Western etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Western etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2021 Çarşamba

The Power of The Dog: Bir Hüsran

Yönetmen Jane Campion, on yılı aşan uzun metraj sinema film sessizliğini, bir western filmiyle bozuyor; The Power of The Dog. Vizyonun ardından Netflix'te de gösterime giren bu filmde Montana'nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde geçen bir hikaye anlatılıyor. Başlangıçta Netflix ayrıntısını vermiş olmam sizde bir takım anlamlar oluşturmuştur elbet, evet o da var. 


The Power of The Dog, 1920'lerin Montana'sında, büyük bir çiftlik işleten varlıklı Burbank kardeşlerin hikayesini anlatıyor. bu kardeşler; karizmatik ama sakin büyük kardeş Phil (Benedict Cumberbatch) ile daha nazik, sakin ve kibar George (Jesse Plemons).  Yıllardır süre gelen dengesiz kardeşlik ilişkileri, bir gün kasaba lokantasında çalışan Rose (Kirsten Dunst) ve oğlu Peter (Kodi Smit-McPhee) ile karşılaştıktan sonra değişiyor. Phil, Rose'u aşağılıyor, oğlu Peter ile alay ediyor, fakat buna karşın George, Rose ile evleniyor. Rose'un eve gelişi Phil'in iktidarını tehdit etse de, oğlu Peter'ı yanına çekiyor. Bu yakınlık da karakterlerin gizli arzularının, yaralarının ve hesaplaşmaların açığa çıkmasına neden oluyor. Ve finale doğru yolculuk başlıyor.

Yönetmenin görsel ve anlatısal bir başarısı var, bu yadsınamaz. Western filminden beklenen iktidar kavgaları, kadın aşağılamaları vs hepsini içeriyor. Netflix etkisi olan bastırılmış cinsellik ve kimlik arayışı da ekstrası oluyor. Ama olmayan bir şeyleri var bu filmin. Aşırı yavaş tempoya sahip olması ve gereksiz uzun olması izlerken ritmi düşürüyor. Hikayeni gerilimi bilinçli olarak biriktiriliyor fakat tatmini için uzun bir bekleyişe ihtiyaç duyuyor.

Karakter derinliği de çok vermiyor. Phil'in geçmişine, Henry ile ilişkisine ve cinsel yönelimine dair imalar olsa da film bunları açık bir psikolojik derinliğe taşımıyor. Bir diğer yüzeysel karakter de Rose oluyor. Rose'un çöküşe sürüklenmesi filmin hikayesi açısından dramatik bir öneme sahip olmasına rağmen, bu süreci çoğunlukla dış gözle gösteriyor yönetmen bize. Karakterin iç dünyası çok açılamadığı için Rose nihayetinde basit bir kurban gibi işleniyor.


Sonuç olarak The Power of The Dog, hikaye anlatımı bakımından kendi ağırlığının altında ezilen bir film olmuş. Oyuncuların güçlü performanslarına rağmen, karakterlerin içi boş tutulması, filmi duygusal bir derinlik sunmak yerine, seyirciyi dışarıda tutan bir hale getiriyor. Ortaya çıkan yapım, görsel olarak çarpıcı ama anlatı olarak eksik. Ses getirebilecek ama izlerken tatmin etmeyecek bir film olarak kayıtlara geçer diye tahmin ediyorum. 

13 Ekim 2018 Cumartesi

Lucky: Modern Zaman Kovboyu

John Carroll Lynch’in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan Lucky, sinemanın büyük anlatılardan çok küçük anların gücüne yaslan filmlerden biri. Neredeyse tamamı 90 yaşına yaklaşmış Lucky'nin (Harry Dean Stanton) yüzünde ve bedeninde şekillenen bu film, bir hikaye anlatmaktan çok bir yaşam halini izleyiciye sunuyor. Arizona çölünün kavurucu sessizliği içinde ilerleyen Lucky, yaşlılık, yalnızlık ve ölüm fikrini dramatik patlamalarla değil; tekrarlarla, gündelik rutinlerle ve suskunluklarla ele alıyor. Filmin bir de bize bir sürprizi var, o da oyuncular arasında ünlü yönetmen David Lynch'in de oluşu.


Filmin kapağına baktığımızda başlıktaki sarının tonu, fontu, şapka, sarı bozkırlar ve kaktüs bize bir western filmi sunuyor gibi duruyor. Manası bakımından evet, bir kovboy yalnızlığı ve kendi ile kaim bir adam figürü buluyoruz. Ama bu filmde koşan atlar, soyulan bankalar, patlayan silahlar yok. Kovboyun yalnız ama yalnızca yalnızlığı var. O da Lucky'nin hayatında, vücudunda ve tüm yaşantısında sirayet etmiş şekilde karşımızda duruyor.

Film, Arizona’nın kurak çöl manzaralarıyla açılıyor. Kamera, ağır ağır ilerleyen bir kaplumbağayı izliyor; bu görüntünün kısa süre sonra filmin ana karakteri Lucky’nin metaforik karşılığı olduğu anlaşılıyor. Lucky, II. Dünya Savaşı gazisi, yalnız yaşayan, neredeyse tüm günlerini aynı rutine göre sürdüren yaşlı bir adam. Sabahları yoga yapar, sigarasını içer, kahvesini içtiği lokantaya uğrar, akşamları ise kasabanın barında zaman geçirir.

