1990 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1990 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2012 Perşembe

Gizli Yüz

Senaryosunu Orhan Pamuk’un yazdığı 1990 yapımı bir Ömer Kavur filmidir Gizli Yüz. Direkt senaryo olarak yazılmış olsa da, senaryonun bir edebiyatçıdan çıkması ve de hikayenin başka bir kitaptaki hikayeden genişletilmiş bir senaryo olması nedeniyle bir adaptasyon olduğu da varsayılabilir. Genellikle kitaptan filme aktarımlarda, seyirci yapılan filmden memnun kalmaz. Bu memnuniyetsizliğin oluşması ise; ancak yazar-yönetmen-seyirci arasında fikir birliği sağlanıyorsa yani yazarın derdi yönetmenin derdiyle örtüşüyor ve seyircide aynı duyguyu paylaşıyorsa engellenebilir. Bu yönüyle değerlendirildiğinde Ömer Kavur zaten hep anlatmayı sevdiği hikayeleri kendi diline yakın bir şekilde anlatan yazarların kitaplarını ya da senaryolarını uyarlamıştır. Yusuf Atılgan, Selim İleri ve Orhan Pamuk arasında kabaca bakıldığında bile sezinlenebilecek bu benzerliğin, aynı şekilde seyircide de (bu yazının yazarı kişi) bulunması ortaya çıkan filmden alınan bir memnuniyet duygusunu getirir.
Sinema ne kadar görsel bir sanat olsa da gücünü senaryodan aldığı gerçeği yadsınamaz. Filmin senaryosunun öneminin üstünde bu kadar durmamın nedeni ise bu filmin genel haletiruhiyesini hikayeden ve diyaloglardan almasıdır. Her ne kadar kitap yazarın film de yönetmenin olsa da Gizli Yüz aslında Kavur’a ait olduğu kadar Pamuk’a da aittir. Kara Kitap’ı okumuş ya da Orhan Pamuk’u az buçuk bilen bir insan bu durumun zaten hemen farkına varacaktır. Hatta Pamuk’un dünyasına aşinalığı olmayan seyirci için film sıkıcı, yapay ve anlamsız olacaktır. Filmin üzerinde durduğu rüya, zaman, kendi hikayesini anlatabilmek-kendi olabilmek ve bir şeylerin arayışında olmak sorunları Pamuk’un özellikle Kara Kitap’da ve Yeni Hayat’da üzerinde durduğu konulardır. Karakterler de tam bir Orhan Pamuk karakterleridir zaten. Gizemli ve biraz gerçeküstü. Filmin hikayesinin de Kara Kitap’ın bir bölümünde meyhanede oturan insanlardan birinin hikayesinden çıktığı düşünüldüğünde filmdeki kitaba yapılmış birçok gönderme de aydınlanır. Bu nedenledir ki film bu kitap üzerinden okunduğunda anlam bulur.
Film, İstanbul’un kuşbakışı görünümünde başlar ve alttan bir ses ‘bana bir hikaye anlat demiştin’ der ve kendi hikayesini anlatır. Bu giriş ile birlikte anlarız ki; film, bize kendi olabilmek, kendi hikayelerini anlatabilmek için yol alan fotoğrafçının hikayesini anlatacaktır. Kavur için önemli olan mekan kullanımı bu filmde belki de en üst seviyede bir uyum teşkil eder. Kullanılan mekanlar 4 ayrı şekilde adlandırılır. Şehirler Şehri, Ölüler Şehri, Garipler Şehri ve Kalpler Şehri. Şehirler Şehri’nin İstanbul oluşu dışında gördüğümüz diğer yerlerin neresi olduğunu bilmeyiz. Karakterlerin de ismi yoktur. Böylelikle film gerçekle gerçeküstü arasında bir yerde durma özelliğini destekler. İstanbul’un belirliliği ise yazarın bu şehirle olan içsel bağlılığı ile de alakalıdır. Zaten filmin baş karakteri de kendi ağzıyla söyler ‘ilk önce İstanbul’a gelmek, sonra okumak’ vardır hayallerinde. Bunların da ötesinde başka şehirlerin ismini bilmememiz, aslında döngüsel olarak mekanların birbirinin aynı olmasıdır. Bir rüyanın, sonu gelmeyen paralel evrenlerin ya da değişen mekanların içinde yaşananlar, hissedilenler ve nesneler aynıdır. Saatçi dükkanı, kadının rüyasında gördüğü nesneler, Kalpler Şehri’nde saatçinin sokağında olan afiş, oynayan çocuk ve kamyon gibi öğelerin Şehirler Şehri’ndeki saatçinin sokağında da olması ve buna benzer bir yığın ufak ayrıntı değişen şehirlerin yerlerin bir önemi olmadığını gösterir. Tıpkı sürekli aynı rüyayı görmek gibi bir his uyandırır seyircide film ve hikayenin somutluktan uzak bir anlatıya sahip olduğunu gösterir. Değişen mekanlar ve insanlardan ziyade anlatılanlar, suretlerdeki hikayeler önemlidir.


