dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

En sevdiğim dizilerden ikisi olan Breaking Bad ve Better Call Saul dizilerinin yapımcısı Vince Gilligan, yeni bir yapım ile gündeme sert bir giriş yaptı; Pluribus. Bu kez suça ve ahlaki çöküşe değil, kitlesel-bütünleşik mutluluk ile özgür iradenin çatışmasına yöneliyor. Bunu da kıyametvari mutlak bir sona doğru yol alacak şekilde yapıyor. Ancak Pluribus basit bir kıyamet hikayesi değil. Kötü görünen bir sonun aslında iyi, iyi görünen bir düzenin aslında korkutucu olabileceğini bize düşündürtüyor. 


Dizi, bilim insanlarının uzaydan gelen ve tekrar eden bir sinyali fark etmesiyle başlıyor. Her türlü varyasyon deneniyor ve en son bu sinyalin bir RNA tarifi içerebileceği düşünülüyor. Tarifin olası bileşenleri fareler üzerinde aylarca deneniyor ama farelerde bir değişiklik gözlenmiyor. Taa ki farelerden biri labte çalışan bir kadını ısırana kadar. Bir süre garip bir tepkimeden sonra normale dönen insanlar diğer insanlara da bu garip virüsü bulaştırma peşine düşüyor ve neticede kısa sürede tüm insanlığa bulaşıyor. Bu virüs, bulaştığı tüm insanlığı tek bir kolektif bilinç haline getiriyor. Tüm bilgilerin tek bir havuzda toplandığı ve herkesin o havuzdan faydalandığı 'all in one' durumu. Ancak 13 kişi müstesna. Ve bu 13 kişiden biri de başrolumuz Carol Sturka.

Carol Sturka (Rhea Seehorn), romantik-fantastik kitaplar yazan, mutsuz, içine kapanık, kendi eserlerinden bile nefret eden, şöhretini ve kendi okurunu küçümseyen öfkeli bir yazar. Virüsün henüz yayılım gösterdiği zaman, anlam veremediği o kaosun içinde hayat arkadaşı olan Helen'i (Miriam Shor) de kaybediyor. Olan biteni anlamlandırdıktan sonra buna sebep olanlardan nefret etmek için bir sebebi daha olmuş oluyor bu sebeple. 

Carol bu olaydan etkilenmeyen diğer 12 kişiyle görüşmek istiyor. İngilizce konuşan 6 kişiyle görüşüyor da. Ancak diğerlerinin bu durumdan çok da rahatsız olmadıklarını fark ediyor. Hiçbirinin bu geçiş esnasında yakın ailelerini ya da sevdiklerini kaybetmemiş olmasından belki de, hepsinin keyfi yerinde. 3.bölüm sonu itibariyle olaylar şimdilik bu kadar. Peki nereye kadar gidebilir? Ve şu ana kadar olanın anlamı ne? 3 bölüm sonunda akla gelen 2 soru bu.


İlk olarak dizinin ne kadar sürebileceği ihtimalini konuşalım. Henüz 3 bölüm yayınlandı. Ama yapımcısının vermiş olduğu bir güven var. Yine de beni heyecanlandıran en son bilimkurgu dizisi olan The Peripheral'in ikinci sezonunun iptal edilmesinden sonra buna da temkinle yaklaşıyorum. Her ne kadar Apple Tv ile ikinci sezon için anlaşılmış olsa da ve yine her ne kadar yapımcı Vince Gilligan 'elimde 4 sezonun senaryosu hazır' dese de, artık çabuk sıkılan izleyiciyi 4 sezon dizide ilgiyle tutmak eskisi kadar kolay gözükmüyor. Neticede süreçte aldığı keyfi unutup 'itibar sonadır' diye Lost ve Game of Thrones dizilerini harcamış bir kitle var karşında.

Gündeme biraz yoğun giriş yapmış olmasının 2 sebebi var. İlki tabi ki yapımcısı Vince Gilligan. Boşu yok denecek kadar az ve sadık bir kitle oluşturmuş vaziyette. İkincisi ise dizinin bütçesi ve tanıtımı için harcanan miktar. bölüm başına 15 milyon dolarlık bir bütçe alıyor Vince Gillian. Tanıtım filmleri ve pano reklamlarının ne kadarı kendisinden ne kadarı Apple Tv tarafından karşılanıyor bilmiyorum ama Amazon Amerika'da da bu dizinin yayınlanıyor oluşu bu bütçenin oldukça fazla olduğunun da bir göstergesi konumunda. Özetle, puanı azalarak gerileyecek bir yapım diyerek tahminimi buraya not düşmüş olayım.


İkinci konuya, ne anlatmak istediği mevzusuna gelecek olursak, burada çeşitli tahminler var. Akla ilk gelenin bunun bir Yapay Zeka, hatta Chat GPT eleştirisi olduğu. Değişime uğramayan 13 kişiye tahsis edilen asistanların (ki baş karakterimiz Carol'a tahsis edilen de yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Zosia (Karolina Wydra) ) sürekli gülümseyerek ve her konuda yardımcı olarak yaklaşması. Kolektif bilincin Carol'a  her istediğini vermesi, gereksiz derecede olumlu yaklaşması, tehlikeli bir şey istese dahi (ki el bombası bile tedarik ediyorlar) 'evet' denmesi, yanlış anlama korkuları üzerinden sürekli özür dilemesi konuyu Chat GPT'ye benzeten diğer unsurlar. Hatta bu virüsü kapan 6 yaşında bir çocuğun, dünya üzerinde bulunan tüm bilgilere vakıf olması da, Chat Gpt'ye erişimi olan herkesin aslında her şeye vakıf olma durumuyla eşleşiyor. Ancak dizinin yaratıcısı Vince Gillian, bu dizi fikrinin 10 yıl önce oluşmaya başladığını, o yıllarda 'yapay zeka' kavramı hayatımızda olsa da, Chat Gpt'nin henüz var olmadığını ısrarla söylüyor.

Giriş kısmında bahsettiğim, "kötü görünen bir sonun aslında iyi; iyi görünen bir düzenin aslında korkutucu olabileceği" düşüncesinin oluşması da bu sebebe dayanıyor. Bilim dünyasında ve sinemada yapay zeka kavramı hep feci son ile bitiyor. Terminatör'de Skynet, Matrix'te makinalar hep bizim sonumuzu getirdi, bizi karanlığa ve karamsarlığa mahkum etti. Ancak burada mutluluğu vaadeden bir yapay zeka formuyla karşı karşıyayız. Bunun için de bir takım bedeller ödememiz gerekiyor elbet, o da özgür irade.

Cümlenin diğer kısmı da bu noktada karşımıza çıkıyor. Özgür irademiz olmadan o mutluluğun bir anlamının olmayacağı düşüncesi. Kısacası mutluluk vs özgürlük çatışması oluşturuyor. Mutluluk ile özgürlük karşı karşıya geldiğinde hangisi daha değerlidir? Diziye romantik yaklaşanlar bu soruya cevap olarak özgürlük diyecektir. Ama kendileri hali hazırda özgür iken mutsuzluktan da dert yanacaktır. Mutluluğu tercih edenler de hali hazırda zaten teslim oldukları ve ne yazık ki kurtulamayacakları bu sistemde en azından mutluluğu tadalım konusunda uzlaşanlar olacaktır. 


Kolektif Bilinç vs Vahdet'i Vücut

Olayı bilim kurgudan çıkarıp fantastik ölçüde de okuyanlar olabilir. Dizideki kolektif bilincin 'tek' olması akla bazen İslam tasavvufundaki Vahdet-i Vücut kavramını da akla getirmiyor değil. Vahdet-i Vücut, varlığın birliği anlamına geliyor. Yani mevcudiyeti olan her şeyin tek bir varlıkta bulunması. Pentegram'ın Bir adlı şarkısında da dediği gibi "bu dünyada gördüklerinin, hepsi bir hepsi haktan." Pluribus dizisinde gerçekleşen olay da bir bakıma bunu taklit eden bir biçim gibi duruyor. Ancak aralarında ziyadesiyle farklar var. Öncelikle Pluribus'un birliği bulaşıcı iken Vahdet-i Vücut irade üzerinedir. Bilinçli bir yönelimdir. İkinci bir uyuşmazlık ise Pluribus'ta bireyin ölümüdür. Bir olmak adına bireyin öldürülmesi, kendinden vazgeçmesi vardır. Vahdet'i Vücut'ta ise bir olmak kişinin kendisine daha çok benzemesini ifade ediyor. Bir olmak, tüm varoluşun tek bir hakikatte, tek bir olay karşısında irade koyup birleşmesi anlamına geliyor. Uzaylıların istilasına karşı bir olmak daha belirgin bir benzerlik oluşturabilirdi mesela. Bu nedenle dizideki birlik kavramı, metafizik bir bütünleşme değil, insanın kendinden vazgeçmeye zorlanması şeklinde ele alınıyor ve tamamen Vahdet-i Vücut'tan ayrışıyor. 


