





Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada en az 3 yalan söyler. Bu, birçoğumuzun bilmediği bir gerçek, Lie To Me dizisi ise bu gerçekler üzerine kurulu. Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman'ın hayatından esinlenerek yapılmış bir dizi aynı zamanda. İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, göz hareketlerinden, yutkunmalarından, konuşma şekillerinden ve ellerini koydukları yerlerden. Kısacası insana dair her hareketten söylediklerinin doğru mu yoksa 'yalan' mı olduklarını analiz eden bir dizi. Ve bu analizleri de FBI'ya, askeri birimlere, hukuk firmalarına ve özel şirketlere en zor vakaların çözülmesinde yardımcı oluyorlar.
Dizide ikinci başrol The Practice dizisinden de tanıdığımız Kelli Williams'ın. Dr. Gillian Foster olarak yetenekli psikolog rolünde karşımıza çıkıyor. Dr. Ligthman ne kadar sinirli ve agresifse, o da bir o kadar sakin ve çözümcü. Lightman Group şirketindeki denge terazisi de denilebilir onun için. Dizinin ilk sezonunda eşi ve sorunları ile karşımıza çıksa da genel olarak günün kurtarılmasında büyük ölçüsü olan güzel ve zeki şirket ortağını izliyoruz.
"Her şey cesarettir. Yapamadığını, yine de yapmak. Kokusu bile yeterdi. Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu. Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku. O, muhteşem boynunu bana doğru çevirip, manzarayı izliyordu. Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum. Bu şekilde yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken, aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde... Bir şey yapma zamanıydı. Bir şey söylemeliydim. Ama benim tek söylediğim hiçbir şey zaten. Sadece gidebilirim. Ve gittim..."



Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival 15. kez filmlerini yüklenip yollara düşecek.
Gezici Festival’de KARŞI-lık
Kapitalizme KARŞI, farklı eylem biçimleriyle her defasında ne yapacakları merak konusu olan aktivist ve sinemacı ikili Mike Bonanno ile Andy Bichlbaum’dan Evet Efendim (The Yes Men, Chris Smith, Dan Olman, Sarah Price) ve Yes Men Dünyayı Kurtarıyor (The Yes Men Fix the World, Andy Bichlbaum, Mike Bonanno); Savaşa KARŞI, Jean-Pierre Melville’in unutulmaz klasiği Denizin Sessizliği (Le Silence de La Mer); Burjuvaziye KARŞI denilince ilk akla gelen, sinema tarihinin hem en eleştirel hem de en eğlenceli filmlerinden Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (Le Charme Discret de la Bourgeoisie, Luis Bunuel); Eğitime KARŞI, Jean Vigo’nun çarpıcı başyapıtı Hal ve Gidiş Sıfır (Zero de Conduite) ve Daniele Huillet ile Jean-Marie Straub’un kült kısa filmi En Rachachant; Cinsiyetçiliğe KARŞI François Ozon’un en başarılı filmlerinden olan ilk uzun metrajı Sitcom; Milliyetçiliğe KARŞI Shane Meadows’tan, İngiliz sinemasının gerçekçi kanadının son dönemdeki en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilen Burası İngiltere (This is England); Sömürüye KARŞI işçi sınıfının haklarının daimi savunucusu Ken Loach’tan Ekmek ve Güller (Bread and Roses).
Çocuk Filmleri bölümünün her yıl yüzlerce çocuk tarafından izlenmesi ve bu filmlerin gösterimlerinin sürekli dolu geçiyor olması Gezici Festival’in en önemli özelliklerinden biri. Gezici Festival bu yıl çocuklara özel hazırladığı programda Polonya ve Almanya’dan filmlere yer verecek.
"Eğer yaşamak için bir gününüz, bir haftanız ya da bir ayınız olduğunu öğrenseydiniz ne yapardınız?" sorusuyla yola çıkan bir film One Week. Bir yol hikayesi. Bazen gerçekten de yolların üzerinde şekillenen, bazen de karakterin kendi iç yolculuğunu anlatan bir film.


KANAL-İ’nin bulunduğu binada cam silme görevi yapan saf bir cam silici olan İmdat Bayram’ın (Okan Bayülgen) televizyon izleme merakı, sonunda onu kanalın başına kadar getirecek. İmdat Bayram televizyonla yatıp televizyonla kalkan birisidir. Sürekli televizyon seyreden İmdat Bayram, tesadüflerin birbirini kovalaması ile Kanal-İ’nin eski Genel Müdürü Berk Yalçın’ın yerine (Hakan Yılmaz) kanalın başına geçer. İmdat’ın kanalın başına geçmesinden itibaren Kanal-İ yaptığı televizyon şovları ile ülkenin gündemine oturur ve rating rekorları kırmaya başlar. Herkes Kanal-İ ve programlarını konuşuyordur.