Bir gün yaşadığı bayılma sonrası doktora giden Lucky, ironik biçimde son derece sağlıklı olduğunu öğreniyor. Bu durum, onu ölüm korkusundan kurtarmak yerine daha derin bir varoluşsal boşluğa sürüklüyor. Film boyunca Lucky’nin kasaba sakinleriyle - bar sahibi Elaine, eski asker dostları, kayıp kaplumbağasını arayan Howard (David Lycnh) ve genç bir sigorta memuru - kurduğu ilişkiler aracılığıyla yaşamına tanıklık ediyoz. Hikayede dramatik bir kırılma yaşanmıyor, atlamalar, kovalamacalar, bağrışlar, kavgalar,silahlar vs yok; aksine, yaşlı bir adamın 'henüz ölmemiş olma halini' sakin bir akış içinde gözler önüne seriyor.

Lucky filmi, özünde ölüm üzerine bir film; ancak ölümün kendisinden çok ona yaklaşma sürecini anlatıyor. Film, yaşlılığın fiziksel çöküşünden ziyade, insanın hayatta kalmaya devam ederken anlamla olan bağının nasıl zayıfladığını sorguluyor. Lucky’nin ateist duruşu, bu sorgulamayı daha da keskinleştiriyor. Ruh fikrini reddediyor; dostluk, inanç ve umut gibi kavramlara mesafeli yaklaşıyor. Bu tavır, yaklaşan ölüm karşısında onu teselli etmek yerine daha büyük bir yalnızlığa itiyor. 'Tüm bunlar yoksa, peki ne var?' sorusuyla.

Film aynı zamanda 'seçilmemiş hayatlar' üzerine de düşündürüyor. Lucky’nin geçmişine dair açık itiraflar yok; pişmanlıkları, kaçırılmış fırsatları yalnızca ima ediliyor. Bu suskunluk, karakteri daha gerçek kılıyor. Film, seyirciye bir hayatın değerinin büyük başarılarla değil; birikmiş anılar, tekrar eden alışkanlıklar ve küçük karşılaşmalarla ölçüldüğünü hissettiriyor.

Howard’ın kaybolan kaplumbağası Theodore Roosevelt ise zamanın kaçınılmazlığına dair güçlü bir simgeye dönüşüyor. Kaplumbağa hem uzun ömrü hem de yavaşlığıyla Lucky’nin kendisini temsil ederken, aynı zamanda ölümün sessiz ama kesin ilerleyişini hatırlatıyor.


Oyuncu kimliğiyle tanınan John Carroll Lynch (ki kendisi The Founder filmiyle bloga misafirimiz olmuştu) yönetmen olarak son derece sade ve saygılı bir dil kurmuş. Kamera çoğu zaman geride durup Lucky’nin yürüyüşünü, bir sandalyeye oturuşunu ya da düşünürken sigara içişini kesintiye uğratmadan  çekiyor. Bu anlatım tarzı, Jim Jarmusch’un Stranger Than Paradise ya da Steve Buscemi’nin Trees Lounge gibi Amerikan “kenar hayatları” sinemasını anımsatıyor. Ancak Lucky, bu geleneğin taklidi değil; kendi ritmine sahip özgün bir yapı sunuyor. Johnny Cash’in “I See a Darkness” parçasıyla bütünleşen uzun gece sahnesi, filmin zirve anlarından biri. Lucky’nin yüzündeki kırışıklıklar adeta başlı başına bir anlatıya dönüşüyor. Bu bağlamda film, neredeyse sinemasal bir tek kişilik oyun gibi. Diğer karakterler Lucky’nin dünyasına girip çıkan yankılar olarak işlev görüyor; merkezde daima Lucky ve onun bedeni, sesi ve sessizliği var.

Lucky, hiçbir şeyin olmadığı bir film gibi başlyıro; fakat tam da bu sadelik içinde her şey gerçekleşiyor. Büyük olaylar, dramatik dönemeçler ya da çözümler sunmak yerine bir insan ömrünün ağırlığını, sessizliğini ve kabullenişini izleyiciye hissettiriyor

Harry Dean Stanton neredeyse veda niteliğinde bir performans sergiliyor. Lucky’nin “ruh yoktur” sözü, kariyeri boyunca sinemaya insan ruhunu taşıyan bir oyuncunun ağzından çıktığında, film beklenmedik bir ironik derinlik kazanıyor. Bu yönüyle film, izleyicisini ağlatmak ya da sarsmak istemiyor. Beni izlerken yanıma otur, sen de bir sigara yak diyor ve şunu fısıldıyor: Yaşamak bazen sadece burada olmaktır.



20 Temmuz 2012 Cuma

Yine Nick Cave, Yine Haydutlar...

Bir onceki filminde "Onlardan birini oldurmek zorundaysaniz, hepsini oldurdugunuzden emin olun" diyordu.
Simdi ise "Birini yasatmak istiyorsan digerini oldurmek zorundasin"diyor. Anlasilan kansiz olmayacak onun icin hicbir sey.

