Trajedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trajedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2021 yılında hem Oscar'da hem de Golden Globe'ta En İyi Film ödülünü alan Nomadland filminin yönetmeni Chloe Zhao'nun yeni filmi Hamnet, bu sene de Golden Globe'ta ödülü aldı ve Oscar'ın güçlü adaylarından biri. Maggie O'Farrell'in kurgu romanından uyarlanan bu filmde, Shakespeare'in Hamlet oyununu yazmasının arkasındaki motivasyonu anlatılırken, bize özetle şunu veriyor: 'Büyük sanat eserleri, bir perinin ilhamından değil, bastırılamayan bir kayıptan, yaşanamayan bir yastan doğar.'


Filme geçmeden önce şunu tekrar belirtip açmakta fayda var. Anlatılan hikaye bir kurgu, yani Shakespeare'in gerçek hayatını yansıtmıyor. Uyarlandığı romanın yazarı olan Maggie O'Farrell'in, Shakespeare'in yaşadıklarını ve onu Hamlet oyununu yazmaya iten olayları, kendi kurgu dünyasıyla oluşturduklarını izliyoruz. Ancak hikayedekiler bütünüyle kurgu değil tabi ki, Shakespeare'in ikisi ikiz olmak üzere 3 çocuğu olduğu, bunların isimlerinin de filmdekiler gibi Hamnet, Judith ve Susanna olduğu biliniyor.

Hamnet, William (Paul Mescal) ile Agnes'in (Jessie Buckley) tanışmasıyla başlayan, ancak asıl ağırlığını aile olmanın kırılganlığı üzerine kuran bir film. Doğayla güçlü bir bağı olan, sezgileriyle hareket eden Agnes ile kelimelere ve hayallere tutunan William, kısa sürede evleniyor ve çocuk sahibi oluyor. İlk kızları Susanna’nın ardından dünyaya gelen ikizler, Judith ve Hamnet. 

Taşradaki hayatından sıkılan William, hayalindekileri gerçekleştirmek için ailesinden uzaklara, Londra'ya taşınıyor. Londra’daki tiyatro dünyasına yönelmesiyle ev içi hayat ile dış dünya arasındaki mesafe giderek de giderek artıyor. Agnes çocuklarla birlikte Stratford’da kalırken, aileyi asıl sarsan kırılma, ikizlerin hastalığıyla yaşanıyor. Zaten doğumunda sıkıntılar yaşanılan Judith hastalanıyor. Babalarının olmadığı yerde tüm sıkıntı ve stresi üzerinde taşıyan Agnes bir an olsun kızının başından ayrılmıyor. Ancak duruma Hamnet el atıyor ve bir gece sessizce ikiz kardeşi Judith'in yanına yatarak 'Ölüm meleği ikimizi ayırt edemeyecek ve senin yerine beni yanına alacak' diyip ölüm uykusuna dalıyor. Hamnet’in ölümü, filmin geri kalanını belirleyen sessiz bir boşluk yaratıyor. Oyunun sonunda da dediği gibi, "gerisi sessizlik".

Film, bu noktadan sonra olaylardan çok duygulara odaklanıyor. Agnes ve William aynı kaybı yaşasalar da yasları farklı biçimde oluyor: Agnes doğaya çekilirken, William yazıya ve sahneye yöneliyor. Yıllar sonra Agnes’in Londra’ya giderek Hamlet oyununu izlemesi, kişisel bir acının kamusal bir anlatıya dönüşmesine tanıklık ettiğimiz an oluyor. Bu kişisel acı, sanat ile kolektif bir anlatıya dönüşüyor. Bu noktada William Shakespeare'in o meşhur "to be or not to be. that is the question" sözünün bir yansımasını görüyoruz. Bu acıyla birlikte yaşamaya devam etmek mümkün mü sorusuna filmin cevabı net olmamakla birlikte; yaşamanın, eksikleriyle birlikte var olmaya çalışmak olduğunu ve bunu mümkün kılan şeylerden birinin de sanat olduğunu söylüyor diyebiliriz.


Hamnet, yasın bireysel değil, zamansız ve biçim değiştiren bir deneyim olduğunu anlatıyor. Filmde acı bastırılmıyor, hızla aşılmıyor ya da anlamlandırılmıyor; aksine uzatılıyor, tekrar ediyor, bedende ve doğada yankılanıyor. Yönetmen Chloe Zhao ve yazar O’Farrell’in temel önermesi, Shakespeare’in yaratıcılığını bir deha anı olarak değil, derin bir eksilmenin sonucu olarak ele almak oluyor. Burada sanat, iyileştirici olmaktan çok dönüştürücüdür: Acıyı yok etmez, ona yeni bir form verir. 

Film aynı zamanda güçlü bir karşıtlık kuruyor: Agnes’in sezgisel, doğayla iç içe, 'feminen' yas biçimi ile William’ın kelimelere ve sahneye sığınan 'maskülen' baş etme stratejisi arasında. Agnes yasını yaşarken; William ise yasını yazıyor. Bu ayrım, filmin merkezine kadını ve anneliği yerleştiren politik bir tercihe dönüşüyor. 

