Romantik Trajedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romantik Trajedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2021 Cumartesi

Little Fish: Hatıralar Giderse Geriye Ne Kalır?

Little Fish'i bundan 2 sene önce izleseydik bize oldukça distopik ve bilim kurgu gelebilirdi. Ancak hala etkisini derinden hissettiğimiz küresel bir pandeminin içinden geçerken, Little Fish neredeyse tanıdık bir duygunun sinemaya aktarımı gibi geliyor. Maskeler, hastane kuyrukları, belirsizlik ve sürekli tetikte olma hali… Bunların hepsi artık yabancı değil. Ancak film, bizim yaşadığımız gerçekliğe paralel bir korku öneriyor: Ya sadece sağlığımızı değil, anılarımızı da kaybetseydik? Tam da bu düşüncenin yarattığı tedirginlikle Little Fish, izleyiciyi büyük felaketlerden çok, sessizce silinen hatıraların yarattığı boşlukla yüzleştiriyor ve bugünün dünyasında izlenince etkisini katlayan bir hikayeye dönüşüyor.


Filmin merkezinde Emma (Olivia Cooke) ve Jude’un (Jack O'Connell) ilişkisi yer alıyor. Emma bir veteriner kliniğinde çalışan, hayatın küçük detaylarına tutunan bir kadın. Jude ise geçmişinde bağımlılık olan ama hayatını yeniden kurmaya çalışan bir fotoğrafçı. Tanışmalarıyla başlayan bu ilişki, dünyanın dört bir yanına yayılan ve insanlara hafıza kaybı yaşatan bir hastalığın gölgesinde gelişiyor. Film doğrusal bir anlatım yerine zaman içinde ileri geri sıçrayarak ilerliyor; izleyiciye çiftin tanışma anlarını, mutlu anlarını ve hastalığın yavaş yavaş hayatlarına sızışını parçalı bir şekilde sunuyor. Bu yapı, yalnızca bir anlatım tercihi değil, aynı zamanda filmin ana meselesi olan hafızanın parçalanmış doğasının sinemasal bir karşılığı.

Little Fish’in asıl gücü, bilim kurgu unsurlarını bir arka plan olarak kullanıp odağını tamamen insan ilişkilerine çevirmesinden geliyor. Film, hafıza kaybını bir felaket olarak değil, gündelik hayatın içine sinsice giren bir tehdit olarak ele alıyor. Bir maratoncunun durmayı unutması ya da bir otobüs şoförünün aracını bırakıp yürüyüp gitmesi gibi detaylar, bu dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Ancak asıl yıkım, Emma ve Jude’un ilişkisi içinde yaşanıyor. Birlikte biriktirdikleri anılar, onları 'biz' yapan şeylerdir ve hastalık bu 'biz'i parça parça silmeye başlıyor. Bu noktada film, aşkın yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda ortak bir hafıza olduğunu ileri sürüyor.




Tematik olarak film, Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Memento gibi yapımlarla bir bağ da kuruyor. Ancak bu filmlerden farklı olarak daha sakin, daha içe dönük bir anlatımı tercih ediyor. Burada hafıza kaybı bir gizem ya da bulmaca değil, kaçınılmaz bir kayıp olarak ele alınıyor. Film, izleyiciye şu soruyu yöneltiyor: Eğer sevdiğiniz kişi sizi unutursa, o ilişki hala var mıdır? Ya da siz onu hatırlamıyorsanız, sevgi ortadan kalkar mı? Bu sorulara net cevaplar vermek yerine, izleyiciyi bu belirsizliğin içinde bırakıyor.

Tam da bu noktada film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu fikrini yeterince derinleştiremiyor. Hafıza kaybına yol açan küresel salgın, son derece çarpıcı ve potansiyel olarak çok katmanlı bir anlatı imkanı sunarken, film bu fikri büyük ölçüde arka planda bırakıyor. Toplumsal çöküş, etik sorular ya da bu hastalığın insanlık üzerindeki geniş ölçekli etkileri yüzeysel geçiliyor. Anlatı neredeyse tamamen bireysel bir aşk hikayesine indirgeniyor. Bu tercih bilinçli bir sadeleştirme olarak okunabilir, ancak aynı zamanda filmin bilim kurgu tarafının tam anlamıyla işlenememesine de yol açıyor. Güçlü bir kavramsal zemine sahip olmasına rağmen, bu zemini derinlemesine kazmak yerine daha güvenli bir duygusal anlatıya yaslanmayı tercih ediyor.


Filmin en dikkat çekici unsurlarından biri de oyunculuklar. Olivia Cooke ve Jack O'Connell, Emma ve Jude karakterlerine büyük bir doğallık katıyor. Aralarındaki kimya, filmin duygusal yükünü taşıyan unsur oluyor. Başlangıçta hafif ve flörtöz olan ilişkileri, zamanla yerini kaygıya ve çaresizliğe bırakıyor. Özellikle Jude’un sevdiği kadının adını hatırlamak için fotoğraflara notlar yazdığı anlar, filmin en dramatik sahneleri arasında yerini alıyor.