Son söz olarak söylemek istediklerimi de derleyip yazıyı sonlandırayım. Pluribus'a başlamak için her daim bilim kurguya aç ve açık olan benim gibilere fazla bir neden sunmaya gerek yok. Ancak ilk bölümde yaratılan gerilim ve gizem, ikinci ve üçüncü bölümde yerini komediye bırakıyor. Bu yoldan gittiğinde karşımızda The Good Place gibi bir dizi bulabiliriz ve bu da büyük beklentiyle başlayan sadık kitleyi diziden uzaklaştıracaktır. Komedi dizisi arayan kişiler de ilk bölümün gizemi yüzünden zaten uzak durduğundan dizi sahipsiz kalma sorunuyla yüzleşebilir. Tek güvencem ise 4 sezonun senaryosunun hazır olduğunu söyleyen Vince Gilligan. Dizinin komediye evrilmesi izleyiciden çok, senarist olarak kendisini sıkacağından bu konuda bir hamle yapmıştır. Bekleyip göreceğiz. 


HATIRLATMA: Son yazıdan (30/10/25) bugüne (17/11/25) 245'i ateşkesten sonra olmak üzere 953 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !


Yıl 1987...5 bölümlük mini dizi olan ve Faik Baysal'ın aynı isimli tiyatro eserinden uyarlanan Kavanozdaki Adam, o dönemin teknoloji ve estetik kısıtlarına rağmen ortaya konmuş bir eser. Düşünün ki televizyonda tek bir kanal var. Ama o kanalda beyin nakli üzerinden felsefe, kimlik, hafıza, benlik, sınıf ve iktidar gibi konular konuşuluyor. Tek kanaldan çoğulculuk fışkırmış. Şimdilerde ise bin kanalda tek ses çınlıyor. 



Özetle dizi; barış üzerine eserleri bulunan ünlü yazar Semih Şerifoğlu (Ahmet Mekin) beyninde tümör olduğunu öğrenir. 5 ay biçilen ömrü uzatmanın tek yolu Prof. Kenan Aksal'ın (Metin Serezli) kendisine önerdiği beyin naklidir. Önce "Beyin nakliyle hayatta kalan ben olmayacağım, nakledilen beyin olacak" diyerek kabul etmez. Daha sonra kabul eder ve kendisine zıt birisinin; eğitimsiz, köylü, kan davasında vurulmuş Mehmet'in beyni nakledilir. Ve bu sayede birbirine zıt bu iki karakterin sınıfsal çatışmasını tek bir bünyede görürüz.

Dizinin yönetmeni Mesut Uçakan'ın bir gazeteye verdiği röportajda;
"Biz orada bir kol, bir böbrek naklinden söz açmadık. İnsanın ve giderek cemiyetin hayatına hakim olabilecek, çok daha ürpertici neticeler doğurabilecek bir hadise üzerinde durduk. Tarihte bizim insanımıza yepyeni bir kimlik adapte edilmeye çalışılmıştır. Direkt batıya yönelik, batının insan tipine yönelik bir kimlik adapte edilmeye çalışılmıştır. Oysa doğu insanıyla, Müslüman prototiple batının kefere insan tipi birbirine zıttır." dediklerinden de anlaşılacağı üzerine dizinin, bir beynin başka bir bedende varoluşu üzerine getirdiği sorular sadece teknik ya da felsefi değil, aynı zamanda sosyololik bir metaforu da barındırıyor.

Dizideki Semih-Mehmet ikiliği üzerinden yürütülen 'kimlik' ve 'hakikat' meselesi, bugün çok daha geniş bir bağlamda ele alınabilir. 1980'lerin Türkiye'sinde, darbe sonrası yaşanan siyasi travmalar, kimlik krizleri ve modernleşme sancıları Kavanozdaki Adam'da beden/bilinç arasında simgeleşirken, bugünün Türkiye'sinde benzer sorunlar dijital kimlikler, yapay zekalar, gözetim kapitalizmi eşliğindeki yapay profiller düzleminde ortaya çıkıyor. Ancak bu sorulara sanatsal düzlemde verilen tepkiler ne yazık ki bünyemizde bulunmuyor. Sanki medya kanalları çoğaldıkça cesaret azaldı, ekranlar büyüdükçe hikayeler küçüldü. 

Bugünün dizilerinde beyin nakli değil, en fazla kalp çarpıntısı var. Karakterler genellikle baba parası, yarım kalan aşk, zenginin fakire aşkı üçgeninde dönüyor. Ya da mafya babası olup aynı zamanda romantik erkek olma başarısı gösterebilmiş erkekler doluşuyor. Çünkü kitle çok derine girerse boğulabilir diye korkuluyor. Halbuki Kavanozdaki Adam, izleyiciyi direkt okyanusa atıyor: "Al düşün bakalım".


Yapımsal ve oyuncu bakımından irdeleyecek olursak, yazının başında da dediğim gibi, teknolojik ve estetik kısıtlara takılmış bir dizi. Yapımsal ve anlatımsal eksiklikleri olsa da oyunculukları -ki özellikle Ahmet Mekin'in oyunculuğu- ile günümüzde bile hala izlenebilir bir yapım. Ancak bu vakte kadar değindiğim mesele de yapımın neyi nasıl anlattığından ziyade, denenen fikirsel yelpazenin genişliği. 

Yazıya, hastalığı sonrası yanına gelen kızı Nazlı'ya Semih'in şu sözleri ile son vereyim:
"Nasıl anlatsam bilemiyorum. Ne yazık ki her şey izaha gelmiyor. Bak Nazlı, bir yolda olduğunu düşün. Upuzun, hiç bitmeyecek sandığın bir yolda. Bir gün aniden yol tükeniveriyor ve önün uçurum. Dehşetle, korkuyla geri kaçmak istiyorsun, fakat bir de bakıyorsun ki yıllardır kat ettiğin yol ortada yok. Kala kalıyorsun ve nefesin daralmaya başlıyor. Derken bir cam kavanoz içerisinde olduğunu fark ediyorsun. Yıllarca bir cam kavanoz içinde boşu boşuna dolandığını.. Çaresiz,hava bitecek ve nefes alamayacaksın. İşte o an öleceksin sanıyorsun. Ölecek ve yok olacak, rahata, ebedi rahata kavuşacaksın. Ama ölmeyeceğini fark ediyorsun Nazlı. Artık nefes alamamanın ölmek demek olmadığını fark ediyorsun. Anlıyorsun değil mi? Sadece kavanoz! Kavanoz parçalanıyor, o kadar."

Black Mirror dizisinin 7.sezonunun ilk bölümü olan Common People (Sıradan İnsanlar) bölümünü, transhümanist düşünce bağlamında ele almak gerekiyor. Bölüm, insan zihnine dijital bir ortamın ortak edilmesi yoluyla, kişinin ömrünün uzamasını konu alırken, aynı zamanda bu sürecin sınıfsal eşitsizlikler ve dijital kapitalizmle olan etkileşimini de sorgulamakta."Benim bedenim, benim kararım" sözü, "benim zihnim,senin kararın"a nasıl dönüşüyor, izleyelim.


Bu bloga gelmişseniz Black Mirror dizisinin ne minvalde bir yapım olduğunu biliyor olmalısınız. O sebeple öncelikle transhümanizm kavramını basit ölçekte izah etmem daha iyi olacaktır.
Transhümanizm; insanın zihinsel, fizyolojik, psikolojik sınırlarını teknoloji yoluyla aşabileceğini savunan ütopik bir düşüncedir. Bunun için de yapay zeka entegreli beyin bilgisayarları (nam-ı diğer bill gates'in bize taktığı çipler), biyo-teknolojik organlar araç olarak kullanılıyor. Biyo-teknolojik kısmı ile siborg düşünceye benzer sanılsa da birbirlerinden farklı olgulardır. Siborg düşüncede, insan bedeninin daha çok biyolojik açıdan teknolojiyle dönüştürülmesi ve bu sebeple bir tekilcilik (singularity) oluşturulması düşünülürken; transhümanizm, insanın teknoloji sonrası geçirmesi gereken bireysel bir evrim noktası olduğu düşüncesidir. Belki de siborga giden yolun öncüsü de olabilir. 

Şimdi de Common People bölümünü ufaktan özetleyeyim. Baş rollerinde Mike (Chris O'Dowd) ve Amanda (Rashida Jones)'nın yer aldığı bu yapım, minimal bir prodüksiyon ile bizlere distopik bir gelecek tasavvurunda bulunuyor. Amanda, ameliyat edilemez bir beyin tümörü nedeniyle komaya girince, Kocası Mike, kendisine Rivermind adlı şirketten sunulan bir teklifi kabul ediyor. O teklif; karısının beynini buluta yükleyecek bir abonelik hizmeti. Ve bu sayede Amanda ameliyattan sağ çıkabiliyor ve aboneliğin avantajları(!) ile dolu yeni hayatına başlıyor. 

