Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bastırılmış öfkeyi, kırılgan erkeklik duygusunu ve kimliğin içten içe çatırdayan yapısını; neyin rüya neyin gerçek olduğunu ayırt edemediğimiz bir atmosferle sunan The Thinsg You Kill (Öldürdüğün Şeyler) filmi, bu sene izlediğim en iyi Türkiye filmlerinden biri. Türk filmi diyemiyorum; çünkü hikayesi Türk, oyuncuları Türk, mekanı Türkiye olsa da yönetmeni İran'lı. Ama o da yetmiyor, film Kanada'ya ait ve Kanada'nın bu seneki Yabancı Dilde Oscar aday filmi bu film. 

İran'lı yönetmen Alireza Khatami'nin The Things You Kill filmi, yüzeyde bir aile trajedesi gibi dursa da, derinlerde bireyin kendisiyle giriştiği karanlık savaşı işleyen, tuhaf biçimde bunu sakince yapan ama yine de gerilimi izleyiciye aktarabilen bir film. Film en temelde 'erkeklik' kavramının kırılgan yapısını didikliyor. Doktordan aldığı negatif sperm testi sonucu, yıllardır sakladığı baba-oğul gerilimi, annenin ölümü, akademi hayatındaki güvencesizliği... Ali'nin (Ekin Koç) çevresi toplumun kendisinden beklediği erkeklik(!) performansında başarısız olduğu fikriyle kuşatılmış durumda. Başarısız erkek, başarısız evlat, başarısız koca..

Filmin kırılma noktası; Rıza'nın (Erkan Kolçak Köstendil), Ali'nin hayatına bir gölge gibi girmesi oluyor. Rıza, varla yok arası bir yabancı, ama sanki Ali'nin bastırdığı bütün karanlık özellikleri bünyesinde barındıran birisi. Film bu ikililik üzerinden klasik bir noir mantığı kurduruyor: Ali'nin rüya mantığıyla ilerleyen hayatı, Rıza'nın gelişiyle bir kabusa dönüşüyor diyebilir. Kırılma o derece keskin oluyor. 

Rıza için 'yabancı' kelimesini kullanmam onu çok da yabancı göstermesin. Yabancılığı, Ali'nin hiç olamadığı karakteristik özellikleri Rıza'nın taşıyor oluşunda yatıyor. Yoksa yönetmen Alireza Khatami, mevzuyu karakterler için seçtiği isimlerle bize net şekilde veriyor. Ali+rıza= Alirıza, yani kendi ismi. Yani film, yönetmenin kendi içsel bölünmüşlüğüyle ve kimlik parçalanmasıyla ilgili otobiyografik bir yankı taşıyor da diyebiliriz. Yönetmen Alireza konuştuğu her dilde başka birisi olduğunu bu Ali+Rıza oyununun yanında film içerisinde verdiği 'çeviri' unsuruyla da perçinliyor.

Filmde ipucu unsuru niteliğindeki 'çeviri' sahnesinde Ali, sınıfına 'translation' kelimesinin anlatıyor. Latinceden gelen bu kelime 'bir şeyi bir yerden alıp başka bir yere taşıma' anlamına geliyor. Türkçe'de kullandığımız arapça 'tercüme' kelimesinin kökenine indiğimizde ise Akkadça'daki 'targum' kelimesine ulaşıyoruz ve bu da 'açıklamak, yorumlamak' anlamına geliyor ki günümüz çeviri dilinde bu yaklaşım daha doğru kabul ediliyor. Ancak olay bizim de kullandığımız 'tercüme' kelimesinde. Arapça kelime köküne indiğimizde karşımıza çıkan kelime 'recm' (teRCüMe). Evet, bizim bildiğimiz recm, yani taşlamak, öldürmek . 'Peki bunun konumuzla ne alakası var?' diye soruyor Ali. Kusura bakma ama çok alakası var. Bu nüans, filmin tüm katmanlarına yayılmış vaziyette çünkü. Ali'den Rıza'ya geçiş artık yumuşak olmayacak, bedeller ödenecek, biri diğerini öldürmek zorunda kalacak demek bu. Her kimlik değişimi, her bir yeni dile taşınış, aynı zamanda bir ölüm, bir çürüme, bir kopuş barındırıyor demek bu. Dolayısıyla The Things You Kill, aslında bir 'çeviri' filmi. Kişinin kendisini başka bir versiyonuna çevirme çabası ve bu çevirinin yok edici bedelini, sonuçlarını anlatıyor. 


Filmi anlamada işimize yarayacak bir diğer ipucu unsuru da 'rüya'. Henüz filmin başında Ali'nin karısı Hazar (Hazar Ergüçlü) bize bir rüya anlatıyor. Bu noktadan sonra rüya unsuru beklememek, gösterilenin rüya mı yoksa gerçek mi diye sorgulanması gerekiyor. Yönetmen bu belirsizliği ustaca koruyor. Rıza gerçekten var mı? Yoksa Ali'nin bilinçaltının dışa vuran bir prototipi mi? İzlerken bunu ayırt edebilmek zor. Ancak burada da bir kırılma anı var. Gerçeklik kayması yaşanıyor ve bir karakter (Ali) gidip, yerine bir diğeri (Rıza) geçiyor. Filmin bu noktadan sonraki yarısı, Ali'nin hayatının ikinci yarısı gibi ve devre arasında oyuncu değişilikliği yapılmış. 

Devre arasındaki oyuncu değişikliğinden sonra ikinci yarının kilit kelimesi 'öldürmek' oluyor. Değişim esnasında birisi 'taktik maktik yok, bam bam bam' demişçesine, Ali'den Rıza'ya geçiş sert oluyor. Gerçekleşen ve potansiyel olarak var olan tüm şiddeti Rıza üstlenirken, Ali'nin elleri bağlanıyor, fiziksel olarak da metaforik olarak da. Ali, kendi hayatının dışına itilmiş vaziyette olsa da, Rıza'nın işlediği her eylem, Ali'nin içindeki en gizli arzu ya da korkunun dışa vurumu. Bu sebeple tüm suçun faili Rıza olsa da Ali'nin en azından bir yardım yataklık suçu var diyebiliriz. 

Toparlayacak olursam, The Things You Kill, hem biçim olarak hem içerik olarak çağdaş sinemada sıkça işlenen kimlik sorgulama temasını iyi bir şekilde işliyor. Ve yönetmen bunu dramatik patlamalardan öte, uzun ve hareketsiz planlarla da anlatıyor. Demek ki böyle de oluyormuş. Demek ki bizim topraklarda da oluyormuş. Demek ki bizim oyuncularla da oluyormuş. İki sene önce Türk yönetmen İlker Çatak'ın yönettiği The Teachers' Lounge filmi Oscar'a aday gösterildi. Türk yönetmenle de oluyormuş. O zaman bizim sinemamızda olmayan ne? Bunun cevabını masaya koyduktan sonra, çözümü oldukça kolay olacaktır ve dünyaya sinemamızı kabul ettirmemiz daha da kolaylaşacaktır. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (17/11/25) bugüne (25/11/25) 347'si ateşkesten sonra olmak üzere 603 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




İslam inancına göre Sırat Köprüsü; insanların imanına ve eylemlerine göre geçip geçemeyeceği, geçerlerse cennete, geçemezlerse cehenneme gideceği bir köprüdür. Kimi rüzgar gibi geçer, kimi kayıp düşer. İspanyol asıllı Fransız yönetmen Oliver Laxe'in Fas'ta çektiği bu filmdeki çöl yolculuğu, bu köprünün dünyadaki karşılığıdır. Filmdeki her bir ölüm, karakterin tabi olduğu sınavdan geçememesinin görsel bir metaforudur. Ve bunu çölün ortasında yankılanan bir techno müzik ritmiyle anlatıyor.

Oliver Laxe'in, insanlığın modern çağdaki manevi çöküşünü anlattığı Sırat filminde, bir baba-oğulun kayıp kızlarını ararken kendilerini çölün ortasında, bir 'rave*' kültürünün içinde bulmalarını anlatıyor. Ancak yönetmenin ilgilendiği şey, bu basit 'kayıp arama' anlatısından çok daha fazlası; insanın varoluşu, inanç, ölüm ve umut kavramları asında gidip gelişi. 

Filmin merkezinde Luis (Sergi Lopez) ve oğlu Esteban (Bruno Nunez) var. Kendisinden haber alamadıkları kızını bulmak için arayışa giren baba Luis, yolculuk ilerledikçe içsel bir anlam arayışına da girişiyor. Raver'larla tanışmaları, edinilmiş yeni bir aile duygusu yaratırken, aynı zamanda uygarlığın yıkıntıları arasında kurulan geçici toplulukların da alegorisi haline geliyor. Bunu da askerlerin baskınla dağıttığı parti grubundan kaçarken edindiği bu yeni minik grubuyla yolculuğa devam etmesinden anlıyoruz.

