İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2025 Cuma

Sırat: Techno Dininde Kayboluş ve Varoluş

İslam inancına göre Sırat Köprüsü; insanların imanına ve eylemlerine göre geçip geçemeyeceği, geçerlerse cennete, geçemezlerse cehenneme gideceği bir köprüdür. Kimi rüzgar gibi geçer, kimi kayıp düşer. İspanyol asıllı Fransız yönetmen Oliver Laxe'in Fas'ta çektiği bu filmdeki çöl yolculuğu, bu köprünün dünyadaki karşılığıdır. Filmdeki her bir ölüm, karakterin tabi olduğu sınavdan geçememesinin görsel bir metaforudur. Ve bunu çölün ortasında yankılanan bir techno müzik ritmiyle anlatıyor.

Oliver Laxe'in, insanlığın modern çağdaki manevi çöküşünü anlattığı Sırat filminde, bir baba-oğulun kayıp kızlarını ararken kendilerini çölün ortasında, bir 'rave*' kültürünün içinde bulmalarını anlatıyor. Ancak yönetmenin ilgilendiği şey, bu basit 'kayıp arama' anlatısından çok daha fazlası; insanın varoluşu, inanç, ölüm ve umut kavramları asında gidip gelişi. 

Filmin merkezinde Luis (Sergi Lopez) ve oğlu Esteban (Bruno Nunez) var. Kendisinden haber alamadıkları kızını bulmak için arayışa giren baba Luis, yolculuk ilerledikçe içsel bir anlam arayışına da girişiyor. Raver'larla tanışmaları, edinilmiş yeni bir aile duygusu yaratırken, aynı zamanda uygarlığın yıkıntıları arasında kurulan geçici toplulukların da alegorisi haline geliyor. Bunu da askerlerin baskınla dağıttığı parti grubundan kaçarken edindiği bu yeni minik grubuyla yolculuğa devam etmesinden anlıyoruz.

Filmin ilk yarısı, kayıp kızı peşinde koşan bir babanın çaresizliğini seyretmekle geçiyor. Ancak ikinci yarısında anlatı birden değişiyor. İzleyiciyi hazırlıksız yakalıyor bu kopuş. Filmdeki karakterler kadar izleyici de şoka giriyor anlık bu kopuş sırasında. Ve noktadan sonra Sırat filmi, bir yol filminden çıkıp, kıyamet anlatısına dönüşüyor. Techno kültürü bir eğlenceden ziyade, ölümle dans etmeye benzeyen, ölümü yaadeden bir ritüele dönüşüyor. Bahsettiğimiz o beklenmedik kopuş sahnesinin ilerleyen dakikalarında baba Luis'in kendisini müziğin ritmine bırakıp dans ettiği sahne, dini bir ritüel gibiydi. Sufilerin kendilerini müziğin ritminde kaybedişi gibi bir ruhani kayboluş veya belki de ruhani bir varoluşa evrildiğini hissediyoruz. Bence film bu dans ile bitmeliydi ve benim için daha da etkili bir film olurdu. 

Filmi, ismini aldığı 'sırat köprüsü' metaforu üzerinden okuduğumuzda, bu çöl yolculuğu boyunca ölen karakterlerin her biri, insanın varoluşsal sınavındaki düşüş/kaybediş biçimlerini temsil ediyor diyebiliriz. Ruhsal olmanın yanında fiziksel elenmenin de yaşandığı bu yolda, cezalar Tanrı'nın değil, insanın kendi içindeki cehennemin tezahürü de diyebiliriz. 

Luis ve Estaban'ın köpeği Pipa'nın LSD'li atık yüzünden hastalanması, filmdeki sembolik dönüm noktalarından ilki. Köpek burada doğanın saflığını ve koşulsuz sevgiyi temsil etmekle ortamın en günahsızı. Onun zehirlenmesi, insanlığın doğayı ve masumiyeti mahvetmesinin bir göstergesi. Ve bu günahtan sonra bireylere cezalar kesilmeye başlanıyor. 

Mesela grubun merkezinde yer alan Jade (Jade Oukid) karakteri, film boyunca techno müziği 'bedensel bir dua' olarak görüyor. Tanrı'ya değil, ritme inanıyor adeta. Yolun ilerleyen kısmında yaşadığı kayboluş, ruhsal yönelimini tamamen dünyevi bir transa indirgemesinin bedelidir. Belki de kendi inancı çerçevesinde bir kurtuluşa ermiş, nirvanaya ulaşıp kendisini orada yok etmiş de olabilir. Bir nevi vahdet-i vücut.

Filme teknik açıdan bakacak olursak , yönetmen 16mm lik kamera tercihi ile bir garçeklik yaratmak istemiş diyebiliriz. Ortamın tozunu organik şekilde izleyiciye hissettiriyor. Oyunculuklara baktığımızda çok da bir ustalık görmüyoruz, zira buna gerek kalmıyor. Herkes kendi doğallığını oynuyor gibi. Filmde birden fazla dilin kullanılması, oyuncuları kendi dilinde rahat ettiriyor diyebiliriz. 

Filmin en çarpıcı teknik unsuru şüphesiz ses tasarımı. Sus bu filmde yalnızca atmosferi değil, anlatım kendisini de taşıyor. Technonun metalik ritimleri ile çölün uçsuz doğallığı iç içe geçince transa geçme isteğini izleyici de oluşturuyor. 2 gündür sufi techno dinleme isteğim buradan geliyor. 

*rave: tekrar eden ritimlere sahip elektronik müzik ile dans edilen partilerdir. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (09/10/25) bugüne (30/10/25) 3'ü açlıktan 1035 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !



6 Temmuz 2024 Cumartesi

Matar a Dios: Killing God

Bazı filmler vardır; büyük beklentilerle değil, yalnızca tek bir görüntü, tuhaf bir afiş ya da açıklanması zor bir hisle izleme listesine girer. Matar a Dios (aka Killing God) tam olarak bu türden bir keşif filmi benim için. Geçen ay bu şekilde önüme düşen ve bloga da misafir ettiğimiz The Coffee Table filminin yönetmeninin ilk uzun metraj filmi olarak radarıma giren bu yapım, seyircisini ne klasik bir korku filmi ne de düz bir komediyle karşılıyor. Aksine, kara mizah, absürt anlatı, dinsel alegori ve aile dramını tek bir çatı altında birleştiren bu film; rahatsız edici olduğu kadar eğlenceli, saçma olduğu kadar da derinlikli bir film. Festival yolculuğunda önemli ödüller kazanmasına rağmen geniş dağıtım imkanı bulamayan Matar a Dios, bugün hala gizli kalmış bir güzellik benim için.


Bir Yılbaşı gecesi için Carlos (Eduardo Antuna) ve Ana (Itziar Castro), şehirden uzakta bir kır evinde yeni yılı karşılamak üzere hazırlık yaptığı sırada filme dahil oluyoruz. Çiftin ilişkisi, Ana’nın patronuyla yaşadığı şüpheli bir yakınlaşma nedeniyle biraz gergin. Eve Carlos’un depresyondaki kardeşi Santi (David Pareja) ve kısa süre önce eşini kaybetmiş olan babaları Eduardo (Boris Ruiz) da katılıyor. Aile içi kırgınlıklar, bastırılmış öfkeler ve suçluluk duyguları yavaş yavaş yüzeye çıkarken, gecenin sıradan aile dramı çok daha tuhaf bir olayla bölünüyor.

Önce üst katta duyulan bir tıkırtı için evde bir hırsızın olduğundan şüpheleniyor. WC'de üst üste iki kez çekilen sifon için "hırsız olsa sifonu kullanmaz" yorumuyla bu seçenek eleniyor. Uzunca bekleyişin ardından kapıdan gizemli bir cüce çıkıyor ve kendisinin Tanrı olduğunu iddia ediyor. Ancak getirdiği haber kutsal olmaktan çok uzak: İnsanlık sabaha karşı tamamen yok edilecektir. Yalnızca iki kişi hayatta kalacak ve bu dört kişilik aile, kimlerin yaşayacağına kendileri karar vermek zorunda. Zaman daralırken aile üyeleri, yalnızca birbirlerini değil, kendi ahlaki sınırlarını da sorgulamaya başlıyor. Tartışmalar ilerledikçe, mesele kimin kurtulacağı olmaktan çıkıyor ve çok daha uç bir noktaya evriliyor: "Belki de en kolay çözüm Tanrı’yı öldürmektir."


