David Fincher etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Fincher etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2023 Salı

The Killer and The Smiths

Usta yönetmen David Fincher'in merakla beklenen filmi The Killer geçtiğimiz hafta Netflix'te yayına girdi. Kimisi için olmamış bir John Wick, kimisi için killer of time, kimisi için yine bir David Fincher filmi. Ama kesin olan bir şey var ki o da filmde müziklerini sıkça duyduğumuz Britpop grubu The Smiths'in diskografisine hakim birisinin bu filmden alacağı zevki yukarıya taşıyacak oluşu. Zira yer yer tetikçimizin duygularına tercüman olan şarkılar seçilmiş, yer yer de bazı olayları trajikomikleştirmiş. Sevgilisi komada yatarken fonda çalan The Smiths - Girlfriend in a Coma şarkısı bu örneklerden biri. 


Filmin kısaca konusu; tetikçimiz başarısız olduğu bir iş sonrası cezalandırılır ve bu cezayı da evine saldırılarak öder. Tabi her şeyin bedeli olduğu gibi bu ev baskının da bir bedeli olacaktır ve katilimiz John Wick gibi cephanesini gömülü olduğu yerden çıkararak intikam yoluna koyulur. John Wick dediysek hemen bir shoot'em all filmi beklemeyin. O kadar bir hareket bulamayacaksınız. Hatta filmin ilk 25 dakikasında hiçbir hareket bulamayacaksınız ama buna rağmen filmin en sevdiğiniz kısmı bu ilk 25 dakikası çıkabilir. Hor görmeyin.

Filmin bileşenlerinden bahsedecek olursak David Fincher, daha önceki kült filmlerinde çalışmış olduğu kişilerden karma oluşturarak ekibini oluşturmuş. Orijinali Alexis Nolent'ın yazdığı fransız bir çizgi romana dayanan hikayenin film senaryosunu Seven filminin de senaryosunu yazan Andrew Kevin Walker üstlenirken, görüntü yönetmeni koltuğunda Gone Girl filminden Eric Messerschmidt, kurguda da The Social Network filminden Kirk Baxter oturuyor. Tüm bu toplamalardan sonra rahatlıkla filmin yönetmenin imzasını taşıyan bir işçilik sunduğunu söyleyebiliriz. Ancaaaak, anlatılan karakter diğer  filmlerdeki kadar ilgi çekici birinden oluşmadığı için tüm bu tempoyu nötrleyecek bir etken gerekiyor ki bunu da oyuncu seçimiyle hallediyor. Çok sevdiğim Prometheus filminin donuk suratlı robotu David'i canlandıran Michael Fassbender  tüm filmi mimiksiz tamamlayak sıkıcı bir katilin hakkını layıkıyla veriyor. Film boyunca devam eden iç konuşmaları sıklıkla tekrarlardan oluşuyor. "Plana sadık kal","Kimseye güvenme", "Asla avantaj kazandırma", "Sadece parasını aldığın savaşı ver","Empati kurma, empati zayıflıktır"... Tetiği çekeceği her sahne öncesinde iç sesiyle bunu dillendirmesi, karakterin her iş öncesinde kendisini tekrar ve tekrar katilliğe ikna etmek zorunda olduğunu bizlere gösteriyor.  Soğuk, deneyimli, profesyonel bir katil ama Zodiac filmindeki karakter gibi bir psikopat olmadığının göstergesi bu da. Bunun sadece para karşılığı yaptığı bir meslek olduğunun, diğer mesleklerden bir farkının olmadığını önce kendisine inandırmakta, sonra da bizim inanmamızı beklemekte. Ve iç ses konuşmasındaki her cümleyi klişe ezber olarak tekrarlamadığını, bunu bilinçli şekilde yapıp her seferinde cevaplara göre de aksiyon aldığını filmin son sahnesindeki karşılaşmada görüyoruz. Tekrarlardan biri olan  "Benim çıkarım ne?" sorusuna bir cevap bulmuş olacak ki yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiği sırada çıkarı olmadığına ikna olduğu için kuyruğu orada bırakıyor.  

