gizemsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gizemsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Bu yıl 15.'si düzenlenen Gezici Festival 4-10 Aralık'ta Ankara'da, 11-17 Aralık'ta Artvin'de ve son olarak da 18-20 Aralık'ta Üsküp'te sinemaseverlerle buluşacak. Ankara'da, Kıskanmak, Bornova Bornova, Uzak İhtimal ve İki Dil Bir Bavul filmleri oyuncu ve yönetmen katılımlarıyla gösterilecek. Bu yıl ki teması “Karşı-LIK” olan Gezici Festival, film gösterimlerinden söyleşilere kadar “Kapitalizm”e, “Savaş”a, “Burjuvazi”ye, “Eğitim Sistemi”ne, “Milliyetçilik”e, “Militarizm”e, “İşkenceye”, “Cinsiyetçilik”e, “Sömürü”ye ve “Otorite”ye karşı duracak. 3 Aralık Perşembe akşamı saat 20:00’de Ankara’da Batı Sineması’nda yapılacak Açılış Töreni ile başlayacak festivalin bilet fiyatları tam-öğrenci ayırt etmeksizin Biletix ve Batı Sineması gişelerinden 6 TL'ye satışa sunulacak.


Dünyada birçok önemli festivalden ödüllerle dönmüş on filmin Türkiye galaları Artvin’de yapılacak. Artvin Valiliği’nin ve Artvin Belediyesi’nin katkılarıyla düzenlenecek olan Altın Boğa Uluslararası Film Yarışması’nda en iyi filme 10 bin Avro değerinde Altın Boğa Ödülü verilecek. 5 bin Avro değerindeki ikincilik ödülü ise Gümüş Boğa olacak. 16 Aralık akşamı Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi’nde yapılacak Ödül Töreni’nde ayrıca, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) jürisi de SİYAD Ödülü verecek.


Altın Boğa Uluslararası Film Yarışması'nda yarışacak filmler ise şöyle:

Elveda Gary Nassim Amaouche
Yepyeni Bir Hayat Ounie Lecomte
Bay Kim’in Avare Günleri Hae-jun Lee
Eamon Margaret Corkery
Bir Kız Fredrik Edfelt
Polis, (s.) Corneliu Porumboiu
Burada Tzu Nyen Ho
Huacho Alejandro Fernández Almendras
İki Dil Bir Bavul Orhan Eskiköy, Özgür Doğan
Bornova Bornova İnan Temelkuran


Ayrıca bu yıl, Gezici Festival’in her yıl sinemaseverlere hediye ettiği kitaplara Fırat Yücel’in editörlüğünde hazırlanan, Reha Erdem sinemasının tüm boyutlarıyla ele alınacağı “Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan” adlı kitap eklenecek. Kitap Çitlembik Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak.


Bölümler hakkında detaylı bilgi edinmek için tıkla.
Ankara'da gösterilecek filmler hakkında daha fazla detay almak için tıkla.
Tanıtım filmini izlemek için tıkla.

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada en az 3 yalan söyler. Bu, birçoğumuzun bilmediği bir gerçek, Lie To Me dizisi ise bu gerçekler üzerine kurulu. Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman'ın hayatından esinlenerek yapılmış bir dizi aynı zamanda. İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, göz hareketlerinden, yutkunmalarından, konuşma şekillerinden ve ellerini koydukları yerlerden. Kısacası insana dair her hareketten söylediklerinin doğru mu yoksa 'yalan' mı olduklarını analiz eden bir dizi. Ve bu analizleri de FBI'ya, askeri birimlere, hukuk firmalarına ve özel şirketlere en zor vakaların çözülmesinde yardımcı oluyorlar.

Başrolde Dr. Cal Lightman'ı canlandıran Tim Roth var. O aslında bir Tarantino efsanesi olarak geçiyor literatürlerde. Reservoir Dogs, Pulp Fiction gibi Tarantino'nun en çok ses getiren filmlerinde önemli rollerde gördüğümüz Tim Roth, sinema kariyerine sevilen birçok filmi daha eklemiş zamanla. Tv Guide'nin açıklamasına göre, son yıllarda dizilerden en çok para kazanan on isimden beşincisi Tim Roth. Bölüm başına aldığı $250.000 ile Kiefer Sutherland (24) – $550,000, Hugh Laurie (House) – $400,000, Mark Harmon (NCIS) – $325,000 ve Pompeo (Grey’s Anatomy) – $275,000 'nın ardından 5. sırayı alıyor.

Dizide ikinci başrol The Practice dizisinden de tanıdığımız Kelli Williams'ın. Dr. Gillian Foster olarak yetenekli psikolog rolünde karşımıza çıkıyor. Dr. Ligthman ne kadar sinirli ve agresifse, o da bir o kadar sakin ve çözümcü. Lightman Group şirketindeki denge terazisi de denilebilir onun için. Dizinin ilk sezonunda eşi ve sorunları ile karşımıza çıksa da genel olarak günün kurtarılmasında büyük ölçüsü olan güzel ve zeki şirket ortağını izliyoruz.

İnsanlardaki yalan söyleme eğiliminden rahatsız olup her daim doğru söylemeye karar vermiş Eli LOKER şirketin baş araştırmacısı. Aklından geçeni değiştirmeden olduğu gibi söylüyor ve sonuçlarına da katlanıyor. Şirketin en son ve en yeni elemanı Ria TORRES. İşe girmesi için kendisinin de fark etmediği ilginç bir teste tabi tutulup başarıyla geçti. Bu yüzden bilim insanı olan Lightman tarafından hem özenilen, saygı duyulan hem de kıskanılan ve cezalandırılan bir karakter.

