Serinin 2019’daki Ready or Not filminde tek bir gecede, tek bir evin içinde geçen o klostrofobik kabus, Ready or Not 2: Here I Come ile sınırlarını yıkıp biraz dışarı taşıyor. Ama bu genişleme gerçekten bir kazanım mı, yoksa filmin özünü sulandıran bir aşırılık mı? İlk filmin yalın ama etkili yapısını hatırlayanlar için bu devam filmi, hem tanıdık hem de fazlasıyla dağınık bir yapı sunuyor. Evet, yapı.
6 Mayıs 2026 Çarşamba
Ready or Not 2: Here I Come (Back Again)
15 Aralık 2021 Çarşamba
The Power of The Dog: Bir Hüsran
Yönetmen Jane Campion, on yılı aşan uzun metraj sinema film sessizliğini, bir western filmiyle bozuyor; The Power of The Dog. Vizyonun ardından Netflix'te de gösterime giren bu filmde Montana'nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde geçen bir hikaye anlatılıyor. Başlangıçta Netflix ayrıntısını vermiş olmam sizde bir takım anlamlar oluşturmuştur elbet, evet o da var.
The Power of The Dog, 1920'lerin Montana'sında, büyük bir çiftlik işleten varlıklı Burbank kardeşlerin hikayesini anlatıyor. bu kardeşler; karizmatik ama sakin büyük kardeş Phil (Benedict Cumberbatch) ile daha nazik, sakin ve kibar George (Jesse Plemons). Yıllardır süre gelen dengesiz kardeşlik ilişkileri, bir gün kasaba lokantasında çalışan Rose (Kirsten Dunst) ve oğlu Peter (Kodi Smit-McPhee) ile karşılaştıktan sonra değişiyor. Phil, Rose'u aşağılıyor, oğlu Peter ile alay ediyor, fakat buna karşın George, Rose ile evleniyor. Rose'un eve gelişi Phil'in iktidarını tehdit etse de, oğlu Peter'ı yanına çekiyor. Bu yakınlık da karakterlerin gizli arzularının, yaralarının ve hesaplaşmaların açığa çıkmasına neden oluyor. Ve finale doğru yolculuk başlıyor.
Sonuç olarak The Power of The Dog, hikaye anlatımı bakımından kendi ağırlığının altında ezilen bir film olmuş. Oyuncuların güçlü performanslarına rağmen, karakterlerin içi boş tutulması, filmi duygusal bir derinlik sunmak yerine, seyirciyi dışarıda tutan bir hale getiriyor. Ortaya çıkan yapım, görsel olarak çarpıcı ama anlatı olarak eksik. Ses getirebilecek ama izlerken tatmin etmeyecek bir film olarak kayıtlara geçer diye tahmin ediyorum.
10 Nisan 2021 Cumartesi
Little Fish: Hatıralar Giderse Geriye Ne Kalır?
Little Fish'i bundan 2 sene önce izleseydik bize oldukça distopik ve bilim kurgu gelebilirdi. Ancak hala etkisini derinden hissettiğimiz küresel bir pandeminin içinden geçerken, Little Fish neredeyse tanıdık bir duygunun sinemaya aktarımı gibi geliyor. Maskeler, hastane kuyrukları, belirsizlik ve sürekli tetikte olma hali… Bunların hepsi artık yabancı değil. Ancak film, bizim yaşadığımız gerçekliğe paralel bir korku öneriyor: Ya sadece sağlığımızı değil, anılarımızı da kaybetseydik? Tam da bu düşüncenin yarattığı tedirginlikle Little Fish, izleyiciyi büyük felaketlerden çok, sessizce silinen hatıraların yarattığı boşlukla yüzleştiriyor ve bugünün dünyasında izlenince etkisini katlayan bir hikayeye dönüşüyor.