19 Nisan 2014 Cumartesi

The Social Network: Facebook'un Hikayesi

David Fincher’ın yönettiği The Social Network (2010), yalnızca Facebook’un kuruluş hikayesini anlatan bir biyografi filmi değil; modern çağın iletişim biçimlerini, sınıf yapısını, aidiyet arzusunu ve dijital kimliğin doğuşunu sorgulayan karanlık bir çağ portresi. Film, 'bağlanmak' kavramının hiç bu kadar yaygın fakat aynı zamanda hiç bu kadar yüzeysel olmadığı bir dönemin başlangıcına odaklanıyor. Aaron Sorkin’in keskin diyaloglu senaryosu ve David Fincher’ın yönetmenlik estetiğiyle şekillenen film, sosyal ağların insanları bir araya getirirken nasıl yalnızlaştırabildiğini çarpıcı biçimde gözler önüne de seriyor.


Film, 2003 yılında Harvard Üniversitesi’nde öğrenci olan Mark Zuckerberg’in (Jesse Eisenberg) bir bar sohbetinde kız arkadaşı Erica (Rooney Mara) tarafından terk edilmesiyle açılıyor. Bu kırılma anı, Zuckerberg’in öfke ve aşağılanmışlık duygusuyla Facemash adlı, öğrencilerin fotoğraflarını oylamaya açan tartışmalı bir site kurmasına yol açıyor. Kısa sürede büyük ilgi gören bu girişim, Facebook’un temellerini oluşturan yapı oluyor.

Zuckerberg, üniversite içi sosyal hiyerarşinin üst basamaklarında yer alan Winklevoss ikizleriyle ve en yakın arkadaşı Eduardo Saverin’la (Andrew Garfield) birlikte, Facebook’u küresel bir platforma dönüştürüyor. Ancak bu yükseliş; ihanetler, açılan davalar ve kopan dostluklarla ilerliyor. Film, bu süreci geçmişe dönüşler eşliğinde hukuk sorgulamaları üzerinden anlatırken, başarının ardındaki etik boşlukları görünür kılıyor.


The Social Network’ün merkezinde teknoloji değil, insan ilişkilerinin kodlara dönüşmesi var. Film; sınıf ayrıcalıkları, statü takıntısı, erkek egemen rekabet kültürü ve kabul görme arzusunu dijital çağın diliyle yeniden üretiyor. Zuckerberg’in temel motivasyonu para ya da vizyon değil; dışlanmışlık, intikam ve tanınma isteğidir.

Filmde sıkça vurgulanan 'kod' kavramı yalnızca bilgisayar yazılımını değil, sosyal hayatın görünmez kurallarını da temsil ediyor. Harvard’daki elit kulüpler, hukuki prosedürler, dostluk ilişkileri ve sosyal medya etkileşimleri birer 'sistem' olarak sunuluyor. Zuckerberg bu sistemleri duygusal olarak anlayamıyor; fakat onları analiz edip yeniden programlayabiliyor.

Bu bağlamda film, sosyal medyanın insan doğasına değil, insan egosuna hitap eden bir yapı üzerine kurulduğunu ima ediyor. 'Arkadaşlık', 'beğeni' ve 'takip' gibi kavramlar gerçek yakınlık yerine ölçülebilir bir statü göstergesine dönüşüyor. Film, bu dönüşümü henüz Facebook milyarlara ulaşmadan sezmiş olmasıyla bugün çok daha çarpıcı görünmekte.


The Social Network’ü güçlü ve etkileyici kılan en önemli unsur, klasik bir başarı hikayesi anlatmayı bilinçli biçimde reddetmesidir. Film, bir milyarderin yükselişini alkışlamak yerine bu yükselişin arkasındaki duygusal yoksunluğu, sosyal kırılmaları ve etik boşlukları merkeze alıuor. Hikaye, Facebook’un nasıl kurulduğundan çok, neden kurulduğunu sorguluyor.

