1995 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1995 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2011 Pazartesi

La Haine Üzerinden Vinz'e Mektup


İnsan,silah ve tekrar insan. Kadraj üçünü kaldıramaz venamlunun ucundaki insan mutlaka kadrajdan çıkmak zorunda kalır. Ölüm kazanır.

Peki bu sefer namlunun ucunda kim var Vinz? Silahımızı kimedoğrultuyoruz? Her sinirlendiğimizde hıncımızı alacak birilerini bulmamız mıgerekiyor? Polisler,ırkçılar ve sistemin yanlışları. Her zaman sorun halinegetireceğimiz birileri vardır. Polisler evin etrafındadır,dazlaklar için iki sokak ötesi yeterlidir ve anlaşamadığımız bir dolu insan var. Peki esas sıkıntı dolu silahla adam olunuyormu Vinz? Öldürmeye yakın olan ölüme de bir o kadar yakındır. O silahın belindeolmasının bir nedeni de bu değil midir? Eğer eğitim alsaydın silahı belinetakanın sen değil her gün küfrettiğin dünya düzeni olduğunu da fark ederdin Vinz.Bu düzen senden hem ölmeni hem de öldürmeni bekliyor. Sen de bu düzenden her sıkıldığında silahınasarılıyorsun bir nevi oyunu bozmak istiyorsun ama bir gün içinde düzeni silahlakim değiştirebilmiş ki Vinz?


Özgüven önemlidir,saygınlık önemlidir ve belinde SmithWesson var ise her ikisine de kolay yoldan ulaşırsın. Bilirim Taxi Driver filmini de çokseversin. Her sabah aynanın karşısında Traviscilik oynayarak meşhur repliği hayatına kazıdığını dabilirim. Belki de günün birinde repliği kullanmayı da düşünüyorsundur. Mermileriyle kötüleri yenen anti-kahraman Bickle. Toplumun dışlanmışı olduğu için mi Travis'i kendine yakın buluyorsun yoksa banliyöde yaşayan her çocuğun rol idolü Travis midir? Silahlar böyle filmlerde çok işe yarar da Paris de başına sadece dert açar bunun farkında değil misin Vinz? Silah ölümün kokusunu alır ve sen bugün olduğundan farklısın.


Her zora sıkıştığında belinde silah taşıyor olmanın özgüvenivar Vinz. Peki bir silahla kaç kişiyi öldürebilirsin? Polisleri yok edebilirmisin? Peki ya ırkçıları? Geçinemediğin insanları bile yok edemezsin Vinz. Ayrıcaiyi polisleri ne yapıcaksın? İntikam silahla mı alınır? Değişmesi gerekenininsanlar değil de olgular olduğunun farkına ne zaman varıcaksın? İnsanlarıöldüren silah değil gene insanlardır ve karamsarlığı da insanlar getirir.Dünyanın kötülükleri de biziz Vinz. Dünyanın bizim olduğunu zannediyorsun değilmi? Oysaki dünya sahipsiz ve biz sadeceişgalcileriz. İyi ve kötü huylarımızla. Keşke elindeki silah kötülülüklere ateşedebilseydi. Şiddeti silahla yok edebilmek ironik geliyor değil mi? Peki ırkçılığıyok edebilsek Vinz? Gecenin bir yarısı sırf renginden dolayı arkadaşlarınasaldırılması seni silahına yöneltiyor değil mi? Haksız olmadığın gerçekler varama ölüm haklılığı korur mu? Paris banliyölerindeki polislerle lüks semtlerinpolisleri bile aynı değil Vinz. Bunun sen de farkındasın. O silahla keşke toplumsalsınıfları da yok edebilsek. Lafı açılmışken kapitalizme de silahınla ateşedebilir misin? Zira bilirsin eşitsizliğin ucu oraya kadar gidiyor ve onu dabizler yarattık ve ancak bizler öldürebiliriz. Şimdiye kadar her şey yolundadediğimiz her olgunun önüne geçmen gerekiyor.


Elinde Smith Wesson’ı tutuyorsun ve gördüğün gibi ateşedilebilecek bir çok olgu var. Mermilerin hepsine yetmeyebilir ama insanlığıöldürmekten daha değerli değil midir Vinz? Ama gerçek şu ki olguları yokedemedikçe birbirimize daha çok saldırıyoruz. Düzeni kıramadıkça çarpıştığımızrenklerimiz,dillerimiz ve sınıflarımız oluyor. En sonunda ise küfürler saçarak silahı birbirimize doğrultuyoruz. Oyunun sonunda yeri geliyor senölüyorsun, yeri geliyor ben ölüyorum ve mutlaka o mermiyi insanlık yiyor.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Keyser Söze


Polis Şefi:-Kim bu Keyser Söze?