Transhümanist düşünce, insanın sınırlarını aşmasında teknolojiyi bir evrim aracı olarak görmekte diye iki paragraf yukarıda bahsetmiştim. Bunu da, bilinci bedenden ayırıp, zihni (dolayısıyla benliği) ölümsüzleştirerek yapar. (Bu düşüncenin en güzel işlenildiği filmlerden biri Johnny Depp'in baş rolünde oynadığı Transcendence'dir). Teorik olarak kulağa hoş geliyor. Ancak Common People bölümü, bize bunun gerçek kapitalist dünyada nasıl işleyeceğine dair sağlam bir tokat atıyor. 


Bu teknolojik sisteme ücretsiz olarak abone edilen Amanda, bir ilkokul öğretmeni. Kocası Mike ise düşük gelirli bir çalışan. Ancak hizmetin ücretsiz olması, Amanda'yı bir reklam panosuna dönüştürüyor. Tıpkı ücretsiz Youtube videosu izlemek, Spotify'da müzik dinlemek gibi. Gündelik konuşma esnasında, konuşulan konuya bağlı olarak, birden bire araya bir ürün reklamı sıkıştırıyor Amanda. Ve bunu yaparken hiçbir şeyin farkında bile olmuyor. Amanda'dan 'sütlü kahve' reklamı dinlemek için yanından geçerken ona 'kahve' demeniz yeterli. Reklam panosu olmak da kesmiyor, sistemde bilinciniz için ayrılan kısım, siz uykudayken başka işler için kullanılıyor. Bu da Amanda için daha fazla uykuda bekleme süresi anlamına geliyor.

Düşük pakette reklamlarla konuşan bir bilinç, orta pakette biraz daha özgürlük. Ama daha fazlası için elbette bir Rivermind Plus paketi mevcut. Bu paket ile reklamsız konuşabilir, belirttiğiniz konumdan uzaklara seyahat edebilir, doğum yapabilir, daha az uyku ile daha dinç dolaşabilirsiniz. Şimdilik...
Şimdilik diyorum, çünkü yeni ihtiyaçlar ve gelişmeler oluştukça paketin sonuna bir "plus" ibaresi daha eklenecek ve biraz daha fazla ödeme yapmanız istenecek. Bu durum, teknolojiyle bedenin ötesine geçmenin özgürleştirici değil, yeni bir ekonomik bağlılık unsuru olduğunu ortaya koyuyor. Teknolojik ölümsüzlük fikri, sınıfsal ayrımcılığın dijital uzantısı haline geliyor kısaca.

Abonelik modellerinin yaygınlaştığı, dijital hakların kullanıcı sözleşmeleriyle pazara çıkarıldığı bu çağda, Common People bölümü, transhümanist ütopyaların nasıl da distopik senaryolara dönüşebileceğini göstermesi açısından önemli. Bilincin dijitalleştirilmesi, teorik olarak insanı fiziksel kırılganlıklardan koruyabilir, ancak sonrasındaki süreç kapitalist düşünceyle ilişkilendirildiğinde insan zihni bile metalaşır. Tüm bunlara rağmen bilincini kurtarabilirsin elbette, ama aylık ücretini ödemeyi unutmaman şartıyla. 

( Son olarak da Common People isminin bana çağrıştırdığı şarkıyı da şuraya bırakayım. Pulp - Common People )

The Handmaid's Tale dizisi evreninde Gilead Cumhuriyeti, ABD'nin yerini alan radikal Hristiyan temelli totaliter bir rejimdir. Rejimin yegane amacı; kitlesel kısırlığın olduğu bir dünyada, doğurganlığa hala sahip olan kadınları üreme köleliğine zorlayarak nüfusu devam ettirmek. Ama içlerinden bir kadın çıktı ve şunu dedi: "Ben senin varoluş gerekçen değilim."


8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadın hakları için verilen mücadelelerin anıldığı ve kadınların toplumsal, siyasi ve ekonomik alanlardaki kazanımlarını kutladığı bir gündür. Sovyet ülkerinde resmi tatil olarak dahi kutlanıyor. Ancak bu gün, sadece kutlama değil, aynı zamanda dünya genelinde süren cinsiyet eşitsizliklerine ve baskılara dikkat çeken bir farkındalık günü. İşte bu noktada The Handmaid's Tale dizisi toplumsal farkındalığın önemini anlatan bir anlatısıyla kendisini öne çıkarıyor. 

Margaret Atwood'ın aynı isimli romanında uyarlanan dizi, kadın bedenin nasıl sistematik şekilde denetim altına alınabileceğini anlatan çok katmanlı bir hikayeye sahip. Gilead Cumhuriyetinin baskıcı rejiminde, hala üreyebilen kadınlar zorla "handmaid" olarak atanıyor ve sadece çocuk doğurmak için kullanılıyor. Bu basit bir düşünce ile distopik bir hikaye gibi duruyor. Yapımı izlerken 'bu biraz aşırı değil mi?' diye bir soru geliyor akıllara, ama hiçbir şeyin bu kadar aşırılıkla başlamayacağı, suyun zamanla ısıtılıp kaynatılacağını bilince de oluru var diyebiliyoruz bu hikayeye. 



Dizideki kırmızı handmaid kostümleri, bizim ülkemizde değilse de bazı yerlerde kadın protestolarında bir direniş sembolüne dönüştü. Kürtajı kısıtlayan yasaları protesto etmek amacıyla Teksas ve Washington'da düzenlenen eylemlerde bu kostümler kullanıldı. Aynı şekilde Polonya'daki benzer amaçlı eylemlerde de kullanılan ve simgeleşen kıyafetler yine The Handmaid's Tale dizisi kostümleriydi. Ancak ülkemizde bu akım pek benimsenmemiş gözüküyor. Bunun başlıca sebebi The Handmaid's Tale dizisinin, kıyafetleri ülkemizde popülerleşen Squid Game ve La Casa De Papel gibi Netflix platformunda yayınlanmıyor oluşu ve bu yüzden ülkemizde çok takip edilen bir yapım olmamayışıdır. Bir diğer sebebi de 8 Mart Kadınlar günü eylemlerinin, enleminden çıkıp kadın hakları yerine daha çok cinsiyet hakları rolüne dönüşmesi olabilir. 

Oysa dizi/kitap, kadın hakları özelinde oldukça güçlü mesajlar barındırıyor. Dizi, kadınların elde ettikleri hakların hiçbir zaman garantide olmadığını ve hakların korunması için mücadelenin sürekliliğini vurguluyor. Bunun yanında, baskıcı sistemlerin yavaş yavaş kurulduğunu ve insanlar sessiz kaldığında nasıl normalleşebileceğini gösteriyor. Sessiz kalınan küçük hak ihlalleri zamanla büyük toplumsal meselelere dönüşebilir. 

Dizi aynı zamanda kadın dayanışmasının önemi de vurguluyor. Kadınlar birbirlerini desteklediklerinde mevcut totaliter rejime karşı daha güçlü durabiliyor. İçlerindeki tek bir aykırılık bile, tüm kazanımların yok olmasına sebep olabilir ki günümüzde de kadın haklarına en çok zarar veren seslerin, yine kadın sesi olmasına şahit oluyoruz. 

2017 yılında Trump'ın ilk dönemi esnasında yayınlanmaya başlayan dizi 5 sezonu geride bıraktı ve 2025 Nisan'ında 6. sezonunu da yayınlayarak final yapmayı düşünüyor. Başladığı yere geri dönerek, yine bir Trump döneminde. Ve üstelik bu seferki Trump daha sert ve bu yüzden bu kostümleri en azından ABD'deki eylemlerde görmeye devam edeceğiz gibi duruyor. 

Yazıyı bağlamak gerekirse, The Handmaid's Tale, kadın haklarına dair güçlü bir uyarı niteliğinde bir dizi. Çoğumuzun İstanbul Sözleşmesini unuttuğu bir ortamda bu dizi bizlere, kazanılmış hakların bir anda hızla kaybedilebileceği, sessizliğin ve kayıtsızlığın baskıcı sistemleri güçlendirebileceği ve tüm bunlara yalnızca kadın dayanışmasının engel olabileceğini hatırlatıyor. 6 sezonluk diziye ya da ülkemizde Damızlık Kızın Öyküsü adıyla satılan 380 sayfalık kitaba göz atmakta fayda var.

Matt Reeves'in yönettiği ve Robert Pattinson'ın başrolde oynadığı 2022 yapımı The Batman filminden alınan bir yan hikayenin ana hikayeye dönüştürülmesiyle oluşturulan bir dizi The Penguin. Dizi, Batman olmadan Gotham'ın karanlık suç dünyasını bizlere sunarken, merkezinde yine filmde olduğu gibi Colin Farrell'ın canlandırdığı Oswald Cobblepot, namıdiğer Penguen, yer alıyor. Dizinin en büyük çekiciliği ise bir HBO yapımı olması.