Filmin ilk yarısı, kayıp kızı peşinde koşan bir babanın çaresizliğini seyretmekle geçiyor. Ancak ikinci yarısında anlatı birden değişiyor. İzleyiciyi hazırlıksız yakalıyor bu kopuş. Filmdeki karakterler kadar izleyici de şoka giriyor anlık bu kopuş sırasında. Ve noktadan sonra Sırat filmi, bir yol filminden çıkıp, kıyamet anlatısına dönüşüyor. Techno kültürü bir eğlenceden ziyade, ölümle dans etmeye benzeyen, ölümü yaadeden bir ritüele dönüşüyor. Bahsettiğimiz o beklenmedik kopuş sahnesinin ilerleyen dakikalarında baba Luis'in kendisini müziğin ritmine bırakıp dans ettiği sahne, dini bir ritüel gibiydi. Sufilerin kendilerini müziğin ritminde kaybedişi gibi bir ruhani kayboluş veya belki de ruhani bir varoluşa evrildiğini hissediyoruz. Bence film bu dans ile bitmeliydi ve benim için daha da etkili bir film olurdu. 

Filmi, ismini aldığı 'sırat köprüsü' metaforu üzerinden okuduğumuzda, bu çöl yolculuğu boyunca ölen karakterlerin her biri, insanın varoluşsal sınavındaki düşüş/kaybediş biçimlerini temsil ediyor diyebiliriz. Ruhsal olmanın yanında fiziksel elenmenin de yaşandığı bu yolda, cezalar Tanrı'nın değil, insanın kendi içindeki cehennemin tezahürü de diyebiliriz. 

Luis ve Estaban'ın köpeği Pipa'nın LSD'li atık yüzünden hastalanması, filmdeki sembolik dönüm noktalarından ilki. Köpek burada doğanın saflığını ve koşulsuz sevgiyi temsil etmekle ortamın en günahsızı. Onun zehirlenmesi, insanlığın doğayı ve masumiyeti mahvetmesinin bir göstergesi. Ve bu günahtan sonra bireylere cezalar kesilmeye başlanıyor. 

Mesela grubun merkezinde yer alan Jade (Jade Oukid) karakteri, film boyunca techno müziği 'bedensel bir dua' olarak görüyor. Tanrı'ya değil, ritme inanıyor adeta. Yolun ilerleyen kısmında yaşadığı kayboluş, ruhsal yönelimini tamamen dünyevi bir transa indirgemesinin bedelidir. Belki de kendi inancı çerçevesinde bir kurtuluşa ermiş, nirvanaya ulaşıp kendisini orada yok etmiş de olabilir. Bir nevi vahdet-i vücut.

Filme teknik açıdan bakacak olursak , yönetmen 16mm lik kamera tercihi ile bir garçeklik yaratmak istemiş diyebiliriz. Ortamın tozunu organik şekilde izleyiciye hissettiriyor. Oyunculuklara baktığımızda çok da bir ustalık görmüyoruz, zira buna gerek kalmıyor. Herkes kendi doğallığını oynuyor gibi. Filmde birden fazla dilin kullanılması, oyuncuları kendi dilinde rahat ettiriyor diyebiliriz. 

Filmin en çarpıcı teknik unsuru şüphesiz ses tasarımı. Sus bu filmde yalnızca atmosferi değil, anlatım kendisini de taşıyor. Technonun metalik ritimleri ile çölün uçsuz doğallığı iç içe geçince transa geçme isteğini izleyici de oluşturuyor. 2 gündür sufi techno dinleme isteğim buradan geliyor. 

*rave: tekrar eden ritimlere sahip elektronik müzik ile dans edilen partilerdir. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (09/10/25) bugüne (30/10/25) 3'ü açlıktan 1035 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !



Genç yönetmen Ecre Begüm Bayrak'ın politik bilinçle örülü Kurtlar adlı kısa filmi, ilk bakışta küçük bir Anadolu kasabasında geçen yerel bir sorunu anlatıyor gibi görünse de, aslında adalet, suç, tanıklık ve sorumluluk kavramlarının bulanık sınırlarını cesurca sorguluyor. Yönetmenin kendi deyimiyle film, "mağdur-tanık-fail" üçgeninin iç içe geçtiği bir evrende, bireyin suskunluğu üzerinden toplumsal bir eleştiri getiriyor. 


Önceki gün Kurtlar filminin, yönetmeni Ecre Begüm Bayrak'ın da katıldığı bir gösterimine gittim ve filmi daha önce izlemiş olmama rağmen nihayet yönetmeniyle de izleme fırsatım oldu. Kendisine yöneltilen sorular ve verdiği cevapları da not ederek yazıma eklemeler yaptım. Buna ek olarak yönetmenin ötekisinema.com'da Banu Bözdemir'e verdiği söyleşiden de faydalandım. Tüm bunlara yönetmen Ecre Begüm Bayrak'ı biraz da olsa kişisel tanışıklığımı da ilave ederek film için bu yazıyı oluşturdum. Hikayesinin ötesinde, küfesinde yüklü dertler barındıran bir yapım olduğunu söylemeliyim öncelikle. Saatlere sığmayacak bu derdi anlatması için 20 dakikada kullanmış. Ancak ben bu filmi sanki uzun metrajmış gibi yorumlayacağım ve kısa film oluşundan mütevellit hikayedeki sıkışmışlıkları,  bazı karakterlerce (asker ve fatma) 'kör göze parmak' şeklinde atılan tiratları es geçeceğim. Kısadır, olur onlar. Ve başlayalım.

Filmin hikayesinden bahsedelim önce. Filmde Behçet (Anıl Ateş) adlı bir kaymakam, eşi Ilgın (Ceren Kaçar) ile birlikte yeni görev yeri olan Anadolu'nun küçük bir kasabasına gelir. Gelir gelmez köylülerin sorunları içerisinde kendisini bulur. Köylüler, köyde bulunan su kanalının çocukların boğulmasına yol açtığını söyleyerek kapatılmasını ister, fakat Behçet bu isteği 'devletimiz lüzum görürse kapatır' diyerek reddeder. Köylülerin öfkesi giderek büyür.

Kaymakamın eşi Ilgın, bir senarist olarak köyde yaşananları gözlemlemeye ve not etmeye başlar. Başta tarafsız gibi görünür, fakat bu tarafsızlık onu etik bir ikileme sürükler. Çünkü bakkalda, mezarda, evde komşuları dinler ve yaşanan acılara tanıklık eder ama hiçbir şey yapmaz. Bir sanatçıdan beklenen tepkinin karşısındaki bu tepkisizliği ve iki yüzlülüğü komşusu Fatma suratına vurur bir konuşmasında. 

Bir gün Behçet eve geldiğinde Ilgın'ın bulamaz ve köylülerle birlikte onu aramaya çıkar. Köyün muhtarı (Hakan Karsak), Ilgın'ı "kurtların yemiş olabileceğini" söyler. Bu son sahne, kurtların gerçekten hayvan mı yoksa öfkeli halkın bir sembolü mü olduğunu sorusunu yönetmen açık bırakıyor.


Filmin senarist ve yönetmeni Ecre Begüm Bayrak, Kurtlar'ın çıkış noktasını, 2021 yılında katıldığı Berkin Elvan davasıyla ilişkilendiriyor. Bu kişisel tanıklık, zamanla birikmiş kolektif acıların, bastırılmış öfkenin ve sürekli ertelenen adaletin sinemasal bir izdüşümüne dönüşüyor. Yönetmen, hem bireysel hem de toplumsal bir vicdan muhasebesi yaparak şunu ima ediyor: Tanık olmak, eğer harekete geçirmiyorsa, bir suç ortaklığına dönüşebilir.

Filmin merkezinde yer alan Ilgın karakteri bu bağlamda bir vicdan aynası gibi işlev görüyor. O, bir kaymakam eşi ve aynı zamanda senarist olarak, çevresinde olup bitenleri ancak 'estetik bir malzeme'ye dönüştürmekle yetiniyor. Yönetmen bu karakter üzerinden, özellikle kentli ve aydın(!) sınıfın politik olaylar karşısındaki mesafeli tavrını sorguluyor. Ilgın'ın da tanık olduğu halde takındığı tarafsızlık için yönetmen etik bir suç tanımını kullanıyor. Ve bu sebeple Ilgın'ın 'mağdur-tanık-fail' üçgenindeki konumunu değiştiriyor. 