Yönetmen Chad Hartigan'ın, filmi büyük dramatik patlamalarla değil, sessizliklerle kurduğuna değinmiştik. Görsel dilde yumuşak ışıklar, solgun renkler ve anı hissi veren bulanık geçişler kullanılmış. Kamera çoğu zaman karakterlere çok yakın. Bakışlar, dokunuşlar ve küçük jestler ön plana çıkarılmış. Bu tercih, filmin duygusal etkisini artırır çünkü anlatılan şey büyük olaylar değil, kaybolan küçük anlardır. Senaryonun yazarı Mattson Tomlin ve filmin editör ekibi ise hikayeyi parçalı yapısıyla desteklemiş. Aynı anların farklı versiyonlarını göstererek hafızanın ne kadar değişken ve güvenilmez olduğunu güzel vurgulamış.


Sonuç olarak Little Fish, büyük anlatılar yerine küçük anların değerine odaklanan, dingin ama etkisini veren bir film olmuş. Her ne kadar temposu yer yer yavaş ve anlatımı bazı izleyiciler için fazla melankolik bulunabilecek olsa da, film sunduğu duygusal derinlikle akılda kalmayı başarıyor. 

14 Kasım 2011 Pazartesi

Melancholia


Önce bir özet vardır. Dünyanın vazgeçilmezleri,yüklerimiz,geridebırakılanlar ve Melankoli. Sonrasında yıkım. Bir de bu saydıklarımızın detaylarıvardır. İnsanı melankoliye götüren ve sonunda yıkımın nedeni olan detaylar.Detaylar Justine’de saklıdır, yıkım Claire’a saklanır. Sonsuzluk ise aklınmağarasında gizlidir.

Bol miktarda spoiler içerir.

Justine

Açılış sekansında düğünlerine limuzin ile giden Michael veJustine çiftinin mutluluklarına tanık oluruz. Herşey olması gerektiği gibidirve yaşadıkları aksaklık dahi onların moralini bozmayacak cinstendir. Fakatgökyüzündeki değişimin evreleri aynı gece Justine üzerinde de etki yaratmıştırve babasının dediği gibi hayatındaki en mutlu geceyi geçiren Justine bir andayalnızlığın ve yıkımın pençesine düşmüştür. Melankoli gezegeni yaklaştıkcaJustine’in melankoli hastalığı artmaktadır.

Herşey Justine'da açığa çıkan melankoli hastalığı ile başlamıştır. Düğün gecesi ve gece boyunca yaşanılanlar insanın her daimkendi emelleri uğruna hareket ettiğini açığa çıkarır. Örneğin; ajans patronudüğüne ve çifte ilişkin konuşma yaparken reklam sloganını aramaktadır. Diğeryandan Justine’in anne ve babası kızlarının mutluluğu üzerinden bitmiş olanevliliklerinin kavgasına devam etmektedir. İlgi odağı olma sorunsalı geceboyunca ön planda olan her bireyde zaman zaman belirir. Keza düğününorganizatörü olan Claire gecenin mahvedildiğini düşünür ve bunu bir hakaretolarak algılarken eşi düğün masraflarını karşılayarak cömertliğini gözler önünesürmektedir. Kurtarılamayacak burjuva ahlakının örnekleri gece boyunca gerilimeneden olmaktadır. Gecenin belli normlara göre ilerlemesi ise tamamen duygudanyoksundur. Zira burjuva kanadı duygudan ziyade zarafetin ve ihtişamınpençesindedir. Ayrıca kadın karakterler tekrar tekrarkötülüğün başlangıcı olarak sunulur. Zira Justine ve annesi gerilimin anakaynaklarıdır. Diğer yandan Michael ilk bölümün tek iyi olgusudur. İyiliği vesaflığı ilk bölümde sembolize eden tek kişidir.


Clarie

İnsanlar yardım etmenin verdiği huzurun yanı sıra başkainsanların kendilerine muhtaç olmasından da güç alırlar. Clarie böyle birkarakterdir. Kardeşi Justine’in ruhsal ve fiziksel yönden düştüğü çöküntüesnasında ona yardım ederek kendi ruhunu tatmin etmektedir. Kibiri elden bırakmadan,modernizmin başrolünü oynadığı bir hayatta kişisel buhranların içine düşmüştür.Melankoli gezegeninin yaklaşmasındandolayı hayatından endişe etmektedir lakin görüyoruz ki endişe ettiği hayatınelle tutulur bi yanı bulunmamaktadır. Baskıcı bir karakterin eşine ve çevresinedayatmaları çerçevesinde geçen birhayatın izleri vardır.
İkinci bölümde Claire; yapay modern yaşamın aklın vedoğaüstü olaylar karşısındaki çaresizliğini simgeler. Justine insanınyalnızlığını hiçbirşeyin kurtaramıyacağını düşünür ve yokoluşa kendini hazırlamıştırzira hepimiz öleceğiz ve yalnızlığınpençesine takılmış durumdayız. Bu nedenledir ki Justine düğün gecesi estetikyaşamdan kendini soyutlamış, aklın ve mantığın doğrultusunda melankolihastalığına tutulmuştur. Tüm insanlığın melankolisini Justine yaşar. Claire isesadece kaçınılmaz sondan kaçmaya çalışarak sonsuzluğa ulaşmaya çalışmaktadır.