Henüz tek bir bölümü yayımlanmışken bir diziye kefil olmak riskli evet, ancak buna cesaret edebilmek için bazı sebeplerim var. Öncelikli sebebim yukarıda da yazdığım gibi bir HBO yapımı olması. Her dizi açılışında karşınıza çıkan HBO introsundan sonra ya bir Sopranos jingle ı bekliyorsunuz ya da GOT. Bu beklenti, beğeni algılarının açılmasına neden oluyor. Diğer etkiler ise dizinin yönetmenliğinde. Serinin 2022 yapımından yola çıkılarak hikayeleştirildiği için sinematografik açıdan filme sadık kalınmaya çalışmış diyebiliyoruz. Çalışılmış diyorum, çünkü filmin yüksek bütçeli görsel zenginlikleri dizide bir nebze daha sınırlı, yani daha ucuz. Ve son etken de Colin Farrell. Ona birazdan daha geniş değineceğim.

The Penguin'in hikaye anlatımı, klasik olmuş, bir kahramanın yükselme ve güç mücadelesi anlatısına dayanıyor. Colin Farrell'in canlandırdığı Oswald Cobblepot, Gotham'ın suç dünyasında kendisine yer açmaya çalışırken, diğer yandan kişisel trajedileri ve eksiklikleri ile de mücadele ediyor oluşunu izleyeceğiz. Suç camiasında kendisine yer edinmeye çalışma hikayesinindeki gangster havası bize yer yer The Sopranos havası da verecek gibi gözüküyor. Ama bu konudaki şahsi hırsını daha çok Ferry dizisine benzettim. En azından ilk bölüm için.

Filmin hikayesi özetle: Gotham'ın en kötü şöhretli ailesinin lideri Carmine Falcone öldürülünce yerine uyuşturucu bağımlısı oğlu Alberto Falcone'nin geçmesi bekleniyor. Ancak uzun yıllar Carmine Falcone'nın yanında çalışmış biri olarak Oswald Cobblepot artık sahneye çıkma kararı alıyor ve Alberto Falcone'yi saf dışı bırakıyor. Bu kez de hiç beklemediği şekilde Alberto'nun kız kardeşi Sofia Falcone ile olan güç mücadelesi çekişmesine taraf buluyor kendisini. Tüm bunlara ek olarak Oswald Cobblepot (The Penguin) in karakter gelişimine sebep olan etkenlere annesi üzerinden değinilecek gibi de duruyor. Ama annesiyle olan ilişkisine bakılırsa The Sopranos'taki gibi anne-oğul çekişmesinin tersini izleyeceğiz gibi. En azından bu hikayede anne suçlu değil.


Colin Farrell makyajın ardında adeta kayboluyor. Bilmesem asla tahmin edemem kimin olduğunu. Yüzünü gizlemiş ama oyunculuğu ayan beyan ortada. Performansı fiziksel dönüşümünün ötesine geçiyor. Acımasız, hırslı ama aynı zamanda kırılgan bir karakteri bize fazlasıyla sunuyor bu oyunculuğuyla Colin Farrell. Bu kalın maskenin bazı jest ve mimikleri gizlemesi karakteri daha betonarme yapıyor. Eğer kasıt buysa ok, ama değilse Colin Farrell mimikleri maskenin altında ziyan oluyor demektir. Sofia Falcone'yi de Cristin Milioti canlandırıyor. Bu ikilinin karşılıklı sahneleri, dizinin en gerilimli ve önemli anlarını oluşturuyor şimdilik. 

Genel olarak iyi yapımın bizi beklediği kanısına hakimim. İyi oyunculuk devam edecektir, hikaye de iyi devam ederse seneye birkaç Emmy süpürür. Bekleyip göreceğiz. En azından birkaç bölüm daha.


29 Ağustos tarihi Terminator severler için önemlidir. 29 Ağustos 1997 tarihinde Skynet ele geçirdiği sistem ve akıl ile tüm dünyayı atom bombasına boğmuş ve dünyadaki makine egemenliğini başlatan The Judgment Day'i insanlığa yaşatmıştı. Dün, yine bir 29 Ağustos tarihinde Netflix, Terminator severlere bir hediye sundu; Terminator Zero. Tokyo'da geçen; farklılıklarıyla, güzellikleriyle ve de olmamışlıklarıyla bir Terminator animesi. 



1984 yılında James Cameron Terminator'u vizyona sokarken gelecekteki felaket varsayımını çok yakın bir tarih olan 1997'den yana kullanmıştı. O günlere ulaştığımızda henüz tuşlu cep telefonları bile yaygın olmamıştı. 2024,2035 gibi tarihlerde de olası gözükmeyen hikaye işlenmişti. O yüzden fütüristik yapıdan despotik bir yapıya evrildi kimimizce. Ve günümüze kadar çekilen tüm Terminatör serisi yapımları bu tarihler arasında sıkıştı. En önemlisi John Connor ve Sarah Connor karakterlerine sıkıştı. 

Terminatör Zero, bu sıkışmışlığı zaman yolculuğu paradoksunu işleyerek aşıyor. Yani şu ana kadar izlediğimiz serilerde geleceği, hep bir geçmişe yolculuk yapan insanlar ile kurtarılması işlenmişti. Ancak zaman yolculuğu paradoksunda geçmişe gidip değişimler yapsak bile, kurtardığımız gelecek bizi geçmişe yollayan olmayacak, geçmişte yaşayanların alternatif geleceği olacak. 

Hikayesine gelecek olursak; Tokyo'da yaşayan Malcolm adlı bilim insanı, Amerikalıların sahip olduğu Skynet'in birgün insanlığa ihanet edeceğinden emindir ve ona rakip olması için kendi yapay zekasını yaratıyor; Kokoro. Zamanı gelip Malcolm'un da tahmin ettiği gibi 29 Ağustos 1997'de Skynet tüm dünyayı atom bombasına boğunca, Kokoro yardım etmek ve Skynet ile mücadele etmek için kendisinin artık "online" edilmesini istiyor. Çaresizlikten de olabilir, kendi yarattığı yapay zekanın ahlaki olgusunun sağlamlığına olan inancından da olabilir, Malcolm bu isteği kabul ediyor ve Kokoro'yu online hale getiriyor. Ne oluyorsa bundan sonra oluyor.


Yapımda orijinal seriye ithaflar görmek mutlu ediyor. Yine geçmişe gönderilen kötü terminatörün polis kıyafeti giymesi bize Terminator T-1000 i hatırlatıyor. 3-5 mini göndermeyle gönlümüzü hoş etse de genel itibariyle bekleneni verdiğini söyleyemem. İlk sezon için böyle. Yani evet, izlenme olarak beklentiyi karşılarsa ki umarım karşılar, serinin devam sezonları olacak gözüküyor. Diğer türlü zaman paradoksuyla kendisine koca bir yeni alan açmış olmanın bir anlamı yok. John Connor'dan devam edip geçebilirdin. 

Son sözüm Netflix'e. Netflix altyazı kısmında bocalamış. Seslendirme dili olarak Japonca ve İngilizce var. Altyazı da ise Türkçe seçeneği mevcut. Ancak Türkçe altyazının ne arkadan gelen ses ile bir uyumu var ne de sahne ile. Karakterler sustuklarında bile önünüze bir altyazı metni düşebiliyor alakasız şekilde. Dili olanlar için ingilizce altyazılı izlemelerini tavsiye ediyorum. 

1650li yılların Edo dönemi Japonya'sında Avrupalıların insandan aşağı, hatta yuvarlak gözlerinden ötürü köpek olarak görüldüğü dönemde, bir Avrupalının annesine tecavüz etmesi sonucu melez doğan ve Japonya'da bulunmayan o mavi gözleriyle bu melezliği kolayca ifşa edilen, küçükken akran zorbalığı yetmezmiş gibi büyüyünce de toplum zorbalığına maruz bırakılan bir insanın intikamına hazır olun. Uğruna canavarlaştığı bu intikam için nefret tek başına yeterli değildi. Bir malzeme daha gerekiyordu. O da ihanet ile zehirlenmiş bir aşk. Tüm bunlar bir araya gelince Netflix'in son dönemde yaptığı en iyi yapım karşımıza çıkmış oluyor.


Ekim ayında Pluto dizisini izlediğim için Netflix Kasım boyunca bana Blue Eye Samurai'ı önerip durdu. Klasik netflix algoritması diyip geçiştirdim. Yeni bir diziye başlamak sağlam bir cesaret gerektiriyor günümüzde. Bu yüzden sevileni tekrar izlemek daha kolayıma geliyor. İkinciye başladığım Seinfeld in 9 sezonluk serisi de bitince düştüğüm boşlukta tıklayıverdim Blue Eye Samurai'ı. Henüz ilk 10 dakikasında beni almıştı içine. Kill Bill sever biri olarak o kılıçların çıkartıp oraya buraya fışkırttığı kanlar diziye devam etmeme yeterli bir doneydi. Kurdun dişine kan değmişti artık. Ama içeride bundan daha fazlasını buldum.