Jenna, on dört yaşında okulunda yer alan popülariteye doğru gidip gelen bir genç kızdır. Tüm bu "genç kız" karmaşasının yanısıra bir de hayattaki tek dayanağı olan annesinin kanser hastalığına yakalandığı ortaya çıkar. Bu durum onda büyük bir korku yaratmasının yanı sıra hiç sevmediği anneannesiyle bir arada yaşamaya başlamanın zorluklarını da getirir. Bir de aklından çıkaramadığı Sakke vakası vardır üzerinde. Ona göre okulundaki en çekici erkek olması ile birlikte, ulaşması en zor olanıdır. Sakke'ye ulaşmak için okulun popüler tipleriyle bir arada "takılmaya" başlar. Okulda adından çok sık söz ettiren Ullis ile tanışır. En yakın arkadaşının Ullis'e olan önyargılarını önemsemeden onunla arkadaş olan Jenna, annesinin zor anlarını, yeni kurduğu arkadaşlık ilişkileri ve sorunlu ilişki ağlarıyla atlatmaya çalışır.


"Bir gün bir çocuğa tutulursun. Sana parmakları ile dokunur. Ağzı ile dokunduğu derinde delikler açar. Ona baktığın zaman canın yanar. Bakmadığın zaman da yanar. Sanki birisi bir parça cam parçası ile seni kesip açıyor gibi gelir."
On beş yaşında çıplak Tracey Berkowitz’in bir otobüsün arkasındaki bir banyo perdesinin altında, kendini köpek sanan kardeşi Sonny’yi aramasıyla başlıyoruz filmi izlemeye. Tracey’nin yolculuğu bizi kentin karanlık yüzüne, duygusal açıdan bir çukur gibi olan evine, lisedeki sert ortamına, psikoloğuyla oynadığı kedi fare oyunlarına, erkek arkadaşı Billy Zero'ya ve indie rock fantezilerine götürür. Bir de Lance var tabii ki. Güya Tracey’yi kurtaracak olan ama sonunda onun başını belaya sokan Lance.
"İnsanlara bir şey olduğu zaman ışık saçarlar. Çünkü içlerine kazınmış bir fotoğraf vardır. Çünkü onlar oradadır ve siz değilsinizdir. Çünkü sizde sadece bir kısmı gözükür. Ve bir psikiyatrist de o tek parçayı yok etmeye çalışır." İçerisinde çok fazla kelime oyunu olan film aslında bir replik cenneti. Her sahnesini not alabileceğiniz nadir filmlerden biri olan The Tracey Fragments filmini üç ana başlığa ayırabiliriz. Daha filmin başında bizi karşılayan ve filmin bitimine kadar beynimize kazınan çiçek motifli banyo perdesi, kendini köpek sanıp ortadan kaybolan ve sürekli havlayışlarını duyduğumuz küçük kardeş Sonny ve elbette ki Tracey Berkowitz efsanesi Billy Zero. Ve aslında film için başlangıç ve bitiş sebebi de bu üç öğe desek yanlış olmaz.
"Tüm dünya kafanızın içindeyken neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlarsınız ki?" Aslına bakarsanız baştan sona bir sorgu var filmde. Sürekli bir şeylere itiraz etme ve çözümleme hali söz konusu. Psikolog ile oynanan küçük kelime oyunları da bunu doğruluyor aslında. Filmde Tracey Berkowitz rolüyle karşımıza çıkan Ellen Page, Hollywood'un son yıllardaki en parlayan yıldızı olarak tanımlanıyor. En son Drew Barrymore'un ilk uzun metraj deneyimi olan Whip It'de ekran karşısına geçen Page, kariyerinde birçok başarılı psikolojik dram filmlerini de barındırıyor.
Psikolojik gerilimle dramı birleştiren ve bunu yaparken son derece başarılı olan nadir filmlerden biri The Tracey Fragments. Bölünmüş ekranları ve arşiv görüntüsüyle aynı zamanda da görsel bir şov sunuyor seyircisine. Psikolojik dram seyircileri bir yana, hayatıyla ilgili sorguları olan ve bir şeylere anlatılanların dışında çözüm arayanların kesinlikle izlemesi gereken bir film.
"Bir at düşse, ağzından bir telefon çıkar. At düştüğünde ayağı yaralanır ve artık işe yaramazdır. Böylece birisi onu vurur. Attan da yapışkan madde yaparlar. Makineler yapıştırıcıyı tüplere doldurur ve çocuklar da onları sıkarak kartların üstüne kağıt yapıştırmaya çalışır. Yapıştırıcı çocukların eline bulaşır. Çocuklar da yapıştırıcıyı yer. Böylece çocuklar at olur."
"Ünlüler geçidine sahne olan Venedik Film Festivali'nde bu kez bir Türk kırmızı halıdan geçti. Fatih Akın'ın komedi türündeki yeni filmi 'Soul Kitchen' festivalde izleyiciyle buluştu. Galanın ardından oyuncularla birlikte basının karşısına geçen Akın, kendini tekrar etmektense deneyerek başarısız olmayı göze aldığını söyledi: "Bu düşünce benim film yaparken motivasyonumu oluşturuyor. Yönetmen olarak deneyler yapmak istiyorum. Aynı türde çalışmaktan sıkılıyorum. Bir tarzda çok başarılı olan yönetmenlerden olmak istemiyorum. Deneyerek öğrenirim gerekirse başarısız da olurum." Filmde bir aşçının hikayesini anlatan Akın, hayat, rüyalar ve yiyecekler arasındaki bağlantıya vurgu yapmak istediğini de anlattı: "Filmdeki aşçı Don Kişot'a benziyor. Hayatı değiştirmeye çalışıyor. Ve başkalarının da bunu yapabilmesi için uğraşıyor." Filmin başrolerinde Alman sinemasının yıldızı Moritz Bleibtreu ve Akın'ın favori oyuncusu Birol Ünel var. 'Soul Kitchen' Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışıyor." *
Deney, bilim adına bir oyun olarak başlar. Yirmi adam; iki hafta; 4000 Mark para uğruna bir oyun oynarlar. Oyun yapay olarak oluşturulmuş bir hapishanede insanın saldırgan davranışlarının araştırılmasıdır. Sekiz kişi gardiyan, on iki kişi mahkum olur. Mahkumlardan kurallara uymasını isteyen gardiyanlar bunu sağlamak için şiddet uygulamak dışında her şeyde serbesttir. Oyun oynanmaya başlar ve olaylar karışık boyutlara ulaşır. Hem de çok karışık.