Dizinin esin kaynağı, gerçek hayatta insanların yüz ifadeleri, vücut dilleri ve konuşma biçimleriyle ilgili araştırmalarıyla tanınan davranış bilimci Dr. Paul Ekman, kendi sitesinde Lie to Me ile ilgili şahsi görüşlerine de yer veriyor ve her bölüm için yorumlar yapıyor. Aynı zamanda Foxlife'ın True Blood'dan sonra ikinci atağı olan dizimiz, ilk sezonuyla her pazar 22:00'da Fox Life'de yayınlanıyor. Diziyi izlerken günlük hayatta kullanabileceğiniz birçok ipucuna ve yararlı bilgiye de sahip oluyorsunuz. İnsanların duygularını ifade etme biçimlerinin evrensel olduğunu ve gerçeğin insanların yüzlerine kazındığını belirten, saniyenin beşte birinde beliren yüz hareketlerini anlayabilmek için 20 yıl boyunca çalışan Dr. Ligthman sadece insanların yalan söylediklerini bulmakla değil neden yalan söylediklerini anlamakla da ilgilenen bir bilim insanı. Dizinin belki de en etkileyici unsurlarından biriyse, yalan söyleyen insan fark edildiğinde onunla aynı mimikten kendini ele veren bir ünlünün fotoğrafını görüyor olmamız. Kimi zaman Hollywood ünlülerinin ama çoğu zaman da siyasilerin fotoğraflarını görürken, bu dizi için ne kadar çok uğraşıldığını da görüyoruz aynı zamanda. Kısacası eğer farklı bir yapım ve kurgu izlemek istiyorsanız, bilim kurguların çok dışında, bilimsellikle iç içe olup sıkmadan her bölüm farklı farklı olaylar izlemek istiyorsanız, bu diziyi izlenecekler listesine almanız iyi olur.

"Her şey cesarettir. Yapamadığını, yine de yapmak. Kokusu bile yeterdi. Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu. Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku. O, muhteşem boynunu bana doğru çevirip, manzarayı izliyordu. Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum. Bu şekilde yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken, aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde... Bir şey yapma zamanıydı. Bir şey söylemeliydim. Ama benim tek söylediğim hiçbir şey zaten. Sadece gidebilirim. Ve gittim..."

Archlord isimli internet üzerinden oynanan rol yapma oyununda, yarattığı karizmatik ve güçlü karakterinin aksine Ben, gerçek hayatta okulda sürekli itilip kakılan, dışlanan bir çocuktur. Hayatında aynı oyundaki gibi saygı duyulan bir karaktere sahip olma hayaliyle yaşayan Ben, oyunda tanıştığı Scarlite ismindeki kızla tanışınca işler Ben için farklı bir hâl alacaktır.


Ben'in karakteri olan Ben X, okunuş itibariyle Hollandaca "(ik) ben niks." cümlesiyle aynıdır. Yani, "Ben bir hiçim." Ben X başlangıç olarak otistik bir çocuğun 'normal' insanlar içindeki yalnızlığıyla başlasa da, filmin devamında aslında durumun otizmle çok alakalı olmadığını görüyoruz. Hayatını Archlord adlı internet oyununa ve orada yarattığı karaktere adayan Ben, 'normal' hayatta, 'normal' insanlarla nasıl başa çıkacağını bir türlü bilemeyen bir çocuktur. Sabahları yüzünü yıkamak için ayna karşısına geçtiğinde önce yarattığı Ben X'i görür ve 'dünyanın efendisiymiş' gibi hisseder. Sonra aynaya dikkatlice bakar ve otistik Ben olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Odasından çıkıp her sabah istisnasız ona söylenen "Günaydın." kelmesine bir türlü anlam veremez. "Sabah güzel olsa da olmasa da insanlar hep bunu der: Günaydın. Asla günün kara demezler mesela." Yani hiçbirimizin önemsemediği ve ritüel haline gelmiş şeylerdeki detaylara takılan bir çocuktur o. Bu yüzden de okulundaki diğer çocuklar gibi ağaca baktığı zaman sadece ağacı görmez. Dallara takılır ve ağacı unutur.


"İntihar etmenin bir avantajı var. Kurbanı çok uzakta aramak gerekmiyor."

Bugüne kadar intihar ve hayattan vazgeçme üzerine çok fazla film çekildi. Birçoğu yapım aşamasında harcadığı parayla kalırken, birçoğu da seyircisi üzerinde derin izler bıraktı. Buna verilebilecek en yakın ve en güzel örnek kuşkusuz Wristcutters: A Love Story. Ama Ben X de ana teması ile başlı başına bir vazgeçiş ve intihar örgüsü. Ve Ben'in de aklında olan bir çok intihar sahnesi var. Filmi izleyenler çok iyi anlayacaklardır ki, bu filmdeki intihar, en güzel intiharlardan biri. Filmi izlemeyenler ise şunu bilsinler ki, hiç görmedikleri ve akla gelemeyecek kadar etkili ve sürprizli bir intihar sahnesi var filmde.


"Yine hikâyemi tekrarlamalıyım. Benim hikâyem nedir? Normal değildim, özeldim. Herkes böyle derdi. Kendini serbest bırak diyorlardı. Ama asıl beni onlar serbest bırakmıyordu. Sonra aniden bir teşhis koyabildiler. Hatalı bir beynim varmış: Otizm. Bende otizm var. Ya da otizmde ben varım. On iki yıl okumuş bir adam. Ama burnuyla oynamaması gerektiğini öğrenememiş." Diğerleri gibi gülüp eğlenebilen, hiçbir şey yokmuş, olmuyormuş gibi davranabilen biri olmadığı için, sürekli arkadaşlarının da eziyetine maruz kalan biri Ben. Yönetmen Nic Balthazar'ın gerçek bir hikayeden yola çıkarak önce kitabını yazdığı, sonra da senaryolaştırıp yönettiği film Ben X, gerçek hayatla, hayal edilen ve kurgulanan hayat arasında kalan insanların öyküsünü anlatıyor aslında. "Oyunlarda istediğiniz kişi olabiliyorsunuz. Ama burada sadece bir kişi olabiliyorsun. Şu aynada gördüğünüz herif. Ona her şeyi öğretmeliyim. Mesela gülmeyi öğretmek gibi." Tek bir hikayeden yola çıkarak günümüzdeki internet çılgınlığını, insanların internet dünyasında nasıl kendilerine 'her zaman istedikleri' karakterleri yarattıklarını ve 'gerçek hayatta' bunu yapamadıkları zaman yaşadıkları pişmanlık ve hayal kırıklıklarını anlatıyor film. Ben X'i canlandıran Greg Timmermans'ın üstün performansı ile yönetmen ve hikayenin de sahibi Nic Balthazar'ın etkileyici yönetmenliği birleşince, 'mesaj kaygısı' taşıdığını inkar etmeyen; ama sıkmadan mesajı içinizi işleyip aynı zamanda da Ben'in çaresizliğine kalkıp yardım etmenizi sağlayacak kadar başarıyla kotarılmış bir film izliyorsunuz. Eğer hayatın içinde bilmediğiniz ve belki de hiçbir zaman fark edemeyeceğiniz 'gerçek dramlardan' haberdar olmak istiyor ve sizin de tıpkı 'diğerleri' gibi yaşadığınız internet çılgınlığınıza uzaktan bakan objektif bir bakış açısı görmek istiyorsanız, Ben X mutlaka izlemeniz gereken bir film.