Verbal:-Söylendiğine göre Türkmüş.Babasının Alman olduğu söylenir.Kimse onun gerçek olduğuna inanmaz.Kimse onunla direk olarak çalışan, onu tanıyan ya da gören birini bilmez. Kobayashi'ye göre herhangi biri Söze için çalışabilirdi.Bilemezsin bu da onun gücüydü.Şşeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış...

Polis Şefi
:Pek sen Keyser Söze'nin varlığına inanıyor musun Verbal?

Verbal:Keaton şöyle derdi: "Tanrı'ya inanmıyorum ama ondan korkuyorum".Bense Tanrı'ya inanıyorum ama tek korktuğum şey Keyser Söze'dir.

20 Haziran 2009 Cumartesi

La Cérémonie


Fransız Yeni Dalga Akımı’nın önde gelen yönetmenlerinden Claude Chabrol’ün 1995 yılında çektiği La Cérémonie (Tören) filmi yönetmenin Türkiye’de bilinen birkaç filminden biri. Rudth Rendell’in ‘A Judgment in Stone’ adlı romanından uyarlanan filmde Isabelle Huppert ve Sandrine Bonnaire sergiledikleri takdire şayan oyunculukla sadece başrolleri değil Berlin Film Festivali en iyi oyuncu ödülünü de paylaşmışlar.

Filmde Sophie Bonhomme (Sandrine Bonnaire) Lelièvre ailesinin evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Sophie okuma-yazma bilmez ve bunu, evin işlerini mükemmel bir şekilde yaparak kapatmaya çalışır. Şehir merkezinden epey uzakta büyük ve lüks bir malikanede yaşayan Lelièvre ailesi klasik burjuva yaşam biçiminin bütün özelliklerini taşımaktadır. Kocaman bir kütüphaneleri vardır ve Sophie’nin kitaplarla arasının iyi olmaması ve soğuk tavırları onları rahatsız eder. Filmde hiçbir karakteri(Jeanne hariç) elinde kitapla görmeyiz. George Lelièvre tam bir klasik müzik, özellikle Mozart hayranıdır. Evin duvarlarını peyzaj tabloları süsler. Evde ailenin kızının şerefine kokteyller verilir, bütün aile dostları çağırılır. Dışarıdan bakıldığında birbirine gayet nazik davranan ve iki çocuğuyla çok mutlu bir aile tablosu çizen bu karakterlerin birbirleriyle ve Sophie’yle olan ilişkilerini asıl belirleyen unsur ise ikiyüzlülüktür. Sophie’ye gayet kibar davranırlar, fakat onun olduğu bir ortamda sanki o yokmuşçasına onun hakkında konuşurlar. Sophie’nin odasında bir televizyon vardır ama amaç onu rahat ettirmek değil, Catherine’in onunla sohbet etmek zorunda kalmak istememesidir. Bu burjuva yaşam biçiminde önemli olan bireylerin nezaket kurallarına uymaları, yani davranış biçimleri ve nasıl göründükleridir, aslında ne oldukları değil.

Postanede görevli ve mektuplarını açıp okuduğu için George Lelièvre’in hiç haz etmediği Jeanne (Isabelle Huppert)’la Sophie arasındaki ilginç arkadaşlık geliştikçe Sophie’yle aile arasındaki ilişkiler de gerilmeye başlar. Jeanne ailenin bütün sırlarına vakıftır. Ailenin kızı rolündeki Melinda’nın çok iyi geçindiği babasına aslında faşist dediğini, kocasını çok sevdiği izlenimi veren Catherine’nin aslında George’u aldattığını vs... Jeanne bu aileye içten içe nefret beslemektedir ve kendisi bir gün topladığı mantarlarla karnını doyurup ertesi gün aç kalırken bu ailenin yaşadığı ihtişamlı hayata tahammül edememektedir. Sadece iyi gözükmeye çalıştıklarını, çok lüks kaygıları olduğunu ama hayat hakkında hiçbir şey bilmediklerini düşünmektedir. Başlarda gayet itaatkâr davranan Sophie’ye de zamanla bu nefret sirayet eder. Zira Jeanne onu kullandıklarını her fırsatta belirtmeyi ihmal etmez. Ve ailenin okuma-yazma bilmediğini öğrenip onu işten kovmalarıyla ipler kopar. Bunun nedeni de kıza başından beri çok yakın davranan Melinda’dır. Sophie’nin durumunu anlayınca başta ona yardım etmeyi teklif eden kız, Sophie’nin onun sırrını bildiğini öğrenmesiyle Sophie’yi bir tehlike olarak görüp en kısa zamanda işten attırır. Catherine’in başından beri George’a karşı Sophie’yi savunmasının nedeni ise yeni kendi çıkarlarında yatmaktadır. Sophie çok iyi bir hizmetçidir ve onu çok zor bulan Catherine, Sophie’yi kaybedip yine hizmetçi arayışına girmek istemiyordur.