Mağdur-Tanık-Fail Üçgeni

Yönetmen'in ifadesiyle, film mağdur-tanık-fail kavramlarının iç içe geçtiği bir dünya kuruyor. Oluşan tablo şu şekilde:
  • Köylüler bir yandan mağdur, diğer yandan kendi adaletlerini kurarken fail konumuna geçiyor.
  • Ilgın tanık olarak başlıyor; ancak sonradan, önce failleşiyor ve sonra mağdura dönüşüyor.
  • Behçet ise devletin temsilcisi ve sitemin adaletsiz simgesi olması hasebiyle fail ve tanık kısımlarında bulunuyor.

Filmin mekanı olan kasaba, Anadolu sinemasının klasik temsillerini anımsatsa da, yönetmen bakışı bu kalıpları biraz tersine çeviriyor. Yönetmen, köylüleri 'ilkel' ya da 'irrasyonel' bir topluluk olarak değil, adaletsizliğe karşı kendi yöntemleriyle direnen insanlar olarak konumlandırıyor. Köylülerin öfkesi, çocuklarını kaybettikleri kanala ve bu ölümleri görmezden gelen devlete yönelmiş haklı bir isyanın sembolü haline geliyor.

Filmde hem gerçek anlamıyla, hem de metafor olarak kullanılan iki şey var: kanal ve kurtlar. Bu çıkarımı, yönetmeni biraz tanıyan biri olarak rahatlıkla yapabilirim. Buradaki kanal; yalnızca bir fiziksel yapıyı değil, devletin açtığı ve toplumla arasında giderek büyüyen ve büyüdükçe çocukları yutan bir uçurumun metaforu. Devletin temsilcisi konumundaki Behçet'in kanalı kapatmayı reddetmesi, bürokrasinin soğuk yüzünü somutlaştırıyor. Kurtlar ise yalnızca kasabanın dışındaki vahşi hayvanlar değildir, aynı zamanda toplumun içinde, her birimizin içinde dolaşan korku ve öfkenin tezahürünün sembolü olarak yer alıyor. Bu bakımdan filmin sonunda Behçet'in karısı Ilgın'ın kurtlarca alınıp götürülmesi, adaletin nihayet halk eliyle sağlanması gibi okunabilir, ancak bu, kurtuluş değil, yozlaşmış bir döngünün tamamlanışıdır. 


Filmi yapısal açıdan inceleyecek olursak da; görüntü ve ses tasarımının, bir usta yönetmeni aratmayacak seviyede iyi olduğunu söyleyebilirim. Her ikisi de devamlılığını başarıyla koruyor ve sahne geçişlerinde bir sıkıntı yaşatmıyor. Bu sebeple filmin teknik ekibini de kutlamak gerekiyor. Filmin 20 dakikaya sıkıştırılma mecburiyeti (bazı festival dayatmalarından dolayı) yüzünden acelecilik oluşmuş ve fikrin direkt tirat şeklinde verilmesine neden olmuş. Ama bunun sebebini biliyoruz en azından (kısa film standartları). Bu yönetmene 90 dakika verin, bunların hiçbirini göremezsiniz diyebilirim rahatlıkla.

Yönetmen Ecre Begüm Bayrak 'olabildiğince sert politik filmler yapmak istiyorum' diyor ve bu politik gerçekçiliğini de fırsat bulduğu her alanda gösteriyor. İzleyicisini rahatsız etmekten çekinmeyen, hatta bunu bilinçli olarak hedefleyen bir tarzı var ve öyle de devam edecek gibi duruyor. Çünkü kendisi sinemayı bir tartışma alanı olarak görüyor ve kitlelere fikirsel anlamda ulaşmanın sinema yoluyla daha kolay ve mümkün olduğuna inanıyor. Henüz ilk filmde susmayacağını ve susanları en azından kalemiyle ve kamerasıyla cezalandıracağını bizlere gösteriyor. Bu sebeple cesaretini de ayrıca tebrik ediyorum. 

PS:  Hasan Ali Toptaş'ın romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Ümit Ünal'ın yaptığı Gölgesizler filminin tadını, Kurtlar kısa filminin de verdiğini yönetmenine söylemiştim, size de söylemiş olayım. Bu filmdeki 'kurtlar' bilinmezliğinin, Gölgesizler'deki 'ayı' bilinmezliğine benzettiğimden olabilir. Tatsal benzerlik kurulabilecek bir diğer film de Emin Alper'in yönettiği Kurak Günler filmi olabilir. Kurtlar kısa filmini beğenenlerin bu 2 filmi de beğeneceğini düşünüyorum. Ya da tam tersi. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (02/10/25) bugüne (09/10/25) 20'si açlıktan 969 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !


"Gece saat 02:17'de Bayan Gandy'nin sınıfındaki bütün çocuklar uyandılar, evin kapısını açıp karanlığa karıştılar. Ve bir daha asla geri dönmediler." Film bu girişle başlayarak daha ilk dakikadan merak duygusuyla sizi içeri buyur ediyor. İyi bir kadro, rashomon* anlatım tekniğiyle çok katmanlı bir anlatımının olması ve konunun 'kaybolan çocuklar' olması onu 2025'in en çok konuşulan korku filmi yapıyor. Peki yılda ortalama 15 bin çocuğun kaybolduğu (tüik'e göre) bir ülkede yaşayan bizler için de bu film korkutucu mu? 



Kim ne derse desin, Weapons yılın en unutulmaz açılış sahnelerinden birine sahip. 17 çocuğun gece 02:17'de evlerinden çıkıp, kollarını bir uçak gibi açıp aynı istikamete doğru koşmaları, hem rahatsız edici hem de büyüleyici bir giriş. Sırf bu sahne bile filmin neden bu kadar övgü topladığını anlamak için yeterli. Daha ilk sahneden yönetmen Zach Cregger, seyirciye saf bir kabus atmosferi yaşatıyor: açıklanamayan, mantıkla kavranamayan, ama his olarak derinden sarsan bir duyguyla.

Filmin anlatı yapısı da beğenilmesi için bir diğer etken. Hikayeyi 6 farklı kişinin penceresinden anlatarak, en sonunda çözüme kavuşturuyor. İlk başta hikaye sınıfındaki 18 öğrenciden 17sinin kaybolduğu öğretmen Justine Gandy (Julia Garner) ile başlıyor. İkinci kısımda ise çocuğu kaybolan velilerden biri olan Archer'ın (Josh Brolin) gözünden izliyoruz. Üçüncü kısımda yorgun polis Paul (Alden Ehrenreich), dördüncü kısımda esrarkeş James (Austin Abrams). Beşinci kısımda da sevdiğimiz Hong Kong asıllı İngiliz aktör Benedict Wong'un canlandırdığı, okulun müdürü olan Marcus'u izliyoruz. Ve son olarak o gece 02.17'de sınıfın kaybolmayan tek öğrencisi olan Alex (Cary Christopher). Bu yapı, filmin yalnızca bir gizem çözme çözme hikayesi olmasının önüne geçiyor ve bu kaybolma olayının farklı yüzlerini görmemizi sağlıyor. Ama yine de buraya bir şerh koymak istiyorum, ona birazdan geleceğim. 

Filmin bu yapısal kurgu başarısını cebimize koyup, filme teknik açıdan bakmaya devam edecek olursak, bir artı da görüntü yönetmenine yazmamız gerekiyor. Kamera hareketleri izleyiciyi olayların içine sokuyor ve filmin temposunu canlı tutuyor. Yönetmen bu tarzını bir önceki korku filmi olan Barbarian'da da izlemiş ve onu da beğenmiştik. Buraya kadar geldiyseniz ve filmi izlemediyseniz filmi izlemeye davet ediyorum sizi. İzlemiş olanları yazının devamına alıp gidiyorum.


Geleyim madalyonun öteki yüzüne, yani filmin eleştirilecek yanlarına. Weapons, filmin başlangıcında öylesine güçlü bir gizemle izleyiciyi yakalıyor ki, devamında sunduğu açıklamalar yetersiz kalıyor. Çocukların kayboluşunun ardındaki cadı figürü, masalsı bir korku motifi olarak karşımıza karikatürize şekilde çıkıyor, baştaki derinliği doldurmuyor. Toplumsal travmalar, okul saldırısı göndermeleri ya da kuşak çatışmaları gibi yorumlanabilecek güçlü çağrışımlar, filmin sonunda 'yaşlı bir cadının gençleşme büyüsü'ne indirgenmiş oluyor. Ve bunu çok acelecilikle yapıyor. Girdisi çıktısı epi topu 20 dakika misali gibi karga tulumba filme dalıp çıkarılıyor. 