"İyi hissetmek istiyorsan, hissetmesini öğrenmelisin."

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival 15. kez filmlerini yüklenip yollara düşecek.

Gezici Festival bu yılki yolculuğuna kendi evinde, Ankara’da, başlayacak. 4-10 Aralık tarihleri arasında Ankaralı sinemaseverlerle Batı Sineması’nda buluştuktan sonra 11 Aralık’ta Artvin’e doğru yola çıkacak. Son üç yıldır Kars’ta gerçekleştirilen Festival’in uluslararası yarışması bu yıldan itibaren Artvin Belediyesi’nin katkılarıyla Artvin’de düzenlenecek Altın, Gümüş ve Bronz Boğa Ödülleri’nin verileceği Uluslararası Film Yarışması 16 Aralık’ta sona erecek. Festivalin yerli ve yabancı konukları da bu yıldan itibaren Artvin Belediyesi’nin ev sahipliğinde Artvin’de ağırlanacak. Festival, Artvin’in ardından sınırları aşıp Makedonya’nın Üsküp kentine Türk filmleri ağırlıklı bir program götürecek. 18-20 Aralık tarihleri arasında, Üsküp Büyükelçiliği Tanıtma Müşavirliği’nin katkılarıyla gerçekleşecek yolculuğa, filmlerin yönetmen ve oyuncuları da eşlik edecek.

Yılın En İyi Filmleri Gezici Festival’de Yarışıyor!

Festivalin programı bu yıl yine sinemaseverleri heyecanlandıracak. Dünyada birçok önemli festivalden ödüllerle dönmüş on filmin Türkiye galaları Artvin’de yapılacak. Artvin Belediyesi yarışmadaki en iyi filme 10 000 Euro değerindeki Altın Boğa Ödülü’nü, ikinci filme 5000 Euro değerindeki Gümüş Boğa Ödülü’nü verecek. SİYAD Jürisi de her yıl olduğu gibi bir ödül verecek.

Türkiye Sineması 2009

Festivalde Uluslararası Yarışma’nın yanı sıra Türkiye sinemasının son dönem filmlerinden bir seçki festival izleyicisiyle buluşacak. En yeni örnekleriyle Türkiye Sineması 2009 bölümünde gösterilecek filmlerin ekipleri de hem Ankara’da, hem de Artvin’de izleyiciyle buluşacak.

Gezici Festival’de KARŞI-lık

Festivalin heyecanla hazırlanan bir diğer bölümü ise Karşı Bölümü. Gezici Festival, Dünyada ve Türkiye’de son dönemde yaşanan ekonomik, politik, sosyal ve kültürel gelişmeleri göz önüne alarak “Kapitalizm“, “Savaş”, “Burjuvazi” “Eğitim”, “Milliyetçilik”, “Militarizm” ve “Cinsiyetçilik”e KARŞI FİLMLER gösterecek. KARŞI bölümü çerçevesinde bir de panel düzenlenecek.
Bölüm kapsamında gösterilecek filmlerden bazıları şöyle:

Kapitalizme KARŞI, farklı eylem biçimleriyle her defasında ne yapacakları merak konusu olan aktivist ve sinemacı ikili Mike Bonanno ile Andy Bichlbaum’dan Evet Efendim (The Yes Men, Chris Smith, Dan Olman, Sarah Price) ve Yes Men Dünyayı Kurtarıyor (The Yes Men Fix the World, Andy Bichlbaum, Mike Bonanno); Savaşa KARŞI, Jean-Pierre Melville’in unutulmaz klasiği Denizin Sessizliği (Le Silence de La Mer); Burjuvaziye KARŞI denilince ilk akla gelen, sinema tarihinin hem en eleştirel hem de en eğlenceli filmlerinden Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (Le Charme Discret de la Bourgeoisie, Luis Bunuel); Eğitime KARŞI, Jean Vigo’nun çarpıcı başyapıtı Hal ve Gidiş Sıfır (Zero de Conduite) ve Daniele Huillet ile Jean-Marie Straub’un kült kısa filmi En Rachachant; Cinsiyetçiliğe KARŞI François Ozon’un en başarılı filmlerinden olan ilk uzun metrajı Sitcom; Milliyetçiliğe KARŞI Shane Meadows’tan, İngiliz sinemasının gerçekçi kanadının son dönemdeki en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilen Burası İngiltere (This is England); Sömürüye KARŞI işçi sınıfının haklarının daimi savunucusu Ken Loach’tan Ekmek ve Güller (Bread and Roses).

Festivalin bir diğer bölümü ise 30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra Almanya adını taşıyor. Almanya’da 1970’lerde ve 2000’lerdeki politik ve sosyal sorunları değerlendiren yönetmenlerin çektiği iki film, sanatçının ülkesine karşı sorumluluğunu da ortaya koyan yapımlar. Bu bölümün iki filmi de çok yönetmenli ve benzer kurgulu. Almanya’da Sonbahar (Deutschland im Herbst) ve Almanya 09 (Deutschland 09).
Gezici Festival’in klasikleşen Kısa İyidir bölümünde ise bu yıl yine dünyanın farklı ülkelerinden birbirinden yenilikçi kısa filmler gösterilecek. Her yıl bir ülke sinemasına özel yer ayrılan Kısa İyidir’in konuğu bu yıl Brezilya olacak. Kısaca Brezilya bölümünde bu ülkenin sinemasına dair ipuçları veren kısa filmler yer alacak.
Çocuk Filmleri bölümünün her yıl yüzlerce çocuk tarafından izlenmesi ve bu filmlerin gösterimlerinin sürekli dolu geçiyor olması Gezici Festival’in en önemli özelliklerinden biri. Gezici Festival bu yıl çocuklara özel hazırladığı programda Polonya ve Almanya’dan filmlere yer verecek.