Matar a Dios yüzeyde absürt bir korku-komedisi gibi görünse de özünde son derece karanlık bir insanlık portresi çiziyor. Film, Tanrı fikrini metafizik bir varlık olmaktan çıkarıp kusurlu, alkolik, öfkeli ve umutsuz bir karaktere dönüştürerek klasik inanç anlatılarını biraz eleştiriye açıyor. Buradaki Tanrı, insanları yargılayan mutlak bir güçten ziyade, insanlığın yarattığı kaos karşısında tükenmiş bir figürdür.

Film boyunca aile bireylerinin sırları ortaya döküldükçe; bencillik, sadakatsizlik, ırkçılık, cinsiyetçilik, umursamazlık ve ahlaki ikiyüzlülük bir bir görünür hale geliyor. Yönetmen Casas ve Pinto, insanlığın sonunu büyük politik ya da küresel meselelerle değil, küçük bir ailenin içindeki çürüme üzerinden anlatıyor kısaca. Bu mikro kozmos, filmin temel mesajını da açık ediyor: Dünya büyük felaketlerle değil, küçük ahlaki çöküşlerle yok olmaktadır.

Özellikle Santi karakteri üzerinden ele alınan depresyon ve yaşam isteğinin kaybı, filmin mizahi tonunu zaman zaman kırarak hikayeye beklenmedik bir duygusal derinlik kazandırıyor. Film bu yönüyle, yaşamın değerini sorgularken bile kesin cevaplar vermekten kaçınıyor; seyirciyi rahatsız eden bazı sorularla baş başa bırakıyor.


Yönetmenin filmleri olan Matar a Dios ve The Coffee Table, biçimsel olarak çok farklı görünseler de aynı düşünsel evrenden besleniyor. Her iki filmde de aile kavramı kutsal bir yapı olarak sunulmuyor. Aksine, felaketin doğrudan kaynağı konumundalar. Her iki film de neredeyse tamamen tek bir mekanda geçiyor ve karakterleri zamanla yarışan kapalı bir anlatının içine hapsediyor. Zamansal ve mekansal açıdan klostrofobik bir gerginlik oluşturuluyor. Ve her iki film de kara mizah üzerinden ilerliyor; ancak mizahın işlevi değişik. Matar a Dios’da mizah bir savunma mekanizmasıdır. Seyirci gülerek rahatlar, absürtlük şiddeti yumuşatıyor. The Coffee Table’da ise mizah neredeyse sadist bir işleve sahip. Gülme isteği anında boğazda düğümleniyor. Mizah artık rahatlatmaz; aksine seyirciyi suç ortağına dönüştürüyor. 
Matar a Dios yüksek sesli bir film. Karakterler bağırıyor, tartışıyor, kavga ediyor. Ahlaki kriz kolektiftir. Herkes konuşuyor. The Coffee Table ise neredeyse sessizlik üzerine kurulu. Suç bireyseldir. Baş karakter, yaşanan felaketin ağırlığını tek başına taşıyor. Film ilerledikçe diyaloglar azalıyor, bakışlar uzuyor.

Toparlayacak olursam, Hem Matar a Dios, hem de geçen hafta yazdığım The Coffee Table filmleri benzer gibi duran ama her ikisinin de bıraktığı duygu çok farklı olan iki film. Gözümde az bilinen güzel filmlerden konumundalar ve film tavsiyesi isteyen olduğunda 'onu izlemiştim' cevabını duymayacağınız ya da çok nadir duyacağınız filmler arasına bunu alın derim.


14 Haziran 2024 Cuma

La Mesita del Comedor: The Coffee Table

Caye Casas'ın ikinci uzun metraj filmi olan The Coffee Table (ilk uzun metrajı Matar a Dios (Killing God)), kara mizah ile saf dehşet arasında gidip gelen tonuyla yalnızca bir 'şok filmi' olmanın ötesine geçen; ebeveynlik, suçluluk ve ev içi iktidar ilişkileri üzerine acımasız bir alegori kuruyor. Film, seyircisini güvende hissettiren tanıdık bir ev ortamını adım adım bir kabusa dönüştürürken, mizahın sınırlarını da zorlayan bir film anlatısı sunuyor. İçinde olmak istemeyeceğiniz bir duruma, dışarıdan izleyici olarak ne kadar katlanabilirsiniz, bunu test etmeniz için buyurun filme.


Filmin hikayesine kısaca bakmak gerekirse: Yeni ebeveyn olmuş Jesus (David Pareja) ve María (Estefania de los Santos), ilişkilerindeki gerilimi bastırmaya çalışırken evleri için yeni bir orta sehpa satın almaya karar veriyor. Mağazada yaşanan küçük bir tartışma, çiftin güç dengeleri ve bastırılmış öfkeleri hakkında ipuçları verirken, grotesk tasarımlı cam sehpa için nihayet karar kılınıyor ve eve getiriliyor. María’nın kısa süreliğine evden ayrılmasıyla Jesus, bebeğiyle ilk kez yalnız kalıyor. Eksik bir vida, geri dönen bir satıcı ve sıradan görünen bir dizi tesadüf, anlatının kırılma noktasına zemin hazırlıyor ve gerilimin ipuçları burada izleyiciye verilmeye başlıyor. Bundan sonra film, izleyiciyi neredeyse dayanılması güç bir suç ortaklığı duygusuna sürükleyerek tek bir mekan içinde yoğunlaşan bir psikolojik cehenneme dönüşüyor.

The Coffee Table’ın merkezinde yalnızca bir kaza değil, bu kazanın etrafında örülen sessizlik, inkar ve suçluluk hali yer alıyor. Film, modern ebeveynliğin romantize edilen yüzünü paramparça ederken, özellikle erkeklik krizi ve pasif öfke üzerine yoğunlaşıyor. Jesus karakteri, hayatındaki tüm kararların başkaları tarafından alındığına inanan, edilgenliğini küçük bir nesne üzerinden telafi etmeye çalışan trajik bir figürdür. Kahve sehpası, bu anlamda yalnızca bir eşya değil; bastırılmış iktidar arzusunun, yanlış seçilmiş bir sembolün ve geri dönüşü olmayan bir hatanın maddi karşılığıdır.

Aynı zamanda film, kara mizahın etik sınırlarını da tartışmaya açıyor. İzleyici, dehşetin bilgisine sahipken karakterlerin gündelik konuşmalarına, absürt kesintilere ve neredeyse sitcomvari durumlara tanık oluyor. Bu çelişki, seyirciyi güldürmekten çok rahatsız etmeyi amaçlıyor. Çünkü film asıl olarak 'neye gülebiliriz?' sorusunu da sorarken gündelik hayatta gülüp geçtiğimiz sohbet ortamlarında gizli bu nevi nice olayların olabileceğini de bize hatırlatıyor. Mizah, burada bir rahatlama değil, suçluluğun ve utancın üzerini örten bir mekanizma olarak işlev görüyor. Yine çoğu zaman hepimizin yaptığı gibi.


Yazarken olabildiğine dikkat etmemin sebebi, filmi izleyenler için ana unsur olan gerilim noktası hakkında spoiler vermek istemeyişimdir. Tanık olduğum olaylara ve neticesinde bende oluşan duygulara sizin de sıfırdan tanıklık etmenizi istediğimden. The Coffee Table, izleyiciyi konfor alanından çıkarmayı hedeflediği kesin. Rahatsız edici olduğu kadar cesur da bir film. Herkes için uygun olmayan bu anlatı, şok etkisini ucuz numaralarla değil, etik ve duygusal sınırları zorlayan bir kurgu üzerinden inşa ediyor. Film, bitiminden sonra bile zihinde kalmaya devam eden sorularıyla, çağdaş Avrupa korku sinemasının en huzursuz edici örneklerinden biri olarak hafızamda yer edecek. 