Mutlak Son

Melankoli gezegeninin yaklaşıyor olması bir metafordur.Mutlak sona insanlık gene kendi elleriyle ve düşünceleriyle ulaşacaktır.Metaforun kullanılması insanın kendi hayatı adına yapacağı endişeyi gözlerönüne sunmak amacıyla planlanmıştır. Böylece son sekans insanın yalnızlığından soyutlanıpsonsuzluğa ulaşmasını hedef alır. Claire; Justin ve oğluyla birliktemalikanenin bahçesinde tahta parçalarından mağara kurarak bir nevi Platon'unmağarasına giriş yapmıştır. Bu son sahnede de sembolize anlatımı tercih edenTrier böylece insan yalnızlığının soyut yaşamdan ayrıştırılarak ancak aklın vemantığın mağarasında sonsuzluğa ulaşabileceğini bunun dışında insan soyunun yokolmaya mecbur olduğunu anlatmaya çalışmıştır.



7 Eylül 2011 Çarşamba

Bekir


Yaşamın en dramatik anlarından biri hiç kuşkusuz 'bir gülüşe aldanmak' olmuştur. Sıradan bir gülüşe 'Kader' çizilir,bir yalnızlık armağan edilir.O gülüşü her an görebilmek için bir ömür harcanır ve o gülüşün içinde 'Masumiyet' kaybedilir.Bekir olmak kolay değildir.Harcadığı ömür her yalnızlıktan arda kalanlardır.

Velhasıl Hasan Ali Toptaş Yalnızlıklar adlı eserinde "Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde." der.Kaderinin peşinde Bekir de bu söze itaat etmeye başlamıştır.Her seferinde düşerdi Uğur'un peşine şehir şehir bucak bucak.Ümidini yitirse bile Uğur'u bırakamazdı.Çünkü korkardı yalnızlıklardan.Yalnızlığın Uğur'dan ayrı kalmak olmadığını anladığında da hiç düşünmeden tetiği çekmiştir.Bekir dediğin yalnız gelip,yalnız gidenlerden.

13 Ağustos 2010 Cuma

Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 2

Yazının öncesi : Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 1


Kara Bir Madenden Çıkanlara Dair...


Kıskanmak filmindeki sahneler ve filmin atmosferini değerlendirmeye devam ederken göçük altında kalan işçilerin ölüm haberleri düştü haber sitelerine. Her ölüm erkendir ama bu kadar ucuz değildir herhalde bizim ülkemizdeki kadar. Uzun yıllardır ülkenin can damarı sektörlerinden biri olan maden sektöründe bu kadar aymazca ve halının altına süpürülen sorunlarla devam ettirilen bir işgücü sonunda duvara tosladı. Gerçi birçok defalar böyle büyük grizu patlamaları yaşanmıştı ama teknolojinin ilerlemediği ve günümüz şartları ile bu işin ancak bu kadar olacağı söylenerek iş kapatılmıştı.


Zonguldak belki de bu acıların ve hayal kırıklıklarının başkenti. Uzun Mehmet’in askerden dönüp bulduğu kömür madeni ülkenin santrallerini, sanayisini ve ekonomisini sırtlayıp götürürken bembeyaz umutlu bir suratla ocağa inen işçi akşama simsiyah bezgin bir ifadeyle çıkarak evinin yolunu tutuyor. Bu mutsuz bir yaşam tüm kent insanını çepeçevre kuşatıyor. Sonra böyle zamanlarda artarda gelen ölüm haberleri yasın kenti haline getiriyor Zonguldak’ı.


Kıskanmak’ta böyle bir Zonguldak fotoğrafı ile açılmıyor esasında. Bir cumhuriyet balosunda kentin ‘beyaz’larının toplandığı bir ortam vardır. Herkes birbirini ağırlar. Varsa yoksa daha gösterişli ve güçlü görünme arzusu devam eder gider. Özellikle kadınlar bürokratik elitle kent burjuvasının kendilerini gösterebildiği bu arenada bütün hünerlerini gösterirler. Erkekler ise onların bu zaaflarından çok güzel bir şekilde faydalanırlar.


