Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2026 Perşembe

Heel (Good Boy): Yeni Kuşağı Terbiye Etme Deneyi

A Clockwork Orange filminin rahatsız edici 'zorla iyileştirme' fikrini çağrıştıran Heel (Good Boy), izleyiciyi daha en başta etik bir ikilemin içine çekiyor: Bir insan gerçekten zorla 'iyi' yapılabilir mi? Film, şiddete eğilimli bir gencin kontrol altına alınma sürecini merkezine alırken, bunu giderek kararan bir psikolojik deney alanına dönüştürüyor. Hem de Stephen Graham'in baş rolüyle..


Öncelikle filmin ismi konusunda biraz belirsizlik var. Heel diye çıktığım yoldan Good Boy diye döndüm. Geçen sene de Good Boy isminde bir film olduğu için biraz karışıklık yaratacağı kesin. İsim kargaşasını ben filme Heel diyerek sonlandıracağım. Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursam; Heel filmi, kontrolsüz, agresif ve hedonist bir genç olan Tommy’nin (Anson Boon) arkadaşlarıyla dışarıda partiledikleri bir gece ve sonrasında yaşadığı aşırılıkların ardından ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Gözlerini açtığında kendini, varlıklı bir çift olan Chris (Stephen Graham) ve Kathryn’in (Andrea Riseborough) evinin bodrumunda, boynundan zincirlenmiş halde buluyor.

Bu çift, Tommy’yi bir suçlu değil, 'terbiye edilmesi gereken bir varlık' olarak görmekte. Onu cezalandırmak, eğitmek ve nihayetinde 'iyi bir bireye' dönüştürmek ve sonrasında ailesine entegre etmek istiyorlar. Süreç ilerledikçe Tommy’nin davranışlarında değişimler gözlemlenir; fakat bu dönüşümün ne kadar gerçek, ne kadar zoraki olduğu sürekli bir soru işareti olarak kalıyor.


A Clockwork Orange filmini izleyenler bu kareyi hatırlayacaklardır. O filmdeki soytarı ve yaramaz gencimiz Alex, Tv karşısına zorla oturtulup kendisine görseller izlettiriliyordu. Heel filminde ise benzer bir düşünce var. Zincire bağlı olan Tommy'nin karşısına TV konuluyor, onun akranlarına, küçüklerine ve çevresine yaptığı zorbalıkları ona izlettiriyorlar. Bu görüntüler de gizlice bulunan görüntüler değil üstelik. İzlenme ve Beğeni uğruna Tommy'nin kendisinin çekip internete koyduğu videolar.

A Clockwork Orange ile olan bu benzerlik, Heel için en belirleyici olanı. Her iki film de şiddete eğilimli genç bir erkeğin zorla 'terbiye edilmesi' fikrini merkezine alıyor. Alex nasıl Ludovico Tekniği ile davranışsal olarak dönüştürülmeye çalışılıyorsa, Tommy de benzer şekilde fiziksel ve psikolojik baskıyla 'iyi bir birey' haline getirilmeye çalışılıyor.

Ancak aradaki kritik fark şu: Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange filmi bu süreci açıkça eleştiriyor ve devletin birey üzerindeki kontrolünü distopik bir korku olarak sunarken, Heel ise bu ironik mesafeyi tam kurmuyor; zaman zaman uygulanan şiddeti problematize etmek yerine dramatik bir araç gibi kullanıyor. Bu yüzden benzerlik tematik olarak güçlü olsa da, derinlik açısından zayıf kalıyor.


Filmin en güçlü tarafı, hiç şüphesiz açılışındaki yoğun gerilim duygusu ve izleyiciyi hızla içine çeken atmosferi. Tommy’nin kontrolsüz, kaotik yaşamını gösteren ilk sekanslar; hızlı kurgu, sert müzik ve taşkın enerjiyle oldukça etkileyici bir giriş sunuyor. Ardından gelen bodruma zincirlenme fikri, başlı başına rahatsız edici ve merak uyandırıcı bir dramatik çatışma yaratıyor. Bu noktada film, izleyiciye  psikolojik bir gerilim sunmayı başarıyor.