Filmin merkezinde Emma (Olivia Cooke) ve Jude’un (Jack O'Connell) ilişkisi yer alıyor. Emma bir veteriner kliniğinde çalışan, hayatın küçük detaylarına tutunan bir kadın. Jude ise geçmişinde bağımlılık olan ama hayatını yeniden kurmaya çalışan bir fotoğrafçı. Tanışmalarıyla başlayan bu ilişki, dünyanın dört bir yanına yayılan ve insanlara hafıza kaybı yaşatan bir hastalığın gölgesinde gelişiyor. Film doğrusal bir anlatım yerine zaman içinde ileri geri sıçrayarak ilerliyor; izleyiciye çiftin tanışma anlarını, mutlu anlarını ve hastalığın yavaş yavaş hayatlarına sızışını parçalı bir şekilde sunuyor. Bu yapı, yalnızca bir anlatım tercihi değil, aynı zamanda filmin ana meselesi olan hafızanın parçalanmış doğasının sinemasal bir karşılığı.
Tam da bu noktada film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu fikrini yeterince derinleştiremiyor. Hafıza kaybına yol açan küresel salgın, son derece çarpıcı ve potansiyel olarak çok katmanlı bir anlatı imkanı sunarken, film bu fikri büyük ölçüde arka planda bırakıyor. Toplumsal çöküş, etik sorular ya da bu hastalığın insanlık üzerindeki geniş ölçekli etkileri yüzeysel geçiliyor. Anlatı neredeyse tamamen bireysel bir aşk hikayesine indirgeniyor. Bu tercih bilinçli bir sadeleştirme olarak okunabilir, ancak aynı zamanda filmin bilim kurgu tarafının tam anlamıyla işlenememesine de yol açıyor. Güçlü bir kavramsal zemine sahip olmasına rağmen, bu zemini derinlemesine kazmak yerine daha güvenli bir duygusal anlatıya yaslanmayı tercih ediyor.
Filmin en dikkat çekici unsurlarından biri de oyunculuklar. Olivia Cooke ve Jack O'Connell, Emma ve Jude karakterlerine büyük bir doğallık katıyor. Aralarındaki kimya, filmin duygusal yükünü taşıyan unsur oluyor. Başlangıçta hafif ve flörtöz olan ilişkileri, zamanla yerini kaygıya ve çaresizliğe bırakıyor. Özellikle Jude’un sevdiği kadının adını hatırlamak için fotoğraflara notlar yazdığı anlar, filmin en dramatik sahneleri arasında yerini alıyor.
Sonuç olarak Little Fish, büyük anlatılar yerine küçük anların değerine odaklanan, dingin ama etkisini veren bir film olmuş. Her ne kadar temposu yer yer yavaş ve anlatımı bazı izleyiciler için fazla melankolik bulunabilecek olsa da, film sunduğu duygusal derinlikle akılda kalmayı başarıyor.
21 Mart 2010 Pazar
The Imaginarium of Doctor Parnassus

Kısaca bahsetmek gereği duyuyorum. Heath Ledger bu filmin neresine denk geliyor? Enter Tony; esrarengiz bir adam, bu kumpanyada çalışanlar tarafından köprüde asılı olarak bulunur. Daha sonraları kendisi de bu gruba dahil olur ve DR'a kızını tekrar kazanmasında yardımcı olmak ister. Ama bizim Tony'nin geçmişi biraz karışıktır. Zamanla mücadele başlar.
Terry Gilliam gayet güzel bir film ortaya çıkarmış. Farklı renklerin ahenginden yararlanarak, ortaya mantık çerçevesinde, hatırı sayılır bir hikâye koyarak ve bunu isimli oyuncularla birleştirerek gayet güzel bir eser yaratmış. Hazır filmden bahsetmişken devam etmek istiyorum. Filmdeki diyaloglar dikkatimi çeken noktalardan bir tanesi. İnanılmaz akıcı diyaloglar halinde gidiyor film. Çok uzun konuşma sahneleri olmaması gereken bir film ve bu konuya gayet güzel çözüm bulmuşlar.