Hamnet, Hamlet’in hikayesini bir babanın değil, bir annenin gözünden yeniden düşünmemizi de istiyor. Filmin merkezinde Shakespeare miti yok, acı var ve o acıyı en çıplak haliyle yaşayan da Agnes'tir.  Film boyunca acı, neredeyse bütünüyle Agnes’in bedeninde ve bilincinde toplanıyor; sanki kayıp, paylaşılmak için değil, taşınmak için ona verilmiş. Agnes acıyı yaşıyor, taşıyor ve dönüştürmeden onunla kalıyor. William’ın yokluğu, hem fiziksel hem de duygusal olarak bu yükü daha da ağırlaştırıyor. Ancak William belki de tembellikten, belki de erkek olmanın getirdiği duygu yoksunluğundan dolayı oluşturduğu bir pratik ile kendisinin yüklenemediği Agnes'in acısını, yazdığı oyun ile daha geniş kitlelere pay ediyor. Çünkü son sahnede Agnes'in oyunu izlerken yaşadıkları önce bir sinir iken, sonra çocuğunun yasına izleyicilerinin de ortak olduğunu gördüğünde bir rahatlamaya, bir hafiflemeye dönüşüyor. Bu acı artık yalnızca Agnes'in değildir ardık, tüm izleyicilere pay edilmiştir.


Yönetmene bakacak olursak, Chloe Zhao’nun sineması her zamanki gibi doğayla konuşuyor. Orman, rüzgar, ağaç gövdeleri ve ışık, Agnes karakterinin iç dünyasının uzantısı haline geliyor.Yönetmenin mekan kullanımı da dikkat çekiyor. Orman, ev ve sahne arasındaki geçişler yalnızca fiziksel değil, duygusal eşikler olarak da görülüyor. Agnes’in doğayla kurduğu bağ, kamera hareketleri ve kadrajlarla bilinçli biçimde vurgulanırken, iç mekanlar giderek daralan ve boğucu alanlara dönüşüyor. Agnes'in kendisini sıkıntıda hissettiği bir anda nehrin yanına gitme isteği de buradan geliyor.

Bununla birlikte Chloe Zhao’nun yönetmenliği eleştiriden muaf değil. Duygusal yoğunluğun sürekli yüksek tutulması, bazı sahnelerde yönetmenin izleyiciye mesafe bırakmadığı hissini yaratıyor. Müzik kullanımı ve uzun yas sekansları, duyguyu organik olarak büyütmek yerine zaman zaman yönlendiren, hatta zorlayan bir etki yaratabilir. Yine de Zhao’nun bilinçli bir risk aldığı açık. Hamnet, ölçülü olmak yerine taşmayı, sade olmak yerine duyguda ısrar etmeyi bilinçli olarak tercih ediyor.

Sonuç olarak Chloe Zhao, Hamnet’te ustalıklı ama konforlu olmayan bir yönetmenlik sergiliyor. Nomadland ile yaşadığı Golden Globe ve Oscar'lı çifte zafere bir Oscar kadar uzak. Dişli rakipleri arasında şansı az da olsa var gözüküyor. Ancak Oscar şansı yüksek olan biri var ise bu filmde, o da Agnes'i canlandıran Jessie Buckley. Onun Agnes yorumu filmin taşıyıcı gücü. Sessizliğin, bakışın ve bedensel donukluğun içinden geçen performansı, yasın kelimelerle anlatılamayan hallerini somutlaştırıyorr. Paul Mescal ise geri planda kalan, ama suçluluk ve eksiklik duygusunu bastırmadan oynayan bir William (Shakespeare) portresi çiziyor. 


Toparlayacak olursak Hamnet, Shakespeare mitolojisini büyütmektense onu insanileştiren, hatta yer yer yaralayan bir film. Büyük bir edebi eserin arkasında kutsal bir ilham değil, çözülmemiş bir yas olabileceğini hatırlatıyor. Kusurlu, zaman zaman aşırı duygusal, hatta yer yer fazlaca iddialı; ama aynı zamanda cesur ve samimi bir şekilde. En nihayetinde film, kaybın anlatılamaz olduğunu kabul ediyor ve sanata bu imkansızlığın içinden bakıyor. 

Guillerme del Toro'nun yıllardır hayalini kurduğu Frankenstein uyarlaması nihayet can buldu. Yönetmenin filmografisindeki en olgun filmi diyebileceğim bu filmde; klasik bir hikayeyi yeniden anlatmanın ötesine geçerek, hem radikal derecede kişisel, hem de görsel açıdan büyüleyici bir sinema deneyimi sunuyor. Daha önceki uyarlamalarından daha farklı, daha özgün ve en önemlisi daha güzel. 


Film her ne kadar Mary Shelley'nin 1818 tatihli romanına bir anlamda sadık kalsa da, Del Toro'nun özgün dokunuşlarıyla 1850'lerin Viktorya dönemi atmosferinde yeniden şekilleniyor. Arktik'te geçen açılış bölümünde, ölümün eşiğindeki Victor Frankenstein (Oscar Isaac), onu takip eden yaratığın (Jacob Elordi) pençesinden kaçarken bir gemi mürettebatı tarafından kurtuluyor. Tabi yaratıktan kurtarmanın bedelini ağır ödüyorlar. Fakat Victor'u korumakta kararlı olan gemi kaptanı, Victor Frankenstein'ı kamarasına alıyor ve başlıyor Victor burada kendi trajik hikayesini anlatmaya. Çocukluğunda kaybettiği annesinin ölümünden sonra ölümü saplantı haline getirişini ve bu saplantının onu insan bedenini yeniden canlandırma fikrine itişinin hikayesini.