Az önce düştüğüm şerhe dönelim. Filmin farklı karakterlere bölünmüş yapısı her ne kadar anlatıyı güçlendirse de, bir noktadan sonra ana hikayeden uzaklaştırabiliyor. Filmin dikine akmasından ziyade, yanlara doğru genleşmesine sebep oluyor. Filmin başında merakla dolan izleyici 'hadi artık, ver bana şu çocukların hikayesini' diyebilecek kıvama geliyor. 

Filmin ismi 'silahlar' anlamına geliyor. Filmi izlediğimizde neye silah diyebileceğimizi tahmin edebiliyoruz, ısı güdümlü füzeye gibi zombileştirilmiş, büyülenmiş çocuklar ve diğerleri. Ancak filmin genel temasında bu ismin hakkı çok verilmiyor ve yan hikaye gibi duruyor. Tüm bunların yanında evin tepesine bir silah görseli konması da filmin bence en kötü anı idi.

Bütün bu artı ve eksilere rağmen Weapons hala yılın en iyi korku filmlerinden biri. Ancak filmin aldığı övgülerin biraz overrated olduğu fikrindeyim. Alışılmış korku kalıplarını bozduğu için otomatik olarak bir başyapıt yapılmaya çalışılıyor, yavaş olunsun biraz. Oysa bir adım geriye çekilip baktığımızda Weapons filmi, çok güçlü bir giriş ve teknik beceri üzerine kurulmuş, ama dramatik ve tematik olarak derinlemesine işlenememiş bir film gibi duruyor. Yönetmenin son dönemde çektiği diğer korku filmi olan Barbarian ile kıyaslayacak olursak, yapım olarak Weapons daha iyi ve üst seviye. Ancak korku için bence Barbarian bir adım daha önce. 

*rashomon: aynı olayı farklı yön ve kişiler tarafından ele alıp, bakış çerçevesini zenginleştirme tekniği.


Türkiye'de Kaybolan Çocuklar:

Birazdan yazının başında değindiğim konuyu yazayım. Geçen sene bu aylarda basında şöyle bir haber çıkmıştı: "Türkiye'de her sene 10 bin çocuk kayboluyor. Ve Tüik bu rakamları son 10 yıldır açıklamıyor". Oldukça vahim ve endişe uyandırıcı bir iddiaydı. Bu sebep olacak olsa gerek İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) hemen bir yalanlama yayınlayarak 'Türkiye'de resmi rakamlara göre yılda 10 bin çocuk kayboluyor" iddiasının doğru olmadığını söyledi (03/09/2024). Ki bu konuda haklıydı. Çünkü Tüik'in 17/10/2024 tarihinde açıkladığı rapora göre bu sayı 10 bin değil, 15 bindi. DMM bir nevi sayının az söylendiğine itiraz etmiş gibi oldu. Yayınladığı rapora göre 2023 yılında yapılan kayıp ihbarları + kayıp çocuk bulma ihbarları toplam 15716 !. Yandaş medya bu raporu : 2023 yılında kaybolan 15716 çocuk bulundu diye servis etti. Oysa tamamen okuduğunu anlamama ya da algıyı yönetme hareketiydi bu. Raporun okunma şeklini tekrar edeyim. Verilen bu 15716 sayısı, hem aileler tarafından çocuklarının kaybolduğu ihbarını içeriyor. Hem de vatandaşlar tarafından 'sokağımda kayıp bir çocuk buldum' ihbarını. Yani totalde kaç çocuğun bulunduğunu ya da hala bulunamadığını bilemiyoruz.

DMM'nin 10bin sayısına itirazı


Tüik'in Eylül 2024 tarihinde yayınladığı rapoa göre kaybolan çocuk sayısı tablosu

Kaybolan çocukların kaçının öldürüldüğünü, kaçının organ mafyasının, suç örgütlerinin, dilencilerin veya tecavüzcülerin eline düştüğünü bilmiyoruz. İşin kötü tarafı, bunu devlet de bilmiyor. Sonu bilinen vak'alarda devletin neler yaptığı, daha doğrusu neler yapmadığı da ortadayken, bu gevşeklikten cesaret bulanlar, bu çocukları kaçırmayı, onları suçluya çevirmeyi, öldürmeyi sürdürecek.

Kendi vatanındaki çocuklara sahip çıkamayan devletin Gazze'de açlıktan ölen çocuklar için bir şey yapacağını ummak hayal kurmaktan daha ötesi olsa da ben yine hatırlatmamı yapayım. Gazze'de çocuklar ölmeye devam ediyor. ‘Ölüyor’ demek bile olayı yumuşak gösteriyor. Vahşice katlediliyor.

HATIRLATMA: Son yazıdan (08/09/25) bugüne (10/09/25) 11'i açlıktan 134 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !

Parker Finn'in yine yönetmen ve senaristliğini üstlendiği Smile 2, ilk filmdeki psikolojik gerilim ve travma temalarının ötesine geçerek, şöhret hayatının görünen gülümser yüzünün ardındaki karanlık ve depresif yönünü sorgulayan bir devam filmi olarak karşımıza çıkıyor. İlk filmdeki gerilimi 'birey'den, ikinci film ile 'kitle'ye çıkaran bu filmin devam filminde olacak tema ise daha 'apokaliptik' olacak gibi gözüküyor. 'Gülmek' hali hazırda bizler için lüks iken, artık istenmeyen ve korkulan bir kas hareketine evrilmesi 3.filmle an meselesi.


Parker Finn, ilk filmi 17 milyon dolar bütçe ile çekmiş ve dünya genelinde 250 milyon dolarlık bir izleme yakalamıştı. İkinci filmde elini arttırıp bütçeyi 30 milyon dolara çıkarmış. Bu genişlemeyi yalnızca bütçenin görünen yüzü olan prodüksiyonda görmüyoruz, aynı zamanda hikayenin kendisi de genişlemiş. Serinin ilk filmdeki bireysel gerilimi, daha sosyo-kültürel eleştiri çerçevesinde bir tipolojiye evirmiş ve sahne hayatı yaşayan tüm ünlülerin hayatına taşımış. Korku türünde 2024 yılının iyisi iddiasında bulunan ve daha önce blogumuza da konu olan Longlegs ve Oddity filmlerini yazarken, Smile 2'yi görmeden bu iddia hava kalır demiştim. Ve gördük. Gerilim olarak Oddity yine beni bir nebze almış olsa da, giderek daha da bir film oluşuna şahit olduğum Smile 2 senenin en iyi korku filmi olabilir. 

Film, ilk filmin kaldığı yerden hikayeyi alarak başlıyor. İlk filmin sonunda iblisin, kötü ruhun,lanetin (ya da her neyse) polise geçtiğini görmüş ve orada sonlandırmıştık. Bu filmde ise ilk filmi hızlı şekilde ikinci filme bağlıyor ve direkt kendi hikayesine geçiş yapıyor. Kısa tutması gerekiyordu, çünkü hikaye de üslup da, sunum da değişmiş, daha geniş alana yayılmış.

Filmin geçiş yapılan yeni hikayesinde ünlü şarkıcı Skye Riley (Naomi Scott) bu laneti kapan ve film boyunca taşıyan kişi oluyor. Lanet öncesi geçirdiği trafik kazasının travmasını yeni atlatmış, uyuşturucu kullanıp bir kişinin ölümüne sebep olmuşsa da yine toparlanabilmiş ve yeniden turnelere başlayacak güce ve motivasyona erişmiş bir şarkıcı iken, laneti kaptıktan sonra yine altüst oluyor. Bu altüstlük sadece bir bireyin korku sanrıları görmesi, halüsinasyon nöbetleri şeklinde değil, daha sosyolojik bir sorun üzerinden gidilerek anlatılıyor. Yaşadıklarını çevresine dillendirmesine rağmen görmezden gelinmesini, kendisinin tüm zorluklara rağmen sahnede gülümsemesi gerektiğinin söylenmesini kaldıramıyor. Sorunun kendisi gülümsemek iken hele. Popüler bir figürün hayatını merkeze alarak ünlülerin güleryüzlü, mutlu görüntülerinin ardında saklanan psikolojik yüklerini ve bu yüklerin bedelini bize göstermeye çalışıyor. Tüm bu bedele rağmen yine o şan, şöhreti ve peşine gelecek olan parayı isteyecek de olacaktır elbet. Ama bu lanetin sadece kendisine değil, çevresini de dönüştürdüğünün ve hatta çevresine zarar veren unsura dönüştüğünün de bilinmesini istiyor. 