Buna ek olarak, oyunculuk performansları filmin taşıyıcı kolonlarından biri. Özellikle Anson Boon’un Tommy karakterine kattığı ham, saldırgan enerji; Stephen Graham’ın ise sakin ama tekinsiz baba figürü, filmin ilk yarısındaki gerilimi sürekli diri tutuyor. Yönetmenin mekan kullanımı ve klostrofobik atmosfer yaratmadaki başarısı da dikkat çekici. Geniş, düzenli bir ev ile karanlık bodrum arasındaki tezat, filmin tematik derinliğini görsel olarak destekliyor ve izleyicide sürekli bir huzursuzluk hissi yaratıyor.

Ancak film, güçlü başladığı bu yapıyı ne yazık ki sonlara doğru sürdüremiyor. İlk yarıda kurulan gerilim ve gizem, ilerleyen bölümlerde yerini dağınık ve inandırıcılıktan uzak bir anlatıya bırakıyor. Özellikle ailenin bu yaptıklarının altında yatan motivasyonlarının yeterince açıklanmaması, hikayenin duygusal ve mantıksal bağlarını zayıflatıyor. Chris ve Kathryn’in neden böyle bir sürecine giriştiği netleşmediği için, film giderek soyut ve yapay bir deney hissi vermeye başlıyor. Bu da izleyicinin hikayeye olan bağını kırıyor.

Daha da önemlisi, filmin ana vaadi olan dönüşüm süreci ikna edici bir şekilde işlenemiyor. Tommy’nin değişimi, dramatik olarak haklı bir gelişim çizgisi yerine, sanki senaryonun zorladığı bir sonuç gibi duruyor. Bu da filmin başta kurduğu etik ve psikolojik tartışmayı yüzeyselleştiriyor. Gerilim unsuru da aynı şekilde sönümleniyor; film ilerledikçe tansiyon artmak yerine düşüyor ve finale doğru neredeyse etkisini kaybediyor.


Yönetmenlik tarafına bakacak olursak, bu filme beni götürenin Stephen Graham'in olmadığını, yönetmenin kendisi olduğunu başta söylemeliyim. Polonya’lı yönetmen Jan Komasa'nın 2019 yılında yönettiği Corpus Christi filmi, son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden biri idi. O filmden sonra ne çekse izleyen biri olarak bu filmi de izledim. Ancak diğer filmlerinin gerisinde kaldığını baştan söylemem gerekiyor.

Filmin ilk bölümlerinde yönetmenin tercihleri oldukça dikkat çekici. Kapalı mekan kullanımı, dar kadrajlar ve karakterleri sıkıştıran kamera açıları, izleyiciye bilinçli bir huzursuzluk hissi veriyor. Bu görsel dil, karakterin içinde bulunduğu psikolojik baskıyı yansıtmada etkili olurken, gerilim duygusunu da sürekli canlı tutuyor. 

Ancak film ilerledikçe bu görsel tutarlılık da zayıflamaya başlıyor. Başlangıçta kurulan estetik dil yer yer dağılıyor ve sahneler arasındaki ton birliği bozuluyor. Gerilmemiz gereken yerde sekansı gülerek tamamlıyoruz. Kamera kullanımı daha sıradan bir hale gelirken, ilk bölümdeki yaratıcı tercihler yerini daha konvansiyonel bir anlatıma bırakıyor. Bu durum, filmin görsel anlamda da başlangıçtaki gücünü sürdüremediğini gösteriyor ve genel etkiyi aşağı çeken unsurlardan biri haline geliyor.


Heel (Good Boy), cesur bir fikirle yola çıkan, rahatsız edici atmosferi ve güçlü oyunculuklarıyla dikkat çeken; ancak anlatısal bütünlük ve derinlik konusunda tökezleyen bir film.

Anson Boon’un performansı filmi ayakta tutan en önemli unsurken, senaryonun muğlaklığı ve yer yer yapay hissettiren sosyal mesajları, izleyicinin filmle kurduğu bağı zayıflatıyor. Film, izleyiciyi provoke etmeyi başarıyor. Fakat bu provokasyonu her zaman anlamlı bir düşünsel derinliğe dönüştüremiyor.