Tabi ki de Nick Cave hakkinda konusuyorum. Daha once yine Nick Cave'in senaryosunu yazdigi The Proposition filminden bahsetmistik. Nick Cave'in muzik piyasasindan agir agir cekilip sinema sektorune gecis surecinden de. Uzun bir suredir ortalarda gozukmemesinin nedeni olan yeni filmi ( yani senaryosunu yazdigi ) Agustos sonu ile sinemalarda. Yonetmenligini The Proposition'da oldugu gibi John Hillcoat yapiyor. Filmin kadrosunda bir diger ortak isim daha var; Guy Pearce.

Basroldeki diger oyuncular; Transformers serilerinin oyuncusu Shia LaBeouf, Tom Hardy ve usta oyuncu Gary Oldman.

Lawless, 31 Agustosta Amerika'da , 7 Eylul'de de Avrupa'da sinemalarda.


1 Eylül 2010 Çarşamba

il buono il brutto il cattivo


Yazıya başlamadan önce itinayla belirtmek istediğim üç şey var: Birincisi imdb takipçilerine; inception, the good the bad and the ugly’den daha güzel ya da özel bir film değil. İkincisi bu yazı muhakkak ağır spoiler içerecektir, ama bu öyle bir filmdir ki spoilerlar hiçbir şey kaybettirmez. Üçüncüsü western-aksiyon sevmeyenlere: bu filmi kesinlikle seversiniz.

Filmin adı, iyi kötü ve çirkin. For a fistful dollars ve for a few dollars more bu üçlemenin güzel olan ilk iki filmi, fakat harika olan budur. Sergio Leone'nin yönettiği bu filmden daha güzel olabilecek tek western filmi ise yine Leone'nin yönettiği Once Upon a Time in America'dır, ki bence değildir de.

İşe Clint Eastwood’un canlandırdığı iyiden başlayalım. İyi kesinlikle iyi bir adam değildir. Maddi-manevi hiçbir değeri umursamaz. Kaba, küstah ve vahşidir aynı zamanda. Süregelmekte olan sistemden iğrenç bir şekilde faydalanmaktadır. Para için insan öldürür, idama terk eder. Vicdansız bir şekilde çölde bırakıp gider ortağını, çünkü onun artık daha fazla para etmeyeceğine inanır. "The Ugly"nin filmin sonunda söylediği gibi, tam bir o. çocuğudur. Onu iyi yapan tek şey, ona her zaman kazık atmaktan çekinmeyen "the ugly"yi astığı ipten kurtarması belki de.

The Bad: Lee Van Cliff abimiz canlandırır bu mükemmel tiplemeyi. Kendisi kötüdür, ama iyiden daha kötü değildir. Prensiplidir, başladığı ve para aldığı işi asla bitirmeden gitmez. Fakat onun da para için yapmayacağı şey yoktur. Hayatın sillesini yemiş bir adamdır ve kaybedecek bir şeyi yoktur artık. Takım elbiseyle dolaşır ortalıkta, her zaman güzel gözükür. Gelmiş geçmiş en kral kötüdür. Onurludur çünkü. Yalan söylemez ihtiyaç da duymaz, her türlü rajonu kesebilir.

The Ugly: Köylü ve fakir olduğu için dışlanmış bir karakterdir. Eli Wallach tarafından canlandırılan "the ugly"nin altınlar için yapmayacağı şey yok. Kendisinin dediğine göre, onun geldiği yerde hayatta kalmak için ya rahip olmak gerek ya da haydut, erkek kardeşi rahip olmak için onları terketti çünkü o haydut olamayacak kadar ödlekti. Filmde en enine boyuna bu karakter işlenir. İyi ve kötü filmde bir tipleme, çirkin ise karakterdir. Siyah ve beyaza griyi katan en eski filmdir benim bildiğim kadarıyla. Western filmi olduğundan aksiyona doyuyorsunuz tabi ki, ama ne aman bu bi şey mi denilecek aksiyonlar var ne de böyle bi şey olmaz diyebileceğiniz.

Film bir yandan amerikan iç savaşına da değiniyor, fakat bunu gözümüze sokmuyor. Savaşın aptallığını ise şu güzel replikle özetliyor:
çirkin : altınlara ulaşmak için karşıya geçmemiz şart. ama bunlar savaşırken dünyada geçemeyiz.
iyi : ya köprüyü havaya uçurursak?
çirkin: o zaman bu aptallar savaşmak icin başka yere giderler!

Filmde elbet daha çok şey var. Ama ben sadece soundtrack'e de değinip bırakacağım. Ennio Morricone tarafından yapılan bu müzikler filme cuk diye oturmuş, her dinlendiğinde de tüylerin diken diken olmasına sebebiyet vermiştir.

Bitirecektim ama finali söylemezsem olmaz. 7 dakika sürer bu final iyi, kötü ve çirkin arasında bir düellodur. İçiniz hop eder, heyecanlı bir bekleyiştir. Filmin gidişinden kimin hayatta kalacağını bilirsiniz ama orada bir heyecan sarar işte. Ennio oradan verir müziği adı da "The Trio"dur hatta. Ölümdür ölüm.

