Akran Zorbalığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akran Zorbalığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2026 Cuma

Frank: Suça Sürüklenen Çocuklar (2)

Sevgisiz büyüyen kişilerin yetişkinliklerinde nasıl bir belaya dönüştüklerine günlük hayatta aşinayız. Ancak bazıları var ki, bela olmak için yetişkinliği beklemiyor ve henüz çocuk yaşta hayattaki bu mesaisine erken başlıyor. Daha önce blogta misafir ettiğimiz Skunk filmine benzer tema ve duyguyu gördüğümüz Estonya yapımı ve yönetmen Tonis Pill’in ilk uzun metrajlı filmi olan Frank, ilk bakışta sert, karanlık ve acımasız bir dünya kuruyor gibi görünse de, bu sert kabuğun altında şaşırtıcı derecede kırılgan, insani ve hatta umut barındıran bir anlatı gizliyor. 


2023 Belçika yapımı Skunk ile 2025 Estonya yapımı Frank filmi, farklı coğrafyalarda geçmelerine rağmen çocukluk, şiddet ve aidiyet arayışı gibi ortak temalar üzerinden birbirine güçlü biçimde temas eden iki karanlık anlatıya sahip filmler. Her iki film de çocuk karakterlerini yalnızca 'kurban' ya da 'fail' olarak konumlandırmak yerine, onları çevrelerinin bir ürünü olarak ele alıyor. Aile içi ihmal, sevgisizlik ve sistematik şiddet, bu çocukların dünyayı algılama biçimini şekillendirirken; zorbalık ve suç, bir tercih olmaktan çok öğrenilmiş bir davranış haline geliyor. 

Frank, aile içi şiddetin gölgesinde büyüyen 13 yaşındaki Paul’ün (Derek Leheste), annesi tarafından şehirden uzak bir kasabada yaşayan amcasına bırakılmasıyla başlıyor. Geçici olması planlanan bu ziyaret, Paul’ün yeni bir çevreye adapte olmaya çalışırken kendini bu semtin çocuk grubunun içinde bulmasıyla farklı bir yöne evriliyor. Bu grubun gündelik uğraşları arasında alkol, madde kullanımı ve kasabanın dışlanmış figürü olan engelli bir adamı olan Frank’i (Oskar Seeman) hedef almak yer alıyor. (Frank'in asıl adı Sasha, ancak yüzünün şeklinden dolayı bu çocuk grubu olan Frankenstein'ın kısaltmasını kullanıp Frank diyor). Paul, kabul görmek adına bu zorbalığa dahil olurken, içsel bir çatışma da yaşamaya başlıyor.


Frank filmi de tıpkı Skunk filmi gibi zorbalığı yalnızca bir sonuç olarak değil, bir süreç olarak ele alıyor ve ardındaki nedenleri seyirciye gösteriyor. Film, çocukların şiddet üretme biçimlerini yargılamakla yetinmiyor; bunun arkasındaki aile yapısını, sevgisizliği ve yönsüzlüğü de görünür kılıyor. Paul ve grubun lideri Jasper (Toru Kannimae), yüzeyde birbirine zıt karakterler gibi dursa da aslında benzer travmatik geçmişlerin ürünü olarak şekilleniyorlar. Bu açıdan film, 'kötü' olarak etiketlenen karakterlerin bile anlaşılabilir yanları olduğunu vurguluyor. En çarpıcı noktalardan biri ise, hikayenin yalnızca kurbanlara değil, fail konumundaki çocuklara da bir tür şefkatle yaklaşabilmesi. Bu yaklaşım, filmi sıradan bir zorbalık anlatısından çıkarıp daha katmanlı bir yere taşıyor.

Paul ile Frank arasında gelişen ilişki ise filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Başlangıçta suçluluk ve sessizlik üzerine kurulu olan bu bağ, zamanla iki yalnız ruhun birbirine tutunma biçimine dönüşüyor. Özellikle iletişimin sözcüklerden çok jestler ve müzik üzerinden kurulması, bu ilişkinin kırılgan ama bir o kadar da samimi doğasını güçlendiriyor. Film, burada melodram tuzağına düşmeden, küçük anlar üzerinden büyük duygular yaratmayı başarıyor.