Yine de kendini izlettirmeyi sonuna kadar başaran film olarak; Puanım: 6/10

9 Nisan 2024 Salı

Radical

Bu film, Meksika çeperinde bir okulda göreve başlayan Sergio öğretmenin 2012 yılında sadece bir yıllık çalışmayla okulun ve öğrencilerinin eğitim düzeyinde yarattığı büyük gelişiminin hikayesini anlatıyor. Uzun zamandır var olan "ilham verici öğretmen" temasını işlese de bu hikayeyi güzel kılan şey; anlatılanların gerçekten yaşanmış olması, yakın tarihte olmuş olması ve gelişimin sayılarla ölçülebilir olması. Öyle ki 2012 yılı Sergio öğretmen öncesi, öğrencilerin yalnızca %55'i matematikten, %69'u İspanyolcadan sadece 'geçer' not almışken, Sergio ile geçirilen bir yılın ardından öğrencilerin %93'ü matematikten geçerken bunların %63'ü de 'mükemmel' puanı alıyor. İspanyolcada da geçer not alan %97'lik kesimin %72'si de bunu 'mükemmel' derecesiyle alıyor. 


Yönetmen Christopher Zalla'nın yönettiği Radical filmi, geleneksel eğitim yöntemlerine meydan okuyan bir öğretmenin öğrencilerini dönüştürme çabasını anlatıyor. Müdür Chucho'nun ilkokulu, yolsuz yetkililerin, uyuşturucu tacirlerinin, suçluların ve  sorumsuz ailelerin şiddetine maruz kalan öğrencilerle doludur. Çoğu öğrenci altıncı sınıftan sonra ailelerine yardım etmek için veya çetelere katılmak için okulu bırakıyor. Bu yüzden müdür Chucho, öğrencilere anlamlı bir eğitim verme konusunda umudunu yitirmiş biri oluyor. Tek beklentisi öğrencileri olabildiğince okulda tutmak ve sene sonu ülke genelinde yapılacak olan sınavda biraz yüksek puan alıp prim kapmak. Ancak okula yeni gelen Sergio ( Eugenio Derbez ) öğretmen tüm bu algıyı değiştiriyor.

Sergio öğretmenin yaptığı, öğrencilerin merakları çerçevesinde kendi eğitimlerini belirlemelerine ve deneyimler yoluyla bilgi edinmesine izin vermesidir. Laboratuvarı, kütüphanesi ve tek bir adet dahi çalışan bilgisayarı olmayan bir okulda pes etmek yerine alternatif yol arayışlarına giriyor. Onlara notlara odaklanmamaları ve hatalardan korkmamaları konusunda cesaretlendiriyor ve bu derslere katılan öğrenciler sıradan derslerin ötesine geçerek matematik, felsefe ve astronomi gibi ileri konuları keşfetmeye başlıyor. 


Hikaye olarak duygusal ve ilham verici olsa da sinema yönüyle zayıf kalıyor. Hali hazırda zaten konu bakımından klişe duran bu hikaye, daha iyi oyunculukla ve yan karakterlere derinlik katarak sinemasal anlamda da değer kazanabilirdi. Karakterlerin hemen hepsi yüzeysel kalmış, kişisel hayatlarının anlatılması yönü de zayıf durmuş.

Sinemasal yaklaşımda bulunanları tatmin etmeyecek olan bu filmi peki kimler izlemeli?
 - İlham arayan eğitimciler ve öğretmenler
 - İlham verici gerçek hikaye sevenler. 

Çıkarabilecekleri sonuçlar içerisinde 'her çocuğun potansiyeli olduğunu ve ancak onlara doğru yaklaşımla onu açığa çıkarabilecekleri' olacak. Bunun yanında 'müfredat merkezli bir eğitimden ziyade, öğrenci merkezli yaklaşımın daha etkili olduğu' fikri de oluşacak. Son olarak da 'doğru eğitimi vermek ve öğrenci içindeki o keşfi yapmak için maddi yetersizliklerin, öğretmen için bir ölçüde bahane edilemeyeceği' görülecektir. 



19 Eylül 2009 Cumartesi

Mevzubahis Mektep Filmleri

Sonbaharın gelişi ,okulların kaldıkları yerden eğitime devam etmeleri ve hepimizin geçtiği yollar.Okul kavramı mekan olarak sinema endüstrisine herzaman malzeme olmuştur.Toplum içindeki şiddeti,bireyler arasındaki aşkı en basite indirgeyerek bireylerin benzer konulara ilk kez şahit oldukları yerde, okul sıralarında anlatmak kimi zaman ticari amaçlar güden filmlere,kimi zaman da başyapıt mertebesine ulaşabilicek çarpıcı yapımların çıkmasına önayak olmuştur. Dönemin sorunları ve toplum anlayışına sadık kalan birçok öykü beyazperdeye aktarılmış ve izleyicilerin beğenisine sunulmuştur.