Dizi 1650li yılların Edo dönemi Japonya'sında geçiyor demiştim girişte. Bu dönemi biraz açmak gerekiyor. Edo dönemi, 1603-1868 arası Japonya'da hüküm süren Tokugawa şogunluğunu içeren dönemdir. Bu dönemin başlıca özellikleri başkentin Tokyo'ya taşınması ve ülkenin kapanmacı politika izlemesidir. Edo dönemi 1850lerde ülkeye gelen Amerikalıların ülkeyi önce ticaret sonra kültür ve din ile dış dünyaya açmasıyla son buldu. İşte bu dönüşüme kadarki kapalı süreçte içeride bulunan Avrupalı sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadardı. Mecazen değil, tam olarak 4 kişi.

Dizimizin baş karakteri mavi gözlü samuray Mizu'nun annesi ülkede bulunan o 4 Avrupalıdan birisi tarafından tecavüze uğramış. Melezliğin nişanesi olan o büyük mavi gözleri yüzünden çocukluğundan başlayan bir dışlanmaya maruz bırakılıyor. Bu dışlanma o dönemin Japonya'sında sadece sözlü olarak "tü kaka" şeklinde de olmuyor. Neredeyse hiçbir hakkınızın bulunmadığı, uygulanan darbın ve hatta katlin neredeyse meşru görüldüğü bir toplum dışlanmasından bahsediyoruz. Öyle ki karakterimiz bile bu dışlanmayı içten içe haklı bulup, çevresinin ona deyimiyle kendisinin bir "yaratık" olarak dünyaya gelmesine sebep olan biyolojik babasının peşine düşüyor. O 4 Avrupalıdan hangisi olduğunu bilmediği için dördünü de hedefine koyuyor. İntikam ateşi yaşam çizelgesinin bazı evrelerinde dinecek gibi olurken, o en zayıf anında yeni bir dışlanmaya, yeni bir canavarlık etiketine maruz bırakılınca aklımıza yazının başında refer ettiğim Kill Bill filminde kullanılan ve bu seride de sıklıkla söylenen alıntı geliyor: "Those men deserve to die"
      Kill Bill Vol.1-2

Seriyi ilk sezon itibariyle kadın karakterlerin hikayeleri yönlendiriyor. O dönemin Japonyasında toplum hakimiyetini elinde bulunduran erkekler bu seride ya kusurlu ya da kötüler. Prenses olmasına rağmen kendi hür iradesiyle yaşamı, kısaca özgürlüğü arayan Prenses Akemi, sevgilisini aramaya çıktığı yolda kendisini bularak yeni bir challange açıyor kendisine. Serinin en sosyolog insanı  olan ülkenin en iyi genelevini işleten Madam Kaji'nin ifadesiyle "erkekler geneleve gelip zayıflığının keşfedilip kendilerinin rezil edilmesini istiyorlar. Kimisi poposuna tokat, kimisi başına şefkat istiyor." Kadınların daha kaşif ve güçlü durduğu dizide erkeklerin güçlü görünüm altında birer ezikler olduğunu görüyoruz. 

NETFLİX ÖZELİNDEN BAKARSAK;

Blue Eye Samurai tipik bir anime gibi gözükmesine rağmen aslında çok farklı. Bunda öncelikli neden sanılanın aksine Japon yapımı değil, Fransız/Kanadalı animasyon şirketi Blue Spirit tarafından oluşturulmuş olması. Bu sebeple diğer animelerden ayrışmayı kolay yapıyor. Netflix platformunda anime yapımları daha çok arttırmayı planlamakta ve bu konuda yatırımlar yapmakta. Bunun öncelikli sebebi geçtiğimiz yıllarda greve giden senarist ve sinema emekçilerinin platformu üzerindeki baskıdan kaçınmak. Üzerinde çalıştığı yapay zeka senaristliği ile bol miktarda senaryo üretip, animasyon anlatımlarla bunları izleyiciye sunmayı planlamakta. Bu yüzden Netflix pek de alışık olmadığımız bir yöntemle bu seriyi pazarladı ve bölümün ilk bölümünü Youtube sayfalarında yayınladı. Seriyi platforma sokmadan önce bunu yaptı ve kısa sürede 3 milyon izlenmeye ulaştı. 
 

Serinin ilk bölümünü Youtube'da izlemek için Tıklayın..

Seriyi Netflix'te izlemek için Tıklayın..

Şu sıralar gündemimizi yoğun şekilde meşgul eden bir Dilan Polat olayı var. Para akladıklarına kesin bir inanç var. Ama aklanan para neyin parası, bu henüz netlik kazanmış değil. İlk tahminler illegal bahis parası dese de, aklanan para uyuşturucu parası olabilir. Neden mi? Cevabı Netflix'te yayınlanan Ferry dizisinde bulabilirsiniz. 


Ferry - De Serie, Netflix'te daha önce yayınlanan Undercover dizisinin spin-off'u. Uyuşturucu işinde olan Ferry Bouman karekterinin Undercover dizisi öncesi, yani büyük bir çeteye dönüşmeden önceki dönemlerini konu ediniyor.

Basit ölçekli lokal bir ekstazi üreticisi ve satıcısı olan Ferry'nin karşısına bir fırsat çıkar. Bölgenin en büyük uyuşturucu üreticisi içeri alındığında müşterilerin tedarik sorunu çekeceğini gören Ferry, bu krizi kendi lehine çevirmek için çat kapı Pusaka çetesini ziyarete gider. Ve bir anda kucağında 1 milyon adetlik ekstazi siparişi bulur. Ancak şöyle bir sorun var, daha 2 gün önce 30 bin ekstazi kaptırdığında dünyalar başına yıkılacak kadar küçük ölçeklidir kendi şebekesi. Ama bu işin şampiyonlar ligine giriş yapabilmesi için bu siparişin yapılması muhakkaktı.

Aldığı bu siparişi, şebekesinin kimyacısı ve aynı zamanda kayınbiraderi olan Lars'a söyler ve o da bu siparişin altından kalkamayacaklarını, bu işin sonunda da Pusaka çetesi tarafından öldürüleceklerini düşünür. Siparişi yapamayacaklarını düşünmesinin 2 sebebi var. Birincisi; teçhizat kaynaklı imkansızlıklar. Yani üretim bantları bu sipariş hacmini karşılamaz. Ancak aşılabilir bir durumdur bu. Ve geliyoruz ikinci sebebe; ham madde tedariği. Tezgah kapasitesi büyütülse de uyuşturucu yapımında kullanılan kimyasal maddelerin tedariği kolay değildir. Sıkı takip üzerine satışları yapılır, özellikle de büyük miktarlı alımlarda. Asıl ham maddesi olan PMK maddesinin bu büyüklükte tedarik edemeyeceğini anlayan Ferry, Lars'a bunların yerine alternatif olarak kullanabilecekleri başka maddelerin olup olmadığını sorar. Ve işte tüm bir diziyi yukarıdaki girizgaha bağlayan kısım da burası. Lars, tedariği imkansız olan PMK yerine, satışı legal olan ve şampuan, krem gibi kozmetik ürünlerin yapımında kullanılan "sassafras yağı"nın da kullanılabileceğini söyler. Ama buradaki tek sorun da sassafras yağını tedarik edecek legal bir kozmetik firmasının gerektiği. Ferry'nin aklına çocukluk arkadaşı olan Marco gelir. Çünkü Marko bir kuafördür ve yıllardır kendi markası altında şampuan üretmek istemektedir. Ferry, Marco'ya bu fikrini hayata geçirmesi için yardımcı olmayı teklif ediyor. Karşılığında da şampuan yapımı için sipariş vereceği sassafras yağının bir kısmını el altından kendisine vermesini istiyor. Hem Marco'nun hayali gerçek olacak hem de Ferry Bouman uyuşturucu yapımında kullanılacak olan ham maddelerin bir kısmını legal yoldan kolayca tedarik etmiş olacak. Win- Win.
 'Neden bu şüpheliler hep kozmetik sektöründen çıkıyor'un cevabı da bu kısımda gizli olabilir. 

Bu sigara yanığı notundan sonra gelelim tekrardan diziye. Ferry ve Undercover dizisi yer yer Breaking Bad, yer yer de Sopranos tadı alabileceğiniz keyifli bir Hollanda dizi. Netflix bu yapımın ekmeğini iyi yiyor olacak ki spinofflar ve seriye ek olarak 2 film çıkardı. Siz de bir şans verin derim Ferry Bouman'a.

Bağlantılar;

Ferry dizisinin Netflix Sayfası için tıklayın

Undercover disizinin Netflix sayfası için tıklayın.


Ferry dizisinin IMDB sayfası için tıklayın

Undercover disizinin IMDB sayfası için tıklayın.