24 Nisan 2024 Çarşamba

La Cocina: Kaos pişiren mutfak

Tek çekimden oluşan Boiling Point filminden sonra yeni bir mutfak kaos filmi getirdim size. Onun gibi tek çekim olmasa da uzun çekimler barındıran, bir restoranın gündüz vardiyasında yaşanan olaylar bütününü ele alan filmi kısaca özetlemek gerekirse, aksiliklerle dolu en kötü iş gününüzü düşünün ve onu birkaç x ile çarpın. Karşınıza çıkacak olan sonuç size La Cocina (Mutfak) filmini verecektir. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan bu film İKSV İstanbul Film Festivalinin en iyileri arasında diyebilirim.


Film başlamadan önce bize Henry Thoreau'nun "Bu dünya bir iş yeridir" alıntısını veriyor. Dünya ve iş yeri arasında kurulacak alegori için iyi bir girizgah. New York'a henüz gelmiş 20 yaşında Meksikalı bir kızın (Estela), Times Meydanında sıfır ingilizce ile bir adres arayışıyla başlıyor film. Estela'nın aradığı mekanı bulup içeri girmesiyle biz de filme girmiş bulunuyoruz. Burası, çalışanlarının yasa dışı yollarla ülkeye gelen yeni göçmenlerden, ara yöneticilerinin izni kapmış ve sonradan vatandaş da olmuş eski göçmenlerden, müşterilerinin ise saf kan Amerikalılardan oluştuğu bir restoran, The Grill. Sınıfsal düzeni yemeği pişirenler ile o yemeği yiyenlerin kimlikleri üzerinden resmediyor. Sınıfsal farklılar sadece pasaport üzerinden de yapılmıyor. Katmanlara ayrılmış durumda mültecilerin de sınıfları. Restoran her konuda ikiye bölünerek sınıflaşıyor. Mutfak ispanyolca işletiliyorken, müşteri kısmında konuşulan dil ingilizce. Mutfak içerisindeki tek Amerika vatandaşı var ki onun da içeridekilerle kavgalı oluşu oraya ait olmadığı mesajı taşıyor. İlerde zirve yapacak olan mutfak kaosunu da yine içeride tek amerikalı sonlandırarak mesaj güçlendirilecek. 

Film tek bir vardiyada geçiyor. Ama bir önceki vardiyadan kalma sorunlarla başlıyor bu yeni vardiya. Biri kavga diğeri hırsızlık. Kavga edenler içerideki tek amerikalı ile filmimizin baş kahramanı meksika göçmeni Pedro. Hırsızlık ise önceki vardiyanın kasa sayımında eksik çıkan para. Her ne kadar baş şüpheli Pedro olsa da, o daha önemli sorunlar içerisinde buluyor kendisini. Garsonlar kısmını oluşturan kadınlar ordusundaki tek amerikalı kız olan Julia (Rooney Mara) ile yaşadıkları ilişki sorunları onun için daha mühim bir meseleye dönüşüyor ve bu noktadan sonra patlama noktası yaşanıyor. Kendisi için yaşanılmaz hale geldiğine inandığı noktada "benim rahat edemediğim yerde kimse istirahat edemez" düsturunca düzene sağlam bir başkaldırıda bulunuyor.


Filmi izleyicilere restoranın arkasındaki yoğun çalışma ortamını doğrudan hissettiriyor. Dışarda sadece sipariş verilip yemeklerin yendiği yerde, mutfak kaoslarla cebelleşiyor. Pedro için kullanılan "Pedro bir gün patlayacak ama ne zaman?" sorusu cevap bulduğunda ise mutfaktaki kaos pik yapıyor. 

Filmin olmuş kısımlarını sıralamak gerekiyorsa öncelikle oyunculuk geliyor. Pedro'yu canlandıran Raul Briones ile Julia'yı canlandıran Rooney Mara'nın oyunculukları güzeldi. Uzun çekimlerin başarılı oluşu ve tekrar çekimleri zora sokacak olan kaos sahnelerini uzun çekimlerle bize başarılı şekilde sunan yönetmen Alonso Ruizpalacios'un da hakkını vermeli. Tüm bunlarla beraber hikayedeki toplumsal eleştiri de layıkıyla resmediliyor. 

Peki, olmamışı var mıydı filmin? Tabii ki. En baştaki olmamışı filmin fazla uzun olması. Kısaltılacak veya çıkarılacak birçok sahne mevcut. Yan karakterler hikayeye fazla dahil olamıyor. Farklı zamanlarda farklı karakterlerde kafalarını hikayeye bir sokup çıkarıyor, ıslandığıyla kalıyor. Son olarak filmi bence özetleyen yine filmden bir alıntı ile yazımı sonlandırayım:
" Bize bir rüya anlatmamızı söyledin. Bunun bir kabusa dönüşmesi benim suçum değil."

5 Ocak 2024 Cuma

Totem

Meksika'nın bu seneki Oscar adayı, genç yönetmen Lila Aviles'in ikinci uzun metraj filmi olan Totem oldu. Yönetmen bu filminde bizleri ölmek üzere olan kanserli bir babaya, bir eşe, bir kardeşe, bir oğula yapılan doğum günü partisi görünümlü bir veda partisine davet ediyor. 


İlk olarak Berlin Film Festivalinde gösterilen Totem filmi, kansere yakalanan sanatçı bir gencin (Tona) çevresinde yaşananları, yine çevresindekilerin perspektifiyle izleyicisine sunuyor. Ve bunu da daha çok Tona'nın 7 yaşındaki kızı Sol üzerinden yapıyor. Ölüme yaklaşan yolculuğunda her ne kadar kendisinin doğum günü partisi için toplanmış bir aile varsa da, çoğunlukla arka plana bırakılmış ve bir odaya kapatılmış haliyle yalnızdır Tona. 

Tona'nın kanser hastalığı, ailenin bir araya gelme çabasını da ortaya çıkarıyor. Çabalar yine dışavurumda gözükse de karakter içlerinde yine bireysellik ön plana çıkıyor. Karakterlerin, bulundukları dünyadan kaçış için daha mahrem olan banyolarda saklanmaları ve uzun vakit geçirmelerinin sebebi de bu olsa gerek. Filmde uzun süreli çekimler sıkça bulunmakta. Bunun başlıca sebepleri ailenin gerginliklerini, duygusal yönleri daha iyi aktarmak. Ve bunu birçok karaktere geçiş yaparak yapması da izleyiciden kendine uygun karakteri ve dolayısıyla olay anında bürüneceği duyguyu seçmesini istiyor. 

Filmin eleştirecek kısmına gelecek olursam, dişe dokunur bir olayın eksikliği göze çarpıyor. Tüm filmi karakterlerin duygusal deneyimleri etrafında şekillendirmeyi denemek için daha iddialı olmak gerekiyor. Yetersiz kalındığı durumda birkaç olayın patlatılması elzem gibi geliyor. Film uzun bir süre giriş kısmında takılı kalmış, 'birazdan gelişme kısmına geçiş yapılır herhalde' beklentisiyle filmin sonuna varılmış. İzlenmeli mi peki? Listemde bekleyen filmlere bakacak olursam bunu biraz erken izlemişim diye diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Biraz daha bekleyebilirdi listede. 

17 Aralık 2022 Cumartesi

Official Competition

 Senaryosunu ve yönetmenliğini Mariano Cohn ve Gaston Duprat'ın beraber yaptığı İspanyol komedisi Official Competition (aka Competencia Oficial), film yapımcılığı dünyasına eğlenceli ve iğneleyici bir bakış atıyor. Filmin temel odağı, bir yönetmenin, iki başrol oyuncusuyla, eleştirmenlerce beğenilen bir edebi eserin adaptasyonunu çekmeye hazırlanırken yaşadıkları süreci oluyor. Kadro ise iyi; Antonio BanderasPenelope Cruz ve Oscar Martinez.


