Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2025 Cuma

Skunk: Suça Sürüklenen(!) Çocuklar

Belçika'lı yönetmen Koen Mortier'in Skunk filmi, yalnızca bir gencin travmalarına odaklanan bir karakter draması değil, aynı zamanda batı toplumunun en derin yaralarından birini teşhir eden güçlü bir sosyal eleştiri. Film, aile içi şiddetin, ihmalin ve akran zorbalığının yalnızca bireyi değil, bütün sosyal yapıyı nasıl çürütebileceğini bize adeta bir İngiliz filmi gerçekçiliği ve rahatsız ediciliği ile sunuyor. 


Skunk filmi, ailesinden şiddet gören ve devletin gençlik bakım merkezine yerleştirilen Liam'ın  gözünden gösteriyor. Film, Liam'ın (Thibaud Dooms) sahip olduğu bu aile için 'çocuğun en güvenli olması gereken yerin neden en tehlikeli alan haline geldiğini' sorguluyor. Buradan baktığımızda Liam'ın gençlik bakım merkezine yerleştirilmesini ilk bakışta bir kurtuluş olarak görebiliriz. Ancak yönetmen burada bir başka gerçeği ortaya koyuyor; devlet kurumları, çocukları korumak için tasarlanmış olsalar da çoğu zaman şiddetin yeniden üretildiği, sevgisiz yerlere dönüşüyor. Filmdeki kurum da baskın kişilikler, sürekli gerilim ve patlamaya hazır şiddet ile dolu. Bu noktada Skunk, kurumların da bireylerin yaralarını sarmaktan çok, derinleştirdiğini gösteriyor. Bu yüzden cezaevlerine girmiş çocuklar çıktıklarında daha fazla suç makinesine dönüşüyor. Islah yöntemindeki pratiksel hatalardan dolayı.

Tam da burada film, Türkiye'deki güncel tartışmalarla birleşiyor. Son yıllarda işlenen suçlarda çocuklar, gasp, hırsızlık ve hatta cinayet vakalarından 'fail' olarak  karşımıza çıkıyor. Bu artışı yalnızca bireysel ahlaki çöküşle açıklamak kolaycılık olur. Tıpkı Skunk'ta olduğu gibi çocuykların suçla erken tartışmasının arkasında evdeki şiddet, ebeceyn ilgisizliği, devletin yetersiz koruma mekanizmaları ve toplumsal kayıtsızlık var. Bir de buna ekonomik bozulmadan dolayı yoksulluk ve geleceği görememe endişesi eklenince suça meyletmenin yolları bulunmuş oluyor. Evet, suça sürüklenen çocuklar diye kayda geçiriyor devlet, ama kendini bu oluşumdan hariç tutarak. Oysa listenin başında tutulması gereken mekanizma kendisi olması gerekirken.

Tekrar filme dönecek olursak, filmin en güçlü yanı şiddeti bir an olarak değil, bir süreklilik olarak göstermesi. Liam'ın yüzündeki kırgınlık, sinir, tahmin edilememezcilik ve öfke patlamaları film boyunca izleyiciyi de tetikte tutuyor. Liam içerisinde bir çelişki de bulunduruyor. Bu çelişki doğru birey olmak ile suça meyletmek arasında gidip gelen bir çelişki. Oyunculuk açısından Liam'ı canlandıran Thibaud Dooms'un performansı, Liam'ın ruhundaki çelişkisel ifadeyi mükemmel yansıtıyor. 



Film aynı zamanda toplumsal sınıf meselesine de işaret ediyor. Liam'ın ailesi yoksulluğun, bağımlılıkların ve umutsuzluğun pençesinde. Bu koşullar, çocuğun geleceğini belirleyen yapısal faktörler. Dolayısıyla Skunk, bireysel tercihlerden çok sistematik bir başarısızlığı anlatıyor. Aile içi şiddet, yoksulluk, devletin ihmal zinciri birleşerek bir çocuğun hayatını geri dönülemez biçimde şekillendiriyor ve de karartıyor. 

Yönetmen Koen Mortier, izleyiciye bir 'mutlu son' armağan etmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, iyileşmenin garanti olmadığını filmin sonuyla hissettiriyor. Çocukların şiddetin hem mağduru, hem de faili olduğu günümüzde, film şu soruyu önümüze bırakıyor: Çocukları suça (aslında) kim sürüklüyor?