Trakya Birleşik Devleti önderliğinde tüm dünyanın Pers Devletine karşı açtığı savaşta yer alan en gelişmiş 7 robot hedeftedir (bu 7 robottan biri de türktür bu arada). Savaşın nedeni ise Pers Devletinin gizlice 'Kitle İmha Robotları' üretmekte olduğudur. Tüm ülke, robotların da katılımıyla diğer ülkelerce yakıp yıkılmış ve gelin görün ki hiçbir kitle imha robotuna rastlanılmamıştır (!). İçinde Türkiye'nin, Sultanahmet'in de geçtiği mangadan uyarlanan bu bilim kurgu anime serisi Pluto için şimdi asın bayrakları.. 


Naoki Urasawa tarafından 2003'te yayınlanmaya başlayan manga serisinin animesi geçtiğimiz hafta Netflix'te yayına girdi. Gelişmiş yapay zeka teknolojisiyle donatılmış insansı robotları barındıran bu seri size ilk olarak Blade Runner'ı da anımsatacaktır.  Özellikle 'cyborg' veya 'humanoid' gibi tanımlamaların yerine "insansı robot" tabirini kullanıyorum. Çünkü bu mangadaki robotlar, robotluğu bir insan gibi yaşıyor ve daha fazlasıyla yaşamaya da çalışıyor. Sosyal etkinlikler edinmek bir yana, aile kavramlarını oluşturmuş, evlat edindikleri savaş mağduru robot çocuklarla duygusal bir birliktelik oluşturabilmiş yapıdalar. İnsanlarla kafelerde buluşup kahveler içebiliyor, onların emrinde ya da amiri olarak da liyakat içerisinde görev alabiliyor. Sadece yalan söyleyemiyorlar. Taa ki iyice insanlaşana kadar.

Dünyanın en gelişmiş robotlarından biri olan ve kendisini Alp Dağlarının eteğinde doğaya hizmete adamış olan, tüm dünyaca sevilen devasa Mont Blanc'ın gizemli ölümünü, yine aynı gün Almanya'nın tanınmış robot politikacısının ölümü izleyince olayları araştırmak için Europol dedektifi Gesicht görevlendirilir. Bu iki cinayeti 2. bir robotun öldürülmesi takip edince Gesicht bu suikastlerin ortak noktasının çözer. Mont Blanc bu doğa hizmetine kendini adamadan önce Pers Devleti'ne açılan savaşta yer almış ve binlerce ölüme sebep olmuş bir robot. Ancak yalnız değildi. Kendisi gibi üstün zeka ve güç ile donatılmış 6 diğer üstün robot da bu savaşın bir ucunda bulunmuşlardı. Gizemi çözülmeye çalışılan ve yapımda Pluto adının verildiği bu gücün amacı Pers Devletinde yapılanların intikamını almak olduğu anlaşılıyor. 

Modern toplum eleştirisini robotlar ve insanlar üzerinden yapan bu yapımda iyi bir toplum bireyi olmak için atan bir kalbe ya da damarlarda akan kana ihtiyaç olup olunmadığını da sorguluyor. Ve bu bakış açısını robotların gözünden bize göstererek sunuyor. Bilim insanlarının gelecekte kaçınılmaz gördüğü olası insan vs robot savaşını anlatan yapımların genelinde insan tarafının gözüyle olaylara bakıyoruz. Ancak bu yapımda bize olaylara robotların gözünden ve hatta gelişmekte olan duygusal iç yapısından bakılması gerekliliğini de öneri olarak sunuyor bir bakıma. Ancak robotlara sunulacak olan duygu gelişimi ile onları daha da insanlaştırmanın çok da matah bir şey olmadığı düşüncesi de çıkıyor. Tarih boyunca çıkan savaşların, akan kanların müsebbibi robotlar değil, %100 insanlaştırılmış insanlar olduğu gerçeği var ortada. O zaman robotları insanlaştırma gayreti neden iyi bir sonuç çıkarsın ki düşüncesi oluşabilir. 

"Nefretten (iyi) bir şey çıkmaz, sadece daha fazla nefret (nothing comes from hatred, except more hatred)" sözü bu manganın mottosu konumunda. Ancak Netflix hep ingilizce hem de türkçe alt yazıda o kadar kötü bir iş çıkarmış ki bu sözü bizler sadece "nefretten hiçbir şey doğmaz"  altyazı çevirisiyle yetinmişler. Hem ingilizce hem de türkçe alt yazısı dizi boyunca felaket seviyesindeydi, ama bari bu mottoyu tam çevireydiniz.



Bu toprakların ezberlenen ağlamaklı ve bol entrikalı (aşk soslu elbette) dizilerinden artık gına geldi. Yok mu şöyle batılı tarzda çekilen bir polisiye dizi derken çıkageldi Filinta:Bir Osmanlı Polisiyesi.

Gerek Trt'de yayınlanıyor oluşundan (malum devlet kanalı) gerekse de polisiye dizilerin (tuhaf fenomen Arka Sokaklar'ı saymazsak) pek bizim halkı sarmaması gerçeği nedeniyle önyargıyla bakılıyor sanırım bu diziye.

Filinta dizisi Kudret Sabancı yönetmenliğinde çekiliyor. Devasa bir plato varmış Kocaeli'de. O günün muhitleri, dükkanları yani tamamıyla her şeyi en kanlı canlı haliyle ve de hiç sırıtmadan izleyicinin gözlerinin önüne getiriliyor. Ciddi bir maddi yükümlülük getiren, artı emek isteyen bir girişim bu. Takdir edilesi.



Lost'un yönetmeni Bobby Roth'un yapıma danışman olması yine ciddi bir artı. Dizideki o ülke dışı kokan görsellik ve profesyonelliği bu adamın rehberliğine de borçlu olmalılar. Roth, diziyle ilgili konuşurken "Amerika'da da izlenecek bir iş yapıyorlar ama başarılı olmak zorundalar" demiş. Bunu destek verdiği diziyi pohpohlama adına dediğini düşünebilirsiniz. Ancak bu çok doğru bir öngörü olmaz. Gerçekten gerek görsellik, gerekse de kurgu anlamında hayli batılı bir havası var dizinin. Ve her geçen gün ritmi daha da artırıyorlar.

Dizinin kahramanı, Galata müşiri Filinta Mustafa'yı Onur Tuna canlandırıyor. Öncelikle kendisi ilk gördüğümde sadece fiziğinden dolayı mı bu adamı başrole oturtmuşlar dedim. Lakin bölümler ilerledikçe oyuncu bu role iyice ısındı. Bu diziden sağ salim bir başarıyla çıkarsa ülke belki de iyi bir jön kazanabilir.

Filinta Mustafa'nın gönlünü kaptırdığı dilber portresinde karşımıza çıkan Lara'yı Damla Aslanalp oynuyor. Her hikayede bir aşk masalı olmasına alışığız. Dozunda karşımıza çıkıyor bu ikili dizi boyunca. Bu da güzel.

Bahsedilmesi gereken esas karakter ise kesinlikle Kadı Gıyaseddin rolündeki Mehmet Özgür. Hem duruşu hem de belki de rolü gereği hakim olduğu lisanıyla dizideki en Osmanlı karakter. Açık ara... Bu role cuk oturmuş. Kalabalıkları elini kaldırıp "sukunet" diye susturması oldukça karizmatik. Keza devlet işleri ve adli vakalardaki genel yaklaşımları da.



Son olarak hikayenin kötü adamı Boris Zaharyas'tan bahsetmeli. Gerçek hayattaki muadilinin Osmanlı'nın başına türlü türlü çoraplar ören Basi Zaharoff olduğunu tahmin etmek güç değil. Bu savaş tacirini ise Serhat Tutumluer canlandırıyor. Kadı Gıyaseddin rolündeki Mehmet Özgür'den sonra dizinin en iyisi kesinlikle. Bu karakter sebebiyle konuyu günümüzün meşhur devlet içi illegal yapılanmalara (veya en son tabirle paralel yapı) göndermeli bir dizi diyerekten Filinta dizisini hakir görenler var. Büyük bir hata yapıyorlar zira tarih boyunca devletlerin altını oymaya çalışan illegal oluşumlar hep olmuştur. Zaten Basil Zaharoff adlı gerçek kişi de bu tarz bir adamdır. Ve buna ek olarak diziyi hiç izlemeden, ortaya dökülen emeği ve kaliteli yapımı hiçe sayarak yapılan yorumlar çok boş. Hele bir iki bölüm izleyin, ondan sonra dizinin kalitesi üzerine üç beş kelam edin.

Uzun uzun yazmak yerine dizide yer alan meşhur bir kaç oyuncunun daha olduğunu isimlerini zikrederek yazalım. Yosi Mizrahi, Kayra Şenocak, Naz Elmas ve Kamil Güler de piyasanın iyi bilinen isimleri ve onlar da dizide önemli rollerdeler.