Burada filmdeki görüntüler ve diyaloglardan anladığımı anlatıyorum. Yoksa roman daha farklı yaklaşıyor bu ilişkilere. Demirkubuz, filminde daha bir erkek yanlısı yol izler. Filmlerinde kadına negatif yaklaştığı yönünde düşünenler var ama ben bu konuda kararsızım. Çünkü sonuçta onun filmlerindeki temel mesele kader karşısında elleri kolları bağlanmış insanlardır. Ne yaparlarsa yapsınlar razı olmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktur.


Tekrar Kıskanmak’a dönecek olursak; Halit görünürde iş bağımlısı bir adam portresi çizse de amacı tutunup daha rahat bir işe geçmenin yollarına ulaşmaktır. Filmin benim en sevdiğim sahnelerinden biri maden tünelinin ağzında sıkıntılı bir yüz haliyle bekleyen Halit portresidir. Piposunun içerisindeki tütünü kayalara çarparak yere döker. Yeni tütün koyar ve piposunu yakar. Yağmur yağmaktadır. Tünelin içinden daha yeni çıkış olan Halit’in umutsuzluğu yağmurla yakınır mı bilinmez. O sırada yeni işçiler madenin altına inmek için katarlara binerek ilerlerler. Hava kurşuni bulutlarla sarılmıştır. Kapkara suratlar, kapkara ruhlar yeryüzünün üzerindeki insanları arındırmak için aşağıya inerler.


Yönetmen daha sonra vizörü evin kadınlarına çevirir. Biri kız kardeşi diğeri ise genç karısıdır bu kadınlar. Onlar da loş bir evin içerisinde sessizliği kırmanın yollarını aramaktadırlar. Mükerrem, daha genç olduğu için bu kentin şartlarına uyum sağlayamamıştır. Uyumsuzluk çitleri kesip karşıya geçmenin anahtarıdır. Bu bazen doğru olmayan yollara da sürükler onu. Halit gece mesailerine kaldığında yahut iş gezilerine gittiğinde Mükerrem kendini genç ve heyecanlı kollara bırakır.

Seniha bilip te söylemeyenlerdendir. Belki de fırsatını iyi değerlendirmek ister…

Halit ise patlayıp kendini yakacağı daha zor günlere pipo içerek hazırlanır…


Bu kara kentte yağmur hiç durmadan yağar. Ölümlerde 3o’lu yıllarda nasılsa aynen devam eder. Çözüm bulunmaz ve gelişigüzel hamaset söylemleriyle kentin bir çok evine kor ateş ve eyvah düşer…


Moroccom

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 1


Evin bu alt kattan bile şehre hâkim bir nezareti vardı. Dün hele akşama doğru âdeta düzelmiş olan hava yine berbatlaşmıştı. Yağmur yağıyor, kumsala biteviye dalgalar gelip yayılıyor ve bütün limanda, ufuklara kadar tekmil Karadeniz’de yine hiç bir vapur, hiç bir gemi görülmüyordu. Sicim gibi yağan yağmurdan, karşı sırtta Soğuksu mahallesi uzak ve müphem kalmış, tepenin tam üzerindeki şehir hastanesinin büyük beyaz yapısı sis ve dumana bürünüp tamamen gizlenmişti.

Kıskanmak romanından bir alıntı var yukarıda. Nahid Sırrı Örik, romanda İstanbul’dan gelmiş iki kadının Zonguldak gibi ekonomisi yerin altına bağlanmış ve yapacak hiçbir şeyin olmadığı bir kentte nasıl sıkıldıklarını yukarıdaki satırların arasına gizler. Seniha’yı bir kenara bırakacak olursak Mükerrem için bu sıkıcı kentte yapılacak tek şey, küçük kent burjuvaları ile toplanılan yemekli toplantılardır. Bunun dışında milli bayramlarda düzenlenen balolarda neşeli bir havada geçmektedir.

Zeki Demirkubuz, filmin ilk sahnesini böyle bir Cumhuriyet balosu ile açar. Gerek, tek parti dönemine yöneltilen ‘soft’ eleştirel bakış ve bu dönemde ortaya çıkmış kent burjuvasının hali pür melali seyirciye gösteriliyor. Mükerrem, kendini bu kadınlara ispat çabasındayken, Seniha içine gizlenmiş sığıntı parçası olduğunun bilinciyle uzaktan uzağa baloyu seyreder. İleride ağabeyinin başına gelecek olanları bir şekilde burada sezmiştir.

Seniha’nın olayların en yakıcı anlarında dahi uysallığını muhafaza etmesi küçüklüğünden beri bu kıskançlık duygusunun fıtratını ele geçirmiş olmasındandır. Daha küçüklüğünden itibaren haset ateşiyle çepeçevre kuşatılmış bu çirkin kadın, uzaktan uzağa ağabeyini her seyrettiğinde kor alevlerin üzerini kapatır ve bir gün uyanmak üzere o kıvılcımları kalbinde saklar. İşte o baloda ateşin üzeri artık açılacaktır.