Filmin hikayesi şu şekilde: 80. doğum gününde zenginliğinin ötesinde bir miras bırakmak isteyen bir iş adamı olan Humberto Suarez (Jose Luis Gomez), eleştirmenlerce beğenilen bir romanın haklarını satın alıp, filme uyarlanmasını finanse etme kararı alıyor. Bir yapımcı olarak sinema dünyasına güzel bir miras bırakmak istiyor ki benim de yapacağım son hamle bu olabilir. Filmi yönetmesi için ödüllü yönetmen Lola Cuevas (Penelope Cruz) ile anlaşıyor ve o da iki zıt kutuptan iki farklı aktörü projesine dahil ediyor. Biri Felix Rivero (Antonio Banderas), Altın Küre ödüllü, küresel bir film yıldızı ve gişe garantisi sunuyor. Diğeri Ivan Torres (Oscar Martinez), tiyatro kökenli ve sanatı her şeyin üstünde tutan gelenekselci bir metot oyuncusu.

Filmin gelişme süreci, Lola'nın Felix ve Ivan'ı provalara davet etmesiyle başlıyor. İki başrol, birbirlerinin yöntemlerinden ve ritüellerinden derinlemesine rahatsızlık duyuyor. Yönetmen Lola ise onları dengelemek ve aralarındaki rekabeti körüklemek için çeşitli denemelerde bulunuyor. Örneğin, duygusal tepkilerinin otantikliğini artırmak için oyuncularını bir vinçten sarkıtan dev bir kayanın altında prova yapmaya zorluyor ki bu hemen hemen hepimizi geren bir deneme.

Felix ve Ivan'ın zıt yaklaşımları, Marathon Man filmi çekilirken usta oyuncu Laurence Olivier'in o zamanın genç oyuncusu Dustin Hoffman'a söylediği "Neden sadece oyunculuk yapmayı denemiyorsun?" hikayesiyle özetlenebilir. Ancak bu filmde Felix de Ivan da yer yer hem Olivier hem de Dustin Hoffman konumuna düşüyor. İki farklı usta aktörün çatışmasına da bu yakışır doğrusu.


Official Competition, film yapımcılığı işine zehirli bir iğne batıran alaycı bir eser aslında. Filmi finanse eden zengin iş adamı Humberto Suarez'in, okumaya bile tenezzül etmediği kitaptan film çıkarmak için büyük paralar harcaması, sanatın yer yer 'ego uğruna sanat' olduğu düşüncesini getiriyor akla. Neyse ki bu can sıkan durum, yönetmenler sayesinde eğlenceli şekilde işleniyor. Ancak filmdeki oyunculuk ve yönetmenlik güçlü olsa da hikaye bittiğinde çok fazla derinlik sunmuyor. Ki film de derin anlamlar yüklenmeyi hedeflemediği için, izlenimi kolay, eğlenceli bir film olarak yer ediniyor.

25 Ağustos 2022 Perşembe

Çin Kutusu nedir bilir misiniz?

Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?



İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler. 

Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.

22 Mart 2022 Salı

Parallel Mothers

Pedro Almodovar'ın sinemasında anne figürü, geçmişle hesaplaşma neredeyse her zaman birbirine değen, kimi zaman çarpışan iki temel unsur olarak karşımıza çıkıyor. Parallel Mothers filmin de bu motifler, yönetmenin yıllar içinde iyice olgunlaştırdığı melodram dili ile karşımıza çıkıyor. Yüzeyde bir 'bebek değiştirme' hikayesi gibi duran anlatı, ilerledikçe İspanya'nın kolektif hafızasına, bastırılmış acılarına ve kadın dayanışmasının dönüştürücü gücüne uzanan yoğun ve duygusal bir hale dönüşüyor. 


Parallel Mothers filminde, doğum için aynı hastane odasını paylaşan iki kadının hayatlarının beklenmedik bir şekilde kesişmesini anlatıyor. Doğumdan sonra gelişen olaylar, iki kadının (Janis ve Ana) bebekleriyle ilgili şüpheleri, saklanan gerçekler ve yüzleşmelerle giderek karmaşık bir hal alıyor. Filmin merkezinde kırklarına yaklaşan, başarılı ama aynı zamanda kendi ailesinin geçmişiyle yüzleşme çabasını taşıyan bir fotoğrafçı olan Janis (Penelope Cruz) var. Janis'in hastanede tanıştığı genç Ana (Milena Smit) ise filmin tonunu dengeleyen, daha kırılgan, daha gölgeli bir unsur olarak duruyor. 

Almodovar'ın anlatısı her zamanki gibi kıvrak ve cesur. Sürprizli yapısı kolayca anlaşılabilecek hissi verilirken yönetmen bunu engelleyen iki büyük koz kullanıyor: kusursuz oyunculuk ve sinemasının imzası haline gelen görsel mimari. Kırmızı ve sarının farklı tonlarını duygusal birer işaret gibi kullanan sinematografisi buna ön ayak oluyor. Özellikle Janis'in kırmızıyla kurduğu görsel ilişki (çanta,perde, bebek arabası, gömlek) hem tutkuya hem de kontrol edilemeyen kaderin titreşimine işaret ediyor ve bir yandan endişe ritmini ayakta tutuyor. 

Filmin en beklenmedik gücü ise, kişisel hikayeden ulusal bir acıya açılma biçiminde yatıyor. Janis'in büyükbabasının İspanya iç savaşında katledilenler arasında olduğuna dair izleri takip eden yan hikaye, filmin içine ustaca yerleştirilmiş tarihi bir nükte gibi. Bu hatırlatma görevi, hikayeye tartışmalı bir siyasal boyut katmakla kalmıyor, aynı zamanda kadınların geçmişteki kayıpları omuzlayarak bugüne ve geleceğe nasıl köprü kurduklarını da vurguluyor. 

Elbette melodramın doğası gereği filmde bazı geçişler yer yer hızlı ya da ani gelebiliyor. Fakat bu akışkanlık Almodovar'ın sinemasının karakteristik bir parçası. Cruz ve Smit'in arasındaki kimya sayesinde, en keskin dramatik kırılmalarda bile sahicilik yansıyabiliyor. Bu ikilinin karşılıklı sahneleri yalnızca anne-çocuk bağının karmaşıklığını değil, anneliğin sınırlarını, hatta yeniden tanımlanabilirliğini sorgulayan bir alan açıyor.


Parallel Mothers (aka Madres Paralelas), her anlamda 'paralel' olmaktan ziyade, birbirine dokunan, kesişen ve sonunda aynı yerde buluşan yaşam çizgilerinin filmi olmuş. Filmin sonunda izleyici, yalnızca bir anne-çocuk dramının değil, aynı zamanda sessiz kalmış bir ulusal yaraya incelikli bir yüzleşmenin içinden geçtiğini fark ediyor. Her ne kadar savaş ve toplu mezar teması hikayenin son bölümünde ritmi bozan ağırlıkta olsa da, sonuç olarak Parallel Mothers, Almodovar'ın en olgun işlerinden biri. Yoğun ama ölçülü, dramatik ama içten, gösterişli ama derinlikli.. 

10 Kasım 2011 Perşembe

Even The Rain


Icíar Bollaín'in yönetmenliğini yaptığı Yağmuru Bile, Bolivya'ya belgesel çekmek için giden bir film ekibinin başından geçenleri anlatıyor. Yönetmen Sebastian (G.G. Bernal) ve yapımcısı Costa (Luis Tosar) Bolivya'ya vardıklarında, Kristof Kolomb'un keşfettiği Cochabamba'da sömürgeciliğe ve köleliğe ilk karşı çıkan rahipler Bartolome de las Casas ve Antonio Montestinos'un hayatını çekip bir an önce ülkelerine dönmek isterler. Bütçeleri çok kısıtlı olduğu için Costa normalde ekipman yardımı ile yapması gereken işleri yerlilere yaptırır, figüranlara çok düşük ücretler öder ve bundan gururla arkadaşlarına bahseder.

