Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2025 Cumartesi

The Return: Odysseus Destanı Üzerine

9 Oscar ödüllü 1996 yapımı The English Patient filminin iki oyuncusu, Ralph Fiennes ve Juliette Binoche'yi tekrar bir araya getiren The Return filminde, Homeros’un epik dünyasından tanıdığımız Odysseus'u bu kez tanrılardan ve canavarlardan arındırılmış, neredeyse çıplak bir insanlık hali içinde izliyoruz. Ancak bu tercih, filmin en güçlü yönü olduğu kadar en büyük açmazına da dönüşüyor.


Odysseus, Batı edebiyatının en temel metinlerinden biri olarak yalnızca bir kahramanın eve dönüş hikayesini değil, aynı zamanda insanın kimlik, sadakat ve zamanla mücadelesini anlatan epik bir destan. Homeros’un bu destanı, Truva Savaşı’ndan sonra on yıl boyunca evine dönmeye çalışan Odysseus’un yolculuğunu merkezine alır. Bu yolculuk, sadece fiziksel bir seyahat değil; aynı zamanda tanrılarla, doğaüstü varlıklarla ve en önemlisi kendi zaaflarıyla verilen bir mücadeledir.

Destanın son bölümü ise epik anlatının en yoğun ve çarpıcı anlarını barındırır. Odysseus’un yaşadığı ve Kral'ı olduğu ada olan İthaka’ya geri dönüşü, kimliğini gizleyerek sarayını işgal eden taliplerden intikam alması ve eşi Penelope ile yeniden bir araya gelmesi hem şiddet hem de duygusal yoğunluk açısından güçlü bir doruk noktasıdır. Bu bölüm, bir düzenin yeniden kurulması kadar, kaybedilen zamanın ve değişen insanların da altını çizer. 

The Return, destanın bu son kısmını merkeze alıyor ve hikayeyi Odysseus’un İthaka kıyılarına vurmasıyla başlatıyor. Ralph Fiennes’ın canlandırdığı Odysseus, fiziksel ve ruhsal olarak yıkılmış bir halde evine dönüyor. Ancak bu dönüş, bir kahramanın zafer yürüyüşünden çok, travmalarla dolu bir geri çekiliştir.

Sarayda ise Penelope (Juliette Binoche) yıllardır süren baskıya direnmekte. Onu evlenmeye zorlayan talipleri oyalamak için gündüz dokuduğu kefeni gece sökerek zaman kazanmaya çalışıyor. Oğulları Telemachus (Charlie Plummer) ise hem babasız büyümenin yükünü hem de saraydaki tehditlerle yüzleşen taraf oluyor. Odysseus, kimliğini gizleyerek bu dağılmış düzeni gözlemler ve doğru anı bekliyor. Ve o an geldiğinde gereken ne ise onu yapmaya çalışıyor.


Film, epik bir kahramanlık anlatısından ziyade bir travma ve yabancılaşma hikayesi sunuyor. Odysseus burada kurnaz bir stratejist değil; geçmişiyle yüzleşmekte zorlanan, suçluluk duygusuyla ezilen bir adam. Tanrılar, kader ve mitolojik unsurlar tamamen dışarıda bırakılmış.

Bu yaklaşım, hikayeyi modern bir psikolojik dramaya dönüştürürken aynı zamanda onu daraltıyor. Çünkü destanın temelini oluşturan büyü, kader duygusu ve epik ölçek ortadan kalktığında, anlatı daha sıradan bir 'eve dönen asker' hikayesine indirgeniyor. Film bu indirgemeyi derinlikli bir psikolojik çözümlemeyle telafi etmek istiyor, ancak bunu da pek başaramıyor.

Mitolojik unsurların tamamen çıkarılması, Athena başta olmak üzere  tanrıların yokluğu, hikayenin temel dinamiklerinden birini ortadan kaldırıyor. Bu durum, bazı olayların (örneğin Odysseus’un tanınmaması) inandırıcılığını zayıflatıyor. Aynı zamanda destanda son derece zeki, planlı ve stratejik bir figür olan Odysseus, filmde daha pasif, kararsız ve travma odaklı bir karaktere indirgeniyor. Bu da karakterin özünü ciddi şekilde değiştiriyor.

Böyle epik bir hikayeye minimalist yaklaşımda bulunmak, onu etkileyicilikten uzaklaştırıyor. Adeta bir tiyatro oyunu sadeliğinde sunulması, destanın endamına yakışan bir sinema sunumu değil.


Filmin yapımcılığını üstlenen ülkeler: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan.. İngiltere en iyi oyuncularından olan Ralph Fiennes'i kadroya sokarken, Fransızlar da benzer bir hamleyle Juliette Binoche'yi seçiyor. Filmin çekildiği yer haliyle Yunanistan olduğu için yönetmenlik de İtalyan yönetmen Uberto Pasolini'ye kalıyor. 

Destansı hikaye filmde kullanılırken zayıflatılmış,sunum minimal tutulmuş ve tiyatro oyununa evrilmiş. Tüm bunlara rağmen Ralph Fiennes ve Juliette Binoche performanslarıyla filmi ayakta tutuyor. Özellikle Binoche’un sessizlikle kurduğu hakimiyet dikkat çekici. Ancak güçlü oyunculuklar bile filmin genelindeki durağanlığı ve dramatik eksiklikleri tamamen kapatamıyor ne yazık ki.