Mükerrem’in ağabeyinden göremediği tutkuyu, uçarı ve şımarık gençte bulduğu an bir dansla başlar. Bu kız çocuğuna benzer genç erkek, belirli zamanlarda geldiği bu küçük kentte tüm kadınların gözbebeği olmayı başarmış ve küstahlaştıkça üzerindeki tutkulu bakışlar daha da artmıştır.

Seniha, bu tarz ilişkilerden hep sıkıldığı gibi burjuva kadınlar da onun bir sığıntı olduğunu hissetmişler ve o fasit dairelerine sokmamaya gayret göstermişlerdir. İlk ateş, önce Mükerrem’in bağrından tutkuyla karışık yükselmiş sonrasında da Seniha’nın içinde biriktirdiği lavın ilk kıvılcımları balo salonunun hararetini yükseltmiştir.


Devam edecek…

Moroccom

10 Eylül 2009 Perşembe

Joel Barish


"Sevgililer günü posta kartı şirketleri tarafından insanların kendini kötü hissetmesi için bulunmuş bir gündür." *

21 Haziran 2009 Pazar

Bir Ömür Yetmez



" Sürpriz, yenilik, beklenmedik gelişmeler istemiyorum. Her şeyin şu an olduğu gibi kalmasını istiyorum. Daima... Daima diye birşeyin olmadığını bilsem de. "


Lorenzo - Saturno Contro

10 Haziran 2009 Çarşamba

"How often do you find the right person?"

Once, bir sokak müzisyeni ile bir Çek göçmenin yegane aşk hikayelerini anlatan, sokak müzisyeninin şarkılarını yazarak, birlikte prova ederek ve kaydederek geçirdikleri olaylı bir haftayı anlatıyor. Babasının elektrikli süpürge tamir dükkanında yarım zamanlı çalışan adamımızın asıl hayali kendi şarkılarını çalıp bir albüm çıkartmak. Yakın zamanda Londra’ya taşınan kız arkadaşı tarafından terk edilmiş ve duygusal olarak çökmüş bir adam. Bir gün Dublin’in Grafter sokağında dolaşırken yeni bir hayat kurma ümidiyle Dublin’e taşınmış Doğu Avrupalı bir kızla tanışır. Üst sınıf bir konutta temizlikçi olarak çalışıp çok istediği piyanoyu alabilmek için para biriktirmeye uğraşan bu kızın hayatı hakkında önemli kararlar vermesi gerekmektedir. İrlanda’nın yaşadığı ekonomik patlamadan bu yana son derece materyalist bir hal almış Dublin’de, kendilerini toplum dışı hisseden bu iki insan müzik sayesinde güçlü bir bağ kurarlar.

İrlandalı grup The Frames’in solisti Glen Hansard'ın başrolde oynadığı Once filmi, klasikleşmiş müzikallerin çok ötesinde bir film. Birçok başarılı müzikal filmde, oyuncuların performansı ve senaryonun akışı size o filmin müzikal olduğunu açıkça gösterir. Once filmi için bu klişe geçerli değil. Müzik filmin ana temasını oluştursa da bu durum size hiç müzikal havası vermiyor; çünkü her şey olağan bir akış içerisinde. Esas oğlan sokaklarda şarkı söyleyerek kendisine gereken parayı çıkartır ve bu sizi filmin içerisine girmeye zorlar. Gündüzleri para kazanmak için sokaktan geçen insanların seveceği tarzda parçaları çalıp, hava karardığında da kendi bestelerini çalmaya başlar. Bir gün ismi bilinmeyen esas kız onun şarkısını dinler ve hikayemiz bu şekilde başlar. Çok düşük bir bütçesi olan filmin soundtrack albümü o kadar çok ses getirdi ki, geçen yıl En İyi Orijinal Film Müziği dalında Falling Slowly
parçası ile oscarı kucakladı.


"How often do you find the right person?" Sorusundan hareket eden film, müzikle iç içe geçen hayatların arasından, doğru insanı çekip çıkarmanın mümkünlüğünü sorgulatıyor izleyicisine. Markéta Irglová'nın sesinin devreye girmesinden sonra daha da büyülü bir hal alan Once, hayatlarındaki tüm zorlukları müzik sayesinde aşan iki farklı insanın yaşantısını anlatarak, ikinci bir darbe indiriyor klişelere.

Melodilere kulak vererek etraftaki tüm kötü sesleri duymamaya çalışmak ve hayatın en berbat anında aşkın tutkusuna kendinizi bırakmaya çalışmak. Filmi izlediğiniz zaman bunun çok da zor olmadığını görüyorsunuz. When your mind's made up parçasının da anlatmak istediği gibi, akla geldiği an yapılmalı birçok şey. Aşk için harekete geçmek belki bunlardan biri. Ama aklınıza gelmişken yapmanız gereken birkaç şey varsa eğer; Once filmini izlemek de kesinlikle onlardan biri.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind

Zihin Döngüsünün Işıksız Koridorları


Bilinen haliyle bir yaşamı gözlemlemek, elde edilen sanrılarla yeniden bir hayat kurmak gibidir. Her güne uyandığınızda bulanık bir açılımın peşinde koşmaya başlayacağınız ne kadar kesinse, aynı günün sonunda bir dahaki sabahın bulanıklıklarını da hatıranızda arayacağınız o denli kesindir. Sebebi aramak, içsel yolculuğun herhangi bir noktasında örülmüş günleri ortasından başa doğru, oradan da son olduğunu varsaydığımız asıl gerçekliğin katıksız başlama noktasına geri çeker. Oysa dönüp baktığınızda geçmişte aradığınız geleceğinize, hala ortasında olduğunuzu kavramanız mantıksal açıklamaları birer birer belleğinizden silecektir. Bir başka gerçeklikte, farklı insanların da ayrı yaşamları olduğunu düşünmek istemezsiniz, büyük bir resim tasvirinin altında ilk sayfa sonsözü, son sayfa ise önsözü kapsarken fazlasıyla ciddiye aldığınız yankılanır anılarınızda.



“Kumu fazlasıyla abartıyorlar, altı üstü küçücük taşlar.”

Joel


Yaşam anıların bir gölgesi gibi dururken, zihnin kıvrımlı koridorları ölümü ve doğumu bir çatı altına alabilir, başladığı an biten bir yaşam veyahut anıldığı vakit silinmeye yaklaşan bir hatıra gibi. Günü geldiği zaman vazgeçilmesi zorunlu gözüken bir oyuncak misali, acının doğal bir sonucu olan ilişkinin de bugüne gelmesini sağlayan unuttuğumuzu sandıklarımız mıdır? Kaçmak isteğinin yoğunluğu onu isteyenler tarafından değil bomboş olduğu farz edilen bir bütünün garip ikilemiyle geçmişi ileriki zamandan bugüne getirir. Zihnimizde yaşadığımız, herkesin sınırladığı küçük bir alanda boğulmaya başlamışken en yüksek karmaşanın değersizliğinde herkes yitirilir, kartopu misali bütünlüğünü yitirirken avuçlarımızın çukurundan – özellikle belleğimizin kıvrımlarından, kayıp gider. Artık bir zamanın et ve kemik birleşimi, yerini hatıraların çürümesinde sadece kemiğe bırakır, hatırlamak çabadan kaynaklanan küçük bir karabasan olur.

“Canlılık ister yaşayan insan, mekanik yasalara boyun eğmez, kuşkucudur! Bir ölü kokusu bile olsa burada, kauçuktan da yapılabilir aynı şey. Canlı olmayan, iradesiz, başkaldırmayan bir köle…”

Suç ve Ceza


Peki, iradesizliği seçenler kendimiz isek, o zaman bir sisin gerisinde bırakmak istediğimiz yaşam nereye ait olabilirdi? Zorlanmanın verdiği aldırmazlık ve unutulmanın intikamsal bir mücadelede birleştirilmesi hataların haklılıklarını doğrulamayacağı gibi, Joel var olduğu kişiyi bir kısmıyla inkâr ederken sildirilmeye zorlanan bir geçmişte aramasını kısaca “Dejavu” diyerek tanımlar. Film, Alexander Pope’un “Eloisa To Abelard” adlı şiirinden ilham alınarak adlandırılırken, şiirde Abelard’ın kaçınılmaz sonu olarak kitaplarının yakılması bu noktada hem Joel hem de izleyicilere bir “Dejavu” olgusunu hatırlatır, Joel’in anıları da Abelard’ın destek noktası olan kitapları gibi yok olmaya yüz tutmuştur.


“Ne mutludur suçsuz bakirenin dostları!
Unutulan dünyadan, dünya unuturken
Lekesiz zihnin sonsuz ışığını!
Her dua kabul olunmuş ve her istek bırakılmış.”


Tavırsız bir hareketin sonucunda Joel, unutmanın ve sanrının bittiği sınırsızlıkta, silinmesini beklediklerinin tekrar beraberinde yaşamak istedikleri olduğunu kavrar. Gerçek, bugün, geçmiş ve yaşanılması gerekli olanlar birbiri ardına kovalanır. Varlık ve yokluk, sanrısızlığın ötesinde kaybolur. Tüm anılar geçmişten geldiğini sandıklarımızı bugüne yansıtırken şimdiden gelecekte olduğunu nereden bilebiliriz, “Yemek yiyen ölüler miyiz?” diye sorarken Joel. Yaşanmamışlık bir uyuşturucu etkisiyle anıları yok etmeyi sürdürürken, Clementine pişmanlığını Joel’in hafızasında telafi etmeye çalışır. “Birçok erkek benim bir kavram olduğumu ya da onları bütünlediğimi sanırlar” derken Clementine da aynı paradoksun izlerinde tekrarlar bakışlarını.