Kızıyla beraber belgeselde rol alan Daniel, aynı zamanda bölgede su sıkıntısı yaşayan halka gösterilerde liderlik etmektedir. Daniel, bu gösterilerden birinde tutuklanınca Costa rüşvet karşılığında onu hapisten çıkartır ve bir miktar para vererek film bitene kadar olaylardan uzak durmasını ister. Film bitiminde tekrar hapse döneceği üzerine de hapishane müdürüne söz verir. Çekimler bitince Daniel kaçar ve gösterilerde yaralanan kızını kurtarmak için karısı gelip Costa'dan yardım ister. Filmin başında yerlilere karşı daha duyarlı olan Sebastian, yükselen gerilim yüzünden bölgeden ayrılıp başka bir yerde kalan çekimleri tamamlamak için ısrar ederken, başlarda duyarsız olan ve paradan başka bir şeyi önemsemeyen Costa, Daniel'in kızını kurtarmak için isyancı halk tarafından kapatılan ve polisle çatışmaların yaşandığı mahallelere gider. Eşzamanlı olarak anlatılan iki hikâye de aslında 500 yıl önce olanlar yine tekrarlanmaktadır. Bir zamanlar altın için sömürülen insanlar şimdi su için sömürülmektedir.

Daniel elinde megafon yaptığı bir konuşmada sorar:
-Bundan sonra neyi alacaklar? Nefesimizdeki buharı mı, alnımızdaki teri mi?

Filmin sonunda Daniel Costa'ya kızının hayatını kurtardığı için teşekkür ederken tekrar gelip gelmeyeceklerini sorar. Costa "Hayır" der. Artık emperyalizmin her çeşidi bölgeden çekilmelidir.

Konuk Yazar : Burcu Polat Çam


11 Haziran 2011 Cumartesi

Room in Rome - Ateşli Oda


Pek de yeni bir film sayılmamasına rağmen ülkemizde vizyona giriş tarihi çok da uzak geçmişe dayanmıyor Ateşli Oda'nın.Evet aslında filmin adına ilk baktığımızda Roma'da bir odadan bahsettiğini görüyoruz.Fakat geçmişteki çeşitli film adı çevirilerini düşündüğümüzde bu çevirinin nispeten başarılı bile olduğunu söyleyebiliriz.bkz. Ah Mary vah Mary ve There's something about Mary.
Gerçekten de söz konusu oda bir hayli ateşli sahnelere sahne oluyor film boyunca.Fakat tabi ki bir farklılık var o da iki aynı cinsin iki bayanın aşkını anlatıyor olması.Üstelik birbirini pek de iyi tanımayan hatta yabancı denilebilecek münasebete sahip iki bayan.
Film sadece bu yönüne bakılarak ve de ön yargıya izin vererek sadece bir lezbiyen ya da biseksüel filmi olarak düşünülmemeli.Örneğin ben bu filmi izliyorken yeni tanışmış olduğum ve karşı cinsim olan birinin yanındaydım yani bir beyfendinin yanında.
Ama o durumda çok tuhaf bir şekilde filmle kendimi özdeşleştirdim.Bana göre aşk diye tabir edilen kavramın sınır tanıyan bir kavram olmadığı (zaman,mekan,cinsiyet,tanışıklık durumu,kültür farklılığı vs.) ve de bunun gerçekten yaşanması için kafalarda yaratılan tabulardan biraz sıyrılmak gerekliliği asıl mesajı filmin.
En azından bende yarattığı hissiyat bu oldu.
Bunun en güzel açıklaması filmin sonundaki sahnede gizli.Tabi ki henüz filmi izlememiş olanların merakını katletmemek adına filmin sonunu tam olarak açıklamak istemiyorum.Ama bayrak mevzusu biraz önce bahsetmiş olduğum mesajın özünü çok iyi açıklamakta.Halen mezhep farklılığından dolayı bile "kavuşması engellenen aşıklar" türü vakalar duyduğumuzdan bu sahneyi toplumsal içerik bakımından da pek manalı buldum.
Peki ya erotik görüntüler bakımından içerik ne durumda derseniz tatmin edici olduğunu ve cidden adına yaraşır biçimde "ateşli" olduğunu söyleyebilirim.Hatta acaba oyuncular gerçekten birbirlerine aşık mı olmuşlar şeklinde düşüncelere sevkedebiliyor insanı.O denli inandırıcı.
Diğer bir ilgi çeken unsur ise odanın içine yerleştirilmiş tabloların yerleşim düzeni ve olayların bununla alakalı olması.
Mesela Eros tablosu ve oku nelere kadir bunu görebilirsiniz.
Sözün özü izleyin,hatta erotik sahneleri daha dikkatli izleyin sonra da uygulayın.Tabi sinema salonlarında daha dikkatli olun ya da bana kalırsa olmayın derdim de işte malum yasaklar..

27 Mart 2011 Pazar

Motosiklet Günlükleri


"Ben artık eski ben değilim." Ernesto Guavera

23 yaşındaki Ernesto Guevera de la Serna tıp okulundan cüzzam uzmanı olarak mezun olmak üzeredir ve biyokimyager olan arkadaşı Alberto Granada ile onun 30. doğumgününü kutlamak için Latin Amerika'nın içlerine doğru bir motosiklet yolculuğuna çıkarlar. 4 Ocak 1952 yılında başladıkları bu yolculuk esnasında yaşadıkları her ikisini de etkiler ama Ernesto'yu dünyadaki haksızlıklar üzerine daha fazla düşünmeye iter.

Filmin başında ve sonunda da belirtildiği gibi, bu film büyük eylemleri açıklayan bir öykü değil. Dünya politik tarihinde var olmuş çok önemli bir insanın, hayata bakışını oluşturmaya başladığı, yaşamının önemli bir kesitini içine alan bir yolculuğu anlatıyor. Nasıl oluyor da, filmin başında Alberto'nun şaka yollu söylediği "silahlı devrim yapalım" sözüne karşı çıkmışken, yolculuğun sonunda apayrı bir yola gidişinin sebeplerini anlamamızı sağlıyor. Her değerli yolculukta olduğu gibi fiziksel olmasının yanı sıra içsel bir yolculuk da anlatılıyor. Filmin ilk kırk dakikasında içsel olarak bir değişim yaşanmıyor (bunun için de filmin içine girmek oldukça uzun sürüyor) Lorca ve Neruda şiirleri eşliğinde açlık, hava ve doğa ile mücadelelerini, motorları La Poderosa'nın sık sık bozulmasını izliyoruz. Bu süre, yolculuk güzergâhını anlatma amacı ile fazlaca uzun olmasına rağmen karakterleri başlarından geçenler aracılığı ile tanıdığımız bir bölüm. Alberto daha tatlı dilli ve çıkarlarına uygun hareket eden, eğlenceye düşkün, tabiri caizse "fırlama" kişiliği ile fiziksel yolculuğun pilotu konumunda, Ernesto ise insanları kırma pahasına gerçek fikirlerini söylemekten çekinmeyen ama astımlı olmasına rağmen ilaçlarını karşılaştığı insanlarla paylaşabilecek kadar ince bir ruha sahip.


Ernesto'nun sevgilisi Chinchina'dan kötü bir mektup alması da kendisini etrafındaki insanlara adamasında etkili olur. Çünkü artık geri döneceği bir sevgilisi yoktur. Atacama Çölü'nde iş bulmak için yollara düşmüş, topraklarından kovulmuş komünist bir karıkocanın anlattıkları, gözlerindeki tedirginlik ve arkadaşlarının polis tarafından alınıp, okyanusa atılmalarından etkilenir. Peru'da toprak sahipleri tarafından kovulan çiftçilerden, Şili'de İnka uygarlığının kalıntılarının üzerine yapılan çarpık yapılaşmadan etkilenir. Lima- Peru'da Dr. Hugo Pesce'nin evinde kalırlar ve oradaki hastanede incelemeler yaparlar. Dr.'dan bazı politik kitaplar alır ve yollarına devam ederler.