Hollywoodun arkaplan olarak okulu ele aldığı en önemli yapıtlar Dead Poet's Society ve Grease'dir.Grease ait olduğu dönemin amerikan toplum anlayışını çok güzel bir şekilde betimlemiş,laçka diye tabir edebiliceğimiz dersleri umursamayan okulu karşı cinse kur yapma ortamı olarak algılayan öğrenci modellerini beyazperdeye başarıyla aktarmıştır.Dead Poet's Society ise öğrenci-öğretmen ilişkisinde gelişen ve geleneklerine bağlı eğitim kurumlarına karşı girişilen reforumculuk anlayısını beyaz perdeye aktarmış ve bunda başarılı olan bir yapımdır.Ülke sınırlarına gelecek olursak sadece Hababam Sınıfı dersek yeterli olur sanırım zira yapım yılından itibaren herkesin en azından birkez izlediği bir seridir.Son dönem türk sinemasının ticari amaç güden yeniden uyarlama Hababam Sınıfı serisi ise ancak Ertem Eğilmez ve Rıfat Ilgaz'ın kemiklerini sızlatmıştır.Son dönem türk sinemasında ise Sınav filmi konu itibariyle sınav sisteminden muzdarip öğrencileri ele almış ve lise öğrenimi boyunca insanın en önemli sorununa odaklanmıştır.Ayrıca Okul isimindeki yapımda ülke olarak hiç beceremediğimiz korku sinemasını öğrenci-sınav psikolojisi çerçevesinde oluşturmuş bir yapımdır.Küçük hatırlatmalarla esas konuya geçebiliriz zira benim esasında bahsetmek istediğim son dönemde Avrupa sinemasında okul ve öğrenciler üzerinde yoğunlaşan yapımlar.

Hollywood ve Avrupa sineması arasındaki fark her daim bana Nba ve Avrupa basketbolunu anımsatıyor zira Nba daha gösterişli daha şova yönelik iken Avrupa basketbolu daha gerçekçidir, daha basittir.Aynı sinema endüstrisinde olduğu gibi.Avrupa sineması Hollywooda nazaran daha naiftir.İçinde bulundurduğu sıradanlığı onu izleyiciler için ya çekici yada çekilmez kılıyor.


ONDSKAN/EVİL
Avrupa sinemasında son dönemde eğitim ile ilişkili gözde filmlerine bakıcak olursak öncelikle 1950li dönemleri anlatan geleneklerine bağlı okullara atıfta bulunan 2003 yapımı İsveç filmi olan Ondskan'ı ele almak gerekir.Hayat mektebinde şiddeti çeşitli açılardan görmüşüzdür ve bazen izleyici bazen şiddetin ortasındaki kişi olarak güç gösterilerine tanık olduğumuz ortamların ilkidir eğitim yuvaları.Ondskan'da kaldığı yatılı okulun geleneklerine bağlı olması ve okulda düzenin işleyiş olarak sadece güç gösterisinden ibaret olup,kıdemli öğrencilerin ellerine geçen sınırsız gücü sadece kendi lehlerine kullanmasını izleyiciye aktaran film bu düzene karşı durmaya çalışan Eric Ponti(Andreas Wilson)'nin yaşadıklarını seyirciye aktarıyor.Hem okul yönetiminin okulda kıdemli olan öğrencilerin çaylak diye nitelendirilen öğrencilere uyguladıkları şiddete göz yumması, hem de üvey babasının Eric'e yaptığı işkenceye göz yuman anne de yaşadığımız toplumda sözde huzur adına çevresinde olana bitene ses çıkarmayan insanların tarifidir.Ast-üst kıdem anlayışının okul yıllarından itibaren gençlere aşılanması ve kuralların çıkarlar uğrunda kural olması eğitim yuvası olarak adlandırılan okulu çekilmez bir hale getirir.Yönetmenliğini Mikael Hafström'ün yaptığı film yazar Jan Guillou'nun otobiyografisinden sinemaya aktarılmış.Ayrıca Andreas Wilson'ın performansı dikkat çekici.