Dizinin batılı havasından Cumhuriyer gazetesi yazarı Mehmet Çoban da diziyi övdüğü bir yazısında bahsetmişti. Hemen ilk bölümün ardından yazılan bu yazıda bunca kaliteye ve ülkedeki çoğu işten üstün olan bir yapım olmasını rağmen bir türlü halkın diziye ısınamadığını güzelce anlatmış. İki önceki cümlede yazıya bir bağlantı koydum. Okumanızı tavsiye ederim. Kısa bir cümleyle yazıya değinmek gerekirse; Türk dizi izleyicisinin, Özcan Deniz'in modern ağa rollü dizilerine ve Muhteşem Yüzyıl gibi bol entrikalı (bol aşklı meşkli anlamında) dizilere aşina olması, çabuk kanının kaynaması en büyük etken diyor bu duruma. Yoksa henüz bu topraklar batı kalitesinde çekilen polisiyelere uzak mı? Veya en fazla Adanalı tarzı klişe işleri mi beğeniyoruz? Cevaplaması çetrefilli bir soru.

Filinta'nın avantajı devlet kanalında olması. Çok ciddi bir reyting kaygıları bu sebeple olmaz. Lakin bu dizi gerçekten izlenmeli. Hem ülke dizi sektörü bu kadar gelişti mi yahu diye şaşırmak ve takdir etmek için hem de yurt dışına tüm kalitesiyle pazarlanabilecek bir diziye destek vermek için.

İnternetten izlemesi daha keyifli elbette. Ancak dizinin 2 saate yakın süre boyunca reklamsız bir şekilde televizyondan da yayınlandığını hatırlatayım.


Ingiltere'nin BBC kanalinda 2010 yazinda ilk sezonu, 1bucuk saatlik 3 bolum ile gosterilmisti. Dizinin 2. sezonu ise bu yil Ocak ayinda gosterildi. Ve 2. sezon da ilk sezon oldugu gibi her biri 1bucuk saat olan 3 bolumden olusuyor. Yabanci dizilerin 40 dakika olmasina alisanlar icin bu sure garip gelebilir ama biz turkler daha iyilerini de gorduk. Gun boyu bitmeyen diziler sahidimiz olsun. 'E bak onlar da 1bucuk saatlik dizi cekiyormus, ne bu bizim dizi sektorunun aglayip sizlamasi' da demeyin' cunku iki sezon arasindaki sureye dikkatinizi cekiyorum bu cumle sonundaki nokta ile.

Peki Sherlock dizisini neden izlemeliyim diyenler soyle buyursun.

  • Sherlock Holmes hayrani olmak
  • Dr.House dizisini takip etmek
  • British aksanini sevmek
  • Londra cablerini (taksilerini) guzel bulmak
  • Polisiye turu sevmek
  • Hatta Behzat C. dizisini izlemek
Bu 6 sartin 2 veya 3u sizde var ise, bu diziyi izleyin, eksik kalmayin derim.
.
.

(foto duzenleme : CMD Graphic)
.

Murat Uyurkulak Tol romanının baş cümlesinde “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” der. O vakitler geride kaldı lakin devrim kelimesi her zaman güzelliğini korudu.Zaman içerisinde devrim kelimesini sırtında taşıyan nice insan oldu.İnsanlar peşlerinden gitti,isimlerini sayıkladı ve devrim kelimesi her keresinde anlamından çok daha fazlasını niteledi. Çünkü devrim değişim demektir. Varolan düzeni devirmek demektir ve değişim içinde umudu barındırır. Umut da bir kesim insanın yaşama tutunması işte.

Devrim hareketleri yandaşları tarafından değerlendirildiğinde çoğunun sadece bir dönemine tekabül eder. Yaş olsun,sınıfsal farklılıklar olsun değişimin taraftarı olanlar buna sadece belirli bir dönem inanırlar zira çoğunun nedeni alt sınıftan oldukları için sınıf düzenini yıkmaktır.Bir çoğu burjuva veya üst sınıf olarak nitelendirdiğimiz kesime dahil olsa devrim kelimesini anmayacaklarını düşünürümBu nedenle devrim kelimelerde varlığını sürdürüp halkın içinde zaman zaman eylemlerle harlanan bir ateştir ve en önemli nokta devrime hangi noktadan baktığımızdır.Devrim bir amaç mıdır yoksa bizler için sadece birer araç mı?

Devrimi birer amaç olarak gören insanları şimdilik es geçelim ve bu olguyu araç olarak kullanıp belirli kitleyi kendine hayran bırakan en önemli figür Carlos’a odaklanalım.Çakal olarak ünlenen ve eylemlerini devrim hareketi adıyla gerçekleştiren Carlos 70lerin ortalarından 80lerin sonuna kadar birçok terör saldırısı gerçekleştirmiştir.En ünlü eylemi 1975 yılında Viyana’da toplanan OPEC üyesi ülkelerin delegelerini rehin almaktır.Paul Assayas bu ünlü figürün Carlos olduğu andan yakalandığı döneme kadar olan yaşantısını mercek altına almış ve televizyona aktarmıştır.Zaten hakkında bir çok edebi eser olan ve öncesinde farklı yapımlarla eylemleri sinemaya aktarılan Carlos’a eylemlerinden ziyade kişiliğini,düşüncelerini,tutkularını da ekleyerek ortaya daha detaylı bir portre çıkarmıştır.

Tv filmi/dizisi olarak 3 bölümden oluşan yapım dönem dönem Carlos’un yakınında olan insanların aktardıklarından senaryolaştırılmış. İlk bölümüyle Carlos’un amaçlarına,adını duyurmasına vesile olan olayları konu alıyor. İkinci bölümünde Opec saldırısına fazlasıyla yer veren ve Carlos’un eylem süreci içinde değişimlerine odaklanan yapımın son bölümünde Carlos’un değişen dünya düzenine ayak uyduramayıp ringden çekilmesi konu ediliyor.

Her yokuşun çıkışı olduğu kadar inişi de vardır.Carlos’un hayatından aktarılanlar da buna uygun düşmektedir.Öncelikle aldığı göstermelik eğitim Avrupa’ya tutunmasına neden olur ve yükselmenin Avrupa’da olucağına kanaat getirir.Yapımın başlarında sevgilisiyle yaptığı bir konuşmada çok rahat bir şekilde Che’yi eleştirebilmektedir.Avrupa’da varlığını sürdürmek için de Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarına katılır.Zira FKÖ’nün eğitimleri üst düzeydedir ve İsrail karşıtı bir çok devletten örgüte para akışı sağlanmaktadır.FKÖ’ye katılışı sonrası en önemli mevzu para ve şöhrettir.Terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin ortak paydası eylemi gerçekleştirmektir.Bu nedenden dolayı öldürmek için ölmeyi göze alan binlerce eylemci vardır.Carlos ise oyunu stratejik oynamayı seven biridir.Hedefe kitlenmeden diğer seçenekleri de tartarak sonuca gider.FKÖ örgüt içinde başıbuyruk birini istemediğinden Carlos’u Opec saldırısı sonrası örgütten atar.Paranın Carlos’un yaşamındaki önemi Opec saldırısı sonrası daha çok dikkat çeker zira devrimci nidalarıyla ismi anılan Carlos Suriye’nin piyonu olmuştur.Dokunulmazlık hakkı ve para Carlos’un eylem gerçekleştirmesi için birincil ihtiyaç durumuna gelmiştir.Sonrasında değişen dünya düzeni ve dibe batış.Ülkeler arası barış en çok da eylemcileri vurur.Örneğin Türkiye Kürtlere gereken değeri verebilse Abdullah Öcalan’ı ismini bilemezdil veya dediğimiz gibi Filistin-İsrail arasındaki gerginlik olmasa Çakal Carlos’u satırlarımıza taşımazdık.Savaşlar çoğu zaman sahte kahramanlar yaratır ve Carlos da bunlardan biriydi işte.Hayatının en şaşalı dönemini örgüt içinde gerçekleştirebilen bunun dışında piyon olan biridir.

Dizi de en çok dikkat çeken konulardan biri de Carlos’u oynayan aktör Edgar Ramirez’in performansıdır.20 yıllık bir dönemi konu alan yapımda Ramirez,Carlos’un geçirdiği değişimlere ayak uyduran hem fiziksel hem de ruhsal olarak karaktere anlam katan bir performans ortaya koyuyor.Bir nevi metod oyunculuk örneği sergilemektedir.Ramirez’in bu performansı ona Golden Globe’da adaylık getirmiştir.Ayrıca yapım miniseri diziler kategorisinde de ödüle yakın durmaktadır.Yapım Fransız yapımı olmasına rağmen Assayas yapımı hiçbir tarafa çekmeden tarafsız bir gözle Carlos’u incelemektedir zira Carlos’dan en çok çeken ve onu yakalayan Fransızlardır.Her türlü övgüyü hak eden yapım geçtiğimiz yılın en iyilerindendi.

