’ın yükselişi, bireysel zekasından çok, dijital araçları manipüle edebilme becerisiyle mümkün oluyor. Bu noktada mesaj, Tomasz’ın ne yaptığı değil, bunu hangi ortamda yaptığıdır. Anonimlik, algoritmalar ve görünmez ağlar, onu sıradan bir dışlanmış gençten, toplumsal etkisi olan bir figüre dönüştürüyor. Yani film, içeriğinden bağımsız olarak, yeni medyanın yapısının insan davranışını nasıl şekillendirdiğini göstererek McLuhan’ın tezini somutlaştırıyor.
Aynı perspektiften bakıldığında film, etik sınırların dijital ortamda nasıl bulanıklaştığını da ortaya koyuyor. Geleneksel dünyada marjinal kalacak davranışlar, internetin sağladığı görünmezlik ve mesafe sayesinde meşrulaşıyor. Tomasz’ın manipülasyonları, yüz yüze bir dünyada bu kadar kolay kabul görmezken (ailesi hakkında patronuna söylediği yalanlar, okul durumu vs gibi), dijital ortamda hızla yayılıyor ve gerçek dünyada sonuçlar doğuruyor. Böylece araç (internet), yalnızca mesajı iletmekle kalmıyor, mesajın doğasını değiştiriyor, hatta onu daha radikal ve yıkıcı hale getiriyor. Film, bu yönüyle, modern anlatılarda internetin sadece 'kötü' bir unsur olarak değil, başlı başına bir 'alt dünya' olarak konumlandırıldığını gösteriyor .
Filmde de altı çizilen Yeni Medya araçlarının tehditkar tarafı, bireysel eylemlerin kitlesel sonuçlara dönüşebilme hızında yatıyor. Sosyal medya platformları, troll orduları ve veri manipülasyonu, gerçeğin yerini algının aldığı bir düzen yaratıyor. Bu dünyada hakikat, doğrulanabilir bir olgu olmaktan çıkıyor; en çok etkileşim alan, en çok paylaşılan içerik 'gerçek' olarak kabul ediliyor. Tomasz'ın ortaya attığı 'Sarı El' yalanının yayılışı, inandırıcılığı ve bıraktığı sonuç bunun en bariz örneklerinden.
Jan Komasa’nın yönetmenliği, filmin güçlü yanlarından biri. Tomasz’ın giderek daha karanlık bir figüre dönüşmesi, kostüm seçimlerinden ışık kullanımına kadar birçok görsel unsurla destekleniyor. Ancak film zaman zaman aşırı yoğun olay örgüsü ve yer yer inandırıcılığı zorlayan sahnelerle bu güçlü atmosferi zayıflatıyor.
Film, yeni medyanın karanlık yönünü göstermek isterken bazı sahnelerde bu mesajı fazla doğrudan ve tek boyutlu biçimde veriyor. Özellikle Tomasz karakterinin yükselişi, psikolojik derinlikten ziyade işlevsel bir araç gibi ilerliyor. Karakterin içsel dönüşümü genellikle yüzeysel kalıyor. Bu da izleyicinin onun motivasyonlarını tam anlamıyla içselleştirmesini zorlaştırıyor. Ayrıca film, dramatik gerilimi artırmak adına bazı olay örgüsü gelişmelerini fazla hızlı ve kolay çözümlerle sunuyor. Tomasz'ın girdiği her ortama hemen kabul edilmesi, güvenlerini bir anda kazanması hikayeyi oldukça aceleci yapıyor. Bu da anlatının inandırıcılığını zayıflatıyor. Tomasz'ın ana motivasyon kaynağı olan Gabi'nin hikayesinin oldukça yüzeysel kalması, filmin yan karakter doyuruculuğundan yoksun kalmasına neden oluyor.
Polonyalı yönetmen Jan Komasa'nın Oscar'a aday gösterilen Corpus Christi filminden hemen sonra yaptığı The Hater, Corpus Christi filminden daha geniş bir konuyu ele alıp, daha fazla sosyolojik çıkarımda bulunabilecekken, belki de Netflix platformuna verilecek bir iş olmasından dolayı ritmik dinamiği daha ön planda tutulduğu için daha yüzeysel kalmış olabilir. Ancak bu filmin izlenilebilirliğini, mesajını çok da etkilememiş. Tomasz karakterini canlandıran Maciej Musialowski'nin oyunculuğu filmdeki birçok eksikliği gideren seviyede olduğu için olmamışlıkların üstünü rahatlıkla örtüyor. Geriye 2 saatlik güzel bir film kalıyor.
%20Jan%20Komasa-0.jpg)
%20Jan%20Komasa-4%20Vanessa%20Aleksander.jpg)
%20Jan%20Komasa-5.jpg)
%20Jan%20Komasa-7.jpg)
%20Jan%20Komasa-6%20Vanessa%20Aleksander.jpg)