İlk film ile kıyaslandığında;

İlk Smile filmi, psikolojik bir travmayı şeytansı bir varlık aracılığıyla işleyerek ele almıştı. Smile 2 ile daha geniş bir bütçeye ve daha gösterişli bir yapıma sahip olsa da ilk filmin basit ama etkili formatının dışına çıkıyor. Bu çıkış, filmin fikirsel derinliğini arttırma ve daha geniş sosyal çevreye yaymak için olsa da, gerilim temposu yer yer düşüyor. Filmdeki genişleme ile, Naomi Scott'ın canlandırdığı Skye Riley karakteri, popüler kültür baskıları ve medya eleştirisi gibi unsurların şöhretler üzerinde oluşturduğu gerilimi sunan bir perspektif sunuyor.Ancak bu genişleme hikayeyi daha geniş alana taşıyarak ana unsur olan 'korku'nun ikinci plana atılmasına neden oluyor.  İlk filmden daha büyük, daha iyi bir yapım, daha bir film ama daha az geren diyerek kıyaslamadaki özetlememi yapmış olayım.


Ancak hakkını vermem gereken bir şey daha var ki o da Naomi Scott'ın oyunculuk performansı. Sempatisinde de korkusunda da izleyiciye duygu aktarımını başarılı şekilde veriyor. Canlandırdığı Skye Riley'in sahte gülümsemelerinin ardındaki korku ve yalnızlığın giderek paranoyaya dönüşünü etkileyici şekilde izleyene gösteriyor. Yan karakterlerin çok bir önemi yok ve gerek de yok gibi duruyor. Naomi Scott filmi tek başına sırtlayıp götürüyor.

Türk sinemasının underrated filmlerinden biridir Gölgesizler. Uyarlandığı kitap En İyi Roman ödülü alsa da film adaylıklardan hep boş dönmüştü. İlk olarak 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde izlemiş, sevmiştim. Şöyle de bir yazısını yazmıştım o tarihte: Festival Günlüğü.
Geçenlerde yeniden izledim, yeniden sevdim. İlk izlediğimde "İnsan hem burada, hem de uzaklarda olmak istiyor" cümlesine takılmıştım. Şimdi ise "kaybolması için önce var olması lazım insanın" sözüne.


Hasan Ali Toptaş'ın 1993 yılında yayımlanan Gölgesizler isimli romanından, yönetmen Ümit Ünal tarafından 2008 yılında sinemaya uyarlanmıştı bu film. Zaman ve mekan arasındaki geçişleriyle, karakterlerin derin varoluşsal sorgulamaları ve üstkurmaca öğeleri her daim taze tutmasıyla zihni biraz karıştıran bir eser. Üstkurmaca kısmı önemli, çünkü anlatımın kendisini çözmek için bu tanıma aşina olmak gerekiyor. Peki nedir üstkurmaca? Vikipedi tanımı ile: Gerçek ile kurmaca arasındaki ilişkiyi sorgulamak için bilinçli şekilde, anlatının bir kurmaca olduğuna dikkat çeken bir anlatım tarzıdır. Kurmaca içinde bir kurmaca anlatımına başvurmak kısaca. 

Toptaş'ın romanında üstkurmaca, yani yazarın kendini kurgunun bir parçası olarak metne dahil etmesi, hikayeyi gerçek ile kurgu arasında götürüp getiriyor. Gerçek ile kurgunun arasındaki ilişki berberdeki berber ve yazar ile vurgulanıyor. Hatta yazarın varlığı, berberin hayatını şekillendiren bir güç olarak sunuluyor ve ona var olması için kendisinden dokunuşlar, eklentiler de yapıyor. Ümit Ünal da bunları görsel bir dille başarılı bir şekilde işlerken, romandaki şiirsel ve zaman/mekan açsından oluşan döngüsel yapıyı sinematografik bir anlatıya dönüştürmüş. 

Filme geçecek olursak; film, edebi eserin karmaşık yapısını sinemaya uyarlamanın ne kadar zor olabileceğinin bir kanıtı. Çünkü satırlara gizlenme şansın yoktur, ekranda bir şeyler göstermen gerekir ve zihindeki düşünceyi ekran ile örtüştürmek bu karmaşıklıkta zordur. Kitabın yazarı Hasan Ali Toptaş "ben bile kitabın sonuna dair soru işaretleri taşıyor iken filmin bazı şeylere cevap veriyor oluşuna şaşırdım" demişti. Romanda zaman, mekan ve karakterler arasında net bir çizgi bulunmazken, bu yapıyı filmde de korumaya çalışmış yönetmen Ümit Ünal. Bu sayede romanın postmodern dokusu büyük ölçüde korunmuş. 

Gölgesizler, iki ana mekanda geçen bir "kayboluş" hikayesidir. Biri, şehirdeki bir berber dükkani, diğeri ise yeri, zamanı ve sakinlerinin var olup olmadığı belirsiz bir köy. Bu kayboluşlar sorgulanırken asıl sorgulanması gerekenin ne olduğuna ise muhtar filmin 30.dakikasında söylüyor bize "kaybolması için var olması lazım bir insanın". Bu kayboluşlar sadece fiziki değil, metafiziksel bir kayboluştur ayrıca. İnsanların kendi varlıklarını sorguladıkları, birbiri içine geçmiş kimlikler ve belirsizliklerle dolu bir sürü şey. Hikayenin ilk kaybolanı olan Cıngıl Nuri'nin yıllar sonra geri dönmesi bile var olmaya yetmemiş, gecikmeli de olsa devletten gelen bir telgraf ile hala kayıp olduğu resmi makamlarca teyitlenmişti. Bunun şerefine kendisinden çay ısmarlaması istenince " ben yokum ki, nasıl çay ısmarlayayım size" sözü ile yine bizi varlık/yokluk sorununa itiyor. Bununla da kalmıyor, bu meseleyi açık açık bize göstermek yetmez gibi, bir de dinletiyor. Filmde müziklerini yapan ve aynı zamanda misafir oyuncu olarak bulunan Candan Erçetin film için hangi şarkıyı seslendiriyor peki? "Var mıyım, yok muyum? Ben neyim? "


Hikayede bazı kilit noktalar:
 - Aynalar ve Yansımalar: Aynalar önemli bir sembol. var olan bir şeyin yansıması, gölgesi olur. O yüzden var olabilmek için bunlara sahip olmalısın. O sebepledir ki varlığından şüphe eden veya bir değişim sezen her film karakteri önce aynaya koşar.

- Köydeki Kayıplar: Köyün en güzel kızı Güvercin'in kaybolması, köydeki atmosferi gererken, Cıngıl Nuri'nin dönüşü bu yokluk/varlık sarmalını devam ettiriyor. Cıngıl Nuri'nin üzerindeki aynalar, köyde kaybolanların ve yokluk/varlık arasındaki geçişlerin sembolüdür. 

- Kar Neden Yağar: Hikayedeki biraz aklı kıt karakterimizin ,ki bir ismi bile yok, kendisine annesinden ötürü "Cennet'in oğlu" deniyor, sık sık tekrarladığı "kar neden yağar?" sorusu var elimizde. Bu sorunun cevabını düşünmeden önce sorunun zamanını düşünmemiz gerekiyor. Zamanı anlamasak da havadan ve zeminin kuruluğundan anladığımız kadarıyla kış mevsimine oldukça uzak bir zamanda geçen bu hikayede bu soru çok zamansız duruyor. Olmayan bir şeyin varlığını kabul etmiş ve çoktan nedenini sorgulamaya geçmiş Cennet'in oğlu. 

- Muhtar: Hikayedeki devlet figürü muhtar ile sağlanıyor. Asayişi, yargıyı, yürütmeyi ve hatta orduyu yöneten tek bir yapı şeklinde. Tüm bunları uygulamak ile mükellef biri iken ahıra saklayıp kimseye göstermediği ve sır gibi sakladığı çocuğu üzerinden çürümüşlüğün belki de baş müsebbibi konumunda aynı zamanda. 