Sinema Konuşalım buluşmaları Gezici Festival’de bu yıl dördüncü kez düzenlenecek. Geçtiğimiz üç yıl boyunca “bir haftalık okul” olarak anılan genç sinemacılar buluşması bu yıl Ankara ve Artvin’de gerçekleşecek. 2006’dan bu yana kendi alanlarında profesyonel isimler tarafından verilen sinema derslerinin bu yıl da iki kentte atölye çalışmaları ve söyleşiler olarak yapılması planlandı.

Bu yıl Gezici Festival ve Bilkent Üniversitesi işbirliği ile üçüncü kez Belgeseyir uluslararası belgesel film yapım atölyesi düzenlenecek. Türkiye ve Gürcistan’dan sinema öğrencilerinin katılacağı atölye çerçevesinde festivalin uluslararası durağı Artvin konulu filmler çekilecek. Artvin’de Sinema Konuşalım IV buluşması dışında NISI MASA Türkiye işbirliği ile bir film yazarlığı atölye çalışması gerçekleşecek. Türkiye’den amatör ve genç film yazarlarını bu alanda desteklemek amacıyla düzenlenecek atölye çalışması sırasında festivalin günlük gazetesi Nisimazine Artvin çıkarılacak ve festival izleyicisi ve konuklarına ücretsiz dağıtılacak.
Gezici Festival’in her yıl sinemaseverlere hediye ettiği kitaplara bu yıl, Fırat Yücel’in editörlüğünde hazırlanan, Reha Erdem sinemasının tüm boyutlarıyla ele alınacağı Reha Erdem Kitabı eklenecek. Kitap Çitlembik Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak. *

"Eğer yaşamak için bir gününüz, bir haftanız ya da bir ayınız olduğunu öğrenseydiniz ne yapardınız?" sorusuyla yola çıkan bir film One Week. Bir yol hikayesi. Bazen gerçekten de yolların üzerinde şekillenen, bazen de karakterin kendi iç yolculuğunu anlatan bir film.

1998 yılında başlayıp efsane hale gelen Dawson's Creek dizisi ile adından söz ettirmeye başlayan Joshua Jackson var filmin başrolünde. Annesi de yönetmen olan başarılı oyuncu, küçük yaşlarda setlere aşina olup Hollywood'un içerisine yavaş adımlarla girdi. Son olarak bir J. J. Abrams yapımı olan Fringe'de oynayan Joshua Jackson, adından sıkça söz ettiriyor.




Ben, birçok erkeğin "kusursuz" olarak adlandırabileceği nişanlısı Samantha Pierce ile sonunda evlenme kararı almıştır. Fakat aldığı bu büyük kararın akabininde kansere yakalandığını ve hastalığın tüm vücuduna yayıldığını öğrenmiştir. Acilen tedavi olması gerekiyordur yoksa en kötü ihtimalle "bir haftası" vardır. Tüm ihtimalleri sıralamasına rağmen aklında hep aynı soru takılır: "Bir yanlışlık olamaz mı?" Yine de çocukluğundan gelen bir işaret onu "batıya" gitmesine teşvik eder. Tedaviye başlamadan önce kendini ve çocukluğundaki kahramanları keşfetmek ister ve şans eseri satın aldığı motoruyla yolculuğa çıkar. Yeni insanlarla tanışır, anı fotoğrafları çekilir. Her durduğu yerde yeni bir şey keşfeder, kusursuz kavramını ve o kavramı verdiği insanları yeniden gözden geçirir.



Filmdeki ana karakterlerden biri de "anlatıcı" rolüyle Campbell Scott. Etkileyici sesiyle filmi daha da izlenilir kılan Campell Scott'ı, filmi izlediğinizde bu filmin onun ilk anlatıcılığı olmadığını fark edeceksiniz. Eğer, Into The Wild ve benzeri yol hikayelerinin izleyicisiyseniz, bu filmi seveceğinizi garanti ederim. Aynı zamanda çok güzel bir soundtracke sahip olan film, durgun ve sade görüntüleri ile de müzik ve hikayesine ayak uyduruyor. Kısacası gecenin bir yarısında, hayatın karmaşasından sıkılıp sakin görüntüler ve etkileyici müzikler eşliğinde rahatlamak istiyorsanız, izlemenizi öneririm.



"Çabalamak, araştırmak, bulmak ve teslim alınmamak için."

KANAL-İ’nin bulunduğu binada cam silme görevi yapan saf bir cam silici olan İmdat Bayram’ın (Okan Bayülgen) televizyon izleme merakı, sonunda onu kanalın başına kadar getirecek. İmdat Bayram televizyonla yatıp televizyonla kalkan birisidir. Sürekli televizyon seyreden İmdat Bayram, tesadüflerin birbirini kovalaması ile Kanal-İ’nin eski Genel Müdürü Berk Yalçın’ın yerine (Hakan Yılmaz) kanalın başına geçer. İmdat’ın kanalın başına geçmesinden itibaren Kanal-İ yaptığı televizyon şovları ile ülkenin gündemine oturur ve rating rekorları kırmaya başlar. Herkes Kanal-İ ve programlarını konuşuyordur.

Film sitelerinde tür olarak komedi diye belirtilse de, bu film daha çok medyaya yapılan eleştirel bir film. Daha önce Musallat filminin, Dikkat Şahan Çıkabilir ve Co-Medya TV şovlarının yönetmenliğni de yapmış olan ve televizyon dünyasının yakından tanıdığı Alper Mestçi'nin ikinci filmi olan bu filmi, genel olarak bir buçuk saatlik bir eleştirel komedi olarak da tanımlayabiliriz.