Okulda yaptığı bir sunum sırasında sergilediği çalışması ilgi görmese de onu ilginç bulan biri çıkıyor. Zengin bir silah tüccarı olan Harlander'ın (Christoph Waltz) desteğiyle çalışmalarına hız veren Viktor, savaş alanlarından topladığı ceset parçalarıyla bir 'insan' yaratıyor. Fakat yaratığın özgür iradesi ve kırılgan bilinci ortaya çıktığında, Victor'un 'Tanrı rolü' üzerindeki tüm hakimiyeti alt üst oluyor. Yaratık, varoluşunun anlamını aramak isterken dışlanıyor, istenmeyen ilan ediliyor. Ve bu noktadan sonra 'yaratıcı' ile 'yaratık' arasındaki çekişme başlıyor. 


Bu çatışma bize 'gerçek canavar kim?' sorusunu sordurtuyor. Elordi'nin canlandırdığı yaratık, ilk anda bebek gibi meraklı, masum ve duyarlı. Bu bakımdan önceki uyarlamalarda bulunan yaratıkların çoğundan farklı bir 'yaratık' olarak karşımıza çıkıyor. Yarı dilsiz canavar klişesini, merakıyla kırıp okuyan, yazan, düşünen ve empati kuran bir varlığa dönüşüyor. Elordi'nin oyunculuğu, karakterin önce bebeksi saflıkla dünyayı keşfedişini, ardından toplumun ve yaratıcısının reddiyle yaşadığı kırılganlığı iyi yansıtıyor. Zihnimize kazının standart Frankenstein canavarını canlandıran Boris Karloff'tan bu yana yaratığın en insani, en sempatik temsili şu anki. (1994 yapımlı uyarlamasında bu canavarı Robert de Niro'nun da canlandırdığını not düşeyim.) Fakat toplumun ön yargıları ve Victor'un reddiyle bu sempatik canavar giderek canavara dönüşüyor, hatta canavar olmaya itiliyor ve mecbur bırakılıyor. 

Bu yaklaşım filmin genel tonunu da etkiliyor. Frankenstein, korku öğeleri barındırmasına rağmen esas olarak bir trajedi olarak işleniyor. Del Toro, korkuyu değil hüznü, şiddeti değil merhameti merkeze alıyor. Yaratığın, 'yaşamak zorunda bırakılmış' olması, filmin en sarsıcı duygusal eksenini oluşturuyor. Filmde ara ara değinilmeye çalışılan baba-oğul metaforu da bu duygunun gölgesinde kalıyor. Victor Frankenstein kendi babasıyla yaşadığı travmatik ilişkinin izlerini, farkında olmadan kendi yarattığı varlığa taşıyor. Yaratık da tıpkı Victor'un çocukluğundaki gibi sadece sevgi bekliyor ama karşılığında bir terk edilmeyle yüzleşiyor.

Del Toro'nun görsel dünyası bu duygusal yapıyı destekleyen en önemli unsurlardan biri. Gotik mimari, Viktoryen dönem detayları filmin estetik kimliğini oluşturuyor. Setlerin büyük ölçüde fiziksel olarak inşa edilmiş olmaları, filme dijitalden uzak, somut ve ağır bir atmosfer kazandırıyor. Bununla birlikte bu estetik yoğunluk bir eksikliği de ortaya çıkarıyor. Çünkü görsel güzellik, korku ve gerilim hissini bastırıyor. Yani filmin sunumunun 'fazla güzel' olması, rahatsız ediciliğini sönümlüyor. Bu da korku ve gerilim beklentisinde olan izleyicileri boşa düşürüyor.


Filmin anlatısal yapısı üçe ayrılıyor. İlki, prelude dediğimiz, asıl anlatıya girmeden önce yer alan açılış sahnesini oluşturan gemi sahnesi. ikinci olarak Victor'un hikayesi ve son olarak da yaratığın hikayesi. Hikayedeki anlatımın güçlendiği kısım ise, perspektifin yaratığa devredildiği kısımla başlıyor. Yaratığın dünyayı keşfedişi, doğayla kurduğu ilişki, kör adamla yaşadığı dostluk ve okuma-yazmayı öğrenmesi, filmin en insani ve en dokunaklı kısımlarını oluşturuyor. Bu anlatısal tercih, seyircinin empatisini tamamen tersine çeviriyor. Artık merkezde Victor Frankenstein değil, yaratılan ve kendisinden ölüm nimeti alınmış, varoluşsal acılar taşıyan bir bilinç var.

Frankenstein'ın önceki uyarlamalardan farkı ve üstünlüğü tam da bu noktada ortaya çıkıyor. 1930 yapımı James Whale'in yönettiği Frankenstein (1930) filminde, hafızalara kazının canavar görselini canlandıran Boris Karkoff'un oyunculuğunda canavar, korku duygusunu etrafına saçıyordu. Kenneth Branagh'ın yönettiği ve Victor Frankenstein'ı da canlandırdığı 1994 yapımı Frankestein filminde ise, Robert de Niro'nun canlandırdığı yaratık öfke merkezliydi. Ancak Del Toro'nun bu filminde Jacob Elordi'nin canlandırdığı yaratık, masum bir bebeklikten, meraklı bir çocukluğa, oradan ihanete ve öfkeye kadar ilerleyen bütüncül süreçte, tüm duyguları yaşıyor ve izleyicide yaşatıyor. 