3 saatlik bir film, ama sıkıcı diyenlere inanmayın.

İki tür insan vardır, bu filmi izleyen ve izlemeyen. O kadar diyorum.

KONUK YAZAR: Çağla Tabak
http://blogtoplumlarinafyonudur.blogspot.com/

9 Ocak 2010 Cumartesi

Yahşi Batı


Cem Yılmaz ismini sinemayla birlikte zikretmeye başladığınızda karşınızda hemen iki fikir adamcığı belirir. Bunlardan bir tanesi "Kesin çok komik bir filmdir. Yine gülmekten kırılacağız" beklentisinde olan, diğeri ise uzak durmaya çalışan şahıs ve "Aman! Cem Yılmaz kim, sinema kim? Gitsin stand-up yapsın" der. Elbette ki bu iki görüşün dışında kendine bir koltuk ayarlamaya çalışan ademoğulları da vardır, ama genel olarak bu iki görüşün baskın olduğu bir gerçek. Bu yazıyı kaleme alan kişi ise, bu iki genellemeden uzak kalmaya çabalayarak geçtiğimiz hafta ilk gişe gününde Cem Yılmaz'ın son filmi Yahşi Batı'yı izlemek için sinema salonunun birine gitti.

Yahşi Batı'yı öncelikle tipik bir "Türkler yanlış zamanda yanlış yerde olsa ne olurdu" mizanseni şeklinde yorumlamak mümkün. Cem Yılmaz bunu daha önce malumunuz olduğu üzere GORA'da Sultanahmet esnafı Arif Işık'ı Uzay'a ve yine AROG'da aynı karakteri ilk çağlara göndererek yapmıştı. Bu kez ana karakterimiz değişmiş. Arif Işık'ın yerine Aziz Bey var. Peki Aziz Bey ne derece Cem Yılmaz figürü olmaktan öte? Orası tartışılır işte. Evet, Aziz Bey karakteri de klasik Cem Yılmaz güldürüsündeki bir tipleme olarak güldürüyor sizi, ama insan bir yandan da, bu tipleme filmdeki karakterden ziyade sanki Cem Yılmaz'ın stan-up gösterilerindeki bir karakter gibi diye düşünüp duruyorsunuz. Bundan önceki Arif Işık karakteri de öyleydi tabii. Bu bağlamda o da eleştirilebilir, fakat GORA öncesi Cem Yılmaz'ın kendisi bu film "Türkler Uzay'da" esprisinden yola çıkılarak yapılmıştır diye belirtmişti. Yani yılların mizah dergisi geyiğini, kendi gösterilerinde de defalarca anlattığı için sinemaya giden seyirci zaten, bu beklentiyle bakıyordu o tiplemeye. Cem Yılmaz'ın bu kez hadiseyi Osmanlı Devleti zamanında değerlendirmesi ve farklı bir senaryo ile karşımıza çıkması haliyle Aziz Bey figürü acep değişik midir? sorusunu akıllara getiriyor ama Aziz Bey'den ziyade Cem Yılmaz'mış gibi algılanıyor. Bu elbette ki filmin genelinin eleştirisi içerisinde bir yerinden tutularak bütün filmi yerden yere vuracak bir etmen değildir, ama mühüm bir noktadır.


Türklerin yanlış zamanda, yanlış yerde olması dedik. Peki, bu nasıl resmedilmiş? Öncelikle bir itirafta bulunmak gerekirse gerek kostümler, gerekse de görsel açıdan film hayli tatmin edici. Hiçbir karede "burası olmamış", "bu ne ya, saçmalık" gibi nidalar atmanız mükün değil. Filmin senaryosu belki sizi sinemada oturduğunuz koltuktan alıp, Vahşi Batı'daki kasabanın ortasına koyacak düzeyde değil, ama planlar, çekimler ve genel olarak o dönemin tasviri oldukça hoş. (emeğe saygı hakkaten). E tabii, filme Cem Yılmaz'ın elinin değmesiyle bazı Western klişelerine (yerde sürüklenen çalı topağı gibi) gülümseten bakış açısıyla yaklaşıyorsunuz. 1800'lerin sonlarının İstanbul'undan Vahşi Batı'ya yolu düşen Aziz ve Lemi Bey'lerin hikaye boyunca hadiselere dönemin Osmanlısı gözüyle yaklaşmalarının yanı sıra zaman zaman da günümüz İstanbul'una dönük imaları insanı bayağı gülümsetiyor. Bilhassa Ozan Güven'in canlandırdığı Lemi Bey karakteri ilgi çekici. Yukarıda Cem Yılmaz'ın canlandırdığı Aziz Bey karakteri eleştirisinin tam zıttı bir durum var Ozan Güven'in tiplemesinde. Yepyeni bir karakter çıkartmış yine Ozan Güven. Ve Cem Yılmaz'la karşılıklı oynadığı her filmde o havayı yakalayabiliyorsunuz.