Daha yazılacak, konuşulacak çok şey var benim açımdan. Şu an parmaklarımı klavyeye bıraktım ve ne yazıyorsa onu okuyor vaziyetteyim. Sonuç olarak; Gölgesizler hem edebi hem de sinematik bir başyapıt. Filmin yönetmeni Ümit Ünal'ın da söylediği gibi " Bu izlediğiniz film, bu romandan çıkarılabilecek filmlerden sadece biri" diyerek romanın derinliğine güzel bir dokunuş yapmıştı. Romanın yazanı iyi, filmi çekeni iyi de oynayanları kötü mü ki? Onları da sayıp şimdilik yazımı sonlandırayım. Şimdilik diyorum, çünkü devam edeceğim.
Oyuncular: Selçuk Yöntem, Taner Birsel, Altan Erkekli, Ahmet Mümtaz Taylan, Ertan Saban, Hakan Karahan ve Aydemir Akbaş.

Bazı filmler vardır; büyük beklentilerle değil, yalnızca tek bir görüntü, tuhaf bir afiş ya da açıklanması zor bir hisle izleme listesine girer. Matar a Dios (aka Killing God) tam olarak bu türden bir keşif filmi benim için. Geçen ay bu şekilde önüme düşen ve bloga da misafir ettiğimiz The Coffee Table filminin yönetmeninin ilk uzun metraj filmi olarak radarıma giren bu yapım, seyircisini ne klasik bir korku filmi ne de düz bir komediyle karşılıyor. Aksine, kara mizah, absürt anlatı, dinsel alegori ve aile dramını tek bir çatı altında birleştiren bu film; rahatsız edici olduğu kadar eğlenceli, saçma olduğu kadar da derinlikli bir film. Festival yolculuğunda önemli ödüller kazanmasına rağmen geniş dağıtım imkanı bulamayan Matar a Dios, bugün hala gizli kalmış bir güzellik benim için.


Bir Yılbaşı gecesi için Carlos (Eduardo Antuna) ve Ana (Itziar Castro), şehirden uzakta bir kır evinde yeni yılı karşılamak üzere hazırlık yaptığı sırada filme dahil oluyoruz. Çiftin ilişkisi, Ana’nın patronuyla yaşadığı şüpheli bir yakınlaşma nedeniyle biraz gergin. Eve Carlos’un depresyondaki kardeşi Santi (David Pareja) ve kısa süre önce eşini kaybetmiş olan babaları Eduardo (Boris Ruiz) da katılıyor. Aile içi kırgınlıklar, bastırılmış öfkeler ve suçluluk duyguları yavaş yavaş yüzeye çıkarken, gecenin sıradan aile dramı çok daha tuhaf bir olayla bölünüyor.

Önce üst katta duyulan bir tıkırtı için evde bir hırsızın olduğundan şüpheleniyor. WC'de üst üste iki kez çekilen sifon için "hırsız olsa sifonu kullanmaz" yorumuyla bu seçenek eleniyor. Uzunca bekleyişin ardından kapıdan gizemli bir cüce çıkıyor ve kendisinin Tanrı olduğunu iddia ediyor. Ancak getirdiği haber kutsal olmaktan çok uzak: İnsanlık sabaha karşı tamamen yok edilecektir. Yalnızca iki kişi hayatta kalacak ve bu dört kişilik aile, kimlerin yaşayacağına kendileri karar vermek zorunda. Zaman daralırken aile üyeleri, yalnızca birbirlerini değil, kendi ahlaki sınırlarını da sorgulamaya başlıyor. Tartışmalar ilerledikçe, mesele kimin kurtulacağı olmaktan çıkıyor ve çok daha uç bir noktaya evriliyor: "Belki de en kolay çözüm Tanrı’yı öldürmektir."


Matar a Dios yüzeyde absürt bir korku-komedisi gibi görünse de özünde son derece karanlık bir insanlık portresi çiziyor. Film, Tanrı fikrini metafizik bir varlık olmaktan çıkarıp kusurlu, alkolik, öfkeli ve umutsuz bir karaktere dönüştürerek klasik inanç anlatılarını biraz eleştiriye açıyor. Buradaki Tanrı, insanları yargılayan mutlak bir güçten ziyade, insanlığın yarattığı kaos karşısında tükenmiş bir figürdür.

Film boyunca aile bireylerinin sırları ortaya döküldükçe; bencillik, sadakatsizlik, ırkçılık, cinsiyetçilik, umursamazlık ve ahlaki ikiyüzlülük bir bir görünür hale geliyor. Yönetmen Casas ve Pinto, insanlığın sonunu büyük politik ya da küresel meselelerle değil, küçük bir ailenin içindeki çürüme üzerinden anlatıyor kısaca. Bu mikro kozmos, filmin temel mesajını da açık ediyor: Dünya büyük felaketlerle değil, küçük ahlaki çöküşlerle yok olmaktadır.

Özellikle Santi karakteri üzerinden ele alınan depresyon ve yaşam isteğinin kaybı, filmin mizahi tonunu zaman zaman kırarak hikayeye beklenmedik bir duygusal derinlik kazandırıyor. Film bu yönüyle, yaşamın değerini sorgularken bile kesin cevaplar vermekten kaçınıyor; seyirciyi rahatsız eden bazı sorularla baş başa bırakıyor.


Yönetmenin filmleri olan Matar a Dios ve The Coffee Table, biçimsel olarak çok farklı görünseler de aynı düşünsel evrenden besleniyor. Her iki filmde de aile kavramı kutsal bir yapı olarak sunulmuyor. Aksine, felaketin doğrudan kaynağı konumundalar. Her iki film de neredeyse tamamen tek bir mekanda geçiyor ve karakterleri zamanla yarışan kapalı bir anlatının içine hapsediyor. Zamansal ve mekansal açıdan klostrofobik bir gerginlik oluşturuluyor. Ve her iki film de kara mizah üzerinden ilerliyor; ancak mizahın işlevi değişik. Matar a Dios’da mizah bir savunma mekanizmasıdır. Seyirci gülerek rahatlar, absürtlük şiddeti yumuşatıyor. The Coffee Table’da ise mizah neredeyse sadist bir işleve sahip. Gülme isteği anında boğazda düğümleniyor. Mizah artık rahatlatmaz; aksine seyirciyi suç ortağına dönüştürüyor. 
Matar a Dios yüksek sesli bir film. Karakterler bağırıyor, tartışıyor, kavga ediyor. Ahlaki kriz kolektiftir. Herkes konuşuyor. The Coffee Table ise neredeyse sessizlik üzerine kurulu. Suç bireyseldir. Baş karakter, yaşanan felaketin ağırlığını tek başına taşıyor. Film ilerledikçe diyaloglar azalıyor, bakışlar uzuyor.

Toparlayacak olursam, Hem Matar a Dios, hem de geçen hafta yazdığım The Coffee Table filmleri benzer gibi duran ama her ikisinin de bıraktığı duygu çok farklı olan iki film. Gözümde az bilinen güzel filmlerden konumundalar ve film tavsiyesi isteyen olduğunda 'onu izlemiştim' cevabını duymayacağınız ya da çok nadir duyacağınız filmler arasına bunu alın derim.


Geçen hafta bloga yazdığım The Father filmi bana daha önce izlediğim başka bir filmi hatırlattı; Elizabeth is Missing. Her iki filmin konusu da benzer, alzheimer. Bu filmlerde alzheimer artık yalnızca dramatik bir yan unsur ya da karakteri tanımlayan bir hastalık olmaktan çıkıyor, anlatının biçimini, zaman algısını ve seyir deneyimini belirleyen temel bir unsura dönüşüyor. Ancak bunu farklı anlatı yollarıyla yapıyorlar: The Father filmi mekanı, zamanı ve karakterleri sürekli değiştirerek gerçekliğin kendisini güvensiz hale getirerek ilerlerken, Elizabeth Is Missing hafızayı bir dedektiflik anlatısının içinde parçalayarak sunuyor. Ortak noktaları ise şu: Her iki filmde de kaybolan şey yalnızca anılar değil, öznenin dünyayla kurduğu anlamlı bağ.


Emma Healey’nin çok satan romanından, Andrea Gibb tarafından uyarlanan ve Aisling Walsh’un yönetmenliğini üstlendiği ve BBC için hazırlanan bu film, seksenli yaşlarındaki Maud’un (Glenda Jackson) en yakın arkadaşı Elizabeth’in bir gün ortadan kaybolduğuna inanmasıyla başlıyor. Ancak Maud bir alzheimer hastası olduğu için çevresindekiler Elizabeth’in gerçekten kayıp olup olmadığından emin olamıyor. Maud’un evi not kağıtları, etiketler ve kendine yazdığı hatırlatmalarla dolu. Bu notlar bize Christoper Nolan'ın Memento filmini de hatırlatıyor.