The Sopranos’un MadMen’den sonra ikinci çocuğu da doğdu; Boardwalk Empire.




Son yıllarda Amerikan dizi piyasasında zirvede tek başına oturan MadMen’ e bu sene rakip geliyor gibi. “gibi” diyorum, çünkü ilk sezonu henüz yeni tamamlandı, ama çekilen 12 bölümü göz önünde bulundurursak bu gerçekleşecek gibi.

Fazla geç olmadan siz de izlemeye başlayın derim ben.


"New Zealand’s fourth most popular guitar-based digi-bongo acapella-rap-funk-comedy folk duo." Bu Flight of the Conchords grubunun kendini tanımlamasıdır.
Kimdir peki bunlar?
Jemaine Clement ve Bret McKenzie adlı Yeni Zelandalı iki gencin 1998de kurdukları gruplarıyla öncelikle 2002de ülkelerinde sahneye çıkarak başlayan hikayeleri ülke çapında meşhur olduktan sonra BBCnin de dikkatini çekti ve bunun sonucunda ikili 2005 yılında BBC radyo 2de kendi programlarını yapmaya başladı.Grubun radyo programının İngiltere sonrası ABD de ilgi çekmesi üzerine HBO tarafından 2007de yaz dönemi için Flight of the Conchords'un dizileri çekildi.



İkili dizide aslında bir nevi kendilerini oynuyorlar.Yeni Zelandadan Birleşik Devletlere gelip Flight of the Conchords adlı gruplarıyla konserler verip ünlü olmaya çalışan Bret ve Jemaine'nin başından geçen absürd olaylar dizinin esas konusu.İkili dışında grubun menajeri Murray,grubun tek hayranı olan Mel ve tefecide çalışan arkadaşları Dave dizinin yan rollerini oluşturuyor.Dizide konuya adapte edilmiş olan şarkılarına ayaküstü çektikleri mini kliplerde çok hoş.Gülme efektinin olmaması ve bildiğimiz alışık olduğumuz sit-comlar gibi izleyiciyi -işte espri geliyor- beklentisine sokmaması,dev bütçeli akıl almaz binbir kurgunun döndüğü yapımlardan daha basit bir kurguya sahip olması işlerinin tutmasında büyük etken.Yaptıkları işi bir nevi bağımsız film tadında müzikal dizi olarak da tanımlayabiliriz.Bret ve Jemaine yaptıkları işte o kadar çok eğleniyorlar ki fransızca bilmeden yaptıkları fransızca şarkı nasıl bir güvene sahip olduklarının ayrıca göstergesi.

Dizi de ayrıca Yeni Zelanda üzerinden yapılan Amerikan toplumuna eleştiriler de gayet yerinde.Zira bize gösterilen toplumun göçmenlerden uzak kaldığı bir nevi kahramanlarımızın dışlandığı.Gruptan ayrılan Bret'in sadece tabela taşıma işi bulması aynı şekilde göçmen olan arkdaşları Dave'in tefeci de çalışıyor olması göçmenlerin ekomonik açıdan dışlanmasına dikkat çekiyor. (bknz; çoğu Amerikan yapımı dizi ve filmde taksici veya market işletenlerin göçmen olması)Zira sosyal açıdan da Yeni Zelandalı olmaları ve İngilizceyi aksanlı kullanmaları da onlar için bir sorun fakat bunların eğlenceli absürd olaylar içinde bir şekilde anlatılıyor olması sonucu pek göze batmıyor.



İlk sezonun beklenenden fazla başarı getirmesi sonucu 2.sezonu da çekilen Flight of the Conchords'un 3.sezon çekimleri için albüm çalışmalarının bitmesi bekleniyor.Grubun ayrıca 2008 yılında en iyi komedi albümü olarak 'Distant Future' ile kazandıkları Grammy ödülü de var.

Grup hakkında bir nevi bilgi olması için en çok sevilen şarkılarından Business Time'ın dizide kullanıldığı sahnenin videosu -----> tıkla


Bazı düşünceler aniden gelmez insanın aklına, belli bir deneyim ve fikir topluluğunun biraraya gelmesi sonucunda ulaşırız onlara. Nasıl ortaya çıktığını, bu olayın nasıl gerçekleştiğini bilmeyiz. Sanki beynimizin bir tarafında bir fırın vardır, oraya atarız bütün bu malzemeleri ve zamanı geldiğinde yeni bir düşünceye ya da farkındalığa sahip olmuş oluruz. Bahsettiğim malzemeler içimize işler. İçimizde işler.

Krzysztof Kieslowski , her filmiyle insanın içine işlemeyi başarır, o fırına bir sürü malzeme katar. Filmin size neler kattığını tam olarak bilmeniz imkansızdır ama bünyeye tahmininizden fazla nüfuz ettiği kesindir. Anlatması bile o kadar zor ki, seyredeli çokça zaman geçmiş olmasına rağmen bu yazıyı yazmak için oldukça zorlanıyorum. İnsanda sırf bu büyük etkiyi yarattığı için büyük sıfatını hakediyor bir sanatçı olarak kieslowski. Dekalog (on emir) serisini 89-90 yıllarında polonya televizyonu için çekiyor Kieslowski. Bez konca'da beraber çalıştığı ve ileride de beraber çalışacağı senarist Krzysztof Piesiewicz ile Tevrat'taki 10 emir'i günümüz dünyasındaki anlamlarını yeniden sorgulayarak senaryoyu yazıyorlar. Ortaya çıkan filmler (her biri ortalama 55 dakika) bazı zamanlar gizemli ve felsefi, her zaman için de gerçekçi anlatımlarıyla, birbirinden başarılı oyunculuklarla, Zbigniew Preisner'in her zamanki gibi mükemmel müzikleriyle, hikayelerin tamamlayıcı öğesi olan sembolik anlatımıyla ve de Kieslowski sinemasının olmazsa olmazı başarılı sinematografileriyle, dini inançları/insani değerleri gökyüzünden gerçek hayata düşürüyor, onları somutlaştırıyor, (en önemlisi de) insancıllaştırıyor.



Bir başka büyük yönetmen Stanley Kubrick dekalogların senaryosunu içeren kitap için diyor ki:
"Büyük sinemacıların eserlerinin belli bir yönü üzerinde durma konusunda hep isteksiz olmuşumdur çünkü bunun, eseri kaçınılmaz olarak basitleştirme ve indirgeme ihtimali vardır. Fakat Kieslowski ve yardımcı yazar Piesiewicz'in senaryolarını içeren bu kitapta fikirlerden sadece bahsetmek yerine bunları dramatize etme konusunda çok ender rastlanan bir yetenekleri olduğu gözlemini yapmak yersiz olmaz. kastettikleri şeyi dramatik bir eylemle anlatarak, seyircinin, anlatılanın ötesinde gerçekleşen şeyleri keşfetmesi gibi bir kazanca da sahip oluyorlar. Bunu öyle hayranlık verici bir yetenekle yapıyorlar ki fikirlerin ortaya çıkışını farkedemiyor ve ancak çok sonraları kalbinize ne kadar derinden nüfuz ettiklerini anlayabiliyorsunuz."

Her bölümünde bir Varşova'daki toplu konut sitesindeki aynı apartmanda yaşayan karakterlerin ele alındığı filmlerin hikayeleri aslında büyük birer tesadüften ibarettir. Tesadüf hayatı anlamlı kılan şeydir. Gizemli ve bizim farkına varamadığımız kaderin vücut bulmuş halidir.

Dekalog serisindeki tesadüfler filmden uzayıp, Kieslowski'nin sonraki filmlerine taşar. Kieslowski'nin bundan sonraki filmleri de dekalogların bir parçasıymış gibi gelir o yüzden bana. Bence kieslowski, dekalog serisi ile yıllarca geliştirdiği sinemasal dilini zirve noktasına çıkarmıştır. Bundan sonra çektiği filmlerde de aynı dili görürüz, aynı tadı alırız. Dekalog 9'da anlatılan kısa hikaye, Veronique'in ikili yaşamı'na konu olur. Van Den Budenmayer'in bestesinin de üç renk: kırmızı'da önemli bir yeri vardır.


dekalog 1
"senin tanrın benim, başka tanrın yoktur."



dekalog 2
"tanrı'nın ismini boş yere ağzına almayacaksın."



dekalog 3
"altı gün çalışacaksın, bir gün dinleneceksin"


dekalog 4
"anne ve babana saygılı davranacaksın."

dekalog 5
"öldürmeyeceksin."

dekalog 6
"zina etmeyeceksin."


dekalog 7
"çalmayacaksın."


dekalog 8
"yalan yere şahitlik yapmayacaksın."


dekalog 9
"komşunun karısına tamah etmeyeceksin."


dekalog 10
"komşunun malına tamah etmeyeceksin."

zbigniew preisner - dekalog II part 1

KONUK YAZAR: Zafer
http://spregel.blogspot.com/

#Diğer Konuk Yazarlar#