Avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Together filminin merkezindeki fikir, oldukça eski bir mitolojik anlatıya dayanıyor. Platon'un Şölen diyaloğunda geçen Aristophanes'in "yarım insanlar" hikayesine. Bu mite göre insanlar bugünkünden farklı; 4 kolu, 4 bacağı, 2 yüzü, tek kafası olan ve kendi kendine yeten güçlü varlıklardı. Ancak bu güçleriyle tanrılara meydan okumaya kalkınca Zeus insanları cezanlandırdı ve  her birini ortadan ikiye böldü. İşte insanlar o andan itibaren hep diğer yarısını aramaya koyuldu. Bulunca ne olduğu ise bu filmde.



Yıllar önce bir arkadaşıma ilişkisini sorduğumda "Çok iyi. Ben mandalinanın içini yiyorum, o ise kabuklarını" demişti. Birlikte olmanın tuhaf ama aynı zamanda tamamlayıcı bir şey olabileceği gerçeğini göstermişti bana. Michael Shanks'in ilk uzun metraj filmi Together'ı izlerken bu anımı hatırladım. Çünkü filmde iki insanın birbirini tamamlamasının güzelliği ile boğuculuğu arasındaki ince çizgiyi, hem mitolojik hem de korku öğeleri üzerinden sorguluyor.

Hikaye, öğretmen olan Millie'nin (Alison Brie) yeni işi nedeniyle şehirden kırsala sevgilisi Tim (Dave Franco) ile taşınmasıyla başlıyor.  Tim 30'lu yaşlarının ortasına gelmiş olmasına rağmen hala müzik kariyerinde tutunmaya çalışan, ehliyeti olmayan bir 'yetişkin ergen' görünümünde iken Millie ayakları sağlam yere basan ve düzenli bir işi olan taraf. Film boyunca ikilinin birbirinin zıttı oluşunun yanında birbirini tamamlayan çift oluşuna da değiniyor. Bu altlığın sebebi ise yukarıda anlattığım mitolojik hikayeden kaynaklanıyor. İkilinin arasındaki bu durum, bir doğa yürüyüşü yaptıkları sırada içine düştükleri mağarada ortaya çıkıyor. Mağaradaki suyun teması ile gizli olan bir ayini istemeden de olsa gerçekleştirmiş oluyorlar ve bedenleri birbirine doğru çekilmeye başlıyor. Burada Shnaks'ın yaptığı şey, Platon'nun 'öteki yarını bulmak' fikrini korku merceğinden okumak oluyor. Ruh eşini bulmak mı istiyorsun? Film diyor ki: "dikkat et, bu arayış seni yok edebilir." Tabi bu yok oluşun bedensel bir yok oluş. İki bedenin tek bedene sığdırılarak bir bedeni yok eden bir yok oluş. Buna ek olarak Cronenberg'in beden korkusuna göndermeler ve John Carpenter'ın The Thing'ini hatırlatan yapışkan efektler filmi hem rahatsız edici hem de düşündürücü kılıyor. 

Millie'yi canlandıran Alison Brie ile Tim'i canlandıran Dave Franco'nun gerçek hayatta da birlikte oluşları, filme hem samimiyet hem de rahatsız edici bir yoğunluk da katıyor. Seyircinin önünde canlanan şey, yalnızca bir çiftin gerilimi değil, ilişkilerdeki bazı korkular: bağımsızlığını kaybetme, ötekinin gölgesinde kalma, 'biz' olurken 'ben'i yitirme. 


Filmin eksikliklerini de görmezden gelmemek gerekiyor. Öncelikle, mitolojik arka plan çok güçlü olmasına rağmen karakterlerin psikolıjik derinliği yeterince işlenmediği için bu mit bazen sadece yüzeyde kalıyor. Ayrıca filmin ritmik temposu da dengesiz. İlk bölümde ilişkiye dair gerçekçi çatışmalar güzelce kuruluyor ama finalde olayların hızla toparlanması ve kolay açıklamalara girişilmesi filmin etkisini düşürüyor. Olay hızlıca çözülüp, tüm gizemlerinden arındırılarak seyirciye buyur ediliyor adeta. 