İlk uzun metrajını çeken yönetmenleri ayrı bir gözle izliyorum. Daha önce ne kadar kısa film çekmiş olursa olsun, ne kadar başka filmin ekibinde yer almış olursa olsun, uzun metraj yönetmenliği kişiyi er meydanına çıkaran yegane yapım oluyor. Bu sebeple teknik açıdan bakıldığında film, görsel dilini oldukça kontrollü ve etkili bir şekilde kuruyor. Görsel sakinlik, anlatılan şiddetin etkisini daha da çarpıcı hale getiriyor. Kurgu, olayların ritmini dengeli bir şekilde ilerletirken, müzik kullanımı özellikle Paul’ün iç dünyasını yansıtma konusunda işlevsel bir rol üstleniyor. Farklı müzikal tonların bir arada kullanılması, karakterin aidiyetsizlik hissini pekiştiriyor diye okuma da yapılabilir.

Bununla birlikte film, zaman zaman aşırı karanlık tonuna fazlaca yaslanarak izleyiciyi yorabilir. Sürekli artan şiddet dozunun bazı anlarda anlatıyı tekdüze bir acı sergisine dönüştürme riski taşıdığı söylenebilir. Ancak film, bu karanlığın içinde küçük ama etkili bir umut alanı açmayı ihmal etmiyor. Hikaye, en umutsuz anlarında bile insanın değişebilme ihtimaline kapıyı tamamen kapatmıyor.


Sonuç olarak Frank filmi, Skunk filmi ile başlayan suça sürüklenen çocuklar serimizin ikinci filmi olmaya layık bir film. Kolay izlenen ya da herkese hitap eden bir film değil. Sert, rahatsız edici ve yer yer sarsıcı. Ama tam da bu nedenle önemli. İzleyiciyi yalnızca duygusal olarak etkilemekle kalmayıp, onu ahlaki bir sorgulamanın içine çekiyor. İyilik ve kötülük arasındaki çizginin ne kadar ince ve geçirgen olduğunu hatırlatırken, en karanlık yerlerde bile insanlığın izlerini aramaya devam ediyor. Tonis Pill’in bu ilk filmi, kusurlarına rağmen iyi bir sinema dili ve derin bir vicdani bakış sunuyor.

3 Ekim 2025 Cuma

Skunk: Suça Sürüklenen(!) Çocuklar

Belçika'lı yönetmen Koen Mortier'in Skunk filmi, yalnızca bir gencin travmalarına odaklanan bir karakter draması değil, aynı zamanda batı toplumunun en derin yaralarından birini teşhir eden güçlü bir sosyal eleştiri. Film, aile içi şiddetin, ihmalin ve akran zorbalığının yalnızca bireyi değil, bütün sosyal yapıyı nasıl çürütebileceğini bize adeta bir İngiliz filmi gerçekçiliği ve rahatsız ediciliği ile sunuyor. 


Skunk filmi, ailesinden şiddet gören ve devletin gençlik bakım merkezine yerleştirilen Liam'ın  gözünden gösteriyor. Film, Liam'ın (Thibaud Dooms) sahip olduğu bu aile için 'çocuğun en güvenli olması gereken yerin neden en tehlikeli alan haline geldiğini' sorguluyor. Buradan baktığımızda Liam'ın gençlik bakım merkezine yerleştirilmesini ilk bakışta bir kurtuluş olarak görebiliriz. Ancak yönetmen burada bir başka gerçeği ortaya koyuyor; devlet kurumları, çocukları korumak için tasarlanmış olsalar da çoğu zaman şiddetin yeniden üretildiği, sevgisiz yerlere dönüşüyor. Filmdeki kurum da baskın kişilikler, sürekli gerilim ve patlamaya hazır şiddet ile dolu. Bu noktada Skunk, kurumların da bireylerin yaralarını sarmaktan çok, derinleştirdiğini gösteriyor. Bu yüzden cezaevlerine girmiş çocuklar çıktıklarında daha fazla suç makinesine dönüşüyor. Islah yöntemindeki pratiksel hatalardan dolayı.