Filmin anlatım dili son derece zeki. Aaron Sorkin’in hızlı, yoğun ve çatışmalı diyalogları, izleyiciyi pasif bir konuma yerleştirmiyor; aksine düşünmeye zorluyor. Diyalogların hızı, modern iletişimin – mesajlaşmaların, e-postaların, bildirimlerin – ritmini taklit ediyor adeta. 

David Fincher’ın soğuk, mesafeli yönetmenliği ise hikayeye duygusal bir mesafe kazandırıyor. Film seyirciyi karakterlerle özdeşleşmeye davet etmeden, onları gözlemlemeye zorluyor. Bu tercih, filmi melodramdan uzaklaştırarak neredeyse sosyolojik bir vaka incelemesine dönüştürüyor. Görsel dilin karanlığı, mekanların kapalı yapısı ve karakterlerin sürekli yalnız kadrajlanması, filmin temel hissini (bağlantı içindeki yalnızlığı) pekiştiriyor.

Oyunculuklar da Jesse Eisenberg’in Mark Zuckerberg yorumu, karakteri ne bir dahi kahraman ne de tam anlamıyla bir kötü olarak sunmuş. Ona eşlik eden Andrew Garfield, Justin Timberlake ve Rooney Mara da oldukça iyi iş çıkarmış gibi gözüküyorlar.


The Social Network’ü benzer biyografi filmlerinden ayıran en temel unsur, hikayenin ahlaki bir sonuca bağlanmaması. Film, kimin haklı olduğunu söylemiyor. Mahkeme sonuçlarını bile arka plana itilmiş. Çünkü anlatmak istediği şey adalet değil, sistemin kendisi.

En çarpıcı farklardan biri de filmin finali. Büyük zaferler, alkışlar ya da duygusal arınma yok. Sadece bir ekran, bir 'yenile' tuşu ve karşılıksız bir arkadaşlık isteği var. Bu sahne, modern insanın trajedisini özetliyor: Herkesle bağlantı halinde olup kimseyle gerçekten temas edememek.

Bu yönüyle The Social Network, teknolojiyi anlatan bir filmden çok, teknoloji çağında insan olmanın bedelini anlatan bir film desek başımız ağrımaz.

30 Nisan 2009 Perşembe

Dövüş Başlasın!

“Dövüş Kulübü’nün birinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında konuşmayacaksınız. Dövüş Kulübü’nün ikinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında KONUŞMAYACAKSINIZ…”

Hakkında konuşulması yasak olan bir kulüp, Dövüş Kulübü. Tyler Durden’in girişimleriyle bir yer altı faaliyeti olarak başlayan, ismi fısıltılar eşliğinde zamanla ölümsüzleşen bir kulüp. Peki bu kulübün amacı ne ve hakkında konuşmak neden yasak? Dövüş Kulübü aslında, insanları kendi hayvansal doğalarıyla tanıştıran ve onları dış dünyalarından, iş streslerinden, kredi kartı borçlarından ve hayal kırıklıklarından bir an olsun uzaklaştırmak için, onların deyimiyle 'kendin olabilmek için' kurulmuş bir kulüp. Sekiz kuralı var. Her seferinde tek dövüş olur ve sadece iki kişi dövüşür. Biri dur derse veya sakatlanırsa dövüş biter. Katı kuralları varmış gibi gözükse de aslında kendi içinde gizli bir şefkati var Dövüş Kulübü’nün ve de verdiği derin bir mesaj…

1999 yılında gösterime giren filmin yönetmen koltuğunda David Fincher oturuyor. Se7en filmi ile sinema dünyasında adını duyuran Fincher, daha sonra The Game, Panic Room, Zodiac gibi gerilim türünde başarılı olmuş filmlere de imzasını attı. Ama kuşkusuz yönettiği filmler arasında en çok ses getireni Fight Club. IMDB Top 250 listesinde 22. numarada olan film hakkında ufak bir araştırma yaptığınız zaman olumsuz eleştirilere rastlamanız çok da mümkün değil aslında. Eleştirmenler tarafından çok beğenilen, izleyiciler tarafından da “kült” olarak nitelendirilen film, psikolojik öğelere bu kadar sarsıcı bir şekilde değinen belki de en önemli filmlerden biri.