Film ufak oyunlarla anlatılmış. Direk anlatılmak isteneni yansıtmamaya çalışmışlar. İlk başlarda önce neyin ne olduğuna biraz açıklık getirmek istemişler. Tam burada şunu da eklemek istiyorum ki, filmi izlerken öyle bir havaya kapıldım ki; acaba Ledger ne zaman çıkacak diye beklerken filmin başlarında bazı yerleri kaçırdığımı fark ettim. Bu hava genel olarak bütün filme hakim zaten, ileride biraz daha geniş olarak değinmek istiyorum buna ama her Ledger gözüktüğünde alkış tutma isteği vardı sanki içimde. Filmden devam edecek olursak, gerçekte yaşanan bir film ama aynı zamanda fantastik bir dünya da yaratmışlar. Tamamı fantastik olmadığından dolayı film hiç sıkmıyor.120 dakikalık bir runtime içinde bir an olsun boşlukta kalmış havasını tatmıyorsunuz, sürekli filmin sonunu bekler bir havada ilerliyorsunuz. Yazarlar Terry Gilliam ve Charlers McKeown bu konuda takdiri fazlasıyla hak etmişler.

Filmde göze batan ya da insanı rahatsız eden birkaç unsur var. Ne yazık ki Ledger'ın bu filmi tamamlayamamış olması büyük bir eksik. Şuradan başlamak gerek, sakın posterde Depp,Law,Farrell gibi isimleri görüp, ah ne güzel bu isimlerde var mantalitesiyle yaklaşmayın.Görünme süreleri toplamda 20 dakikayı bile bulmuyor ne yazık ki.Burada yazmamda bir sakınca yok sanırsam, Ledger'ın sihirli ayna davasına girdiği anlar çekilememiş ve tabi ki filmin finali.Ayna içi sahneler sanal sahneler, ama gerçek sahnelere tekrar döndüğümüzde Ledger devam ediyor.Bir nevi aynaya girdiğinde Ledger'ın da farklı bir hayal dünyası var, ya da onun üstünde birkaç değişim olur mantığıyla farklı aktörlere yer vermişler ve mecburi bir kopukluk olmuş.Filmin yarısından sonra bu sahneler başlıyor ve her seferinde farklı bir oyuncuyu görmek ilginç geliyor insana.Çok belli olmuş Ledger'ın olmadığı.Hani, değişim hissiyatı oluşmadı bende, Ledger'ın olmadığı ve yokluğundan dolayı bu sahneleri başka oyuncuların çektiği biraz fazla belli olmuş, ama elde olan bir şey değil, çünkü normalde böyle sahnelerin çekilmesi akla-mantığa sığmayacağından bunu görmezden gelmek zorunda kalıyoruz.Bazı sahneleri Ledger'ın bitirmesi gerekiyormuş ve olmamış.Heralde en dramatik olan kısmıda sonu olurdu.Sonda film gerçekten kopuyor.
Genel havadan devam etmek gerekiyor. Film gerçekten Ledger'ın etkisi altında biraz fazla kalmış. Tarafsız olarak izlemeye gerçekten çok çalıştım. Çok farklı bir duyguydu benim adıma. Ama sürekli bir kıyaslama ve inceleme doğdu içimde. Önce mimiklerine dikkat ettim ve Joker rolüyle acaba neler farklıydı diye. Daha sonra Joker rolündeki meşhur dil hareketini zaman zaman (istemsiz) yaptığını fark ettim. Daha sonra mimiklerine, konuşma stiline dikkat etmek isterken filmin biraz kaçtığı havasına kapıldım, çok farklı bir duyguydu. Joker karakterinden sonra burada acaba neler yapacak diye bekliyor insan. Ledger konusu açılmışken filmde kendisinden çok fazla bir şey göremedim. Tabiî ki zaman ilerledikçe oyunculuğunun biraz daha geliştiğine şahit oluyorsunuz ama Joker karakteri öyle bir noktaya çıkardı ki beklentileri oynadığı her filmde oscar performansı bekler olduk yok öyle birşey.Brokeback Mountain ve Dark Knight filmlerinde farklı roller üstlenmişti.Birinde gay kovboy diğerinde joker karakterlerini canlandırmak için özel bir şeyler yapması gerekiyordu ama burada gayet yalın bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ekstra bir şey yok ortada yani. Kısacası, bundan 2-3 önceki oynadığı karakterler bizde öyle bir hava bıraktı ki, acaba bu sefer neler yapacak merakıyla daldık filme ve bu hava ne yazık ki burada çok sıradan kalmış olmasına yol açtı, her ne kadar vasat bir performans olmasa bile.