Filmdeki oyunculuklara dair çok daha olumlu konuşabileceğimiz sadece bir isim var ne yazık ki. O da tabii ki Zafer Algöz. Kasabanın dalavereci Şerifi rolünde hem Ali Şen'e hem de Vahi Öz'e saygı duruşunda bulunuyor. Ve baştan sona -oyunculuk anlamında- filmi alıp götürüyor. Bu sebepten olsa gerek Demet Evgar ve Uğur Özkan biraz sönük kalıyorlar yanında. Yine de Demet Evgar için erken konuşmamak da gerek. Cem Yılmaz'ın bundan sonraki filmlerinde daha çok ön plana çıkması mümkün olabilir. Zira Cem Yılmaz'ın Demet Evgar'ın filmdeki performansını övdüğünü görünce, herhalde bundan sonraki projeler için de onu düşünecektir diye yorumlamak mümkün. Bu sebeple, Yahşi Batı'daki görüntüsüyle Cem Yılmaz filminin en zayıf halkası olmuş demek abartı olur herhalde. Cem Yılmaz'ın da bir gördüğü olsa gerek ki beğenmiş. Neden bu kadar takıldın Demet Evgar'a? diyecek olan çıkarsa, ondan daha iyi işler çıkarmasını beklediğimi söyleyebilirim. O potansiyel kendisinde ziyadesiyle mevcut.

Filmin geneli için eleştirilecek yanları var tabii. Birincisi, hikayenin ortaya çıkmasına neden olan meşhur elması sanki çok üstünkörü sunmuşlar. Yani filmin bazı yerlerinde karakterlerin rekabetine öyle çok takılmışlar ki, "yahu bu adamlar neyin peşindeydi?" diye sorusu aklınıza bile gelmiyor. İkinci olarak filmin ilk yarısının ortalama bir Cem Yılmaz filmi için hayli yavan aktığını söylemek mümkün. Gittiğim sinemada filmi yarıda bırakanlar olmadı ama duyduğum kadarıyla bu başka sinemalarda olmuş. Bunun sebebi de büyük beklentiyle gelenlerin bahsettiğim yavanlığı hayalkırıklığıyla karşılamış olmaları. Bir başka ve en çok konuşulan mevzuya gelirsek, film denildiğini gibi bol küfür içeriyor (her şeye rağmen Racep İvedik serisine göre oldukça masum bir filmdir). Küfürler güldürmüyor mu? Zaman zaman çok güldürüyor tabii. Açıkçası "filmde çok küfür var" şeklindeki olumsuz eleştirileri kaale almamanızı öneririm. Hayatın her anında ve nerdeyse her şeye küfür eden bir milletin sinema salonundaki küfürden rahatsız olması komik. Hadi bunu bir televizyon yapımı için söyleseniz makuldur ama sinema başkadır. Böyle eleştiri olmaz. Şu dense tabii daha anlaşılır olur; acep Cem Yılmaz da "Recep İvedik'ini küfürlerinin gişe başarısındaki rüzgarı"na mı kapıldı? Bunu iddia edene tamamen haksızsın demek zor. Lakin filmdeki küfürlerin daha çok mizah dergileri kıvamında olduğunu belirtmek lazım. Zaten bu filmi beğenen ve beğenmeyenleri de mizah dergisi kültürüne yakın olanlar ve uzak olanlar diye değerlendirmek gerek. O kültüre yakınsanız filmdeki küfürler rahatsız edici gelmez, çoğuna da zamanlamasını başarılı bularak rahatlıkla gülersiniz. Aksi şekilde bakıyorsanız, sinema salonunu taş olmuş bir şekilde terk etmeniz mümkündür.


Filmin genelindeki esprilerin ise ince espriler olduğunu ve bunu ancak ince görebilenlerin tebessümle karşılayacağı da ayrı bir gerçek.

Filmin müzik seçimleri gayet iyi. Yönetmene de olumsuz anlamda bir şey demek doğru olmaz. Vasatın üstünde bir iş çıkardığı kesin.

Filme dair sağda solda rastlamadığım, fakat en çok konuşulması gereken şeyin aslında filmde bol bol yer alan "Oryantalizm" göndermeleri olduğu kesin. Cem Yılmaz'ın bunu ısrarla, defalarca yapması onun bu konuya ne kadar taktığını ve bu konudan ne kadar çok dertli olduğunun göstergesi olsa gerek. Tekrar tekrar bu mevzunun hikayede gündeme getirilmesi rahatsız edici değil. Keza tipik Western mevzularına değinmesi de kaçınılmaz olmuş. Detayları yakalayanlar da o kısımları eğlenceli bulacaktır.

Son olarak iki konuya daha değinmek gerek. Cem Yılmaz bu filmi eleştirenlerin sıcakkanlı ve çığır kelimelerini kullanmalarını istemişti. O zaman biz de sevdiğimiz biri olan Cem Yılmaz'a uyalım. Filmin genelindeki atmosfer gayet sıcakkanlı. Takip ederken kendinizi dışlanmış hissetmiyorsunuz, yukarıda yazdığımız sebepten kasabanın havasını adeta teneffüs ediyorsunuz. Lakin bu filmin Türk sinemasında çığır açıp açmayacağı tartışmalı bir konudur. 30 yıldır çekilmeyen Törkiş Western filmlerine yeniden gaz vermeyi başarabilirse ama en azından bu bakımdan tekrar kapıyı açmış olduğu söylenir.