“Başkalarının hayatına duyulan özlem. Dışarıdan bakınca, başkalarının hayatı bir bütün oluşturur. Oysa içten bakıldığında kendi hayatımız dağılmış gibi durur. Yine bir bütünlük yanılsamasının ardından koşuyoruz.”

Albert Camus



Tek ve tümü oluşturan her bir tekin döngüsel çekiminde Joel, Freudsal bir yaklaşımla silinmeye yakın tüm hatıralarını çocukluğunun utançlarında gizlemeye çalışır. Clementine’dan yükselen bir cümle olması gerekeni açığa çıkarır: “Beni utancına sakla”. Bir kuşun ölümünde ya da kendini fiziksel tatmin safhasında mahremine açılan bir kapı ile Joel yitirilmeye yüz tutmuş olduklarını ironi çemberinde örter. Clementine ise bu olguyu çocukluğuna ait bir anısında olağan bütün gerçekliğiyle yansıtır. Çocukken en sevdiği bebeğinin en çirkin bebek olduğunu ve adının “Clementine” olduğunu anlatır. “O’na çirkin olamazsın, güzel ol, diye bağırırdım. Sanki O’nu değiştirebilsem kendimi değiştirebilecekmişim gibi.” Bu noktada Nietzsche’nin film repliklerinde de yankılanan sözleri, unutmayı bir hastalıktan bir ihtiyaca dönüştürmüş, yanlışlarının yeni bir günle silindiği yeni bir değersizlik akımına mensup post-modern insanları zihinlere getirir.



“Unutkanlar şanslıdır çünkü hatalarının acısını çekmezler. ”

F.W. Nietzsche



Bembeyaz bir kütüphane imgesi ve yıkılan bir sahnesi hem pişmanlığın sınırını hem de sıfır başlangıcının rahatlama noktasını sunar. Gerçekliğin bizlere yansıttığı bir sanrı oyunudur sırrı olan mutlu biri gibi. Bilinmesi imkânsız bir yaşanmışlık, bilinen her şey aniden değişip sadeleşen kişilikler ekseninde karmaşıklıklarını yitirir. Varacağımız yaşamların verdiklerini biz bilsek de mi yaşamazdık yoksa sandıklarımızın sona yaklaştığını hissettiğimiz için mi göz ardı edebilirdik bütün bunları sorusu sonu kapsar.


“Temiz bir hayat ister misiniz? Herkes gibi siz de, “evet” dersiniz. Nasıl “hayır” denir? “Pekiyi, derler, sizi temizleyeceğiz. İşte size bir iş, bir aile, düzenli eğlenceler.” Ve minicik dişler etinizi kemirmeye başlar, kemiğinize dek. Ama haksızlık etmeyeyim. Onların düzeni demek doğru değil. Bizim düzenimiz bu. Kim kimi temizlerse”.

Albert Camus



KONUK YAZAR: Doğu Dost Onural

http://saykodeliya.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #

27 Nisan 2009 Pazartesi

Bağımlı Bir Tutkusuzluğun Dönüşümü

Sükûnet bir kutsamadan öte kasıtlı bir işkenceye dönüştüğü gecelerde, kozasından acizlik tohumlarını saçar gibi dağıtan apartman blokları kaplar gri geceyi. Bulutlar, beton parçaları daha köklerini bulmadan çok önceleri o toprakların göğünde asılı kalmayı tercih etmiştir besbelli.




Gecenin keskin rengi ve gündüzün donuk hali, Kieslowski’nin yarattığı tanımda aşk için ihtiyacı duyulanları iki biçime ayırır, iki insanda farklı zamanlamalarda benzer takıntılarla şekil bulurken. Karanlığın beraberinde getirdiği hastalıklı sabır, sevgi kelimesinin sınırlarını açar. Tek bir pencere ve bir tek kadın büyüyen birer imgeye dönüşür, çalmanın suçunu yüksek bir değere bırakan, mesafeyi kısaltıp ürkekliği artıran tek yönlü bir cam parçasının ucunda. Davranışlarından şüphesizlik kalkar sabahın getirdikleriyle. Çaresizlik içinde kıvranan bir yüz ifadesi, gözetlerken hissettiği soğukkanlılığını çoktan yitirir. Umut veren asılsız mektupları yerleştirir, ne istediğini kavrayamayan yitirilmişliğini ört bas etmeye çabalarken. Daha da yakınlaştığında ergenlikten kurtulamamış on dokuz yaşındaki bakışlarının Magda’nın üzerinde dolanmasına engel olamaz Tomek.