Christopher Plummer’dan bahsetmek gerekiyor. Başlarda çok yorgun ve bitkin, sürekli alkolik bir karakteri canlandıracağını anladığımız Plummer gerçekten iyi iş çıkartmış. Bunların yanında birkaç tane flashback olarak izlediğimiz sahne de var filmde. DR'un gençliğini de gösteren sahneleri izleyerek Parnassus'un gençliğini de göstermiş oldular.
Verilmek istenen mesaj tarzında şeyler var. Aslında filmden sizin çıkarmanız beklenen noktalar da yok değil. Ben olsam şu şekilde özetlemek isterdim, bir baba var ve kızı üstüne geçmişte bir kumar oynamış ama hata yaptığının farkında. Kızını korumak istiyor. İyi ve kötü arasında sürekli gidip geliyor. İnsanlar seçimler yaparlar ve bu seçimleri doğrultusunda yaşarlar demeye geliyor. Filmin bazı kısımlarını gerçekten 2. kere izlenmeyi gerektiriyor %100 anlamını anlamak ve filmin devamını izleyebilmek için, biraz karışık sırada gidiyor. Eğer anlayabilirseniz ki bu benim adıma filmi bitirdikten sonra oldu, o zaman bu filmi seveceksiniz.
Söylenmesi gerekenler bu kadar. Depp,Law ve Farrell, Ledger'ın yarıda bırakmak zorunda kaldığı karakteri kendilerince yorumlayarak iyi bir işe imza atmışlar ve aldıkları parayı Ledger'ın geride kalanlarına vermeleri ise daha anlamlı bir hareket olmuş bence.Bunun dışında söylenmesi gereken her şeyi söyledik sanırım.Ledger'ı, Jokerden sonra yarım yamalak bile olsa bir kez daha izlemek güzeldi.Biraz hüzün, biraz buruk bir hava taşıyor film. Ledger öldükten sonra Gilliam'ın bu filmi asla toparlayamayacağını ve hatta elinde kalacağını söyleyen topluluk şunu izledikten sonra neler düşünür bilemiyorum ama ben beğendim. Not vermek istemiyorum, sinemada izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum; içinde birçok görsel efekt barındırıyor.
KONUK YAZAR: UnJusT/LuCiFeR
http://dvdmovieworld.blogspot.com/
4 Kasım 2009 Çarşamba
One Week
"Eğer yaşamak için bir gününüz, bir haftanız ya da bir ayınız olduğunu öğrenseydiniz ne yapardınız?" sorusuyla yola çıkan bir film One Week. Bir yol hikayesi. Bazen gerçekten de yolların üzerinde şekillenen, bazen de karakterin kendi iç yolculuğunu anlatan bir film.1998 yılında başlayıp efsane hale gelen Dawson's Creek dizisi ile adından söz ettirmeye başlayan Joshua Jackson var filmin başrolünde. Annesi de yönetmen olan başarılı oyuncu, küçük yaşlarda setlere aşina olup Hollywood'un içerisine yavaş adımlarla girdi. Son olarak bir J. J. Abrams yapımı olan Fringe'de oynayan Joshua Jackson, adından sıkça söz ettiriyor.


26 Eylül 2009 Cumartesi
Tracey'nin Yaşamından Kesitler
"Bir gün bir çocuğa tutulursun. Sana parmakları ile dokunur. Ağzı ile dokunduğu derinde delikler açar. Ona baktığın zaman canın yanar. Bakmadığın zaman da yanar. Sanki birisi bir parça cam parçası ile seni kesip açıyor gibi gelir."On beş yaşında çıplak Tracey Berkowitz’in bir otobüsün arkasındaki bir banyo perdesinin altında, kendini köpek sanan kardeşi Sonny’yi aramasıyla başlıyoruz filmi izlemeye. Tracey’nin yolculuğu bizi kentin karanlık yüzüne, duygusal açıdan bir çukur gibi olan evine, lisedeki sert ortamına, psikoloğuyla oynadığı kedi fare oyunlarına, erkek arkadaşı Billy Zero'ya ve indie rock fantezilerine götürür. Bir de Lance var tabii ki. Güya Tracey’yi kurtaracak olan ama sonunda onun başını belaya sokan Lance.