Rugby oyuncusu olan Ernesto'ya saldırgan oyun tarzı yüzünden "fuser" lakabı takılmıştır ama filmde bu saldırganlık ve öfke ile ilgili gördüğümüz tek şey, madende çalışmak için işçi seçen adamın kamyonuna (o da hareket ettikten sonra) taş atması. Oysa biz Abbas Güçlü ile Genç Bakış'ta bile daha öfkeli arkadaşlar gördük, demek ki o zamanlar Ernesto üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlemiyormuş diye düşünelim...


Alberto ve Ernesto San Pablo'daki cüzzam kolonisine varınca esas büyük değişim başlar. Oradaki hastalarla olan ilişkileri, onlar için yaptıkları ile hastalar tarafından da çalışanlar tarafından da çok sevilirler. Koloniden ayrılmadan önceki gece Ernesto'nun doğumgünüdür ve bir kutlama yapılır. Hastalar ile çalışanlar bir nehrin iki farklı kıyısındadırlar. Ernesto doğumgününü kutlamak için hastaların yanına da gitmek ister ama görünürde kayık yoktur. Astımlı olmasına ve daha önce bu nehri kimsenin yüzerek geçememiş olmasına rağmen, kendini gecenin karanlığında soğuk sulara bırakır. Bu gelecekteki yapacakları için de bir temsildir. Kimsenin cesaret edemediği bir nehire (emperyalizm ile savaş) üstelikte astımlıyken (yeterince gücü yokken), hastalar (ezilenler) için atlayıp onların yanında olmak isteyen bir burjuva çocuğu. Karşı kıyıda sevinçle karşılanır ve ertesi sabah Kolombiya'ya doğru yola çıkarlar. Bu koloni Ernesto'nun "Che" (dost, kardeş) olduğu yerdir.


Karakas'tan ayrılırken Alberto, gelecekle ilgili planlarından bahseder ve Ernesto'yu da çalışacağı yeni hastaneye davet eder. Ernesto ise "Uzun uzun ve ısrarla düşünmem gereken şeyler var" der. "Çok fazla haksızlık var, değil mi?" diye ekler.1967'de idealleri uğruna Bolivya'da savaşırken, öldürülür.


Konuk Yazar: Burcu Polat Çam

8 Mart 2011 Salı

Biutiful

Uxbal'ın uyanamadığı sabahlar... Odada bir damla ışık yok. Ige içeri giriyor; perdeyi aralayıp camı açıyor. Zifiri karanlık olan oda bir anda aydınlanıyor. Bir kadın, o kadının tek bir eli, karanlığa gömülmüş perişan haldeki adama güneşi getiriyor. Adam uyanıp kalkmaya hazırlandığı esnada kadın da odayı terkediyor. Baştan sona acı kokan; aşkı, inancı, polisi, devleti, halkı, sözün özü her şeyi eleştiren filmde belki de tek övgü kendini burada gösteriyor. Saniyeler önce ışığın dolduğu odada, kadının ayrılmasıyla birlikte cam kendiliğinden kapanıyor ve ardından her yer siyaha bürünüyor. Nitekim, Ige bunu farkedip odaya geri döndüğünde Uxbal için güneş yeniden doğuyor. Güçlü kadını Powder Keg'de harika bir şekilde işlemişken, şimdi de neden "onlarsız olamayacağını" kusursuzca resmediyor Iñárritu.

29 Ekim 2010 Cuma

Noviembre


20. yüzyılın sonlarında İspanya’da Don Kişot olmaya soyunmuş Alfredo Baeza ve etrafında toplanan gençler korkusuzca bir savaş yürütürler. Uğruna savaştıkları sanatı her şeyin üstünde görürler. Sanatın asla para, sahne, şöhret gibi karşılıklarının olmadığına inanırlar ve kendi hazırladıkları birtakım “sosyal mesaj” içerikli -çoğu zaman doğaçlama oynadıkları- oyunları sokaklarda sergileyerek insanlara bir şeyler anlatmaya çalışırlar. Ve bunu öyle güzel yaparlar ki filmin daha ilk dakikalarından içinizde yükselen heyecan duygusu filmin ortalarında bir anda hayal ettiğiniz her şeyi yapabileceğinizi zannettirecek bir gaza dönüşür.

Filmde Alfredo ve arkadaşlarının yaşlanmış halleriyle yapılan röportajlar hikâyeyi olabildiğince gerçek kılıyor. Ama 90larda geçen olaylardaki kişilerin 2000lerde ellili yaşlarında verdiği bu röportajlar hikayeyi bir o kadar da kurgusal gösteriyor. Yani yönetmen gerçekle kurguyu bir potada eritip bize aynı zamanda bir belgesel tadı veriyor. (Aslında bununla izleyiciye filmin sonu hakkında birazcık da ipucu vermeye çalışıyor gibi: canım izleyici, böyle şeyler ancak filmlerde olur; otur oturduğun yerde.)


Sanat, özgür bir ortamda doğmuş, sadece özgür ortamlarda varlığını sürdürebilir ve belki de en önemli insanlık değeridir. Sanat olmadan insanlar kör ve sağırdır: Etrafını ve kendi içini göremez, duyamazlar. Günümüzde giderek kapitalizmin acımasız pençeleri arasında yok olan diğer önemli insanlık değerleri gibi sanat da metalaşıp gerçek amacını yitiriyor ve yok oluyor. Bu duruma göz yummak istemeyen Alfredo, defalarca engellerle karşılaşmasına rağmen direnir ama sonunda o da pes eder ve hayat hengamesi içinde mutsuz bir adam olur. Üstelik evlenmiş ve bir de bebeği olmuştur. Sonra –aslında her şeyi onun için yaptığı- zihinsel özürlü kardeşinin hastalanmasının ardından onu ziyarete gider ve tekrar cesaretlenir: Altın vuruş için. Fakat bu kez yel değirmenlerinin acımasız çarkları onları affetmez…

Dünyanın bize dayattığı ve hepimizin bir nevi rollerimizi ezberleyip oynadığımız kurmaca gerçeklik yerine Alfredo kendi gerçeğimizi yaratıyor. Sahne dekorundaki çalı yerine nefes alan birer oyuncu olmanın herkesin kendi elinde olduğunu gösteriyor. Seçim basit: Bu düzen içinde gerçek bir insan olmaya çalışmak yolunda gidebildiğin yere kadar gitmek ya da karşıdan yiten güzel şeyleri izleyip gözyaşlarını içine akıtmak. Ve film hayatında biraz olsun bir şeylerin eksikliğini hisseden herkesin vicdanının bir köşesini durmadan rahatsız eden soruyu bir kez daha soruyor: Don Kişot olmaya cesaretin var mı? Fakat Noviembre, filmin başında size verdiği heyecan ve enerjiyi daha film bitmeden sizden alır ve sizi acımasız dünyaya geri gönderir: Artık bu dünya için yapılabilecek her şey için çok geçtir. Tek yapabileceğimiz kendimizi ondan korumak ve değişmemeye çalışmaktır. Noviembre bir film değil, başlı başına, yaşanması gereken bir deneyimdir aslında.

KONUK YAZAR: Zeynep Çengel

http://korkusuzco.blogspot.com/

23 Aralık 2009 Çarşamba

Machuca


Beyazperdede siyaset,sınıf ayrımcılığı gibi konularını işleyen insanlık dramlarına sıkça rastlarız özellikle de bunu çocukların gözünden anlatan yapımlar konuyu daha etkin bir anlatım sanatına dönüştürürler.Machuca'da bu insanlık dramının Şili ayağını bizlere aktarıyor.Şili'de 11 Eylül 1973 yılında gerçekleşen ordunun kontolü ele almasına doğru giden yol ve etkilerini burjuva çocuğu Gonzalo ile fakir ailenin çocuğu Machuca'nın etrafında akseden olaylarla anlatıyor.Filmle ilgili bilgi vermeden önce konuyu anlamak açısından Şili'de dönemin şartlarını bilmek gerek.