Tam da burada film, Türkiye'deki güncel tartışmalarla birleşiyor. Son yıllarda işlenen suçlarda çocuklar, gasp, hırsızlık ve hatta cinayet vakalarından 'fail' olarak  karşımıza çıkıyor. Bu artışı yalnızca bireysel ahlaki çöküşle açıklamak kolaycılık olur. Tıpkı Skunk'ta olduğu gibi çocuykların suçla erken tartışmasının arkasında evdeki şiddet, ebeceyn ilgisizliği, devletin yetersiz koruma mekanizmaları ve toplumsal kayıtsızlık var. Bir de buna ekonomik bozulmadan dolayı yoksulluk ve geleceği görememe endişesi eklenince suça meyletmenin yolları bulunmuş oluyor. Evet, suça sürüklenen çocuklar diye kayda geçiriyor devlet, ama kendini bu oluşumdan hariç tutarak. Oysa listenin başında tutulması gereken mekanizma kendisi olması gerekirken.

Tekrar filme dönecek olursak, filmin en güçlü yanı şiddeti bir an olarak değil, bir süreklilik olarak göstermesi. Liam'ın yüzündeki kırgınlık, sinir, tahmin edilememezcilik ve öfke patlamaları film boyunca izleyiciyi de tetikte tutuyor. Liam içerisinde bir çelişki de bulunduruyor. Bu çelişki doğru birey olmak ile suça meyletmek arasında gidip gelen bir çelişki. Oyunculuk açısından Liam'ı canlandıran Thibaud Dooms'un performansı, Liam'ın ruhundaki çelişkisel ifadeyi mükemmel yansıtıyor. 



Film aynı zamanda toplumsal sınıf meselesine de işaret ediyor. Liam'ın ailesi yoksulluğun, bağımlılıkların ve umutsuzluğun pençesinde. Bu koşullar, çocuğun geleceğini belirleyen yapısal faktörler. Dolayısıyla Skunk, bireysel tercihlerden çok sistematik bir başarısızlığı anlatıyor. Aile içi şiddet, yoksulluk, devletin ihmal zinciri birleşerek bir çocuğun hayatını geri dönülemez biçimde şekillendiriyor ve de karartıyor. 

Yönetmen Koen Mortier, izleyiciye bir 'mutlu son' armağan etmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, iyileşmenin garanti olmadığını filmin sonuyla hissettiriyor. Çocukların şiddetin hem mağduru, hem de faili olduğu günümüzde, film şu soruyu önümüze bırakıyor: Çocukları suça (aslında) kim sürüklüyor?

HATIRLATMA: Son yazıdan (14/09/25) bugüne (02/10/25) 18'i açlıktan 1354 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




9 Temmuz 2011 Cumartesi

Neds - Non Educated Delinquents

Trainspotting ve My Name is Joe filmlerinde oynayan ve iki başarılı yönetmenle ( Danny Boyle ve Ken Loach) çalışmış olan Peter Mullan’ın 1970 Glasgow’unda geçen “geçlik hezeyanda” türündeki filmi Neds, geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti. Ve bu hafta vizyona da girdi.

İçinde İngiliz-iskoç gençliğini barındırdığı için Trainspotting’e, anlamsız şiddetlere yer verildiği için de This is England’a benzeteneler olsa bu film tam olarak bu değil. Bir İngiliz-iskoç gencinin yaşadığı evreleri göstermesi açısından ikisinin de kolajı diyebiliriz belki.

Trainspotting vs Neds

Trainspotting suç ile başlar, geri çekilme ile biter. Kişilerin neden o karakterlere büründüğüne değinmez. Günümüz anlayışındaki “çocuk okuyup kendini geliştirmeli ve iyi bir yerlere gelmeli” düşüncesinin dışına itilme yahut da dışını tercih etme nedenini fazla irdelemez. Neds de belki bu duruma sıkıca sarılıp buna cevap vermez ama Trainspotting’e nazaran çevresel faktörün önemini ve kişinin değişimindeki ve tercihindeki etksini biraz gösteriyor. Okulda başarılı bir öğrenci iken çevresinde gördüğü –ki çevresi ile kastım mahallenin serserileri- baskı ve olaylar sonucu kendisini abisi gibi neds ( non educated delinquents - eğitimsiz suçlular ) olmaya karar verir. "Hepinize Ned olduğumu göstereceğim" diyip çevresine hodrimeydan çekecek kadar. Bir Travis Bickle’ a dönüşüp etrafa şiddet yayacak kadar. Evet, ben John’u ne bir Trainspotting karakterine ne de This in England karakterine benzetiyorum. Onu Taxi Driver’ın Travis Bickle ına benzetiyor, buradan her ikisine de selam ediyorum.