Okan Bayülgen filmin başrol oyuncularından biri olmasının yanı sıra, aslında filmi kotaran isim de o. Başarılı oyunculuğuyla kendinden beklenenin fazlasını verirken, Hakan Yılmaz gibi son zamanların adından sıkça söz ettiren başarılı oyuncunun başarısız performansını da örtüyor adeta. Erol Günaydın ve Hakkı Devrim'in yok denecek kadar az rolünün olması ve film oyuncuları arasında yer alan birçok iyi ismin de aynı durumdan nasiplenmiş olması, oyunculuk açısından filmi biraz geriletiyor. Tam bu durumdayken de Okan Bayülgen'in performansı film için bir can simidi haline geliyor.


Eğer çok gülme beklentisiyle veya tam bir "komedi" mantığı ile bu filmi izlemek istiyorsanız baştan uyarayım, beklentileriniz son derece karşılıksız kalacaktır. Ama eğer medyadaki bu yozlaşmaya eleştirel bir bakış izleyip ara ara keyiflenmek istiyorsanız, evet bu filmin size göre olduğunu açıkça söyleyebilirim. Özellikle yönetmenin daha önceden Dikkat Şahan Çıkabilir'i sunmasının filmde geçen esprilerde etkisi olduğunu düşündüm filmi izledikten sonra. Kimi zamanlarda fazla gereksiz, abartılmış ve bayağılaştırılmış "sokak komedisi" vardı filmde. Ama filmin son yarım saatine doğru geldiğimiz zaman, Türk televizyonlarının reyting rekortmeni haline gelmiş programlarla bazen fazla abartılı bazen de çok yerinde iğnelemelerle karşılaşıyoruz.



İzlerken benim kafama takılan en büyük sorulardan biri şuydu. Film medya ile ağır bir dille dalga geçerken, tüm o dalga geçtikleri insanlar filmin içerisinde ne arıyorlar? Üstüne üstlük bununla kalmayıp nasıl oluyor da bir de kendilerini canlandırıyorlar? Tam bu anda da filmin adı geliyor zaten aklıma. Kanalizasyon. "Pis ve atık suların özel kanallar aracılığıyla belli merkezlerde toplanıp atılmasını sağlayan sistem, lağım döşemi, şebeke." olarak tanımlıyor TDK kanalizasyonu. Film ise, medyadaki yozlaşmayı, insanlar bunu seviyor diyerek basitleşme oranını birden ona taşıyan programları, "Nasıl olsa bu halk salak. Koyalım saçma sapan insanları, programları, reytingi kaparız." kaygısında olan televizyon yöneticilerini ve biz izleyicileri. Hepimizi baştan sona kanalizasyon diye tanımlıyor ağır bir dille. Dürüst olmam gerekirse çok büyük bir beklentiyle izlemedim filmi. Ama eğer büyük bir beklenti içerisinde olsaydım, çok büyük bir hayal kırıklığına uğrardım. Çünkü çok fazla Recep İvedik vari espiri var filmde ve bu biraz soğutuyor izleyici. Ama sonlara doğru programlara yapılan yaratıcı iğnelemeler bir çoğunu unutturuyor nihayetinde. Kısacası Kanal-İ-Zasyon son zamanlarda yapılmış yaratıcı bir medya eleştirisi. Kesin izlemeniz gerek diyemem belki ama izlemekten de bir şey kaybetmezsiniz.

Jenna, on dört yaşında okulunda yer alan popülariteye doğru gidip gelen bir genç kızdır. Tüm bu "genç kız" karmaşasının yanısıra bir de hayattaki tek dayanağı olan annesinin kanser hastalığına yakalandığı ortaya çıkar. Bu durum onda büyük bir korku yaratmasının yanı sıra hiç sevmediği anneannesiyle bir arada yaşamaya başlamanın zorluklarını da getirir. Bir de aklından çıkaramadığı Sakke vakası vardır üzerinde. Ona göre okulundaki en çekici erkek olması ile birlikte, ulaşması en zor olanıdır. Sakke'ye ulaşmak için okulun popüler tipleriyle bir arada "takılmaya" başlar. Okulda adından çok sık söz ettiren Ullis ile tanışır. En yakın arkadaşının Ullis'e olan önyargılarını önemsemeden onunla arkadaş olan Jenna, annesinin zor anlarını, yeni kurduğu arkadaşlık ilişkileri ve sorunlu ilişki ağlarıyla atlatmaya çalışır.

Film için tam bir aile draması denebilir aslında. Popüler bir seyircisi olduğundan çok, az ve kemik bir kitlesi olduğunu söyleyebiliriz. İnternette yaptığım araştırmada birkaç sinema sitesinde Onüç / Thirteen filmine benzetmeler gördüm. O filmi izlemedim ama izleyenlerden bildiğim kadarıyla çok bir alakası olmadığını söyleyebilirim. I taket lyser stjärnorna, IMDB'de aldığı 6,7 puanla ve ödülleriyle, 2009 İsveç sinemasının en gözde filmlerinden biri.




Dram filmi dediğimiz şeye bir Çağan Irmak gözü ile bakıyorsanız eğer, bu filmin size göre olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Filmde "ağlak" öğe dediğimiz çok fazla öğe olmasına rağmen, yönetmen Lisa Siwe bunu seyirciyi ağlatmaktan çok etkilemek için kullanmış ve kendi adıma çok da başarılı olduğunu söyleyebilirim. Filmin konusundan bahsettiğimiz zaman anahtar kelimelerde, on dört yaş ergenliği, kanser bir anne, sorunlu bir ilişki ağı ve çekilmez bir anneanne yer alsa da, bu film sanılan teenage drama filmlerinden kesinlikle değil.