Filmdeki göndermeler bu tematik derinliği daha da zenginleştiriyor. Mitolojik düzlemde Victor Frankenstein açıkça Prometheus figürüyle ilişkilendiriliyor. Tanrı'lardan ateşi çalan Prometheus gibi, Victor da bilgiyi ve yaratma kudretini çalıyor. yaratım-günah-ceza döngüsü film boyunca işleniyor. Dinsel göndermeler, özellikle Hristiyan anlatısı üzerinden kuruluyor. Yaratığın çarmıha gerilişi, 'yeni Adem' olarak konumlandırılması ve melek-şeytan ikiliği bu çerçevede okunabilir. 


Toparlamam gerekirse, Guillermo del Toro'nun Frankenstein'ı, 'canavar nasıl yaratıldı?' sorusundan fazlasını soran, 'bir yaratılan/çocuk neden terk edilir?' sorunu da ekleyen bir film. Korkudan çok insani, dehşetten çok hüzünlü, bilimden çok etik ve duygusal bir yaklaşım sunuyor. Gerçek canavarın görüşünüşte değil, davranışta saklı olduğunu bize göstermesi açısından ders veriyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde, bu film; hem yönetmenin sinemasında hem de modern uyarlamalar arasında en zarif ve en hüzünlü yaratık anlatılarından biri olarak öne çıkacaktır. 

Minimal mekanın sinemadaki kullanımı, özellikle son on yılda oluşan bütçe daralmasıyla tercih değil, neredeyse zorunluk oldu. Bunu iyi kullanan örnekler de mevcut. Babak Anvari'nin Hallow Road filmi de bunlardan biri. Tom Hardy'nin oynadığı Locke (2013) ve sonradan Amerikan uyarlaması da yapılan Den Skyldige (The Guilty,2018) filmlerini beğendiyseniz, bu filmi de sıraya koyabilirsiniz. Film aynı zamanda şu rahatsız edici sorunu da görünür kılıyor: Bir ebeveyn, çocuğunu korumak için nerede durmalı?



Film, kaza yapıp birinin ölümüne sebep olan kızlarının kendilerini araması sonucu, anne ve babanın kaza yerine hareket etmesiyle başlıyor. Senarist William Gillies'in ilk uzun metraj senaryosu, telefonun ucundaki ses ile arabada giderek artan ebeveyn paniği üzerinden ilerliyor. Anne olan Maddie (Rosamund Pike), bir paramedik olarak soğukkanlı kalmaya çalışırken; baba Frank (Matthew Rhys) hem kızını koruma güdüsüyle, hem de kendi suçluluk duygularıyla boğuşuyor. Aralarındaki etik/ahlak farklıları gece boyunca giderek büyüyen çatlağa dönüşüyor. İki yol var: ya polis aranacak ve ne yaşanmışsa onun sonucuna teslim olunacak. Ya da olay yerine polisten önce varılıp olayın üzeri örtülecek veya hikaye değiştirilecek. Tıpkı 1 Mart 2024 meydana gelen ve Oğuz Murat Aci'nin hayatını kaybettiği trafik kazasının şüphelesi Timur Cihantimur ile annesi Eylem Tok'un o geceki ikilemi gibi. Eylem Tok'un hangi yolu seçtiğini hepimiz biliyoruz. Peki Maddie ve Frank'in yolu?

Ebeveynlerin hangi yolu tercih ettiğinden ziyade filmin sonu seyircinin Eylem Tok için istediği şeyle bitiyor gibi. Hep beklenen ilahi adaleti yönetmen Babak Anvari, Under the Shadow'da olduğu gibi yine doğaüstüyle iç içe geçirerek oluşturmuş. Başlarda sıradan bir kriz gibi ilerleyen film, Alice'in anlatısındaki boşluklar, ormandaki ayrıntılarla yavaş yavaş tedirgin edici ve merak uyandırıcı bir boyuta evriliyor. Seyircinin hiçbir zaman görmediği Alice, sadece sesiyle gerilimi ayakta tutmayı başarıyor. Nihayet anne-baba kaza yerine vardığında olay düğümü çözümlenecek, hikaye anlaşılır olacak derken, film bize yeni sorular hediye ediyor. Burada 3 fikir oluşuyor: 1- filmin sonu, bir lanet ile son buluyor. 2- filmi açık bırakarak seyirciye bir meşgale sunuyor. 3- bir devam filmi neden gelmesin ki.


Filmde babayı canlandıran Matthew Rhys ve anneyi canlandıran Rosamund Pike'yi görüyorken, kızlarını canlandıran Megan Mcdonnell sadece sesiyle filme katkı sağlıyor. Rhys'ın filme kattığı çok bir şey yok diyebilirim. Daha önce kendisini Gone Girl, I Care A Lot ve Saltburn filmlerinde de sevdiğim Rosamund Pike filmi tek başına sırtlıyor. Megan Mcdonnel2in yalnızca sesiyle yarattığı etkiyi de görmezden gelemem. 