KLASS
Mevzu okul içindeki şiddetten açılmışken 2007 yapımı Estonya çıkışlı Klass filminden bahsetmemek olmaz.Yönetmenliğini Ilmar Raag'ın yaptığı oyuncu olarak yer alan kişilerin ilk oyunculuk denemesi.Son yıllarda ajanslara düşen 'okul basıp okulda terör estirme' haberleri artık hayatın bir gerçeği.Ve bu gerçeğe dayandırılan bir yapım olan Klass,toplum içinde diğer bireylerden zayıf görünen,bunun neticesinde her daim ezilen zaman zaman cinsel aşağılanmlara maruz kalan,hakları gasp edilen Joosep ve onu korumaya çalışan arkadaşı Kaspar'ın intikam anlayışını ve intikama neden olan etkenleri izleyiciye sunuyor.Etki-tepki mahiyetinde 'Şiddeti şiddet doğurur' lafını haklı çıkartan ve 'bir filmde silah varsa o da patlar' tezine örnek bir sona sahip olan filmde izleyici de her sahnede Kaspar ve Joosep ile birlikte şiddete isyan etme durumuna geliyor.Eğer herşeye göz yumup ses çıkarmazsan daha fazlasına hazırlıklı olmalısın ve artık sabredemiyecek duruma geliyorsan zayıf,korkak bir kişiliğe sahip olsan bile içinde canavar barındırdığını hatırlayacaksın.





ENTRE LES MURS/THE CLASS

Herhangi bir ülkenin herhangi bir semtinin varoş mahallesine yeni gelen öğretmen, o zamana kadar hiç ümit vermeyen öğrencilerin hayatını değiştirmeye karar verir,hepsinin sorunlarıyla ilgilenir,öğretmendeki inanç çocuklardaki azimle birleşince isteyince neleri başarabiliceğimizi bizlere göstermeye koyulurlar ve filmin sonunda da insana -vay be ne kadar da etkileyici- lafını söyletmeye çalışırlar.Bu Hollywood klişesi bizlere yutturulan öğelerden biri.Acıklı başlayan mutlu biten her son gibi.Entre Les Murs ise bize gerçeği vaad ediyor.Parisin banliyölerinde daha çok göçmen çocuklarının okuduğu okulda bir eğitim dönemini anlatıyor film.Francois Begaudeau adlı öğretmenin öğrencileriyle etkileşimi,onların türlü sorunlarına çözüm olma girişimini lakin ne kadar çabalarsa çabalasın çoğu kez tökezlemesini hatta bazen Souleymanda olduğu gibi onlara zarar vermesini anlatmaktadır.Bazen ise Francois'in öğrencileriyle arasında sorunlar çıkabilmekte ve Francois sorunları onların seviyesine inerek çözmeye çalışmaktadır.Sorunların çözülememesi genel anlamıyla öğrencilerin azınlık olması,dar gelirli ailelerin birer ferdi olmaları ve eğitim sisteminin mevcut durumundan kaynaklanıyor.Öğretmen ne kadar iyi niyetli olursa olsun duvarlar arasında kalmasının en önemli nedenleri bunlar.Sınıfın tamamen farklı azınlıklardan oluşması ve bunların kendilerini fransız olarak hissetmemesi de yüze vurulan çarpıcı bir gerçek.Öğrencinin henüz filmin ilk sahnelerinde adını yazdığı kağıda Cezayir bayrağını da çizmesi gibi.Fransadaki eğitim sistemine eleştiri getiren filmin yönetmeni Laurent Cantet,filmin başrol oyuncusu Francois Begaudeau aynı zamanda öğretmen ve filmin senaryosunu da kendisi yazmış.Yapım 2008 yılında Cannes film festivalinde altın palmiye ödülünü kazandı.

Muhakkak saydığım yapımlar dışında okul kavramı ile ilişkilendirilebilicek Ben X gibi mesaj kaygılı yapımlar da mevcut.Benim yazıdaki kıstaslarım saf okul arkaplanında geçen ve eğitim sistemini yeren,izleyicide yer edinen yapımlardan bahsetmekti.Yoksa elbette ki batı sinemasından çıkan ürünleri üç tane filmle sınırlandırmak gibi bir düşüncem yoktu.