29 Ocak 2011 Cumartesi

Kynodontas (Dogtooth)

Shyalaman ‘The Village’ filminde otoriteyi sağlama almış olan bireylerin gelecek nesilleri korku ile yöneterek onları dış dünyanın kötülüklerinden korumalarına vurgu yapmıştı. Bu insanlar bir nevi insanı dış dünyanın kötülüklerinden ayrıştırarak onları saf iyiliğe yönlendirmeye çalışıyorlardı. Bu otorite içgüdüsü ve insanları mutlak iyiye yöneltme genel de bilmkurgu filmlerinden aşina olduğumuz mevzulardandır. Bu mevzuyu çekirdek aile düzeyine indirirsek ve filme Hanekevari bakış açısı eklersek ortaya Dogtooth çıkmaktadır.

Her nesil kendisinden önceki nesillerin gölgesinde yetişir. Kabul görülen doğrular geçmişten günümüze insanlığın doğru ve yanlışlarıdır. Deniz kelimesi ilk duyduğunuz andan itibaren size neyi çağrıştırıyorsa hayatınız boyunca bunu öğrendiğiniz gibi kabul edersiniz. Dogtooth filminde ‘deniz’ kelimesi ‘kol kısmı tahtadan olan deri sandalye’ anlamına gelmektedir. Açılış sekansında kasetçalara kaydedilmiş olan kelimeler bizleri bambaşka bir dünyaya götürüyor. Özellikle göze çarpan şey ise kelimelerin dış dünyaya ait olması. Deniz,yolculuk,otoyol. Dış dünyada gitmeyi çağrıştıran yolculuk ve otoyol kelimeleri bu dünyada farklı anlamlar taşımaktadır. Kendisi adına mutlak gerçeği çocuklarına aktarmaya çalışan babanın öğrettiği dilden ayrıştırdığı kelimeler özgürlüğü,yolculuğu veya kötülüğü tasvir edenlerdir.

Babanın otorite sahibi olduğu bu içe kapanık ailede bilginin önemi önplana çıkıyor(Matematik bilgisi). Ödüllendirme ve ceza yöntemiyle çocuklarına bilgiyi aşılamaya çalışan baba ayrıca belirsiz bir geleceğe hazırladığı çocuklarına her daim dış dünyanın korku duyulacak bir yer olduğunu vurguluyor. Bu ödüllendirme ve cezalar onların ‘saf insan’ olmalarına ket vuran en büyük engeldir. Zira kazanma hırsı yapan çocukların birbirlerine verdiği zararlar yadsınamaz.

Bilginin önemi sadece matematik ile sınırlıdır.Diğer bilgiler çocukların dış dünyaya meraknı arttıracağı için bunlarla ilgili bir şey göremiyoruz ve öğretilmeyen her bilgi çocukların hayal dünyasına da ket vurur. Hayal dünyasından yoksun olan çocuklar da korku imparatorluğunda dilin sınırları içerisinde yaşamaktan rahatsız olmuyorlar. Burada bilgisizliğin insan mutluluğuna etkisine tanık oluyoruz. Zira çocuklar babalarından ailenin önemine vurgu yapan şarkıyı dinlerken çok mutludurlar. Bu mutluluk belki onlarca insanın arzuladığı saf anlardan biridir.

Saf insan mevzusuna önceki yıllarda yorum sunmaya çalışan Trier de ‘Idioterne’ yapımında ‘ahmaklığa’ övgüler getirmişti. Trier bizlere saf insan olmanın yolunun sıfır bilgiden geçtiğine inanan bir grup bireyin eve kapanmasını ve sapkınlıklarını sunmuştu. Böylece mutluluğa ulaştığını düşünen grubun kendini tam anlamıyla toplumdan soyutlayamadığını görüyorduk. Yönetmen bu açıdan bu filmin biraz etkisinde kalmış diyebiliriz. Zira işleyiş açısından paralellik gösteren yapımlardır. Her iki grup insan da bilgisizlikleriyle mutludurlar ve toplumdan tamamen soyutlanabilmek imkansız bir iştir.

Yapımda dilden ve otoriter rejimden ayrı olarak üzerinde durulması gereken en önemli husus toplumda kabul gören değer yargılarıdır. Kişilerin ahlak anlayışı da diğer nesillerden öğrendikleriyle şekillenir. Örneğin film boyunca ailesini dış dünyadan korumaya çalışan babanın oğlunun cinsel arzularını dindirmesi için dışarıdan işçi bir kadını eve sokması varolan ahlak anlayışının dışındadır veya daha ileriye gidecek olursak babanın kızını oğluna sunması ve çocuğun ensest ilişkiden zevk almaya çalışması ona doğru gelmektedir ve bu öğrenilememiş ahlak kurallarındandır.Bu açıdan bakacak olursak dış dünyanın kötülüğü iç dünyanın sapkınlığından daha öte değildir.

Dışarıdan erkek çocuğun birlikte olması için getirilen kadın ailenin toplumla tek bağlantısıdır ve dış dünyanın insanı eline geçen her şeyi bozmaya meyillidir.(Dostoyevski’yi analım)Bu bağlamda insanın elinin değdiği her şeyi daha kötüye götürmesi mevzusuna defalarca tanık olmuşuzdur ve bu mutlu ailede babanın sağlam otoriter yapısını bozan tek şey bu işçi kadındır. Öyle ki kız çocuğu işçi kadın vasıtasıyla elde ettiği Rocky filmini izlerken hırsı öğrenmiştir. Kendini taklit etmeyi bırakarak Rocky’i örnek alır. Sinemanın insana farklı bilgiler katabileceğine tanık oluyoruz ve evin büyük kızı acı çekmenin özgürlüğüne kavuşmasının farklı bir yolu olduğu doğrusunu da sinema üzerinden öğrenmiştir. Bir nevi varoluşculuğa Rocky ile adım atar. ”Acı yok Rocky” repliğinin içinde taşıdığı doğruculuk hayatına sirayet etmiştir. Zira son sekansa gelirken “No Pain No Gain” özdeyişinden esintiler görürüz.