Bir saat ziline bağımlı gün, tezatlığın ortasında gündüzü değil geceyi başlatır. Lambadan saçılacak ışık, gözün üzerinde oynaştığı pencereye vurduğunda rahatlama güveni sürükler. Sakin bir kabullenmenin, sinsice bütünlüğe karşı koyamadığı anlarda ahizeye kilitlenmiş tuşlar zihnine bağımlı parmaklarının iradesini yok sayar. Gözlerin haysiyetini yitirmesi yetmez, seslere de ulaşabilmeyi ister Tomek. Acı bir fren sesiyle kendine geldiğinde ulaşmayı seçtiği sesin, iniltilere dönüşecek görüntülerine katlanamayacağını bilir, O’nun için gün de bitmiştir. Reddettiği, tüm canlandırılmış sahneleri bilmesi değil iradenin katıksız hissiyatını da kavrayabilmesidir. Küçük düşmesini izlerken Magda’nın, çekingenlik kapılarını en dipteki kırıntıları ezene kadar açmaya devam edecektir. Farkına varılması imkânsızlaştığında ise, yüksek bir ahlak esintisine sığınarak tüm imkânsızlığını bir kuytuda yok olmaya teşvik eder, gözetleme ihtiyacı kendini itirafın keskin çizgisine bırakır, Tomek intiharın sadakatsiz bilinçsizliğine varacak süreci iradesi ile değil iradesizliğinin kalıntılarıyla sarmalayacaktır.


Kendini kaybetmesi bir seçim, seçimleri oldukları gibi aramak ayrı bir tercih gibidir Tomek için. Magda ise, gitmek isteyenlerin ardından sallanan vücutlar gibi her giden de bir burukluk yaşamak zorunda hissettiğinden, arkada kalanların da bir iç geçirme anlarında o burukluğu yaşamalarını isteyebilir. Sormaya tereddütlü dudak oynatışları, iç geçirmelere bırakır kendi sırasını, her seferde, her biri için istekli ilk görüşmelerinde. Gözetlenmekte ve gözetlemekte olan değillermiş gibi, garip bir masumiyeti tekrar kavramak ister Magda, o masumiyetin katıksız bir maddesi gibi duran Tomek’in ellerini kavrarken.


Böylece katı bir sakinlik çöker donuk bir sabaha karşı yakaranların seslerine. Tahmini yalnızlıklarıyla daha bir belirsizlik ve karmaşa kendini saklar razı olmanın tavırlarıyla teslimiyetin hümanist yanı bir araya gelmek istemezken zorunlu hislerinde. Ama sahte bakışlara o kadar kanarlar ki gerçek bile sakıncasız yalanlardan ibaret olmuştur. Bulutlar ayrı bir konumlanır. Gökyüzü derinliğine uyanmayı seçenleri değişmez bir bulantıyla karşılamayı adet edinirken her ikisi de yıkıcı bir yüzleşme ile sonuçların telkinsiz kasılmalarının farkına varırlar. Yağmur, mevsim ayırt etmez yağmadığı zamanlar, sadece yağdığı apartman bloklarını değiştirir bilerek veya amaçsızca. Öyle bir değersizlikle yırtılır ki yaşamlar, geri dönülebilecek tek bir nokta bile kalmaz çevrelerinde.



Birleşmek demek sadece sevişmek demektir Magda için usulüne uygun adımlarla, kelimelerin de kişiliğini savunanlara iç parçalayan öbekler eşliğinde arka kapısında biriktirdiği ahlak harabelerini göstermekten utanmaz gibi davranırken Tomek’in tüm duyguları ve saplantısını da kendisinde bulur. Gözetlemenin iradesiz koridorlarına artık Tomek değil Magda boyun eğer. Kapıdan çıkıp gitmesini zorlayan bakışlarını anlar, kaçsın ki vazgeçemediklerini ardından içeri alsın, arkasına bile bakmasın ki kapının üstüne konuşlanmış damlaları pişmanlık duymadan çarpabilsin suratına isteksiz bir tokatçasına, olabildiğince kirli, elinden geldiğince yakarışsız.


İrdelenmemiş ahlak kulelerinden aşağıya düşmeye meyilli zihinleri, bilinçleri açıkken son kez konuşmalarını kaplar. İki cümle hem Tomek hem de Magda için önceliksiz bir boşluğun yarattığı iradesizlikle çalkalanır.


Magda: Ne istiyorsun?
Tomek: Bilmiyorum.


— Krótki Film o Milosci ( A Short Film About Love), Krzysztof Kieslowski


Okuyucuya küçük not: Magda rolündeki Grazyna Szapolowska çekimler boyunca kameraları ve hangi açılardan çekildiğini görmemiştir.

11 Aralık 2008 Perşembe

Titanic: Batan geminin batmayan aşkı..

Sen 14 dalda aday ol, 11 ini kazan, sonra gelip ben sana burda laf atayım..olmaz öle bi şey.. bi şey de yazmıcam ama..biliyoruz sizi ve hikayenizi.. hoşsunuz, güzelsiniz..
-------------------
Jack: Goodbye!
Fabrizio: You know somebody?
Jack: Of course not! That's the point! Goodbye, I'll miss you!
Fabrizio: Goodbye! I'm gonna never forget you!
------------------
Rose: Teach me to ride like a man.
Jack: And chew tobacco like a man.
Rose: And spit like a man!
Jack: What, they didn't teach you that in finishing school?