Jenna babasını hiç tanımamış olmasından ötürü annesine çok düşkündür ve annesi birçok annenin yanı sıra bir arkadaştır onun için. Çünkü kendisinin de zamanında bir "annesi" olmuş ve üzerindeki baskıdan o kadar sıkılmıştır ki çocuğuna aynı şeyleri yapmamaya yemin edip arkadaşça davranmıştır. Bu yüzden de Jenna annesine birçok insana göre daha bağımlıdır. Ve hastalığını öğrendiği gün derste bir not yazar kağıda: "If you are die mother, i'll take my life." Cebine sıkıştırıp koyduğu kağıtta annesi ölürse eğer kendi hayatından da vazgeçip onsuz bir hayat yaşayamacağından bahseder. Film ise aslında temelde bu dipnota dayanır. Özetlemek gerekirse eğer, istediğiniz şey etkileyici ve çok fazla seyirciye oynamayan bir dramaysa, bu filmi mutlaka izlemenizi öneririm. Her ne kadar on dört yaş bunalımını konu alsa da, I taket lyser stjärnorna, sevdiklerini kaybetmekten korkan her yaştaki insanın izlemesi gereken bir film.




"Eğer sen ölürsen anne, senin için yaşarım."


"Biliyorum belirtmeme gerek yok; ama yapacağım. Unutmayın ki, her şey yalnızca bir film. Bir yaratı. Ama yine de, acıtır." *

V.


"Uzunca süre maske takarsan altındaki kişiliği de unutursun." *

"Bir gün bir çocuğa tutulursun. Sana parmakları ile dokunur. Ağzı ile dokunduğu derinde delikler açar. Ona baktığın zaman canın yanar. Bakmadığın zaman da yanar. Sanki birisi bir parça cam parçası ile seni kesip açıyor gibi gelir."

On beş yaşında çıplak Tracey Berkowitz’in bir otobüsün arkasındaki bir banyo perdesinin altında, kendini köpek sanan kardeşi Sonny’yi aramasıyla başlıyoruz filmi izlemeye. Tracey’nin yolculuğu bizi kentin karanlık yüzüne, duygusal açıdan bir çukur gibi olan evine, lisedeki sert ortamına, psikoloğuyla oynadığı kedi fare oyunlarına, erkek arkadaşı Billy Zero'ya ve indie rock fantezilerine götürür. Bir de Lance var tabii ki. Güya Tracey’yi kurtaracak olan ama sonunda onun başını belaya sokan Lance.


"İnsanlara bir şey olduğu zaman ışık saçarlar. Çünkü içlerine kazınmış bir fotoğraf vardır. Çünkü onlar oradadır ve siz değilsinizdir. Çünkü sizde sadece bir kısmı gözükür. Ve bir psikiyatrist de o tek parçayı yok etmeye çalışır." İçerisinde çok fazla kelime oyunu olan film aslında bir replik cenneti. Her sahnesini not alabileceğiniz nadir filmlerden biri olan The Tracey Fragments filmini üç ana başlığa ayırabiliriz. Daha filmin başında bizi karşılayan ve filmin bitimine kadar beynimize kazınan çiçek motifli banyo perdesi, kendini köpek sanıp ortadan kaybolan ve sürekli havlayışlarını duyduğumuz küçük kardeş Sonny ve elbette ki Tracey Berkowitz efsanesi Billy Zero. Ve aslında film için başlangıç ve bitiş sebebi de bu üç öğe desek yanlış olmaz.

"Tüm dünya kafanızın içindeyken neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlarsınız ki?" Aslına bakarsanız baştan sona bir sorgu var filmde. Sürekli bir şeylere itiraz etme ve çözümleme hali söz konusu. Psikolog ile oynanan küçük kelime oyunları da bunu doğruluyor aslında. Filmde Tracey Berkowitz rolüyle karşımıza çıkan Ellen Page, Hollywood'un son yıllardaki en parlayan yıldızı olarak tanımlanıyor. En son Drew Barrymore'un ilk uzun metraj deneyimi olan Whip It'de ekran karşısına geçen Page, kariyerinde birçok başarılı psikolojik dram filmlerini de barındırıyor.

Psikolojik gerilimle dramı birleştiren ve bunu yaparken son derece başarılı olan nadir filmlerden biri The Tracey Fragments. Bölünmüş ekranları ve arşiv görüntüsüyle aynı zamanda da görsel bir şov sunuyor seyircisine. Psikolojik dram seyircileri bir yana, hayatıyla ilgili sorguları olan ve bir şeylere anlatılanların dışında çözüm arayanların kesinlikle izlemesi gereken bir film.


"Bir at düşse, ağzından bir telefon çıkar. At düştüğünde ayağı yaralanır ve artık işe yaramazdır. Böylece birisi onu vurur. Attan da yapışkan madde yaparlar. Makineler yapıştırıcıyı tüplere doldurur ve çocuklar da onları sıkarak kartların üstüne kağıt yapıştırmaya çalışır. Yapıştırıcı çocukların eline bulaşır. Çocuklar da yapıştırıcıyı yer. Böylece çocuklar at olur."

"Ünlüler geçidine sahne olan Venedik Film Festivali'nde bu kez bir Türk kırmızı halıdan geçti. Fatih Akın'ın komedi türündeki yeni filmi 'Soul Kitchen' festivalde izleyiciyle buluştu. Galanın ardından oyuncularla birlikte basının karşısına geçen Akın, kendini tekrar etmektense deneyerek başarısız olmayı göze aldığını söyledi: "Bu düşünce benim film yaparken motivasyonumu oluşturuyor. Yönetmen olarak deneyler yapmak istiyorum. Aynı türde çalışmaktan sıkılıyorum. Bir tarzda çok başarılı olan yönetmenlerden olmak istemiyorum. Deneyerek öğrenirim gerekirse başarısız da olurum." Filmde bir aşçının hikayesini anlatan Akın, hayat, rüyalar ve yiyecekler arasındaki bağlantıya vurgu yapmak istediğini de anlattı: "Filmdeki aşçı Don Kişot'a benziyor. Hayatı değiştirmeye çalışıyor. Ve başkalarının da bunu yapabilmesi için uğraşıyor." Filmin başrolerinde Alman sinemasının yıldızı Moritz Bleibtreu ve Akın'ın favori oyuncusu Birol Ünel var. 'Soul Kitchen' Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışıyor." *