Her ne kadar kimi yerlerde 'Body Horror for Beginners' havası verse de, türün kalıplarını, romantik ilişki dramasıyla kaynaştırma cesaretiyle yılın en dikkat çeken korku filmi yapımlarından birisi oldu Together. Daha güçlü psikolojik derinlik, son bölümde daha güzel ve doyurucu bir çözüm olsa, potansiyelini daha iyi yansıtabilecek bir yapım olurdu. Ama yine de ilk uzun metraj denemesi olan yönetmen Michael Shanks'ın yönetmenlik yolculuğu için umut verici bir başlangıç. 


HATIRLATMA: Son yazıdan (10/09/25) bugüne (14/09/25) 18'i açlıktan 215 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !



Memoir of a Snail, yüzeyde sıra dışı bir stop-motion animasyon gözükse de, derinlerde çok daha melankolik duygular ve aynı zamanda umut dolu anlar sunan çok katmanlı anlatısı olan bir yapım. Filmin ana karakteri Grace Pudel, hayatındaki tüm acıları ve kayıpları bir salyangoza anlatıyor ve bizler de bu anlatıyı dinliyoruz. Annesini doğumda kaybedişi, uğradığı akran zorbalığı, babasının trajik ölümü, ikiz kardeşi Gilbert ile ayrılışı... Yeter gibi duruyor, ama yetmiyor, dahası geliyor. 



2009 yapımı ve IMDB Top 250'de bulunan Mary and Max animasyonunun da yönetmeni olan Adam Elliot'un senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Memoir of a Snail filminin en güçlü yönlerinden biri Grace'in (Succession dizisinin Shiv'i Sarah Snook seslendiriyor) kişisel dramını zamansal sıçramalarla ve kardeşiyle olan yazışmalarıyla ilerleten kurgusu. Filmin içerisindeki karakterlerin konuşmaları hiç yok denecek kadar az, duyguklarımızın tamamına yakını bu dış ses anlatımlarıyla oluşuyor. Anlatıdaki bu tercih, hem karakterlerin derinleşmesine hem de izleyicinin onunla bağ kurmasına olanak sağlıyor. Ancak bu durum izleyiciye de çok bir düşünce açısı bırakmıyor. İzlediklerimiz üzerinden karakter duygusunu tahmin etme durumu ortan kalkıyor, çünkü karakter direkt bize her şeyi anlatıyor.

Filmin kurgusu bazı izleyiciler için duygusal anlamda yorumu olabilir. Grace'in hayatındaki trajedileri arka arkaya sıralarken seyircisine bir nefes alma fırsatı vermiyor. Bu kurgusal yapı filmi melankolik açıdan ağır yapsa da, anlatının kasvetli atmosferine katkı sunuyor. Yönetmenin önceki filmi Mary and Max'te kara mizah başvurusu daha yoğunluktaydı. Ancak Memoir of a Snail'de, mizahı biraz daha kısıtlı kullanarak genel anlamda daha karanlık bir ton oluşturmuş Adam Elliot.

Filmin en dikkat çekici metaforlarından biri, Grace'in kendi kabuğuna çekilmesi. Tıpkı küçüklükten beri hayranı olduğu ve sonrasında arkadaş edindiği salyangozlar gibi. Yaşadığı her bir acıyla daha da ağırlaşan ama aynı zamanda kendi benliğini,kişiliğini oluşturduğunu düşündüğü kabuğunu, üzerinden çıkarıp atmanın zorluğunu yaşıyor. Hayatı kendisine dar edenin o kabuğun kendisi olduğunu sonunda farkediyor ve ondan kurtulmanın ne kadar özgürleştirici olabileceğini farkediyor. Bu fark edişi, tek dostu Pinky'nin şu tavsiyesi ile oluyor: "Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir. Ancak ileriye doğru yaşamak zorundayız. Salyangozlar asla bıraktıkları izlerinden geri dönmezler, her zaman ileriye doğru hareket ederler. Dünyanın her yerinde parıldayan salyangoz izleri bırakmanın zamanı geldi. Ve unutma, asla, asla geri dönme."