Bahsetmek istediğim diğer ve son konu ise hem bir sinemasever hem de bir Cem Yılmaz hayranı olarak kendisinden GORA, AROG ve Yahşi Batı gibi komedi türünde değerlendirilebilecek filmler yerine, Her Şey Çok Güzel Olacak ve Hokkabaz gibi komedi-dram türünden filmler izleyebilmek.

Velhasıl kelam büyük beklentiyle yaklaşmayanlar hoşça vakit geçirebileceği iki buçuk saat vaad ettiği bir filmdir Yahşi Batı. Aksini yaşama konusunda tereddütleri olanlar ise 1 yıl beklesinler ve filmi Televizyonda sansürlü bir şekilde izlesinler.

19 Mayıs 2009 Salı

The Proposition

" Birini öldürmek zorundaysanız, hepsini öldürdüğünüzden emin olun."



Beni filmle tanıştıran özelliği, senaryosunun Nick Cave tarafından yazılmış oluşuydu. Tek nedenim buydu filmi izlemek için. Ve bir de son dönemlerde zaten az bulunan western tarzı filmlere nedense daha fazla bir sıcaklıkla yaklaşıyor olmam. ( Aynı yakınlığı Appaloosa 'ya da duymuştum).

Hazır Nick Cave gibi asi bir insanın şiddetinin dozunu arttırabileceği bir fırsatı olmuş, o zaman kesin fazla mikarda kan-şiddet görecez diye tahminlerde bulundum ki yanıltmadı da. Bu konuda piştikçe daha fazla kan görebileceğimizi düşünüyorum ama yönetmenliğinin de daha iyi ellerde olmasının gerekliliğini de es geçmiyorum. Çünkü filme bakıldığından ,az önce de dediğim gibi, zaten az sayıda olan western filmlerinin içinden sıyrılabilecek kalitede bir yapıya sahip. İyi çekilmemiş mi? Güzel, ama kanımca daha iyi olabilirdi. Yönetmenin çekmiş olduğu 6 filmin 3 ünün senaryosunun Nick Cave tarafından çıkması ve tüm filmlerinin müzikleri de Nick Cave tarafından hazırlanması sanırım aralarının zor yıkılacağı anlamına geliyor ve benim bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini kabullendiriyor bana ne yazık ki.

Fazla spoiler içermeden filmin sinopsisini sunayım azıcıktan. Asayişten sorumlu bir yüzbaşının geçmişte bir suç örgütü olan 3 kardeşten, en büyüğünü yakalamak için ortancayla yaptığı anlaşmadır. Bu anlaşma gereği ortanca kardeş büyüğü ölü getirecek ve bu sayede idam ile yargılanan küçük kardeşini de kurtarmış olacak. Başta para-çokomel eğrisi gibi basit duran, ver onu -al bunu takası son derece işlevsel gözükse de kişilerin kendi penceresinden baktıgımızda hiç de öyle olmadığını farkedebiliyoruz. Aynı olaya farklı kişilerce bakıp ahlak yargısının kişilerce değişebileceğini, iyi-kötü ayırımını yapmanın her zaman kolay olmadığını görüyoruz.

Sonuçta The Proposition filmi doğu çekimli bir western filmi. Bu yüzden kendine has eklentiler de bulundurmakta. Avusturalya’nın yerlisi aborijinlere uygulanan politikaya, bu toprakları medeniyetleştirecez diyerek kendilerince medeni olmayan kişilerin sırf bu yüzden öldürüldüğüne de ufaktan da olsa sahit oluyoruz filmde. "Medeni insanlar kavga etmezler" tembihleri ile büyümüş bizlere göre (bizlerle kastımın kim olduğunu ben de bilmiyorum) medenileştirmek için savaş açmak, demokrasileştirmek için savaş açmaktan da absürd kaçan bir neden. İngilizlerin anlayışıyla medeni olmak aborijinler için sanırım fazlaca zor ve kabul edilemez. Bunu bir yerlinin yüzbaşının yanından ayrılırken ayakkabısını da bırakmasında görebiliyoruz.
Filmdeki fısıldamalar, ara ara Nick Cave müzikleri ve sinek vızıldamaları.. Bunlar da hoş:)


İzleme nedenim kısmında da dediğim gibi filmin senaristi Nick Cave, yönetmeni ise John Hillcoat. Başrolünde ise çoğumuzun Memento filminden bildiği Guy Pearce , Nil by Mouth filminin küfürbazı Ray Winstone ve Danny Huston var.

5 Nisan 2009 Pazar

Festival Günlüğü # 1 / Appaloosa

28. Uluslararası İstanbul Film Festivalinin bana uzanan perdelerini, bugün izlediğim Appaloosa ( Kanun Benim ) filmiyle araladım. 1 yıl olmuştu sabah bu heyecanla kalkıp sokağa çıkmayalı, 1 yıl olmuştu Emek Sinemasında film izlemeyeli. Hasret giderme günüydü benim için. Ama bir gariplik vardı.