HATIRLATMA: Son yazıdan (14/09/25) bugüne (02/10/25) 18'i açlıktan 1354 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




27 Kasım 2023 Pazartesi

Ferry: Dilan Polat olayına bir bakış

Şu sıralar gündemimizi yoğun şekilde meşgul eden bir Dilan Polat olayı var. Para akladıklarına kesin bir inanç var. Ama aklanan para neyin parası, bu henüz netlik kazanmış değil. İlk tahminler illegal bahis parası dese de, aklanan para uyuşturucu parası olabilir. Neden mi? Cevabı Netflix'te yayınlanan Ferry dizisinde bulabilirsiniz. 


Ferry - De Serie, Netflix'te daha önce yayınlanan Undercover dizisinin spin-off'u. Uyuşturucu işinde olan Ferry Bouman karekterinin Undercover dizisi öncesi, yani büyük bir çeteye dönüşmeden önceki dönemlerini konu ediniyor.

Basit ölçekli lokal bir ekstazi üreticisi ve satıcısı olan Ferry'nin karşısına bir fırsat çıkar. Bölgenin en büyük uyuşturucu üreticisi içeri alındığında müşterilerin tedarik sorunu çekeceğini gören Ferry, bu krizi kendi lehine çevirmek için çat kapı Pusaka çetesini ziyarete gider. Ve bir anda kucağında 1 milyon adetlik ekstazi siparişi bulur. Ancak şöyle bir sorun var, daha 2 gün önce 30 bin ekstazi kaptırdığında dünyalar başına yıkılacak kadar küçük ölçeklidir kendi şebekesi. Ama bu işin şampiyonlar ligine giriş yapabilmesi için bu siparişin yapılması muhakkaktı.

Aldığı bu siparişi, şebekesinin kimyacısı ve aynı zamanda kayınbiraderi olan Lars'a söyler ve o da bu siparişin altından kalkamayacaklarını, bu işin sonunda da Pusaka çetesi tarafından öldürüleceklerini düşünür. Siparişi yapamayacaklarını düşünmesinin 2 sebebi var. Birincisi; teçhizat kaynaklı imkansızlıklar. Yani üretim bantları bu sipariş hacmini karşılamaz. Ancak aşılabilir bir durumdur bu. Ve geliyoruz ikinci sebebe; ham madde tedariği. Tezgah kapasitesi büyütülse de uyuşturucu yapımında kullanılan kimyasal maddelerin tedariği kolay değildir. Sıkı takip üzerine satışları yapılır, özellikle de büyük miktarlı alımlarda. Asıl ham maddesi olan PMK maddesinin bu büyüklükte tedarik edemeyeceğini anlayan Ferry, Lars'a bunların yerine alternatif olarak kullanabilecekleri başka maddelerin olup olmadığını sorar. Ve işte tüm bir diziyi yukarıdaki girizgaha bağlayan kısım da burası. Lars, tedariği imkansız olan PMK yerine, satışı legal olan ve şampuan, krem gibi kozmetik ürünlerin yapımında kullanılan "sassafras yağı"nın da kullanılabileceğini söyler. Ama buradaki tek sorun da sassafras yağını tedarik edecek legal bir kozmetik firmasının gerektiği. Ferry'nin aklına çocukluk arkadaşı olan Marco gelir. Çünkü Marko bir kuafördür ve yıllardır kendi markası altında şampuan üretmek istemektedir. Ferry, Marco'ya bu fikrini hayata geçirmesi için yardımcı olmayı teklif ediyor. Karşılığında da şampuan yapımı için sipariş vereceği sassafras yağının bir kısmını el altından kendisine vermesini istiyor. Hem Marco'nun hayali gerçek olacak hem de Ferry Bouman uyuşturucu yapımında kullanılacak olan ham maddelerin bir kısmını legal yoldan kolayca tedarik etmiş olacak. Win- Win.
 'Neden bu şüpheliler hep kozmetik sektöründen çıkıyor'un cevabı da bu kısımda gizli olabilir. 

Bu sigara yanığı notundan sonra gelelim tekrardan diziye. Ferry ve Undercover dizisi yer yer Breaking Bad, yer yer de Sopranos tadı alabileceğiniz keyifli bir Hollanda dizi. Netflix bu yapımın ekmeğini iyi yiyor olacak ki spinofflar ve seriye ek olarak 2 film çıkardı. Siz de bir şans verin derim Ferry Bouman'a.