Filmin edebiyatla kesiştiği noktalar sadece Orhan Pamuk ile sınırlı da değildir. Bariz bir şekilde Tanpınar esinlenmesi de vardır. Zaten Pamuk’un en çok etkilendiği yazarlardan biridir Tanpınar. Filmdeki saatçi birebir Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki saatçinin aynısıdır. Saatlerin canlılığını vurgulayıp onlara duyarlılıkla yaklaşıldığı takdirde insanın varlığını hatırlayacağı ve kederlerinden kurtulacağına dair sözleri direkt olarak kitaptaki karakterin bir yansıması olduğunun kanıtıdır. Ayrıca senelerdir çalışmayan su işlerinde bekçilik yapan adamın yine de maaş alarak bir kurumda çalışıyor görünmesi durumu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ nün kuruluşunun aynısıdır.

Gizli Yüz için düşünülenler fotoğrafçının bazı insanlar için düşündükleri gibidir. Bazı filmler vardır birçok şey anlatır, söylerler fakat film bittikten sonra bunların hiçbirini hatırlamazsınız. Fakat aklınız bir yığın düşünceyle doludur. Çok şey sezinletip anlatmasına rağmen hiçbirini hatırlamadığım ama derin bir ıssızlık duygusuna kapıldığım bir film, bir iç sıkıntısı, bir bulantı.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Umuda Yolculuk : Türkiyenin Oscarı !

1990 Akademi ödüllerinde en iyi yabancı film oscarı. Türklerin oscarı mı var demeyin, olabilirdi, tek bir farkla...
Senaryosunu Uçurtmayı Vurmasınlar filminin de senaryosunu yazan Feride Çiçekoğlu' nun yazdığı, başrollerinde Necmettin Çobanoğlu, Nur Sürer ve Piyano Piyano Bacaksız filminin bacaksızı Emin Sivas oynadığı filmde, daha refah bir hayat için Maraş'taki varını yoğunu satan bir adamın (karısı ve 7 çocuğunun arasından seçtiği bir oğlu ile), kendi tabiriyle "dağların ardındaki cennete" yani İsviçre'ye olan -bir nevi- göçlerini anlatıyor. Daha doğrusu bu göç süresi müddetince çektikleri zorlukları ve saf aldanışlarını.
Hikaye tanıdık, oyuncular ve senarist de Türk, o zaman oscar da bizim olmalı.. Ama unutulmaması gereken bir şey var. Filmin, bir ülkeye ait olabilmesi için yapımcıların o ülkeden olması gerekiyor. Özel durumlarda dış yapımcılardan destek alınır, o farklı, ama genel kural budur. Senarist Feride Çiçekoğlu belki türk yapımcılara beğendiremedi senaryosunu, belki de kendisi istemedi bunu bilemiyorum. Fakat şu gerçeğin farkındayım, bir oscar ödülünü kazanmamıza belki de ramak kalmıştı.
Aynı film, aynı kalitede, aynı oyuncularla bir türk yönetmen ve yapımcı tarafından çekilseydi, yine oscar kazanılır mıydı? Sanmıyorum. Bu sanmayışımı "Amerikalıların tek bir hedefi var, Türkiye'yi yoketmek" gibi aşırı komplocu bir düşünce ile de söylemiyorum. Filmin ödüller ve festivallerdeki başarısının en önemli nedeninin tanıtım olduğunu düşündüğümden söylüyorum.
İsviçreliler de bu işi iyi yapmışlar olsa gerek ki oscar Türklere değil, onlara sayıldı.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Ne kadar sıkı dostsunuz?


En iyi arkadaşınız için en fazla neler yapabilirsiniz? ölmek? öldürmek?
Hiç en iyi arkadaşınızı ispiyonlanız mı? en iyi arkadaşınız tarafından vuruldunuz mu peki?
geçin bu saçmalıkları.. filmi izleyin.. Piskopat abimiz Joe Pesci ' nin tadını çıkarın bu filmde :)
--------------------
Tommy DeVito: Just don't go busting my balls, Billy, okay?
Billy Batts: Hey, Tommy, if I was gonna break your balls, I'd tell you to go home and get your shine box.
--------------------
Jimmy Conway: What's the fuckin' matter with you? What - what is the fuckin' matter with you? What are you, stupid or what? Tommy, Tommy, I'm kidding with you. What the fuck are you doin'? What are you, a fuckin' sick maniac?
Tommy DeVito: How am I meant to know you're kidding? What you mean, you're kidding? You breaking my fuckin' balls?
Jimmy Conway: I'm fuckin' kidding with you! You fuckin' shoot the guy?
Henry Hill: He's dead.
Tommy DeVito: Good shot. What do you want from me? Good shot. Fuckin' rat anyway. His family's all rats. He'll grow up to be a rat.
Jimmy Conway: You stupid bastard, I can't fuckin' believe you. Now, you're gonna dig the fuckin' thing now. You're gonna dig the hole. You're gonna do it. I got no fuckin' lime. You're gonna do it.
Tommy DeVito: Who the fuck cares? I'll dig the fuckin' hole. I don't give a fuck. What is it, the first hole I dug? Not the first time I dug a hole. I'll fuckin' dig a hole. Where are the shovels?
--------------------