Girişte belirttiğim, filmin görünür kıldığı soruna, ebeveynlerin çocuğunu korumak için nerede durması gerektiğine gelirsek; bir sağlıkçı olan anne Maddie'nin profesyonel tecrübesi ve vicdani yükümlülüğü onu 'doğru olanı yapmaya' iterken, baba Frank'in refleksi kızını her koşulda kollamak oluyor. Çok bireysel bir durum olduğundan bu ikilemi birçok ebeveynin yaşaması muhtemel olduğundan olsa gerek, film bu ikilemi çözmekle uğraşmıyor, sadece görünür kılmayı tercih ediyor. Belki de film bize şunu söylüyor; Etik ile aile arasındaki çizgi, kriz anlarında bulanıklaşır. Asıl dehşet de burada yatar.






Caye Casas'ın ikinci uzun metraj filmi olan The Coffee Table (ilk uzun metrajı Matar a Dios (Killing God)), kara mizah ile saf dehşet arasında gidip gelen tonuyla yalnızca bir 'şok filmi' olmanın ötesine geçen; ebeveynlik, suçluluk ve ev içi iktidar ilişkileri üzerine acımasız bir alegori kuruyor. Film, seyircisini güvende hissettiren tanıdık bir ev ortamını adım adım bir kabusa dönüştürürken, mizahın sınırlarını da zorlayan bir film anlatısı sunuyor. İçinde olmak istemeyeceğiniz bir duruma, dışarıdan izleyici olarak ne kadar katlanabilirsiniz, bunu test etmeniz için buyurun filme.



Filmin hikayesine kısaca bakmak gerekirse: Yeni ebeveyn olmuş Jesus (David Pareja) ve María (Estefania de los Santos), ilişkilerindeki gerilimi bastırmaya çalışırken evleri için yeni bir orta sehpa satın almaya karar veriyor. Mağazada yaşanan küçük bir tartışma, çiftin güç dengeleri ve bastırılmış öfkeleri hakkında ipuçları verirken, grotesk tasarımlı cam sehpa için nihayet karar kılınıyor ve eve getiriliyor. María’nın kısa süreliğine evden ayrılmasıyla Jesus, bebeğiyle ilk kez yalnız kalıyor. Eksik bir vida, geri dönen bir satıcı ve sıradan görünen bir dizi tesadüf, anlatının kırılma noktasına zemin hazırlıyor ve gerilimin ipuçları burada izleyiciye verilmeye başlıyor. Bundan sonra film, izleyiciyi neredeyse dayanılması güç bir suç ortaklığı duygusuna sürükleyerek tek bir mekan içinde yoğunlaşan bir psikolojik cehenneme dönüşüyor.

The Coffee Table’ın merkezinde yalnızca bir kaza değil, bu kazanın etrafında örülen sessizlik, inkar ve suçluluk hali yer alıyor. Film, modern ebeveynliğin romantize edilen yüzünü paramparça ederken, özellikle erkeklik krizi ve pasif öfke üzerine yoğunlaşıyor. Jesus karakteri, hayatındaki tüm kararların başkaları tarafından alındığına inanan, edilgenliğini küçük bir nesne üzerinden telafi etmeye çalışan trajik bir figürdür. Kahve sehpası, bu anlamda yalnızca bir eşya değil; bastırılmış iktidar arzusunun, yanlış seçilmiş bir sembolün ve geri dönüşü olmayan bir hatanın maddi karşılığıdır.

Aynı zamanda film, kara mizahın etik sınırlarını da tartışmaya açıyor. İzleyici, dehşetin bilgisine sahipken karakterlerin gündelik konuşmalarına, absürt kesintilere ve neredeyse sitcomvari durumlara tanık oluyor. Bu çelişki, seyirciyi güldürmekten çok rahatsız etmeyi amaçlıyor. Çünkü film asıl olarak 'neye gülebiliriz?' sorusunu da sorarken gündelik hayatta gülüp geçtiğimiz sohbet ortamlarında gizli bu nevi nice olayların olabileceğini de bize hatırlatıyor. Mizah, burada bir rahatlama değil, suçluluğun ve utancın üzerini örten bir mekanizma olarak işlev görüyor. Yine çoğu zaman hepimizin yaptığı gibi.


Yazarken olabildiğine dikkat etmemin sebebi, filmi izleyenler için ana unsur olan gerilim noktası hakkında spoiler vermek istemeyişimdir. Tanık olduğum olaylara ve neticesinde bende oluşan duygulara sizin de sıfırdan tanıklık etmenizi istediğimden. The Coffee Table, izleyiciyi konfor alanından çıkarmayı hedeflediği kesin. Rahatsız edici olduğu kadar cesur da bir film. Herkes için uygun olmayan bu anlatı, şok etkisini ucuz numaralarla değil, etik ve duygusal sınırları zorlayan bir kurgu üzerinden inşa ediyor. Film, bitiminden sonra bile zihinde kalmaya devam eden sorularıyla, çağdaş Avrupa korku sinemasının en huzursuz edici örneklerinden biri olarak hafızamda yer edecek. 

Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, izleyenin kendi içinde çelişen tepkileriyle yüzleşmesine neden olan, biraz zorlayıcı bir film. Bazıları için iğrenç bir film olabilir ama performansın güzelliği göz ardı edilemez. Mumya filmlerinden sevdiğimiz Brendan Fraser, hafızlara yeni şekliyle işleyecek bir oyunculuk sergiliyor. 


