Emerald Fennell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emerald Fennell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2024 Perşembe

Saltburn: Rahatsız edici film

İlk uzun metraj filmi Promising Young Woman ile 3 dalda oscara aday gösterilen ve en iyi özgün senaryo dalında da bu ödülü kucaklayan yönetmen Emerald Fennell' in ikinci uzun metraj filmi Saltburn için ilk başta söyleyeceğim şey kesinlikle şu olur: Midsommar filminden bu yana beni bu denli rahatsız eden sahneler olmamıştı. Ve izleyenlerin geneli de rahatsızlık konusunda hemfikir. O halde, "keyfim yerinde, ağzımın tadı da hoş ama rahatsız edilmek istiyorum" diyenlere buyurun bu filme diyorum.


Bu filme altlık yapılması için şu iki filmin bilinmesi iyi olur.

Birincisi; 1999 yapımı Jude Law, Matt Damon, Cate Blanchett'li kadrosuyla The Talented Mr.Ripley filmi. Tanınmamış sıradan fakir bir adam olan Tom Ripley (Matt Damon), yaşamlarını ve servetlerini kıskandığı zengin adamların hayatına sahip olmak isteyen ana karakterimiz. Dickie (Jude Law) de Ripley'i hayatındaki bazı boşlukları doldurmak için kullanmak isteyen ikinci karakter. Karşılıklı bu çıkar olgusu onları bir oyun oynamaya itmiş ve sonrasında birileri rolüne fena kapılmış ve işin seyri değişmişti.

İkincisi; yönetmenin ilk filmi olan Promising Young Woman. İntikam duygusu üzerine olan bu filmde Cassandra (Carey Mulligan) karakteri, bu intikamları alması için dışsal sebeplere sahipti. Yaşadıkları daha doğrusu kendisine yaşatılanlar buna sebep olmuştu. Dıştan içe akan bir zehrin yeniden dışa vurumuydu ve bu yüzden izleyici gözüyle hak da veriliyordu. 

Şimdi bu iki filmi bir kase kaseye koyup iyice karıştırın ve içerisinden bir tabak alıp önünüze koyun. Şu an için tatlı gözükebilir, o yüzden yemeğimiz bitmedi. Bu tabağa bol miktarda ekşi, acı baharatlar da ekledikten sonra yemeğiniz hazır, adı; Saltburn.

Filmin hikayesine dönelim. Yan karakterleri kenara çekersek film Oxford'da okuyan 2 genci konu ediniyor. Birisi, sosyalleşmekte ve eğlenmekte asla sıkıntı çekmeyen, tüm okulun kendisine hayran ve hatta aşık olduğu Felix Cotton (Jacop Elordi). Diğeri, klişe şekilde benzer resmedilen, fakir ve de asosyal ama çalışkan bir öğrenci olan Oliver Quick (Barry Keoghan). Bir şekilde bir araya gelen bu ikiliden biri bu yakınlaşmayı bir aşk sanırken, diğeri muhtaç olduğu için arkadaşına katlanmak zorunda olduğunu düşünen biri. Film boyunca her iki karakter de sağa-sola, ileriye-geriye gidiyor ama aynı zamanda aynı yöne asla beraber gidemiyor. 

Yaz tatili için zengin ve popüler çocuk olan Felix, bizim fakir ama zeki Oliver'ı filme adını veren Saltburn malikanesine davet ediyor. Normal bir insan olan Felix'in anormal ailesiyle tanışması belki de Oliver'in içindeki o karanlığın açığa çıkmasına neden olan şeydir. Filmin o ana kadar olan masum gençlik hikayesi hissi bir anda kayboluyor. Midsommar filminde ilk intihar olayının yaşandığı sahnedeki şokluk bir yana, biraz da iğrençliğin katıldığı bir "küvet" sahnesi var ki tüm eleştirmenlerce ilk dillendirilen ve en çok rahatsız edilen sahnesi oluyor filmin. En çok diyorum, çünkü bununla da bitmiyor. "Kanlı parmak", "mezar", "gece baskını" diye kodlayacağım, izledikten sonra bu kodlarla neleri kastettiğime anlam verebileceğiniz sahneler de rahatsız eden diğer sahneler olacaktır. Yönetmen bariz şekilde izleyiciyi rahatsız etmek istemiş ve en azından bu 4 sahneden biriyle de dahi olacak olsa bunu başarabilmiş. 

Filmi 3 parçaya ayırıyorum. Parçadan ziyade 3 farklı filme ayırıyorum da diyebilirim. Okul sahnelerinin bulunduğu başlangıç kısmı farklı bir film, absürt Saltburn sahneleri ayrı bir film, genelini kapsayan ve farklı bir olguya dönüştüren son kısmı ise ayrı bir film. Kapanış için daha güzel bir son tercih edilebilirdi. Genel konsepti kapsayan o son kısmı filmin puanını biraz aşağıya çekiyor. Rahatsız edici de olsa Saltburn sahnelerinin bıraktığı his ile sonlandırılması filmi daha başarılı kılacaktı fikrimce.


Film görsel estetiğiyle dikkat çekiyor. Oscar ödüllü "La La Land" filminin görüntü yönetmeni Linus Sandgren, Cotton ailesinin şatafatlı hayatını görselleriyle güzel yansıtmayı başarmış. Absürt yaşantılarını da, renkli hayatlarını da, sahip oldukları lüksü de izleyiciye iyi şekilde aktarım yapabilmiş. 