1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur. 
Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.
Ankara Uluslararası Film Festivali, Gezici Festival, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Ankara Kızılay ve Çevresi Esnaf Dayanışma Derneği ve United Design'ın destekleriyle Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenen 'Kısa Film Günleri' sinemaseverleri yazlık sinema tadıyla yeniden buluşturacak. Pek çok festivalde övgüye değer bulunan kısa filmlerden oluşturulan programda 58 film sanatseverlerle buluşacak. 

Juilliard'daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers'in, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşmesinin ve hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışmasının, gerçek öyküsünü anlatan bir film The Soloist. Jamie Foxx Nathaniel Ayers'i canlandırırken, Robert Downey Jr.'sa Ayers'i keşfeden ve onunla ilgili yazılar yazan bir gazeteci olan Steve Lopez'i canlandırıyor.
Los Angeles sokaklarında sadece iki teli sağlam kalmış kemanıyla dolaşan bir adam hayal edin. Hayatındaki en büyük aşk müzik ve Beethoven. İnsanların arabalarının camlarından sigara izmariti atmasına tahammülü yok. Gerçek müziğin sokaklarda olduğuna inanan bir adam. En büyük hayalin ne sorusuna, kemanımın kopan telleri diye cevap verecek kadar müziğe bağımlı. Aslında hayatını sürdürebilmesinin tek yolu da müzik. Çünkü Juilliard'da ikinci sınıftayken bir senfoni provasında aniden şizofreni krizi geçiriyor ve elindeki tüm fırsatlar bir anda kayıp gidiyor. Ve zaman zaman kafasının içinde yankılanan şizofrenik sesleri duymamak için de müziğinin sesine ihtiyacı var.
Steve Lopez, Times'da sürekli hikayeler peşinde koşup bunları kaleme alan ünlü bir yazar. Bir gün bisiklet kazası geçiriyor ve tesadüf eseri yolda yürürken Beethoven heykelinin altında keman çalan Nathaniel'le tanışıyor. Upuzun adını harf harf heceleyen ve nefes almadan konuşan bu adamın hikayesini, başlarda sadece "hikaye anlatmak" maksadıyla yazmak istiyor. Fakat hayatında birçok eksiklik olan ve "inanma" boşluğu çeken Steve için, Nathaniel Ayers bir hikayeden öte gerçek yaşam öyküsü haline geliyor.
Jamie Foxx'un inanılmaz performansının üstüne, Robert Downey Jr.'un oyunculuğu eklenince ortaya mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor belki ama, bu film "gerçek bir hikayeden uyarlama" olmasıyla daha çok göz dolduruyor sanki. Elinizdeki tüm imkanları kaybettiğiniz anda tek bir şeye yönelip ona bağlanır mısınız, hayatınızı ne olursa olsun kendi doğrularınızla yaşar mısınız, diye sorular sorduruyor film aynı zamanda seyircisine. Kısacası eleştirmenlerden de olumlu not alan The Soloist, izlemeniz gereken filmlerden sadece biri.
Savaşın gölgesinde yaşamaya çalışan bir ülke, yokluklara ve belirsizliğe rağmen sinemasında üretmeye devam ediyor. Ukrayna, bugün sadece var...