Filmin sonu başrol oyuncularının serinkanlı tavırları ve geçmişlerinde yatan şaibeli olaylar kadar korkutucudur. En basit tabirle bu farklı iki sınıfın film boyunca alttan alta devam eden ve biri için nezaket kuralları gereği, diğeri için de zorunluluk sonucu bastırılan çatışma açığa çıkar; bu iki kadının sınıfsal kininin gürültüsü Mozart’ın Don Giovanni trajedisini bastırır. Anton Çehov’un kurgusal bir metinde hiçbir ayrıntının boşuna olmadığına dair bir sözü vardır: “Öyküde bir tüfek gözükmüşse o mutlaka patlamalıdır.” Avcılığa meraklı George Lelièvre’in tüfeklerinin filmin sonunda patlaması da Çehov’a bir selam niteliğindedir sanki. Sophie’nin en sonunda kütüphaneye de bir kurşun sıkması ise kendi okuma- yazma bilmemesine atılan bir kurşun, onu bu halde bırakan koşullara bir lanet okumadır.

Çok kitap vardır ama onları okuyamayan insanlar da vardır. Lelièvre’lerin evi, marketler yiyecek ve içecekle doludur ama yemek alacak parası olmayan insanlar da vardır. Jeanne kilisede fakirlere yardım toplama işinde gönüllü olarak çalışır ama Sophie’yle gittiği bir evde fakirlere verilmek üzere toplanan şeylerden bazılarını (içlerinde zamanı geçmiş konserveler de vardır) işe yaramaz bularak ev sahiplerine attığı için ‘gönüllü’ görevinden atılır. Amaç fakirlere yardım değildir - ki bu bile fakirler açısından son derece aşağılayıcı bir şeydir- zenginlerin gönlünü hoş tutmak ve vicdanlarını rahatlatmalarına yardımcı olmaktır. Sistemi belirleyen onlarca çelişkiden sadece birkaçıdır bunlar. Bütün bu çelişkileri çok güzel özetleyen bir de fıkra var: Bir gün baba eve geldiğinde çocuğu evin çok soğuk olduğunu ve üşüdüğünü söyleyerek nedenini sorar. Baba da kömür alacak paraları olmadığını söyler. Çocuk neden paralarının olmadığını sorduğundaysa işten atıldığını söyler baba. Çocuğun neden işten atıldığı sorusuna ise şöyle cevap verir: “Çünkü çok kömür vardı.”


La Cérémonie değişik Marksist eleştirisinin yanında psikolojik öğelere de yer vermesiyle ve en önemlisi kötü burjuva-iyi proleterya gibi keskin ve gerçeği yansıtmayan ayrımları ve sınırları muğlâklaştırıp yapıbozuma uğratmasıyla ‘kaba’ Marksistlerin çok ötesine geçmektedir. Eşitsizlik üzerine kurulan hiçbir ilişki sağlıklı olamaz, birini ötekine muhtaç kılan koşulların öznelerinin de sağlıklı olamayacağı gibi... Ne Lelièvre ailesi ne de Sophie ve Jeanne saf iyi veya saf kötüdür. Ama mensubu oldukları sınıflar onlara farklı hayat olanakları sunmaktadır ve bu sınıfların varlığı birini diğerine tehdit unsuru olarak konumlandırmıştır. Filme düz bir okuma yapan seyirci Lelièvre ailesinin nazik, iyi niyetli tavırlarına bakarak Sophie ve Jeanne’ın şiddetine bir anlam veremeyebilirler. Ancak, sistemin kendisi bu şiddeti-ki bu şiddetin mutlaka fiziksel olması gerekmiyor- ve sağlıksız ilişki biçimlerini zaten içinde barındırmaktadır. Buradan bu tür bir şiddetin meşrulaştırıldığı anlamı çıkmamalı. Bu noktada da Sophie ve Jeanne’ın ruh hastasını andıran tavırları ve sahip oldukları rahatsız edici geçmiş yönetmen tarafından resmin içine sınıfın yanında o sınıfa mensup ‘bireyler’ in birbirinden farklı özelliklerinin de katıldığını gösteriyor. Chabrol ne Lelièvre ailesine ne de Sophie ve Jeanne’a sadece üst veya alt sınıf diyerek kestirip atıyor. Sosyal gerçekçi bir yaklaşım işçi sınıfına dair bir romanda veya filmde böyle genelleyici, tekillikleri yok sayan bir tavır sergileyebiliyor kimi zaman. Sonuç, bir sınıfın sosyoekonomik sorunlarını ortaya koyarken “bütün zenciler birbirine benzer” zihniyetinde olduğu gibi o sınıfın bütün bireylerini bir tutmak ve içindeki farklılıkları yok saymak olabiliyor. Halbuki Sophie’yi Sophie yapan tek şey hizmetçi olması değildir; aynı şekilde Jeanne’la onları bağlayan tek şey de alt sınıfa mensup olmaları değildir.