Haftasonu oluşundan mıdır, bir kovboy filmi oluşundan mıdır ya da hepsinden öte mevcut ekonomik krizden midir bilinmez ama sinemada oldukça büyük oranda boşluk göze çarptı. Belki de sadece pazar sabahı saat 11 de oluşundandır. Tabii bu sadece ışıklar kapanıp film başlayıncaya kadar düşünülecek şeyler, film başlar ve odaklanması gereken o sevdiğimiz beyaz ekran olur ve öyle de oldu.

APPALOOSA

- Ya da Bay Hitch vurur. Kanun böyle.
- Senin kanunun.
- Aynı şey.




Kasabanın öldürülen Şerif'inin katillerini bulması için kasabaya yeni bir görevli atanır. Şeriflerden daha üstün bir yetkiye sahip Marshall ünvanı ile Virgil Cole ( Ed Harris ) ve yardımcısı Everett Hitch ( Viggo Mortensen ). Aslında Hitch, Virgil Cole' un sadece yardımcısı değildir. Onun eksik yapısını bütünleyen önemli bir parçadır. Zaman zaman üstlendiği görevi farklı da olsa doğru olan budur.

Virgil Cole sıkı bir kanun adamıdır. Her ne kadar bazı kanunları kendi de koysa, değiştirme imkanı olmasına rağmen, boyun eğdiği de olmakta. Beraber olduğu kadınların sadece fahişeler ve kızılderililerden oluştuğu ve onları sadece birlikte olma amaçları ne ise o amaç doğrultusunda kullanan Virgil Cole, ilk defa bir kadına karşı bir şeyler hissetmektedir. Onu tanıyanlarca bu bir kıyamet alemetiydi. Ucuz otel köşelerinin ucuz muameli fahişelerinden sonra; düzgün konuşan, piyano çalabilen, ağzını kibarca yemek yiyebilmek için de kullanabilen Allison French ( Renée Zellweger )'den etkilenir. Bir çok hayatta olduğu gibi hayatına sadece bir kadın girmemiştir artık. Kavram kargaşaları, düzensizlik de kadının gelişi ile başlar (bkz. Gemide ).

Ama filmin asıl adamı Hitch ve olayı da Hitch'in o tamamlayıcılığıdır. Allison ile girdiği diyalog sonucu, hoşlandığı kadın karşısında kendini bir anda ezik hisseden Cole, işleri sadece bira içmek olan iki kişiye haksız bir saldırıda bulunur. Hitch devreye girer ve o an Cole'daki eksikliği tamamlar; Sakinlik.

Takılır arada bir, uygun kelimeyi bulamaz, bazen de kullanılan kelimeleri anlamaz ve araya yine Hitch girer ve Cole'daki eksikliği tamamlar; Kelime dağarcığı.

Dediğim gibi Virgil Cole kanunun gücüne tamamen inanan bir kişilik. İşte bu yüzdendir ki kendisini işinden edecek olsalar da, hatta sevdiğini elinden alsalar da, bunun kanunda bir müeyyidesi olmadığından bir şey yapmaz, yapamaz. Tam bu sırada devreye yine Hitch girer ve bunu yine Cole için yapar: Kanunsuzluk.


Kısacası, günümüzde seyrek yakalayabildiğimiz kovboy filmlerinden ayağıma kadar gelen bu filmi kaçırmadığım için sevinçliyim. Bunu Emek sinemasının o şaşaalı görüntüsü ve ambiyansı eşliğinde izlemek de ayrı bir keyifti. Ama festival sönüklüğünün - en azından Hacitokankoli ile bizim hissettiğimiz- bir an önce geçip daha fazla heyecan bulma arzusu içerisindeyiz.
İyi festivaller.

# Diğer Festival Günlükleri #

17 Mart 2009 Salı

Death Rides a Horse : Bill Kills


Western filmlerini seviyorum. Senaryoyu karışık yapıp, izleyeni kafa yormaya zorlamak yerine ; oyuncuların ve mekanların doğallığını , konunun sade akışını öne çıkarıyor. "Ölüm Atlısı" olarak çevrilen bu filmde Lee Van Cleef başrolde. Aslında filmden çok da bahsedip , spoiler vermek istemiyorum. Filmin Tarantino'nun "Kill Bill" filmiyle olan benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Bu filmi izledikten sonra , Kill Bill 'in sadece modern bir kopya olarak yeniden çekildiğini söyleyebilirim. Tabii ki Tarantino' nun Kill Bill ' i çekerken western filmlerinden , müziklerinden esinlendiğini biliyordum ama bu derece olduğunu tahmin edememiştim. Gelelim filmimizle - Kill Bill arasındaki benzer noktalara... Ailesi gözlerinin önünde öldürülen küçük bir çocuk olan BILL , 15 yıl sonra intikam için geri dönüyor ve ailesini öldürenlerin bir bir peşine düşüyor. Ama düşmanlarını öldürürken , onları düelloya davet ediyor ve onlara son bir şans veriyor. Dediğim gibi esinlenmekten öte... Ayrıca bazı sahnelerde tıpkı Kill Bill ' deki Beatrix Kiddo ' nun (Uma Thurman) düşmanlarını 4 yıl aradan sonra gördüğünde yüzündeki intikam ifadesi ve ekranın hafif kırmızılaşarak arkadan bir gerilim müziğinin verilmesi bu filmde de çokça var. Yani Tarantino ' nun Kill Bill ' i yaparken klasikleşmiş filmlerden esinlenme , onlardan adeta bir derleme yaptığını biliyorduk ama bu filmi izledikten sonra Tarantino'nun esinlenmeyi biraz fazla kaçırdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Her iki filmi de izleyenler bana hak verecektir.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Lee Van Cleef : westernin gizli kralı