Vurucu ve sürprizli bir sona sahip olan Dövüş Kulübü, sadece oyuncuların yüksek performansını ve yönetmenin etkileyici tarzını taşımıyor. Film aynı zamanda, senaryosunda akıllara kazınan birçok diyalog da barındırıyor. Dövüş Kulübü aslında aynı adı taşıyan bir kitaptan uyarlama. Chuck Palahniuk’un ilk kitabı olan Fight Club aslında Project Mayhem ( Kargaşa Projesi ) adını almış ve 1996 yılında yazılmış bir kısa hikaye. Üç ay gibi kısa bir sürede Fight Club halini alan kitap, 1999 yılında da beyaz perdeye aktarıldı. Palahniuk bu başarısının ardından Türkçe çevirileri de bulunan birçok kitaba daha imzasını attı. Şu sıra isminin en çok anıldığı, en son beyaz perdeye uyarlanan kitabı ise Choke ( Tıkanma ). Geçtiğimiz aylarda Filmekimi’nde gösterilen Choke, izleyenler tarafından da olumlu tepkiler aldı. Sex bağımlısı olan ve her türlü işte çalışan Victor Mancini’nin, Alzheimer hastası olan annesinin hastane faturasını ödemek için çeşitli dümenler çevirmesini anlatan film, komedi dram türünde.

“... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.” diyor Tyler Durden. Sabun yapıp satan, aile filmlerine pornografik kareler yerleştiren, yemeklerin tadını bozan bir adam Durden. İçten içe hepimizin yapmak isteyip de yapamadıklarını yapan bir adam aslında. Belki de bu yüzden Jack, ona bu kadar bağlanıp, onu bir o kadar da tanıyamıyor. Verdiği mesaj da açık aslında: “ Hayatta dibe vurma. ” İşte bu yüzden hayatımızın en derinlerine iniyor film, galiba bu yüzden de filmin sonunda dibe vurma hissini yaşıyoruz. Belki de Tyler Durden haklıdır, gerçekten de özgürlük demek, bütün umutlarımızı kaybetmektir, kim bilir. Bilinen bir gerçek var ki, o da Dövüş Kulübü, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici filmlerinden biridir ve film, sonunda bizi etkileyici diyaloglarıyla, düzeni sorgulayışıyla baş başa bırakır.

“ Hangisi daha kötüdür? Cehennem mi? Hiçlik mi? ”

12 Şubat 2009 Perşembe

The Curious Case of Benjamin Button

The Curious Case of Benjamin Button

Uzunca ismine rağmen kuşkusuz 2008'in en çok konuşulan filmlerinden The Curious Case of Benjamin Button. Hayatı tersten yaşama fikrini konu alan bu filmde, bize oldukça fantezi gelen bir hayatı son derece sıradan bir yapıda anlatması filme tat katan önemli unsurlardan. Nasıl yani ters yaşamak? onu biraz açayım. Yaşlı bir insanda bulunması gereken (ciltteki kırışıklık, gözlerdeki bozukluk gibi) tipik özelliklere sahip bir şekilde dünyaya gelen bir çocuğun zaman içinde kendisinde olan değişimlerle gencecik bir insan yapışına bürünüşünü anlatıyor. Tabi bu genç-körpe zamanının 50'li yaşlarına denk gelmesi de doğal.

Filmin, bu senaryo ile, Can Yücel'in "Hayata Tersten Başlamak" şiirinden uyarlandığını düşünenler bile var ( evet, ne yazık ki var). Can Yücel'in şiirindeki geriden başlama düşüncesi yıllardır kayıt yapan bi kameranın geri sarması misali. Oysa bu filmde kayıt tersten, ama baştan başlıyor.