Venedik Film Festivali'nin bu yıl ki açılış filmi olan Soul Kitchen, gerek oyuncu kadrosuyla gerekse konusuyla son derece heyecanlandıran bir film. Konusu ise şöyle: Genç restoran sahibi Zinos'un (Adam Bousdoukos) peşini şanssızlık bırakmamaktadır. Kız arkadaşı Nadine (Pheline Roggan) yeni bir iş için Şangay'a taşınır. Kendisi kaza sonucu omurlarındaki diskleri sakatlar. Ve yeni bir ahçı (Birol Ünel) işe aldığından beri kalan tek tük müşterisi de kaçar. Ama restoranı yeni bir konsepte soktuktan sonra gelip giden 'meşhurların' sayısı artar. Buna rağmen Zinos aşkının peşinden, Nadine için Şangay'a gitmeye karar verir ve işini kardeşi İllias'a (Moritz Bleibtreu) bırakır. Ama bunun iyi bir fikir olmadığı ortaya çıkar. İllias dükkânı bir emlakçıya (Wotan Wilke Möhring) satar. Nadine de kendine yeni bir erkek arkadaş bulmuştur. Zinos dükkanını geri almanın son bir yolu olduğunu öğrendiğinde, Soul Kitchen'ı kurtarmak için her şeyini ortaya koyar.

IMDB'de Almanya gösterim tarihi 25 Aralık yazan filmin Türkiye'de ne zaman gösterime gireceği henüz belli değil. Alman sinemasının yıldızı olarak tabir edilen Moritz Bleibtreu ve Fatih Akın yıldızı Birol Ünel'in başrolde iyi iş çıkardığının yankıları sürerken, şimdilik bize gösterim tarihini beklemekten başka bir şey kalmıyor.


"Sevgililer günü posta kartı şirketleri tarafından insanların kendini kötü hissetmesi için bulunmuş bir gündür." *


" Taşrayı sevmiyorum, ürkütüyor beni. Bir de taşrada bataklıklarda ölüler yüzer. Çukurlarda ve deliklerde. Adamın biri kızın cesedini bir çukura atar. Ceset çürür, balçığa dönüşür. Cesedin yattığı yerde çiçekler açar. Tohumlar çiçekten başka yerlere uçar. Ve arı çiçeği emer. Ve bal yapar. Sonra da kızın ailesi dükkandan balı satın alır. Böylece aile kızını yer. " *

Deney, bilim adına bir oyun olarak başlar. Yirmi adam; iki hafta; 4000 Mark para uğruna bir oyun oynarlar. Oyun yapay olarak oluşturulmuş bir hapishanede insanın saldırgan davranışlarının araştırılmasıdır. Sekiz kişi gardiyan, on iki kişi mahkum olur. Mahkumlardan kurallara uymasını isteyen gardiyanlar bunu sağlamak için şiddet uygulamak dışında her şeyde serbesttir. Oyun oynanmaya başlar ve olaylar karışık boyutlara ulaşır. Hem de çok karışık.

Sinema türleri dendiği zaman yıllardır süregelen bir tartışma vardır: Bir filme korku ya da gerilim dememiz için ne olmalı? Bu iki tür her zaman karıştırılır. "Korku" diye lanse edilerek serileri çekilmiş filmler örnek olarak gösterilir hep. Söz konusu bu iki tür olduğu zaman "Bu budur." anlayışı hakimdir sinemada. Das Experiment yani Türkiye'de ki gösterim adıyla Deney, "gerilim" türünün en başarılı örneklerinden biri. Ve tek başarısı da bu değil. 1971 yılında yapılan ve 'Stanford Hapishane Deneyi' olarak adlandırılan gerçek bir olaydan uyarlama aynı zamanda. Bu deneyde sıradan insanlar bir süreliğine bir hapishanede gardiyan ve mahkum rollerini alarak birlikte yaşamış, bilim adamları da onların davranışlarını gözlemlemişti. Kısa sürede kimliklerini benimseyen ve mahkumlara şiddet uygulamaya başlayan gardiyanlara karşı mahkumlar da örgütlenmiş, çıkan olayların büyümemesi amacıyla deney yarıda kesilmişti. Film bu hikayeyi ana hatlarıyla alıp günümüz Almanya'sına başarıyla taşıyor.


Tarek Fahd başlangıç olarak karşımıza kendini arayan bir taksi şoförü olarak çıkar. Taksisinde gazeteleri karıştırken bir "deney" ilanı görür. 4000 mark cazip gelir ve başvurur. Ondan sonra Tarek Fahd'ın yaşamı hakkında daha fazla bilgiye ve bu deneye katılmasındaki asıl amacın ne olduğunu öğrenmeye başlarız. Tarek Fahd karakterini Alman sinemasının en önemli aktörlerinden biri olan Moritz Bleibtreu canlandırıyor. Fatih Akın'ın I'm Juli ve Solino filmlerinde de başrol olarak gördüğümüz Bleibtreu, Das Experiment'de ki üstün başarısıyla seyircisinden bir kez daha takdir kazanıyor.


Her bir sahnesinde gerilimi en uç noktasına kadar hissettiğiniz bu filmde, her şeyden önce insanların baskıyla neler yapabileceğini görüyoruz. Para ve heyecan için küçük odalara tıkılan onca insanın olmuş gibi yapmaktan çok olduklarını görüyoruz aslında. Güçsüz bir insanın gücü keşfetmesini, arkadaşı dahi olmayan bir insanın daha da acizleşmesine kadar ilerliyor hikaye. Kısacası Das Experiment, türünün en başarılı örneklerinden biri ve mutlaka izlenesi.

1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur.


Truman Capote rolünde Philip Seymour Hoffman'u, çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee rolünde de Catherine Keener'i gördüğümüz bu film için, sadece gerçek bir hikayeden uyarlama ya da biyografi dememiz yetersiz kalır. Philip Seymour Hoffman'a üstün performansından ötürü 2005 yılında En İyi Erkek Oyuncu oscarını getiren, aynı zamanda da 4 oscar adaylığı da bulunan film için, sinemaya "yansıtılmış" en başarılı hikayelerden biri dersek yanlış olmaz.

Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.