Sonuç olarak bu film ezen-ezilen sınıflar diyalektiğinin ve bu sınıfların bilindik kalıplarının çok ötesine geçmiştir. Filmde Sophie’ye ezen, hor gören bir burjuva ailesi yoktur. Aynı şekilde Sophie ve Jeanne da bizim özdeşleşebileceğimiz zavallı karakterler değildir. Filmin sonunda işledikleri cinayet kanımızı dondurur ve hatta Lelièvre ailesine acımamıza neden olur. Film boyunca sadece Lelievre ailesinin değil, Sophie ve Jeanne’ın da kimi tavırları bizi çok rahatsız eder. Bu durum filmdeki sınıf eleştirisini çok daha inandırıcı ve gerçekçi kılmış.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Casino : daima kasa kazanır

Martin Scorsese, Robert de Niro ve Joe Pesci üçlüsünden bir şaheser daha. Bu 3lünün yanına da bir de Sharon Stone sallamışlar, ki bu filmdeki rolüyle -hernekadar Temel İçgüdü filmindekini biz daha çok beğensek de:)- oscara da aday gösterildi. Filmin tek oscar adaylığının da bu olması bir hayli ilginç. Joe Pesci'nin bu filmdeki oyunculuğunun görünmezden gelinişi beni üzen asıl nokta. Onu durdurabilmek için bir silaha ve usta bir atışa sahip olmalısınız kanımca, aksi takdir ölecek olan tarafta siz olursunuz.
Joe Pesci'nin bu filmde beğendiğim sahneler; "kalem ile adam öldürme" ve "casino'ya gelip olay çıkarma" kısımlarıdır. Bi adam sırf yahudi diye dövülür mü? Evet, dövülür:)
------------------
Ace Rothstein: [voice-over] In Vegas, everybody's gotta watch everybody else. Since the players are looking to beat the casino, the dealers are watching the players. The box men are watching the dealers. The floor men are watching the box men. The pit bosses are watching the floor men. The shift bosses are watching the pit bosses. The casino manager is watching the shift bosses. I'm watching the casino manager. And the eye-in-the-sky is watching us all.
-----------------
Ace Rothstein: [voice-over] No matter how big a guy might be, Nicky would take him on. You beat Nicky with fists, he comes back with a bat. You beat him with a knife, he comes back with a gun. And if you beat him with a gun, you better kill him, because he'll keep comin' back and back until one of you is dead.
-----------------
Nicky Santoro: Ace don't... listen, don't... don't make a scene, all right?
Ace Rothstein: I want to just talk. I want to talk to that Irish bitch.
Nicky Santoro: She didn't know who to turn to. She... she didn't know where to turn. She was tryin' to save your marriage.
Ace Rothstein: Yeah? Nicky, I want to talk to that fuckin' bitch.
Nicky Santoro: Hey, be fuckin' nice. Calm. Be nice. Don't fuck up in here,

21 Aralık 2008 Pazar

Keyser Soze var mıydı? yok muydu?