Salvador Allende 1970 yılında Şili'de ki seçimlerde halkın %36.3'lük oyunu alarak iktidara gelir.Sosyalist bir partinin dünyada ilk kez seçimlerle devlet yönetimine gelmesi açısından çok önemlidir.Endüstrinin devletleştirilmesi (bakır ihracatı özellikle) ve toprakların yeniden dağıtılması Şili'de reformların başlangıcıdır.Ekonomik reformlar ilk yıl başarılı olmuştur ve Şili ekonomisi %8.6 oranında büyümüştür fakat 1972'de büyüme devam etmemiş ve enflasyon %140 çıkmıştır.Bununla birlikte karaborsa ve yiyecek kıtlığı Şili'de baş göstermiştir.Buna rağmen 1973 seçimlerinde Allende seçimlerde oyunu %43e kadar çıkarmış ve halkın desteğini bir kez daha almıştır.Yalnız durumdan hoşnut olmayan muhafazakarlar, milliyetçiler ve Hristiyan demokratlar birleşerek Demokratik Koalisyon'u kurdular.Şili meclisinde Allande aleyhine
propagandalar yapıp anayasayı delmekle suçlamış ve ülkede
diktatörlük kurmakla suçlamışlardır.Çözüm önerileri ise ordunun yönetime el koyması ve demokrasinin yeniden sağlanması idi.11 eylül 1973 tarihinde ABD'nin de desteğini alarak ordu yönetime el koymuştur.Darbe sonrası ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger'ın söyledikleri de son derece manidardır. "Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir." Kaderin cilvesi bir başka 11 Eylül Abd'de farklı bir olaya tarih olmuştur.


Konuyu kısa bir özetle idrak ettiğimize göre filme geçmek gerek.Sınıf ayrımcılığını işliyor dedik en başta.Sosyalist bir hükümetin ilk olarak onaracağı durumlardan biridir sınıf ayrımcılığı ki Gonzalo ile Machuca'nın arkadaşlığını başlatan da kendi içinde bu sınıf ayrımını bitirmek için fakir öğrencileri de bünyesine katan Şili'nin en iyi okullarından biridir.Peder McEnroe sosyal hayattaki sınıfların öğrenciler arasında baş göstermemesi adına yoğun çaba sarfediyor fakat her okulun olmazsa olmazı başı bozuk zengin çocuğu her daim ortamı gerer.Zengin öğrencilerin fakirlere ihtiyatlı yaklaşması ve onları aralarına almaması bireylerin sınıfsal reflekslerinin kişilikleri oturmadan şekillendiğini gösteren bir durum.Buna rağmen Gonzalo ve Machuca ilk etapta iyi bir arkadaşlığın başlangıcını yapmışlardır.İlk cinsellik keşifleri,burjuva dünyasının kokuşmuş yaşama biçimi ve Gonzalo'nun sosyalist yanlıların gösterilerinde Machuca ile birlikte henüz birşeyleri bilmesede yaşadığı coşku ilk etapta filmin bize sunduklarından.

-Çocuklar ve sarhoşlar yalan söylemez

Fakat sınıf ayrımı çocukları aynı bina altına sokunca ortadan kaldırılan birşey değil.Onlardan arkadaş olmaları istense bile bu arkadaşlığı sürdürmek çok zor olucaktır.Değişen Şili,baskılar,her geçen gün kıtlığın baş göstermesi ve çocukların çocuk olmasını engelleyen bireyler.Okul çatısı olmadığında tekrardan seyrine devam eden hayatlar olucaktır çünkü çocuk bile olsalar hayatları ayrı yönde ilerlemektedir.Machuca'nın sarhoş amcası durumu yeğenine gayet iyi özetliyor.


-Bu kim?
-Arkadaş.
-Senin şu arkadaşların...5 sene içinde arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun? Üniversiteye başlayacaklar ve sende tuvaletleri temizliyor olucaksın.10 yıl sonra arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun?Babalarının şirketlerinde çalışıyor olucaklar ve sen hala tuvalet temizliyor olucaksın.15 yıl sonra arkadaşların babalarının şirketlerinin sahibi olucaklar ve sen tahmin et ne yapıcaksın?...hala tuvalet temizliyor olucaksın.Arkadaşlar o zaman adını bile hatırlamayacaklar.



Yönetmen Andres Wood siyasi olayları sadece belirli noktalarda gösterilerle,fakir evlere asılan posterlerle veya darbe döneminde askeri rejimin okulda eğitimi ele alışından dem vurarak anlatıyor fazla karamsarlık etkisi yaratmadan olaylar genel hatlarıyla ele alınıyor.Bizlere çocukların dünyasını sunuyor,iki ayrı dünyanın çocuğunun farklı dramlarını anlatıyor.Gonzalo'nun dramı Machuca'nın dramına göre pasif kalıcaktır elbette.Sonuçta sindirilmeye çalışılan fakir,izbe evlerde tuvaleti bile olmayan barakalarda yaşayan gün gelecekte kötü talih ters dönücek diye bekleyen bir halkın üyesi Machuca.

Okulda şiddet azalmaz,darbe yaklaştıkça Şili'nin genel durumunu bir okul üzerinden genelleyebiliriz.Burjuva'nın kendini diğer insanlardan üstün görme çabaları,fakir ailelerin ufak beklentilerini bile sonuçsuz bırakıyor.Sınıf farklılığı olduğu için aynı çocukları elma ve armut olarak iki ayrı kategoriye ayıranlar bile çıkıyor.Peder McEnroe herşeye rağmen Allande gibi burjuvanın isteklerine,ataklarına göğüs geriyor.Burada yönetmen Şilinin yaşadıklarını okul çatısı altında dramatize etmeden sembolize bir şekilde bizlere sunuyor.Sonrasında Allande gibi McEnroe'da okulda eğitimi komutanlara bırakmak zorunda kalıyor.Kendi deyimiyle orası artık Tanrı'nın evi olmaktan çıkmıştır.Bu bağlamda en anlamlı sözler Machuca'nın annesinden bizlere ulaşıyor.
-Herşey aslında biz fakirlerin suçudur,sebep gözetmeksizin.Nasıl olduğunu görmek lazım.Değişmediğiniz için sizi kimse suçlamıyor.Bazen kendime sorarım her şey ne zaman değişecek?Ne zaman farklı şeyler yapmak için cesaretimiz olacak?

Farklı birşey olması söz konusu dahi olmuyor ve devrim olucağı beklenen sosyalist hükümet;iç güçlerin emperyalist güçlerden yardım almasıyla darbe ile son bulur.Şilide burjuva için darbe iyi birşeydir çünkü pencereden baktıklarında gördükleri fakirliği perdeyi çekince artık görmüyorlardır ve son dönemde fakirliği istemeseler bile görmek zorunda kalıyorlardı.Diğer yandan fakirler için bu darbe izbe evlerinde postal darbeli sindirilme veya başkaldırdığında tek kurşunluk ölüm demektir.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

"Tanrıyı güldürmek istiyorsan, ona planlarından bahset."

Amores Perros, üç farklı hikayeyi sentezleyen bir film olarak nitelendirilebilir. Birinci hikayede, Octavia kardeşinin karısı olan Susana'ya aşık olan genç bir adamdır. Susana ile birlikte kaçmayı planlar ve bunun için köpek dövüşlerinde para toplamaya çalışır. İkinci hikayede karısını ve çocuklarını çok güzel bir model olan Valeria için terkeden Daniel'i izleriz. Bu hikayede Valeria ağır br trafik kazası geçirince Daniel çok zor durumda kalır. Üçüncü hikayede ise kiralık katil olan El Chivo vardır. El Chivo, yıllar önce ayrıldığı kızını uzaktan takip etmekte ama asla onunla konuşma cesaretini gösterememektedir. Tüm bu karakterlerin ve iki köpeğin kaderleri Mexico City'nin büyülü atmosferinde bir şekilde kesişecektir.