Tüm filmi bir yana koyup oyunculuğa baktığımızda son yılların yükselen oyuncularından Barry Keoghan'ı filmi güzel şekilde sırtladığını görüyoruz. Yönetmenin karakteri sevmemiz gerektiğini düşündüğü sahnelerde kendini sevdiren, iğrenmemiz gerektiğini düşündüğü kısımlarda da iğrendirmeyi layıkıyla sahneliyor Barry Keoghan. Daha önce oynadığı filmler hep beğendiğimiz filmler olduğu için kendisini ayrıca takip eden bir izleyici kitlesi de oluşturmayı şimdiden başardı. Oynadığı filmlerden bazılarını sayacak olursak; şu sıralar Poor Things filmi vizyonlarda ve ödül gecelerinde dolaşan usta yönetmen Yorgos Lanthimos'un The Killing of a Sacred Deer filmi, daha önce bu blogta yazısını da yazdığım American Animals filmi, Dunkirk ve geçen senenin en sevdiğim filmlerinden olan The Banshees of Inisherin filmi başlıcalarıdır. 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Promising Young Woman

Yönetmen Emerald Fennell bu ilk uzun metraj filmi ile En İyi Film ve En İyi Yönetmen dalı dahil 3 dalda Oscar adayı gösterildi ve En İyi Özgün Senaryo oscarını da kazandı. Filmin diğer 2 dalda da olmak üzere toplamda 5 oscar adaylığı vardı. Yeni bir yönetmen için bundan iyi bir başlangıç olamazdı. O yüzden evet, seni takibe alıyorum Emerald Fennell, bir sonraki yapımında da görüşeceğiz. Ama şimdilik konumuz bu film; Promising Young Woman


Filmin, feminist sinema içerisinde cesur, tartışmalı ve belki de provokatif bir perspektif sunduğunu en başta söylemeliyim. 'iyi adam' imajının ardında saklanan şiddeti ve tecavüz kültürünün nasıl normalleştirildiğini bizlere gösteriyor. Carey Mulligan'ın canlandırdığı Cassie (Cassandra) karakteri, hem intikam figürü, hem de sistematik adaletsizliğin bir simgesi olarak karşımızda.

Filmin hikayesinde Cassie (Carey Mulligan), tıp fakültesinden ayrılmış, ailesiyle yaşayan, geçmişte yaşanan bir travmanın ağırlığını taşıyan biri. En yakın arkadaşı Nina, uğradığı cinsel saldırının ardından adalet arayışında yalnız bırakılıyor ve sonunda intihara sürükleniyor. Cassie, bu kaybın yarattığı boşluğu, geceleri barlarda sarhoş numarası yaparak, 'iyi niyetli' görünen ama fırsat kollayan erkekleri köşeye sıkıştırarak doldurmaya çalışıyor. Gündüzleri çalıştığı kafede eski bir sınıf arkadaşının, geçmişte yaşanan olaylarla ilgili bilgiler vermesi üzerine ise yeni bir plan yapıyor. Ve filmin gelişme kısmı bunun üzerine kuruluyor.

Promising Young Woman, temel olarak tecavüz kültürünün sistematik boyutlarını, erkeklerin toplum tarafından nasıl korunup kollandığını ve mağdurların nasıl sessizleştirildiğini konu alıyor. Film, 'bir kadının nasıl giyindiği', 'ne kadar içtiği', 'karşı tarafın aslında ne kadar iyi biri olduğu ama kadın tarafından tahrik edildiği' gibi bahanelerin cinsel şiddeti aklamak için nasıl kullanıldığını sert biçimde ifşa ediyor. Bu sebeple Cassie'nin geceleri yürüttüğü misyon, yerini bulmayan bir adalet ve ahlak mekanizmasının eksiğini -drama yoluyla- gidermek oluyor. 

Filmin, intikam alma duygusuna odaklanıp kendi temasından eksiklikler bulundurduğunu da  söyleyebilirim. Nina'nın hiç görünmediği ve sesi duyulmadığı bir kurguda, mağdurun yeniden silindiği bir anlatı oluşuyor. Tabi ki bu, mağdurun ismi ve cismini teke indirgemenin, sonuçları değiştirmeyeceğini, filmin asıl derdinin faillerin gerekli cezayı hem devletten hem de toplumdan almadığını göstermek için seçilmiş bir tercih. 


Yönetmen Emerald Fennell'in anlatım tarzı hem kara mizah, hem de psikolojik gerilim tonlarını içeriyor. Tatlı ve parlak bir pembe estetik ile karanlık bir hikayeyi ustaca çarpıştırmış. Carey Mulligan'ın performansı da bu tonun en önemli taşıyıcısı konumunda. Çünkü Cassie'nin yüzündeki ani duygu değişimleri, kontrolün kimde olduğuna dair sürekli bir belirsizlik yaratıyor. Bu iyi oyunculuk da kendisine zaten bir oscar adaylığı getirtti. Ancak filmin kuşkusuz en tartışılan yanı final sahnesi. Fennell'in sunduğu final, beklenmedik bir sonla oluyor. Bu seçim yine bir eksiklikten ziyade, radikal bir gerçekçilik sunuyor bence. Çünkü Cassie gibi şiddet yoluyla olmasa da adalet yoluyla mağdurların haklarını arayan kadınların sonu da anlam itibariyle Cassie'nin sonu gibi oluyor. 

Tecavüz kültürünün görünmez güvenlik duvarlarını yıkarken, izleyicinin beklediği güvenli alanı da yerle bir eden bir film olmuş Promising Young Woman. Finali kimileri için gerçek dünyanın karanlık yüzünü açıkça anlatan cesur bir tercih iken, kimileri için mağduriyetin ve umutsuzluğun yeniden üretimi olabilir kıvamda olsa da ben ilk gruptan yanayım. Her şeye rağmen Emerald Fennell'in ilk filminde böylesine güçlü bir estetik, cesur bir politik tavır ve keskin bir toplumsal eleştiri sunması dikkate değer.