Bağlantılar;

Ferry dizisinin Netflix Sayfası için tıklayın

Undercover disizinin Netflix sayfası için tıklayın.


Ferry dizisinin IMDB sayfası için tıklayın

Undercover disizinin IMDB sayfası için tıklayın.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Fish Tank

Yönetmen: Andrea Arnold
Yazar: Andrea Arnold
Oyuncular: Katie Jarvis, Michael Fassbender, Kierston Wareing
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 123 dk.
Ülke: İngiltere













Fish Tank, Wasp isimli kısa filmiyle Oscar almış Andrea Arnold'ın, bir hayli ses getiren Red Road'dan sonra çektiği ilk film. Cannes'da Jüri Ödülü almış film, sosyal konutlarda annesi ve kız kardeşiyle yaşayan 15 yaşındaki Mia'yı anlatıyor. Açılış sahnelerinde kamera, görüş alanına giren hemen herkese bağıran, küfreden, taş atan ya da saldıran Mia'yı sokaklarda takip eder, yani daha ilk dakikalarda Mia'nın nasıl bir çevrede, nasıl koşullarda yaşadığı seyircinin yüzüne çarpar, tokat misali. Sürekli eşofman giyer Mia, para aşırır, içer, okulu asar, tanımadığı insanlarla kavga çıkarır. Arkadaşı yoktur, annesine, kardeşine, yabancılara, kısaca herkese karşı öfke doludur.

Apartmanlarının her tarafından binalarla, dairelerinin de her tarafından diğer evlerle kuşatılmasıyla, ayrıca içindeki sıkış tıkış eşyalarla bir sandviçe benzeyen evinde, kızlarına bok muamelesi yapan, 30'undan fazla göstermeyen, alkolik ve hoppa (!) annesi Joanne (Kierston Wareing) ve en fazla 12 yaşında olan, ama şimdiden sigara ve içki içen, şımarık kızkardeşi Tyler (Rebecca Griffiths) ile yaşar.

Bir gün odasının penceresinden dışarı bakarken bir kayaya zincirlenmiş sıska, yaşlı bir at görür Mia, ve bu atta kendisini görür bir anlamda. Atın yanına gider, bir taşla zincirini kırarak onu "özgürleştirmeye" çalışır, başarılı olamaz ama. Bir çekiç alıp tekrar dener şansını, bu kez de atın sahibi olduğunu iddia eden kabadayı tipli oğlanlar tarafından saldırıya uğrar.

Bütün gün televizyonun açık olduğu, o televizyonun da mutlaka bir müzik kanalında durduğu evlerden birinde yaşayan kahramanımız, video kliplerden dans etmeyi öğrenmiştir, terk edilmiş bir binada hip-hop dansı çalışır ve dansı, hapsihanesinden bir kurtuluş olarak görür. Bu hiçbir şeyi sallamayan, hiçbir şeye değer vermiyor görünen kaba kızın, içten içe bir dansçı olma hayali kurması klişe gelebilir belki, ama yönetmenin derdi "yaşamının anlamını bulup hayatını düzene sokan genç kız"ı merkeze alan, ucuz ilham veren bir film çekmek değil. Mia'nın dansçı olma hayali hiçbir şeyin odak noktasında değil. Kaybolmuş, kızgın, mutsuz bir kızın hikayesi bu, hepsi bu.

Tanımadığı bir kızın burnunu kırmaktan tut kendisini özdeşleştirdiği zincirlenmiş bir atı serbest bırakmaya çalışmaya kadar her türlü belaya açıktır Mia, hatta kolları açık karşılar belayı. Okulundan atılması, evine kadar gelen sosyal görevli, kendisine saldıran oğlanlar, hiçbiri korkutmaz Mia'yı. Ama annesinin hem kibar, hem de seksi yeni erkek arkadaşı Connor (Hex'in Azazeal'ı, Hunger'ın Bobby Sands'i, Eden Lake'in Steve'i, Inglourious Basterds'ın Hicox'u Michael Fassbender!), korkutucudur doğrusu. Bir sabah mutfakta bir Ashanti klibine eşlik ederek kıçını sallarken bir yabancının onu izlediğini fark eder, pantolonu kıçından düşmekten olan annesinin sevgilisiyle böyle tanışır.