Western filmleri diyince çok kişin aklına ilk gelen isimler Clint Eastwood , John Wayne olur.Benimse Lee Van Cleef . Western filmlerinin efsane yüzü . Akbaba bakışlarıyla , kemerli burnuyla,duruşuyla , muazzam karizmasıyla westernin önemli temsilcilerinden.Özlüyoruz kendisi gibi efsaneleri...

30 Aralık 2008 Salı

3:10 to Yuma : tren kalkıyor . . .


Günümüzde kovboy filmlerinin sayısı oldukça azalsa da arada böyle "3.10 to Yuma" gibi güzel filmler çıkıyor.Ben Wade karakteriyle rol alan Russel Crowe filmi tek başına sürüklüyor adeta.Azılı bir haydut rolünde...Zaten bu adam oynadığı karaktere öylesine bürünüyor ki ölünce filan hakkaten üzülüyorum. Diğer bir başrol oyuncusu ise, tek ayağı sakat savaş gazisi bir çiftçiyi canlandıran Cristian Bale.Kadro olarak oldukça iddialı bu iki ismi bir araya getiren film, gerçekten izlenmeye değer. Ayrıca 2007 yapımı olan film 2 oskara aday gösterilmişti.

Yönetmen : James Mangold
Oyuncular : Russel Crowe,Cristian Bale,Ben Foster,Peter Fonda
-----------------------------------------
Dan Evans: What time is it?
Ticket Clerk: About ten past three.
Dan Evans: Where's the 3:10 to Yuma?
Ticket Clerk: Running late, I suppose.
Ben Wade: Goddamn trains. Never can rely on 'em, huh?
------------------------------------------
Byron McElroy: If you're gonna kill me, just as soon get to it.
Ben Wade: I ain't gonna kill you. Not like this.
Byron McElroy: Won't change a thing, lettin' me live. I'll come for you.
Ben Wade: I'd be disappointed if you didn't.
-------------------------------------------
Ben Wade : So , boys... Where we headed ?

22 Aralık 2008 Pazartesi

The Good, The Bad, The Ugly ...

Ustaların ustası Sergio Leone nin baş yapıtlarından...Western filmleri arasında yol gösterici bir yapıt. En çok bilinen,izlenen,sevilen filmler arasında olmasına rağmen ne yazik ki bir oscarı dahi bulunmamakta. Aynı kaderi Sergio Leone de paylaşmakta.
Filmde iyi rolünde kovboy abimiz Clint Eastwood, kötü rolünde Lee Van Cleef ve çirkin rolünde Eli Wallach oynuyor. Bu çirkin adam hakkında 2 anektod eklemek istiyorum.
Birincisi; bu adam hala yaşamakta:) ne var yani Clint Eastwood da hayatta diyebilirsiniz ama aralarında oldukça fazla yaş var. Eastwood 78, Eli Wallach 93. Filmin kötü karakteri 89 yılında yaşamını yitirmiş. demekki kötülere bi şey olmaz sözü pek de makul bi söz deilmiş.
ikincisi; bi arkadaşımın bu çirkin adamın hayat öyküsünü, Lost dizisindeki Mr.Eko karakterinin hayat öyküsüyle örtüştürüyor olması. Birer rahip kardeş, aile için işlenen suçlar ve birkaçı... ne bileyim, Lostseverlerin teori üretmekte işine yarar belki:)
-------------------
Tuco: God is on our side because he hates the Yanks.
Man With No Name: God is not on our side because he hates idiots also
----------------
Baker: Here, this is for you. You did a good job for me.
Angel Eyes: Oh I almost forgot. He payed me a thousand. I think his idea was that I kill you. Angel Eyes: But you know the pity is when I'm paid, I always follow my job through. You know that.
Baker: Noo! Angel Eyes!
---------------
Tuco: You want to know who you are? Huh? Huh? You don't, I do, everyone does... you're the son of a thousand fathers, all bastards like you.
---------------
Man With No Name: One, two, three, four, five, and six. Six, the perfect number.
Angel Eyes: I thought three was the perfect number.
Man With No Name: I've got six more bullets in my gun.
---------------
Man With No Name: If you shoot me, you won't see a penny of that money.
Angel Eyes: Why?
Man With No Name: I'll tell you why
Man With No Name: . Cause there's nothin' in here!