Grace'in içe kapanıklığı ve kabuklarına sığınması, hayatındaki kayıpların ve karşılaştığı zorluların bir yansımasıdır.. Ancak bu, onun zayıf bir karakter olduğu anlamına gelmez. Grace, hayatın sunduğu her darbeyle kendi içsel gücünü yeniden keşfeder. Özellikle Pinky'nin varlığı, Grace'in jayata daha farklı bir açıdan bakmasını sağlıyor. Pinky, hayatın ne kadar zor olursa olsun, her anının değerini bilmesini gerektiğini Grace'e hatırlatan kişi oluyor. 

Film aynı zamanda bir Japon felsefesi olan Kintsugi'ye atıfta bulunuyor. Bu felsefeye göre "kırılan her şey tamir edilebilir ve eskisinden daha güzel hale getirilebilir"di.  İnsanın yaralarını saklamak yerine onunla barışmasının ve hatta onları birer güç sembolü olarak kabül etmesinin gerekliliğini amaçlayan bir düşünce. Acılarla dolup taşan bir hayatın ağırlığını sırtında taşıyan herkese bir mesaj iletmek istiyor burada. Kabuklarınızı daha fazla yük edinmeyin ve bırakıp ileriye doğru adım atma cesareti gösterin. Çünkü hayat ileriye doğru yaşanıyor.


Filmde Grace ve ikiz kardeşi Gilbert, babalarının vefatından sonra çocuk hizmetleri tarafından, Avustralya'nın iki ayrı uçtaki eyaletlerinde yaşayan iki ayrı aileye evlatlık olarak veriliyorlar. Bu iki ailenin birbirinden uzaklığı sadece mesafe anlamında da değil. Grace'in verildiği aile swinger partileri yapan bir çift iken, ikizi Gilbert'in verildiği aile ise elma çiftliği işleten koyu dindar bir aile. Grace'in ailesi Grace'e çok bir yük olmaz iken, Gilbert'in ailesi ona yaşamı dar ediyor. Yönetmen burada 'sizler için şer görünende hayır, hayır görünende şer vardır' mesajı iletmek mi istiyor bilinmez.  

Filmin oyuncu kadrosu evet, birkaç oyuncaktan ibaret ama seslendirme kadrosu oldukça zengin. Succession dizisinden Sarah Snook, Münih filminden Eric Bana, 2 Oscar adaylı Jacki Weaver ve hatta en sevdiğim ozanlardan Nick Cave

6 Aralık'ta vizyona girecek bu film soğuk kış gününde içinizi ısıtabilir. Bir deneyin. 


Bir onceki filminde "Onlardan birini oldurmek zorundaysaniz, hepsini oldurdugunuzden emin olun" diyordu.
Simdi ise "Birini yasatmak istiyorsan digerini oldurmek zorundasin"diyor. Anlasilan kansiz olmayacak onun icin hicbir sey.

Tabi ki de Nick Cave hakkinda konusuyorum. Daha once yine Nick Cave'in senaryosunu yazdigi The Proposition filminden bahsetmistik. Nick Cave'in muzik piyasasindan agir agir cekilip sinema sektorune gecis surecinden de. Uzun bir suredir ortalarda gozukmemesinin nedeni olan yeni filmi ( yani senaryosunu yazdigi ) Agustos sonu ile sinemalarda. Yonetmenligini The Proposition'da oldugu gibi John Hillcoat yapiyor. Filmin kadrosunda bir diger ortak isim daha var; Guy Pearce.