Filmi izlerken zaman takibini zihinde sürdürmek gerekiyor. Şuan hangi zamanda ve bedensel olarak ne durumda diye her sahnede düşünmeniz 2 buçuk saatlik filme bağlanmanızı sağlıyor. Bu noktadan dolayı uzun oluşu sıkmıyor yani. İzlerken beni düşündüren bazı sahneler vardı. Hoşuma giden sahnelerin yanında bir de "şöyle olması gerekmez miydi?" diye düşündüğüm bir kısım var ki o da Benjamin Button'ın yaşının ilerlediği kısımlardaki bu zaman anlayışı. Doğuşta, bebek boyutunda bir yaşlı izleten anlayışın; ölümüne yakın zamanda da, yetişkin boyutunda bir bebek izletmesini beklerdim. Evet, 1,70 boylarında devasa bir bebek. Eğer bu noktada film ile aynı düşünceye sahip birisi çıkıp "kardeşim sen yanılıyorsun" diyorsa bana da anlatsın lütfen. Aklıma takılan bu ayrıntıya daha da fazla takılmadan diğer hususlara değineyim.

İzleyicilerin bazısını geren bir savaş sahnesinden öte beni en çok geren, Benjamin'in bu durumu karşısında Daisy' de oluşan o çaresizlik duygusu. Böyle bir durumda ben olsam ne yapardım diye sordum kendime ve ben de bir yanıt bulamadım ( bulan varsa yine bana sölesin:). Diğer sahneleri de üzerinde durmadan söyleyeyim. Babasını alıp güneşin karşısında kendi kilisesini yaratması ve filmde ara ara karşımıza çıkan amcanın "Beni yedi kez yıldırım çarptığını söylemiş miydim?" deyişleri ve ardında gelen o canlandırmaları. Son olarak da Cate Blanchett'in, Daisy'nin gençliği dönemlerindeki güzelliği... Eklemeden geçmek istemedim:)

2009 Oscar ödüllerinde 13 daldaki oscar adaylığı ile damgasını vuran filmin bu başarısı, arkasında sağlam bir kadronun oluşundan kaynaklanmakta. Forrest Gump' ın yazarı Eric Roth'un kaleminden çıkma; Fight Club, Se7en, The Game filmlerinin yönetmeni David Fincher' ın kamerasından oluşma; David Fincher' ın "güzel filmlerde ödül kazanamama" yolundaki dava arkadaşı Brad Pitt ve tüm güzelliği ile Cate Blanchett'in oyunculuğuyla terekküp etmiş bir yapıdan bahsediyorsak bu adaylıklar oldukça doğal durmakta. Tabi işi kolaylaştıran bazı etkenler de yok değil. Makyaj, kostüm, görüntü gibi dallarda rakipler az olunca adaylığının konması doğal. En iyi makyaja Slumdog'ı aday gösterecek değillerdi ya. Tabi en çok merak edilen ödüllerdeki şansı ne derece yüksektir orası tartışılır. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında oldukça çetin bir yarış içerisinde olacağı filmler var. Ki bu yarışları da kaybetme olasılığı oldukça yüksek. David Fincher ve Brad Pitt bu kez de eli boş dönerse hiç şaşırmayın derim ben size.

4 Aralık 2008 Perşembe

Se7en : Büyük günahlar...


Başrollerinde Brad Pitt ver muhteşem 2. adamımız Morgan Freeman 'ın oynadığı yine güzel bir film. hatta ötesi. Hristiyanlık inancındaki 7 büyük günahı konu edinen bu filmde katil rolünde Usual Suspect filminden sevdiğimiz ve daha sonra American Beauty 'de de kendisine hayran olacağımız Kevin Spacey oynuyor.
---------------------
John Doe: It seems that envy is my sin.