Elizabeth’in kayboluşu, Maud’un zihninde geçmişte yaşanan başka bir travmayı da tetikliyor: 1949 yılında gizemli bir şekilde ortadan kaybolan kız kardeşi Sukey’nin (Sophie Rundle) hikayesini. Film, günümüzle geçmiş arasında sürekli geçişler yaparak iki kayıp vakasını iç içe anlatıyor. Maud için zaman doğrusal akmıyor bu noktadan sonra. Geçmiş anıların, nesneler ve kelimeler aracılığıyla bugüne sızışını izliyoruz. Ve bir yerden sonra biz de tıpkı Maud gibi, hangi bilginin güvenilir olduğunu ayırt etmekte zorlanır hale geliyoruz.


Elizabeth Is Missing, kusursuz bir gizem filmi değil tabi ki. Hatta polisiye çözümü oldukça erken tahmin edilebilir kıvamda. Ancak filmin asıl meselesi hiçbir zaman bu gizemi çözmek değil. Anlatı, hatırlamanın bir güç değil, bazen bir yük olduğunu; unutmanın ise yalnızca bilişsel değil, varoluşsal bir kayıp anlamına geldiğini göstermek istiyor. Tıpkı geçen hafta bloga konuk ettiğimiz The Father filmi gibi. Ve bu filmde de iki oscar ödüllü baş rol oyuncusu Glenda Jackson, tıpkı The Father filmindeki Anthony Hopkins gibi döktürüyor, yaşının, rolünün ve anlatının hakkını layıkıyla veriyor.

Anthony Hopkins'in, oturduğu yerden oscarlık performans sergilediği The Father, yaşlanan bir babanın bunama ile mücadelesini ve bu durumun etrafındakiler üzerindeki etkisini inceleyen, zekice kurgulanmış ve son derece duygusal bir film. Christopher Hampton'ın oyunundan uyarlanan bu filmin yönetmeni Florian Zeller ve bu film de onun aynı zamanda ilk uzun metraj filmi. 



Film, Londra'daki geniş dairesinde yalnız yaşayan, emekli, huysuz yaşlı bir dul olan Anthony'nin (Anthony Hopkins) hayatını ve hafızasıyla olan savaşını konu alıyor. Kızı Anne (Olivia Colman), ona düzenli olarak ziyarette bulunmakta, ancak Anthony'nin bunama nedeniyle yaşadığı ani öfke nöbetleri ve ne olup bittiğini anlayamamaktan duyduğu dehşet her ikisinin hayatını zorlaştırmakta. Mecvut bakıcısının işi bırakması üzerine ona bakan kızı Anne, boşanma sonrası yeni edindiği sevgilisiyle yurtdışına taşınacağını ve bu yüzden kendisine daha fazla bakamayacağını Anthony'e söylüyor. Anthony'den çok izleyici olarak biz telaşa kapılıyoruz, çünkü izleyici kamera açısıyla daima Anthony'nin zihninde yerini almış vaziyette. Gerçek ile sahtenin, olan ile olmayanın flulaştığı bir ortamda Anthony kadar izleyici de hafızasında sorunlar hissediyor.

The Father, bunama hastalığının sinsi doğasını ve bunun hem hasta, hem de yakınları üzerindeki yıkıcı etkisini duygusal ama şok etkisi eşliğinde ele alıyor. Film, bir yandan Anthony'nin gururlu bir İngiliz olarak duruşuna yakında bakarken, diğer yandan da hala hayatta olan birine yas tutmanın ne anlama geldiği üzerine düşünceler oluşturuyor. Bazen karşındakinin ölümü görmek, onun cansız bedenini toprağa gömmek olmuyor. Nefes alan, hareket eden birinin de ölümüne şahit olabiliyor insan. Ve bu film bu hissi veriyor.

Yönetmen Florian Zeller, sahne sanatından sinema ortamına geçen bu eserin özgünlüğünü korumuş olsa gerek, film bir tiyatro sahnesinde işleniyor gibi bir havada. Anthony'nin dairesideki düzen ve dekorasyonda yapılan ince değişikliklerle Anthony'nin nerede olduğu konusundaki belirsizliği sürekli arttırmış. 


Anthony Hopkins ve Olivia Colman'ın üstün performanslarıyla ve Zeller'in yönetmenlikteki keskin kurgusuyla hafıza kaybının ve yaşlanmanın acımasız bir portresini çizen güçlü bir dram olmuş The Father filmi. Anthony'nin "Let me not be mad, not mad, sweet heaven! (deli olmayayım, deli olmayayım)" diyen Kral Lear'ı anımsatan trajik durumu, izleyiciyi üzecek kadar etkileyici.

Bu filmi beğenenleri bir de şu filme yönlendireyim: Elizabeth is Missing

Oldboy filminin yönetmeni Park Chan-wook’un yeni filmi The Handmaiden, sadece bir dönem filmi ya da bir gerilim olarak değil, sinemanın anlatı, bakış ve iktidar ilişkileriyle nasıl oynayabileceğinin neredeyse kusursuz bir örneği olarak okunmalı. Sarah Waters’ın Fingersmith romanından uyarlanan film, Viktoryen İngiltere’den 1930’ların Japon işgali altındaki Kore’sine taşınırken, bu coğrafi ve tarihsel kaymayı yalnızca bir arka plan değişikliği olarak kullanmıyo; aksine sömürgecilik, sınıf, cinsellik ve iktidar ilişkilerini daha da keskinleştiriyor. Park Chan-wook burada kariyerinin farklı dönemlerinden tanıdığımız temaları (şiddet, arzu, intikam ve aldatma) olgun, kontrollü ve son derece zarif bir anlatıyla yeniden yoğuruyor.


Film, küçük bir yankesici olan Sook-hee’nin (Kim Tae-ri), kendisini Japon soylusu gibi tanıtan dolandırıcı Kont Fujiwara (Ha Jung-woo) tarafından Lady Hideko’nun (Kim Min-hee) hizmetine verilmesiyle başlıyor. Plan basit: Kont, Hideko’yla evlenecek, servetine konacak ve onu bir akıl hastanesine kapattıracak. Sook-hee ise bu planın kilit parçası; Hideko’yu evliliğe ikna edecek ve karşılığında payını alacak. Ancak malikanenin kapıları ardında saklanan sırlar, karakterlerin birbirlerine kurdukları tuzaklar ve en önemlisi Sook-hee ile Hideko arasında gelişen beklenmedik yakınlık, bu planı geri dönülmez biçimde bozuyor. Film, üç bölümlü yapısıyla aynı olayları farklı bakış açılarından yeniden anlatırken, seyircinin algısını sürekli her yeni anlatımla tersine çevirip yeni şekline sokuyor.

The Handmaiden’ın merkezinde aldatma kadar özgürlük kavramı yer alıyor. Film, kadınların ancak birbirleriyle kurdukları ilişki sayesinde gerçek bir kaçış ve özne olma imkanı bulabildiğini anlatıyor. Erkek karakterler (Kont ve Kouzuki) iktidarı, parayı ve arzuyu manipülasyon yoluyla ele geçirmeye çalışırken; kadın karakterler için arzu, bir tahakküm aracı olmaktan çıkıp kurtuluşun anahtarı haline geliyor. Erotizm filmde yalnızca erotik bir unsur değildir; erkek egemen bakışın, kontrol ve aşağılamanın bir uzantısı aynı zamanda. Hideko’nun erkeklere erotik metinler okuması, sömürge düzeniyle iç içe geçmiş bir teşhir ve itaat ritüeline dönüşüyor. Buna karşılık Hideko ile Sook-hee arasındaki cinsellik, performans değil deneyim, zorunluluk değil karşılıklı arzu adeta. Aynı zamanda film, hikaye anlatmanın kendisini de tema olarak sunuyor. Aynı olayların farklı anlatıcılarla yeniden kurulması, gerçeğin sabit değil, bakışa bağlı olduğunu vurgular. Park Chan-wook burada seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, anlatının suç ortağı ve bazen de yargıcı haline getiriyor.


Yönetmen Park Chan-wook’un sinemal dili bu filmde zirve noktasına ulaşıyor. Üç bölümlü yapı, sadece anlatıyı bölmüyor; seyircinin etik ve duygusal pozisyonunu da her seferinde yeniden tanımlıyor. Park Chan-wook’un filmografisi, ilk bakışta aşırılık, şiddet ve saplantılı arzular etrafında dönen bir sinema gibi görünse de, bu filmleri birbirine bağlayan asıl damar iktidarın beden, arzu ve anlatı üzerindeki tahakkümüdür. Oldboy, Lady Vengeance ve Thirst, bu tahakkümü çoğunlukla şiddet ve bedensel travma üzerinden kurarken; The Handmaiden, aynı meseleleri daha rafine, erotik ve anlatısal bir düzlemde ele alarak Park sinemasında belirgin bir dönüşü temsil ediyor. Şiddetin önceki filmlerine kıyasla daha kontrollü ve işlevsel kullanılması, anlatının merkezinde artık kaba bedensel travmalar değil, psikolojik ve duygusal kırılmalar olduğunu gösteriyor. 