Yakışıklı, eğlenceli, arkadaş canlısı Connor, bu sağlıksız ailenin bireyleri arasındaki gerilimi yatıştırır, huzur ve umut getirir evlerine. Kızlarını baş ağrısı olarak gören Joanne'in yanında, kızları destekleyen, sakin, ilgili, ideal bir ebeveyn figürü olarak görünür başta. Bir pazar gezmesine kızları da davet eder, Tyler'la güreşme/gıdıklama oyunu oynar, Mia'nın bileği kanadığında yarayı temizler ve sarar, Mia'ya dans tutkusunun üzerine gitmesi için cesaret verir, hatta bir dans kulübündeki seçmelere katılabilmesi için kamerasını ödünç verir. Bunlar olurken gözlerini Mia'nın üzerinden ayırmaz, bolca yürek ısıtıcı bir abi şefkatiyle hafif mide bulandırıcı bir şehvetin karışımı görülür bu bakışlarda.



Film boyunca Mia'nın ne söyleyeceği ya da bir sonraki sahnede neler olacağını asla tahmin edemiyoruz, her sahnede şaşırtıcı -ama son derece mantıklı görünen- bir şey oluyor. Üstelik hikaye aşırı şiddet, uyuşturucu, hamilelik, bağıra çağıra gözyaşlarıyla yapılan anne-kız yüzleşmeleri gibi klişelerden dikkatle uzak durmayı da biliyor. Gerçekçi, sert, neredeyse gaddar bir film Fish Tank. Türünden beklenen yapmacık, süslü iniş/çıkışlara bir an bile teslim olmuyor.

Andrea Arnold, hem olağanüstü etkileyici ve samimi, yumuşatılması adına köşeleri yuvarlatılmamış, gerçek hayata inanılmaz yakın duran bir senaryo yazmış, hem de filmi yönetirken hepsi birbirinden yetenekli oyuncularının performanslarındaki doğallık ve yoğunluğa ters düşecek özel çekim teknikleri kullanmamayı bilmiş. Sosyal yaralara parmak basmaya çalışmak yerine, tek tek insanların karakterlerine, arzularına ve zaaflarına odaklanmış. Bu karakterlerin yaşam koşulları elbette hareketlerindeki motivasyonlarında önemli bir yer oynamış, ama bu koşullar salt altmetinde var; asla seyircinin gözüne sokulmamış ya da daha etkileyici olması için abartılarak gösterilmemiş.

Fish Tank'le ilgili iki ilginç trivia var. Yönetmen, oyuncuların senaryonun tamamını okumasına izin vermemiş. Oyuncuların ellerine sahneleri, çekimden sadece birkaç gün önce geçiyormuş çekimler boyunca, ve filmin sonunda, hatta bir sonraki sahnede ne olacağına dair hiçbir fikirleri yokmuş. Bir de başroldeki kız, Katie Jarvis, hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan, bir tren istasyonunda erkek arkadaşıyla yüksek telden kavga ederken yönetmen tarafından keşfedilmiş bir hatun. Çok doğal bir oyunculuk sergilemiş, her ne kadar kolay bir rol gibi görünse de Mia rolü, bu kadar incelikli ve gerçekçi rol yapabilmek, küçümsenecek bir başarı değil. Yine de Fish Tank'in asıl yıldızı Michael Fassbender bana kalırsa. Kendisine ta Hex zamanından beri bir zaafım olduğu doğru, ama iki saat gibi bir sürede bize en az üç farklı kişilik gösteren, bunu da feci inandırıcı bir şekilde yapabilen çok da fazla aktör yoktur herhalde.

Uzun zamandır görmek istediğim bir filmdi Fish Tank. Gerçek hayattan bir kesit gibi duran karamsar filmleri seviyorum, Michael Fassbender'ı seviyorum, isyan eden dışlanmış hatun filmlerini seviyorum, genelde Ken Loach ya da Mike Leigh filmlerinde rastladığımız İngiliz alt-sınıf aksanını seviyorum, bu filmi çok, pek çok sevmem için gerekli her şey varmış sonuç olarak. Çok üzücü, ama çok güzel anlatılmış bir öykü Fish Tank.