Philip Seymour Hoffman'ın tavırları ile adeta Truman Capote'u yaşattığı Capote filminde, başlangıç olarak etkilendiği bir olaydan kendine hikaye çıkartmak isteyen adamı görüyoruz. Zamanla cinayet zanlıları bulunup tutuklandıklarında ve Truman Capote Perry Smith ile karşılaştığında, olayların akışının farklı bir yöne gittiğini görüyoruz. Yabancı olarak gördüğü, ama tanıdıkça sanki yıllardır aynı hayatı yaşıyormuşcasına farklı bir bağ ile bağlandığı Smith için: "İkimiz onla aynı evde büyümüş gibiyiz. O arka kapıdan kaçmış, ben ise ön kapıdan." diyor Truman Capote. Buna rağmen üzülüp kendi yerine koyduğu ve bir tek onun "insan" olarak gördüğü Perry'e karşı o kadar da dürüst olmuyor. Ve filmin sonunda, vicdanıyla hırsı arasında sıkışmış bir adamın çırpınışlarını görüyoruz.

"Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür."
Truman Capote

Ankara Uluslararası Film Festivali, Gezici Festival, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Ankara Kızılay ve Çevresi Esnaf Dayanışma Derneği ve United Design'ın destekleriyle Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenen 'Kısa Film Günleri' sinemaseverleri yazlık sinema tadıyla yeniden buluşturacak. Pek çok festivalde övgüye değer bulunan kısa filmlerden oluşturulan programda 58 film sanatseverlerle buluşacak.

Ankara'nın en büyük üç film festivalinin ilk defa bir araya gelmesiyle oluşan kısa film günleri, bu yıl Ankara'da sinema adına yapılmış en büyük organizasyonlardan biri. En sevilen ve festivallerden bol ödülle dönmüş 58 başarılı kısa filmin gösterileceği bu organizasyon, 21-30 Ağustos 2009 tarihleri arasında akşam saat 21.00'de Kızılay / Sakarya Caddesi'nde başlayacak.

Açıkçası organizasyonun yapılacağı söylenildikten bu yana işin içerisinden takipte olduğum için çok özenle seçilmiş 58 filmle karşılaşacağınızı söyleyebilirim. Birçoğu sadece festivallerde denk gelirseniz izleyebileceğiniz çok başarılı yapımlar. Ve bu yaz aylarında sıcaktan bunaltmayan bir vakitte, üstelik ücretsiz bir şekilde keyifli bir zaman geçirebilirsiniz.



Şu an broşür tam anlamıyla dağıltılmadığından ufak bir taslak yukarıda yer alan.


# Film Önerileri #


1. Gün: Kesinlikle Beyinsiz'i izlemenizi öneririm. Sanıyorum daha önce de bahsetmiştim izlediğim en güzel Türk animasyonu diye. Birinci güne ek olarak: Kırmızı Başlıklı Kız, Pencere, Büyük Planlar, Gülen Köpek.

2. Gün: Doğum, Karşılaşma, Tarihi Erkekler Yazar, Oyun

3. Gün: Duyarlılık, Simone, Süt ve Çikolata

4. Gün: Hanımefendiler, Violetta, La

5. Gün: Son Yolculuk, Oyuncaklar Ülkesi

6. Gün: Toz, Ortalama 40 Çöp, Adres Soran Adam

7. Gün: Evimizde, Biz Cennetteyken, Sessizlik, Elektrik Ağacı, Megiddo, Unus Mundus, Tavuk Kanatları

Juilliard'daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers'in, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşmesinin ve hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışmasının, gerçek öyküsünü anlatan bir film The Soloist. Jamie Foxx Nathaniel Ayers'i canlandırırken, Robert Downey Jr.'sa Ayers'i keşfeden ve onunla ilgili yazılar yazan bir gazeteci olan Steve Lopez'i canlandırıyor.

Los Angeles sokaklarında sadece iki teli sağlam kalmış kemanıyla dolaşan bir adam hayal edin. Hayatındaki en büyük aşk müzik ve Beethoven. İnsanların arabalarının camlarından sigara izmariti atmasına tahammülü yok. Gerçek müziğin sokaklarda olduğuna inanan bir adam. En büyük hayalin ne sorusuna, kemanımın kopan telleri diye cevap verecek kadar müziğe bağımlı. Aslında hayatını sürdürebilmesinin tek yolu da müzik. Çünkü Juilliard'da ikinci sınıftayken bir senfoni provasında aniden şizofreni krizi geçiriyor ve elindeki tüm fırsatlar bir anda kayıp gidiyor. Ve zaman zaman kafasının içinde yankılanan şizofrenik sesleri duymamak için de müziğinin sesine ihtiyacı var.


Steve Lopez, Times'da sürekli hikayeler peşinde koşup bunları kaleme alan ünlü bir yazar. Bir gün bisiklet kazası geçiriyor ve tesadüf eseri yolda yürürken Beethoven heykelinin altında keman çalan Nathaniel'le tanışıyor. Upuzun adını harf harf heceleyen ve nefes almadan konuşan bu adamın hikayesini, başlarda sadece "hikaye anlatmak" maksadıyla yazmak istiyor. Fakat hayatında birçok eksiklik olan ve "inanma" boşluğu çeken Steve için, Nathaniel Ayers bir hikayeden öte gerçek yaşam öyküsü haline geliyor.


Jamie Foxx'un inanılmaz performansının üstüne, Robert Downey Jr.'un oyunculuğu eklenince ortaya mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor belki ama, bu film "gerçek bir hikayeden uyarlama" olmasıyla daha çok göz dolduruyor sanki. Elinizdeki tüm imkanları kaybettiğiniz anda tek bir şeye yönelip ona bağlanır mısınız, hayatınızı ne olursa olsun kendi doğrularınızla yaşar mısınız, diye sorular sorduruyor film aynı zamanda seyircisine. Kısacası eleştirmenlerden de olumlu not alan The Soloist, izlemeniz gereken filmlerden sadece biri.

"Beethoven ile Mozart'ı ışığın geldiği şu pencerede hayal ediyorum. Bizim gibi acıkıp, susuyorlar. Melekler kadar güzeller."