Basroldeki diger oyuncular; Transformers serilerinin oyuncusu Shia LaBeouf, Tom Hardy ve usta oyuncu Gary Oldman.

Lawless, 31 Agustosta Amerika'da , 7 Eylul'de de Avrupa'da sinemalarda.


" Birini öldürmek zorundaysanız, hepsini öldürdüğünüzden emin olun."



Beni filmle tanıştıran özelliği, senaryosunun Nick Cave tarafından yazılmış oluşuydu. Tek nedenim buydu filmi izlemek için. Ve bir de son dönemlerde zaten az bulunan western tarzı filmlere nedense daha fazla bir sıcaklıkla yaklaşıyor olmam. ( Aynı yakınlığı Appaloosa 'ya da duymuştum).

Hazır Nick Cave gibi asi bir insanın şiddetinin dozunu arttırabileceği bir fırsatı olmuş, o zaman kesin fazla mikarda kan-şiddet görecez diye tahminlerde bulundum ki yanıltmadı da. Bu konuda piştikçe daha fazla kan görebileceğimizi düşünüyorum ama yönetmenliğinin de daha iyi ellerde olmasının gerekliliğini de es geçmiyorum. Çünkü filme bakıldığından ,az önce de dediğim gibi, zaten az sayıda olan western filmlerinin içinden sıyrılabilecek kalitede bir yapıya sahip. İyi çekilmemiş mi? Güzel, ama kanımca daha iyi olabilirdi. Yönetmenin çekmiş olduğu 6 filmin 3 ünün senaryosunun Nick Cave tarafından çıkması ve tüm filmlerinin müzikleri de Nick Cave tarafından hazırlanması sanırım aralarının zor yıkılacağı anlamına geliyor ve benim bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini kabullendiriyor bana ne yazık ki.

Fazla spoiler içermeden filmin sinopsisini sunayım azıcıktan. Asayişten sorumlu bir yüzbaşının geçmişte bir suç örgütü olan 3 kardeşten, en büyüğünü yakalamak için ortancayla yaptığı anlaşmadır. Bu anlaşma gereği ortanca kardeş büyüğü ölü getirecek ve bu sayede idam ile yargılanan küçük kardeşini de kurtarmış olacak. Başta para-çokomel eğrisi gibi basit duran, ver onu -al bunu takası son derece işlevsel gözükse de kişilerin kendi penceresinden baktıgımızda hiç de öyle olmadığını farkedebiliyoruz. Aynı olaya farklı kişilerce bakıp ahlak yargısının kişilerce değişebileceğini, iyi-kötü ayırımını yapmanın her zaman kolay olmadığını görüyoruz.

Sonuçta The Proposition filmi doğu çekimli bir western filmi. Bu yüzden kendine has eklentiler de bulundurmakta. Avusturalya’nın yerlisi aborijinlere uygulanan politikaya, bu toprakları medeniyetleştirecez diyerek kendilerince medeni olmayan kişilerin sırf bu yüzden öldürüldüğüne de ufaktan da olsa sahit oluyoruz filmde. "Medeni insanlar kavga etmezler" tembihleri ile büyümüş bizlere göre (bizlerle kastımın kim olduğunu ben de bilmiyorum) medenileştirmek için savaş açmak, demokrasileştirmek için savaş açmaktan da absürd kaçan bir neden. İngilizlerin anlayışıyla medeni olmak aborijinler için sanırım fazlaca zor ve kabul edilemez. Bunu bir yerlinin yüzbaşının yanından ayrılırken ayakkabısını da bırakmasında görebiliyoruz.
Filmdeki fısıldamalar, ara ara Nick Cave müzikleri ve sinek vızıldamaları.. Bunlar da hoş:)


İzleme nedenim kısmında da dediğim gibi filmin senaristi Nick Cave, yönetmeni ise John Hillcoat. Başrolünde ise çoğumuzun Memento filminden bildiği Guy Pearce , Nil by Mouth filminin küfürbazı Ray Winstone ve Danny Huston var.