Oldboy filmi, Park Chan-wook’un en ikonik filmi olarak, intikam anlatısını neredeyse mitolojik bir trajediye dönüştürmüştü. Filmde erkek bedeni, cezalandırılan ve manipüle edilen bir nesneye indirgenmişti. Oh Dae-su’nun maruz kaldığı şiddet, yalnızca fiziksel değil; hafıza, kimlik ve arzu düzeyinde de işlenmişti. The Handmaiden ile karşılaştırıldığında en büyük fark, bilginin ve bakışın kime ait olduğu sorusunda ortaya çıkıyor. Oldboy’da anlatı seyirciyi felç eden bir kapanışa sürüklerken, The Handmaiden’da bilgi parçalanıyor, el değiştiriyor ve nihayetinde kadın karakterlerin kontrolüne geçiyor. İntikamın yerini kaçış, travmanın yerini ise yeniden yazım alıyor.


Özetle The Handmaiden, Park Chan-wook’un filmografisinde bir doruk noktası olduğu kadar, çağdaş sinemada nadir rastlanan ölçüde çok katmanlı bir anlatı sunan iyi eserlerden biri. Erotik gerilim, aşk hikayesi, gotik melodram ve politik alegoriyi aynı potada eritmeyi başarırken, hiçbir türün klişesine de teslim olmuyor. Film, aldatmanın içinden hakikati, baskının içinden özgürlüğü ve pornografinin içinden gerçek arzuyu çekip çıkaran, seyirciyi sürekli kandıran ama tam da bu kandırma eylemiyle onu sinemanın büyüsüne yeniden inandırıyor The Handmaiden.

Bugünün anısına, az oyunculu, tek mekanlı film kataloğumdan bir film ile geldim; The One I Love. Evlilik anlatılarını romantik klişelerden çıkararak tekinsiz bir sorgulama alanına dönüştüren, düşük ölçekli ama fikir açısından son derece iyi bir alana park eden bir film. İlk bakışta bir ilişki draması gibi başlayan hikaye, ilerledikçe bilimkurgu ve psikolojik gerilimle iç içe geçerek modern ilişkilerin en kırılgan noktalarına temas ediyor. Film, 'birlikte olma' fikrinin ardındaki bastırılmış arzuları, pişmanlıkları ve kimlik çatışmalarını ilginç bir yöntem üzerinden görünür kılıyor.


Film bir çift olan iki karakter üzerine kurulu ve çok ufak roller dışında bu ikiliden başkası yok filmden. Bu ikili, evliliklerinde ciddi bir çıkmaza giren Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elizabeth Moss). İletişimsizlik ve duygusal uzaklık ilişkilerini neredeyse işlevsiz hale getirmiştirleri sırada çift terapistlerinin önerisiyle hafta sonu için izole bir kır evine gidiyor. Amaç, gündelik hayattan uzaklaşarak yeniden bağ kurmaktır.

Başlangıçta bu kaçamak umut verici görünüyor: birlikte yemek yapılıyor, sohbet ediliyor, eski yakınlık yeniden filizleniyor. Ancak kısa süre sonra özellikle evin misafir bölümünde tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor. Gerçeklik algısı bozuldukça, Ethan ve Sophie kendilerini yalnızca ilişkileriyle değil, kendi kimlikleriyle de yüzleşmek zorunda kaldıkları bir labirentin içinde buluyor. Film, bu noktadan itibaren sıradan bir evlilik krizini metafizik bir sorgulamaya dönüştürüyor.

The One I Love’ın merkezinde 'ideal partner' fikri yer alıyor. Film şu soruyu soruyor:
İlişkilerde sevdiğimiz kişi gerçekten karşımızdaki insan mıdır, yoksa onun hayal ettiğimiz versiyonu mu? Günümüz modern dünyasında ilişkiler giderek performansa/gösteri sanatına dayalı hale geldiğinden insanlar yalnızca başkalarına değil, partnerlerine karşı da daha iyi, daha eğlenceli, daha anlayışlı bir versiyon sergileme baskısı altında oluyor. Filmdeki alternatif karakterler, tam olarak bu beklentilerin cisimleşmiş hali. Daha neşeli, daha ilgili, daha arzulayan ve daha problemsiz.

Ancak bu kusursuzluk, aynı zamanda insan olmanın temel şartı olan çatışmayı, kusuru ve sürekliliği ortadan kaldırıyor. Film bu noktada romantik ideali yerle bir ediyor. Çünkü mükemmel versiyonlarla kurulan bağ, gerçek bir ilişki değil; geçici bir tatmin ve kaçış alanı oluyor. Bu yönüyle The One I Love, modern bireyin ilişkilerde yaşadığı temel çıkmazı görünür kılıyor: İnsan, sevdiği kişiyi değil; sevdiği kişinin kendisine hissettirdiği duyguyu sevmekte.


Charlie McDowell’ın yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajı olan The One I Love, hikayesini büyük efektlere ya da karmaşık anlatı yapılarına yaslanmadan, neredeyse iki oyuncu üzerinden anlatan minimal bir film. Aşkın bir bulmaca değil, bir tercih meselesi olduğunu hatırlatıyor. Kusursuz bir 'öteki' yoktur; yalnızca kusurlarıyla birlikte kalmayı seçtiğimiz insanlar vardır. Ve film, bu seçimin ne kadar zor, ne kadar ürkütücü ama aynı zamanda ne kadar insani olduğunu kendi yöntemiyle izleyicisine anlatıyor.


Polis Şefi:-Kim bu Keyser Söze?

Verbal:-Söylendiğine göre Türkmüş.Babasının Alman olduğu söylenir.Kimse onun gerçek olduğuna inanmaz.Kimse onunla direk olarak çalışan, onu tanıyan ya da gören birini bilmez. Kobayashi'ye göre herhangi biri Söze için çalışabilirdi.Bilemezsin bu da onun gücüydü.Şşeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış...

Polis Şefi
:Pek sen Keyser Söze'nin varlığına inanıyor musun Verbal?

Verbal:Keaton şöyle derdi: "Tanrı'ya inanmıyorum ama ondan korkuyorum".Bense Tanrı'ya inanıyorum ama tek korktuğum şey Keyser Söze'dir.


"Bir filmdi, tamamen kurmaca, ama yine de can acıtıyor."
bu cümle ile başlıyor film. Kurmaca olduğunu bildiğimiz halde, yaşanmamış belki de yaşanmayacak olduğunu bildiğimiz halde nedense acıtır bazı filmler. Bu da öyle bir şey.
Alex'in 2 kadın arasındaki aşk karmaşasını anlatıyor ki burda kargaşa kadınlar arasındaki tercihte mi yoksa bireydeki duygularda mı bilemiyoruz. Çünkü aslında tercih edilmesi gereken seçenekler çoktan 1e indirilmiş.Birinin gelişi diğerinin çoktan gidişi olmuştur artık.
Filmin yönetmeni Christoffer Boe, oyuncuları Nikolaj Lie Kaas, Maria Bonnevie ve diğerleri... Filmin türü Romantik drama. Bu filme benzer bir örnek ver derseniz de size Eternal Sunhine filmini verebilirim. Evet, Danimarka yapımı bir Eternal Sunshine diyebilirim. Onu sevdiyseniz, bunu sevebiliteniz de yüksek demektir.
Reconstruction benim açımdan yüksek nota sahip bi film:)
----------------------
filmin girişindeki, anlatıcının konuşması iyi bir başlangıç yapar filme ki konuşma da şöyledir:

Narrator: At the beginning,it was man alone.No,he's not alone.Yet.That's the first step.The man.Laughter comes next..Woman..Love..Look at him..
We can start like that,althought this ain't how it starts.That's why you must be quiet.It's important,you must belive me.
The man goes into a bar.He sees the beautiful woman.Do they know each other?They don't seem to know each other,but...
...it's like the recognize the one another..Who knows who? Is that the beiginning or the end? This is what we're about to see..It's the beginning and the end..Love and goodbye..I know i don't need to mention it,butI'm doing it.
Remember,everything is just a movie.A creation.It hurts anyway.
-----------------------
Alex: All I know is that if you're my dream,then I am yours.
-----------------------
Narrator: The woman left. The laughter stopped. But, the man is still here. Not like that... All alone.