Filmin genel yapısı, Aronofsky'nin diğer eserleriyle paralellik gösteriyor: yönetmen, genellikle oyuncularını ve izleyicilerini zorlu deneyimlerden geçiriyor. Ancak Requiem for a Dream veya Black Swan filmlerindeki sanatsal ihtişam yerine, The Whale'in ana amacı; Charlie'nin (Brendan Fraser) 250 kg ağırlığında görünmesini sağlayan makyaj içinde kılıflanmış bedeninin önünde kamerayı tutmak ve izleyiciden bu hantallığa ortak olmasını istemek diyebiliriz. Bu yüzden film için arattığınız tüm görsellerde de Brendan Fraser'in yukarıdakine benzer fotoğraflarından öteye gidemiyoruz. 

Yönetmen Aronofsky bu filmde, karakterin dürtülerini ve düşkünlüklerini anlatmaktan çok, onlara işaret edip bakmakla ve seyirciye göstermekle ilgileniyor. Bu sebeple filmin tonunda kaymalar da yaşanıyor. Charlie'nin mastürbasyon sahnesi bizleri biraz komik unsurların beklediğini düşündürtse de sonra sulu gözlü bir melodrama geçiş gerçekleşiyor. Ancak tüm bu uç tonların ortasında, Brendan Fraser role, senaryonun izin verdiğinden daha fazla sıcaklık ve insanlık katıyor. Sadece gözleriyle bile Charlie'nin tatlı ama işkence gören ruhuna bir geçit sunuyor ve bunun ile o şişmanlığın getirdiği sefaleti(!) izlemeyi daha katlanabilir kılıyor. Bunun yanında Charlie'nin hemşiresi Liz rolündeki Hong Chau ve Charlie'nin yabancılaştığı kızı Ellie rolündeki Sadie Sink de filme biraz kıvılcım katıyor diyebiliriz. Liz, filmde vicdanın sesi, sağduyulu izleyicinin temsilcisi konumunda iken, liseyi bitirmeyi bile beceremeyen ergen dik başlı kızı Ellie ise dobra tavırlarıyla ofansif düşüncenin sözcüsü oluyor. Liz karakterini sevenler ve ona empati kuranlar için Ellie karakteri şeytanın ta kendisidir. Charlie'nin merhametli ve dokunaklı bakışlarının bile eritemediği katı bir kalbe sahip biri olarak. Ancak yine de Charlie'nin vazgeçilmezidir, çünkü 8 yaşında terk ettiği kızıdır.

Hikayesine baktığımızda, Charlie (Brendan Fraser) aşık olduğu adam için karısını ve 8 yaşındaki çocuğunu bırakıp giden, erkek arkadaşının trajik ölümünden sonra depresyona girmiş ve kendisini yemeye vermiş birisi. Onu artık hayata tutan tek şeyin kızı olduğunu biliyor ve 9 yıl aradan sonra onunla yeniden yakınlık kurmak istiyor. Ancak ne kızı buna yanaşıyor, ne de fiziğinden dolayı Charlie bunu yapabiliyor. Kendisinin dışarıdan bakanlarca iğrenç görüldüğünü düşünüyor ve hatta bundan emin ve bunu bir fact olarak biliyor. O sebeple online olarak verdiği derste kamerasını hiç açmıyor. Kendisine olan saygının yitirileceğinden emin. O yüzden her gün kapısına pizza bırakan kuryeye görünmek istemiyor. O yüzden bu gerçeğin itirafını herkesten duymak istiyor, kızından, Liz'den, kapısına gelip duran Hristiyan misyoneri çocuktan...

Film, kilolu insanlar üzerinden etik tartışmaları biraz tetikliyor. Filmin, toplumun şişman insanlar hakkındaki ön yargılarını ve gerçek görüşlerini yansıtığı düşünülebilir. Ancak bu konuda tek seslilik asla mümkün olmayacaktır. Toplumca fazla kilolu insanlara mesafeli olunduğunun, kilolu insanlarca da bunun bilindiğini de göstermek istiyor bize film. Karşısındakilerinin bakışları kendilerine çevrildiğinde yüz ifadelerinde oluşan değişimin farkındalar.

Neticede The Whale, ton olarak acıma/acımasızlık ve melodram arasında gidip gelen ve Brendan Fraser'in performansıyla iyice yüceleşen bir film. Film bittiğinde ağızda buruk bir tat bırakıyor ve Charlie'nin bakışlarındaki acıyı mıh gibi zihne çakıyor. 

2008 yılındaki In Bruges filminden hayran olduğumuz üçlü olan yönetmen Martin Mcdonagh ve oyuncular Brendan Gleeson ve Colin Farrell'ın yeniden bir araya geldiği The Banshees of Inisherin filmi bize yine nefis bir melankoli ve kara mizah ziyafeti sunuyor. Film 1920'lerin en ücra İrlanda'sında, hayali Inısherin Adası'nda geçiyor ve bize bir dostluğun yok oluşunu, yer yer kahkahalarla yer yer ise kalp kırıklığıyla harmanlayarak anlatıyor. 