Şüpheliler arasından en çaresizini alır köşeye sorgularsın. Zayıflığından fayda edersin. O da bülbül gibi şakır. Polis anlayışı budur. Bu sefer de grubun en zayıfını, özrü bulunan Verbal'ı seçtiler. Anlattıklarından da bi hayli mutlu oldular (!).
Tek bi amaç vardı, bilinmez adam, hayalet adam, kendisinden korkulan adam (ulu önder yüce bilge) Keyser Soze'yi bulmak. Bi rivayete göre de türkmüş. Gerçi siz bu hikayeyi biliyorsunuzdur.
Yönetmeni Bryan Singer; oyuncular:Kevin Spacey, Benicio Del Toro,Gabriel Byrne, Chazz Palminteri,Stephen Baldwin...
Not: Bu isimde bir de güzel bi kısa film mevcut. ( izlemek için tıklayın )
-------------------
Dave Kujan: Do you believe in him, Verbal?
Verbal: Keaton always said, "I don't believe in God, but I'm afraid of him." Well I believe in God, and the only thing that scares me is Keyser Soze.
-----------------
Verbal: Who is Keyser Soze? He is supposed to be Turkish. Some say his father was German. Nobody believed he was real. Nobody ever saw him or knew anybody that ever worked directly for him, but to hear Kobayashi tell it, anybody could have worked for Soze. You never knew. That was his power. The greatest trick the Devil ever pulled was convincing the world he didn't exist. And like that, poof. He's gone.
----------------
Interrogation Cop: Number 1, step forward.
Hockney: Hand me the keys, you fucking cocksucker.
Interrogation Cop: Number 2, step forward.
McManus: Give me the fucking keys, you fucking cocksucking motherfucker, aaarrrghh.
Interrogation Cop: Knock it off. Get back. Number 3, step forward.
Fenster: [laughing] Hand me the keys, you cocksucker.
Interrogation Cop: In English, please?
Fenster: Excuse me?
Interrogation Cop: In English.
Fenster: Hand me the fucking keys, you cocksucker, what the fuck?
----------------

19 Aralık 2008 Cuma

Heat : 2 ustanın kapışması..

2 dev oyuncunun, Al pacino ve Robert De Niro' nun birlikte oynadağı, daha dogrusu aynı sahneyi paylaştığı ilk film. Aynı sahneyi paylaştığı diyorum,çünkü The Godfather:part 2' de her ikisi de oynuyor ama ilgili zamanlar farklı. ilk diyorum çünkü 2008 yapımı bir başka filmleri daha var,Righteous Kill.
Filmde Robert De Niro tecrübeli bir hırsız, Al Pacino ise bi onun kadar işinde tecrübeli bir polis.
Filmin bir çok sahnesini çok beğenirim, ama en çok hoşuma giden ise Neil McCauley'ın " öyle bi zaman gelir ki 1 dk da tüm hayatını bırakıp gitmen gerekir" felsefesini uyguladığı o güzel sahnedir. 2 ustanın karşılıklı oturup konuştuğu sahne de ayrı bi güzeldir:)
------------------
Vincent Hanna: What are you, a monk?
Neil McCauley: I have a woman.
Vincent Hanna: What do you tell her?
Neil McCauley: I tell her I'm a salesman.
Vincent Hanna: So then, if you spot me coming around that corner...you just gonna walk out on this woman? Not say good bye?
Neil McCauley: That's the discipline.
Vincent Hanna: That's pretty vacant, you know.
Neil McCauley: Yeah, it is what it is. It's that or we both better go do something else, pal.
Vincent Hanna: I don't know how to do anything else.
Neil McCauley: Neither do I.
Vincent Hanna: I don't much want to either.
Neil McCauley: Neither do I.
------------------
Vincent Hanna: I'm angry. I'm very angry, Ralph. You know, you can ball my wife if she wants you to. You can lounge around here on her sofa, in her ex-husband's dead-tech, post-modernistic bullshit house if you want to. But you do not get to watch my fucking television set!
-----------------

4 Aralık 2008 Perşembe

Twelve Monkeys : Zaman ötesi bir deli..

Zaman kavramı içinde dolambaçlamalarlı bir film de Brad Pitt de bir deli rolünde olunca tadından yenmeyecek bir film çıkmış ortaya:) belki de bu filmdeki rolü sayesinde Se7en ve Fight Club filmleri için teklif almıştır, kim bilir. izleyiniz, izletiniz, kararı sizler veriniz..

Se7en : Büyük günahlar...


Başrollerinde Brad Pitt ver muhteşem 2. adamımız Morgan Freeman 'ın oynadığı yine güzel bir film. hatta ötesi. Hristiyanlık inancındaki 7 büyük günahı konu edinen bu filmde katil rolünde Usual Suspect filminden sevdiğimiz ve daha sonra American Beauty 'de de kendisine hayran olacağımız Kevin Spacey oynuyor.
---------------------
John Doe: It seems that envy is my sin.