"İnsanlara bir şey olduğu zaman ışık saçarlar. Çünkü içlerine kazınmış bir fotoğraf vardır. Çünkü onlar oradadır ve siz değilsinizdir. Çünkü sizde sadece bir kısmı gözükür. Ve bir psikiyatrist de o tek parçayı yok etmeye çalışır." İçerisinde çok fazla kelime oyunu olan film aslında bir replik cenneti. Her sahnesini not alabileceğiniz nadir filmlerden biri olan The Tracey Fragments filmini üç ana başlığa ayırabiliriz. Daha filmin başında bizi karşılayan ve filmin bitimine kadar beynimize kazınan çiçek motifli banyo perdesi, kendini köpek sanıp ortadan kaybolan ve sürekli havlayışlarını duyduğumuz küçük kardeş Sonny ve elbette ki Tracey Berkowitz efsanesi Billy Zero. Ve aslında film için başlangıç ve bitiş sebebi de bu üç öğe desek yanlış olmaz.
"Tüm dünya kafanızın içindeyken neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlarsınız ki?" Aslına bakarsanız baştan sona bir sorgu var filmde. Sürekli bir şeylere itiraz etme ve çözümleme hali söz konusu. Psikolog ile oynanan küçük kelime oyunları da bunu doğruluyor aslında. Filmde Tracey Berkowitz rolüyle karşımıza çıkan Ellen Page, Hollywood'un son yıllardaki en parlayan yıldızı olarak tanımlanıyor. En son Drew Barrymore'un ilk uzun metraj deneyimi olan Whip It'de ekran karşısına geçen Page, kariyerinde birçok başarılı psikolojik dram filmlerini de barındırıyor.Psikolojik gerilimle dramı birleştiren ve bunu yaparken son derece başarılı olan nadir filmlerden biri The Tracey Fragments. Bölünmüş ekranları ve arşiv görüntüsüyle aynı zamanda da görsel bir şov sunuyor seyircisine. Psikolojik dram seyircileri bir yana, hayatıyla ilgili sorguları olan ve bir şeylere anlatılanların dışında çözüm arayanların kesinlikle izlemesi gereken bir film.

"Bir at düşse, ağzından bir telefon çıkar. At düştüğünde ayağı yaralanır ve artık işe yaramazdır. Böylece birisi onu vurur. Attan da yapışkan madde yaparlar. Makineler yapıştırıcıyı tüplere doldurur ve çocuklar da onları sıkarak kartların üstüne kağıt yapıştırmaya çalışır. Yapıştırıcı çocukların eline bulaşır. Çocuklar da yapıştırıcıyı yer. Böylece çocuklar at olur."
22 Ağustos 2009 Cumartesi
Capote
1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur. 
Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.
12 Nisan 2009 Pazar
Festival Günlüğü # 8 / Control Alt Del
Geçen sene festivalin en sevdiğim bölümü 'Amerikan Bağımsızları' idi. Bu sene bölüm kapatılmış ve hüsrana uğratılmıştım. Arkadaşın az biraz zorlaması ile Kanada yapımı bu Control Alt Delete filmine biletimizi aldık. Yer Atlas sineması: İlk kez giriyorum. Etrafı etraflıca süzüyorum. Ve geniş beyaz perdesi, locaları, hakiki balkonu, stad düzeni koltuk yerleşimi ile 10 üzerinden 8 puanımı veriyorum.. Ardından yerimi alarak önüme, sağıma, soluma, arkama geçip oturacak insanları bekliyorum. Önümüzde 7 kişilik bir kız grubu, (İşte bu beni baya bi rahatlatıyor. :)Sağımda bir çift, ( Bu da geriyor be beni :( Solumda 2 kadim arkadaşım, Arkamda 2lik boşluk ile yerimizi ciddi şekilde alıyoruz. Ve film:
(6,5).jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving-2.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--4.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--6.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--5.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--3.jpg)


(7).jpg)
(7)-2.jpg)
(7)-3.jpg)
(7)-4.jpg)