Film, 1920lı yıllarda, İrlanda iç savaşı seslerinin suyun ötesinden duyulduğu bir dönemde geçiyor. Bu durum adada yaşanacak çatışmalar için uygun bir arka plan gürültüsü de sağlıyor. Basit bir köylü olan Padraic (Colin Farrell), her gün saat ikide en iyi arkadaşı Colm'u (Brendan Gleeson) ziyaret ediyor ve beraber bir bara gidiyor. Günlük rutinleri bu şekilde. Ancak bir gün Colm kapıyı açmayı reddediyor ve dostluktaki kopuşun sinyalleri alınmış oluyor.

Padraic, kendisini atlara ve eşek dışkısına dair saatlerce konuşabilen biri olarak tanımlarken, Colm ise müzik yazan, keman çalan ve varoluşsal umutsuzluk nöbetlerine kapılan bir düşünür gibi tanımlıyor. Entelektüel uçurumun farkında Colm, ancak Padraic için bu entelizm bir ölçü konusu bile değildir. Bu sebeple Colm, zamanın hızlı geçtiği ve yaşlılığın vermiş olduğu 'kalan zaman azaldı' duygusuyla depresyona giriyor ve kalan yıllarında daha yaratıcı şeyler yapmak kararı ile Padraic'i hayatından çıkarmaya karar veriyor. Çünkü onu amaçsız boş sohbetleri olan, sınırlı bir adam olarak görüyor. 

Hikayenin dönüm noktası, Colm'un Padraic'e yaptığı korkunç tehdit oluyor: Padraic onunla ne zaman konuşursa, Colm kendi parmaklarından birini kesecek!. Bu, hayatının geri kalanında müzik aletleri çalmak isteyen birisi için, intikam almak uğruna kendi hayatını yok etmek demek oluyor. Padraic ile her görüşmesinde yapmak istediklerinden uzaklaşmasını, fiziksele dökmek, daha belirginleştirmek istiyor bu tehdidi ile. Söz konusu Colm'un kendi parmakları değil de Padraic'inkiler olsa, yutulması daha kolay olurdu. Ancak Colm kendi parmaklarını kesmekle tehdit edince, ne Padraic ne de biz izleyiciler olayın ciddiyetinde değildik. Taa ki Padraic'in bir konuşma denemesinin ardından önüne konan kesik parmağı görene kadar. Colm ciddiymiş.


Filmin kilit unsurlarından biri, Padraic'in doğuştan gelen iyi niyetinin, bu çatışma ile nasıl aşındığıdır. İncinme öfkeye, cömertlik kabalığa, sevgi ise intikama dönüşüyor. Padraic kendisini 'iyi bir insan' olarak tanımlarken, Colm iyi insanları kimsenin hatırlamadığını, oysa herkesin Mozart'ın adını bildiğini iddia ettiği ve Padraic'in 'ben bilmiyorum' diye karşılık verdiği an daha da iyi anlıyoruz ikisinin aynı frekanstan konuşmadıklarını. Bu Mozart örneği de bize Colm'un aslında öldükten sonra unutulma korkusunun olduğunun işaretini de veriyor. 

Colin Farrell'in kaşlarını çatarak yaptığı mimiklerle Padraic'i canlandırışı, sergilediği en iyi performanslardan biri olabilir. Okul çocuğu yürüyüşü ve şaşkın bakışları ile karakterinin hakkını veriyor. Brendan Gleeson'ın Colm'un bakışları ise hem ölümü hem de koca bir sır odasını andırıyor. Filmin şüphesiz en iyi oyunculuğu ise Dominic'i canlandıran Barry Keoghan'ınkidir. Yürüyeceği daha çok yol, bize izleteceği daha nice güzel filmler olacaktır diye düşünüyorum. Kerry Condon ise, Padraic'in daha zeki kız kardeşi Siobhan rolünde harikadır. 

Yönetmen McDonagh bu filmi ilze trajedi ve komediyi mükemmel şekilde birleştirmiş. Three Billboards'ta Amerikan toplumuna ders vermeye çalıştığı zamana göre çok daha sağlam bir zeminde durduğu bir film olmuş bana kalırsa. Bu sebeple In Bruges'un da önüne koyarım ben bunu. 

Aday olduğu 6 dalın 3'ünde Oscar heykelini göğüsleyen Chloe Zhao'nun Nomadland filmi, modern Amerika'nın ekonomik çöküşleri ve bireysel kırılganlıklarından sessiz ama derin bir anlam sunan bir yapım. Belgesel gerçekçilik ile kurmaca sinemanın arasında bir tat ile görünmez kılınmış bir toplumsal sınıfı görünür kılıyor. 


Film, 2008 ekonomik krizinin ardından Amerika'da giderek görünür hale gelen yaşlı yoksulluğu, evsizlik, çalışmaya mecbur kalma ve güvencesiz yaşam gibi gerçekleri ele alıyor. Pandemi gibi bir döneminde gösterime girmesi, ekonomik belirsizliğin arttığı bu dönemde 'kimsesizleşme' ve 'yalnızlık' duygusunu izleyicisine hatırlatıyor. Bu bakımdan bakınca oldukça trajik. 

Hikayesine baktığımızda, Nevada'nın bir kasabasının ekonomik çöküşüyle başlıyor film. Kasabanın uğradığı bu ekonomik felaketten sonra Fern (Frances McDormand), eşini kaybetmiş bir 'kimsesiz' olarak karşımıza çıkıyor. Yaşam alanına çevirdiği karavanı ile Amerika'nın batısında dolaşmaya başlıyor. Amazon depolarında, kamp alanlarında, turistik bölgelerde çalışıyor, yeni göçebe arkadaşlar ediniyor. Bu filmde boy gösteren birçok göçebe oyuncu, aslında gerçekten birer 'nomad', yani göçebe. bu da filmi belgeselvari kılan ana unsur. Birçok sahne doğaçlama hissi veriyor. Ham ve filtresiz bir gerçeklik sunmak için birçok sahne gün batımı saatlerinde çekilmiş. Pastoral ama çiğ bir gerçeklik taşıyan bu çekimler, karakterleri ve yaşadıklarını daha gerçekçi kılıyor. Bu da her zaman özgün bir dil arayışı içinde olan Oscar jürisi için bulunmaz bir nimet ve nitekim En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanıyor.

Kazandığı diğer bir oscar da En İyi Kadın Oyuncu ödülü. Frances Mc Dormand'ın oyunculuğu çok sade ama içsel olarak çok yoğun ve yorgun. Konuşmalardan ziyade yüz ifadeleriyle, sessizlikleriyle oynadığı için Akademi'nin sevdiği minimal oyunculukla büyük duygu yaratma kriterini mükemmel karşılıyor. 


Nomadland, Amerika'nın, ekonomik dalgalanmalarla yerinden edilmiş görünmez bir kuşağın ve kendi yolunu kendi belirleyen bir kadının çok katmanlı bir portresi kıvamında bir film. Fern'in hikayesi yalnızca kayıplarla başa çıkma değil, aynı zamanda dünyayla farklı bir ilişki kurma biçimi olarak ele alınmış. Filmin sonunda Fern yine yollara düşse de bu sefer onun yalnızlığını filmin başındaki gibi bir yalnızlık olarak değil, özgürlük alanı olarak görüyoruz. Yine de pandemi yüzünden film anlamında da yokluk çektiğimiz şu günlerde benim En İyi Film tercihim olmazdı, ama yokluğu da fırsata çevirmiş olduğu kesin.

Afişte gözüken o dövme filmin konusunu yeterince açıklıyor sanırım. siyah-beyaz çatışmalarının dozunun arttığı bir dönemi anlatan bu filmde baş karakteri sevdiğimiz ve saydığımız Edward Norton oynarken ona kardeşlik eden isim ise ,Terminator 2 filminin John Connor' ı, Edward Furlong. sonunda verilmek istenen mesaj her ırkçılık filminde oldugu gibi bunda da benzerdir ama yine de izlenilesi bir film..
----------------------

Seth: Who do you hate, Danny?
Danny Vinyard: I hate anyone that isn't white Protestant.
Seth: Why?
Danny Vinyard: They're a burden to the advancement of the white race. Some of them are all right, I guess...
Seth: None of 'em are fucking all right, Danny, OK?
----------------------
Curtis: Hey, man, want a toke?
Derek Vinyard: Curtis, what are you doing? Weed is for niggers. You put that away right now.

Eğlenceli bir şarkı eşliğinde İngilterenin en karmaşık dönemlerinden -80lerden- kesitler gösteren, Margaret Thatcher'ı hafif tiye alan, bir giriş yapılıyor filme.
o döneme bir siyasetçi, bir ekonomist, bir yazar gözüyle değil de bir çocuk gözüyle bakılmış. Yanlış savaş stratejileri yüzünden babasını savaşta kaybetmiş bir çocuğun gözünden. Suçlayacak birilerini arayan, kimi suçlayacağını şaşıran bi çocuktan. Filmdeki duygular da bu çocukla değişiyor. Bu yüzden seçilecek olan çocuğun karakter ve tip olarak buna elverişli olması lazım. Shane Meadows karakter yarattıktan sonra cast seçimini de iyi kullanmış. Shaun adını da sevdim ( shaun of the dead filminden ötürü olsa gerek).
Filmdeki karakterlerin gerçekten herbiri ilginç. Göründükleri değiller en azından. Serseri görünümlü Woody'nin yanlarından geçen tanımadıkları Shaun'ı üzgün görünce neşelendirmeye çalışması, hatta bu uğurda arkadaşlarını hafiften harcaması da cabası. Aynı şekilde karakterdeki değişimleri Combo'da da görüyoruz.
Velhasıl-ı kelam, izlenilmesi gerek filmlerdendir diyorum. Ayrıca filmde kullanılan müziklerin tamamına da sahip olunmalı derim ben.
------------------------------------
Smell: I loved when you gave me that cake, that was sweet. Did you make it yourself?
Shaun: Ya
Smell: You didn't make it yourself, did you?
Shaun: No

Marion: I love you, Harry. You make me feel like a person. Like I'm me... and I'm beautiful.

Harry Goldfarb: You are beautiful. You're the most beautiful girl in the world. You are my dream.
--------------------
Harry: Some dumbass junkie!
Marion: Did what? Some dumbass junkie did what? You mean, you fucked it up!
Harry: What the fuck is wrong with you?
Marion: You promised me that everything was gonna be ok remember? I fucked that sleaze bag for you, then I put myself through fucking hell for you?
Harry: Theres nothing out there!
Marion: I don't give a shit! You fucking loser!