Çarpışma hayatlar ve hikayeler sinema seyircisinin en sevdiği türlerden biridir, fakat bunun başarılı örneklerini her zaman bulamayız. Amores Perros ise bu türün en başarılı örneklerinden biri. 21 Grams ve Babel filmlerinin de yönetmeni olan ve aynı zamanda Babel ile en iyi yönetmen dalında oscara aday olan Alejandro González Iñárritu, Amores Perros ile o yıl en iyi yabancı film dalında da oscarı kıl payı kaçırdı. Film oyuncu kadrosunun yanı sıra soundtrack albümüyle de adından sıkça söz ettirdi.


Bazı hayatlar ve hikayeler vardır, hiçbir zaman haberdar olmazsınız. Aynı kişilerle gün içerisinde belki defalarca karşılaşır, fakat yüzlerini ve hikayelerini hiçbir zaman bilmezsiniz. Yine de bilmediğiniz tüm o hayatlar sizin hikayenizi de bir şekilde değiştirir. Siz bundan haberdar olmasanız bile. Çarpışan hayatların yönetmeni olarak da tabir edilen Alejandro González Iñárritu'nun, bu konuda ki en başarılı yapıtının Amores Perros olması ise bir tesadüf değil. Çünkü bu filmde karakterlerin gerçekçiliğinin ve günlük hayatta karşılaşılabilirliklerinin yanı sıra, hayatlarının kesişmesi de bir o kadar zor ve kolay görünüyor. Aslında zor görünen kısmı sadece izleyicisine. Iñárritu, dikkatli bakıldığı zaman tüm bu zor görünen hayatların bizim hayatımızda da yer aldığını ve almaya da devam edeceğini anlatmak istediğini söylüyor. Ve anlatmakta ki başarısını da izleyici kitlesi ile eleştirmenlerin yorumu doğruluyor sanki.

"Aşk, ızdıraptır.
Aşk, günahtır.
Aşk, bencilliktir.
Aşk, umuttur.
Aşk, acıdır.
Aşk, ölümdür.
Aşk nedir?"

13 Haziran 2009 Cumartesi

Vengo : Çingeneleri Dinleyin..


"Bir parti vereceğim. Öyle görkemli bir parti olacak ki herkes ondan bahsedecek. Sırf Caravacas'ları gıcık etmek için." Caco - Vengo


Gadjo Dilo 'nun yönetmeni Tony Gatlif 'in 2000 yapımı filmi. Başrolde yine çingeneler var. Gadjo Dilo'da Romanya çingeneleri var iken, Vengo 'da İspanyol çingenelerini konu edinmiş. Bir nevi yaşamsal düzeyleri arasındaki farklılıkları da göstermiş. Ama değişmeyen tek bir şeyin olduğunu görüyoruz ki o da müzik ve eğlenceye verilen önem..


Filmin konusunu kısaca fısıldamam gerekirse; kavgalı 2 çingene ailesinden birinin liderliğini sürdüren Caco, kızı öldükten sonra, karşı aileden bir ferdi vurup firar eden kardeşi Mario’unun oğlu, yani yeğeni, Diego’ya odaklanır ve tek amacının onu mutlu etmek olduğunu düşünür. Çünkü Diego ona hem ölen kızını hem de ölüm tehditleri karşısında firar etmiş olan kardeşi Mario'yu hatırlatmakta ve kendini anca böyle motive etmektedir. Ne zaman ki sarhoş, ne zaman ki yalnız, Caco mutsuzlaşır. Diego gelir ve spastik özrü bulunmasına rağmen ondaki yaşama sevinci Caco'yu da hayata bağlar. Fakat hasımları, diğer çingene ailesi, Mario'ya ulaşamadıklarından, onun oğlu Diego ile hesaplaşmayı düşünmekte olduğundan Caco yeni vazifesini edinmiştir. Kızının ölümünden sonra zaten kendini ölü hisseder duruma gelmiş, Diego için de bu bedeni ona siper olarak kullanmayı çoktan göze almıştır.

Caco’ nun konunun başındaki sözünden de anlaşılıyor ki müzik onlar için sadece eğlenmek amaçlı değil. Hayatın her alanına işlemiş, yeri geldiğinde öc almak için kullanılacak bir silah oluvermiş, hatta ölülerini anmak için bir nevi duaları oluvermiş (bkz:Gadjo Dilo, mezar sahnesi).
Ayrıca blogtaki Gadjo Dilo yazısında yazarlarımızdan Hacitokankoli'nin serzenişler kısmında anlattıklarını da hatırlayalım. Kızının düğünü için girdiği masraf ve borçları savunarak, "abi napayım eğer böyle yapmazsam mahallede bi daha yüzüme bakmazlar" diyorsa varın siz düşünün eğlencenin ve müziğin hayatlarındaki yerini.

Film, hikayesini müzikler ile sunmak istiyorsa müzik seçimine özen göstermeli ki Tony Gatlif bu işi kendisi üstlenmiş. Yeri gelmiş kendi yapımı teknoları koymuş, yeri gelmiş iyi seçkilerle hoş flamenko müziğini bizlere sunmuş.



"Konuşabilen herkes şarkı söyleyebilir, yürüyebilen herkes de dansedebilir" sözü sanırım çingeneler için tam anlamıyla uymakta.Diego, bunun en büyük emsali.

Biraz müziklerinden bahsedeyim;

Filmin başında çalınan Flanmenco Soufi ile doğu-balkan sentezi uzun hava var. Film öncesi sizi biraz gevşetiyor, biraz da dansözleştiriyor. Calle del Aire ile masabaşı eğlencenin güzelliğine varıyorsun. Ve Caco partisini veriyor, ardından başlıyor Arriconamela çalmaya. öykü-berk kardeşlerin izleyip flamenko dersi alması gereken bir sunum niteliğinde. Ve filmin en can alıcı sahnelerinden birine geldi sıra. Gurbetteki Mario’ ya memleketinden sesler dinletmek için arabanın radyosundan açtığı Naci En Alomo şarkısı ve ardından oğlu Diego ile konuşması.

"O kadar anlattın, neymiş bu şarkılar diyecek" olursanız da sizi mahrum etmemek için illegal bir yöntemi kullanıyorum. Buyrun bu albümden eksik olmayın. ( Emeğe saygı, rapleri unutmayın ;)
Vengo Soundtrack by Tony Gatlif

Yönetmenin blogtaki diğer filmi;
Gadjo Dilo : Çingeneleri farkedin...

24 Nisan 2009 Cuma

Mar Adentro : İçimdeki Deniz


27 yıl öncesinde yaşadığı büyük talihsizlik sonucu hayatı kararan ve kararan hayatı boyunca aynı yatakta yaşlanan, her gün aynı kabusla uyanan felçli Ramon Sampedro' nun artık işkenceye dönen yaşamına bir son vermek istemesini konu alan bu film, ötanazi meselesini ince ince işlemekte. Bu konuda bardağın dolu tarafından bakmamak gerektiğini vurguluyor bir anlamda. Film; İspanya'da yaşanmış gerçek bir olayı anlatıyor. İspanyol sinemasının son yıllardaki önemli yapıtlarından. 2004 yılında çevrilen "İçimdeki Deniz" filmi, en iyi yabancı film oskarını da almış. Bunun yanında Avrupa' da pek çok ödül almış. Hatta İspanya'da en önemli sinema ödülü kabul edilen Goya Ödüllerinde en iyi film, en iyi erkek, en iyi kadın, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi senaryo, en iyi yönetmen ödüllerini alarak yıla damgayı vurmuş.

Başrollerde tanıdık bir isim... Javier Bardem. 2007 yılında en iyi yabancı oskarını aldığında adını çok kişi henüz duymamış olsa da, kendisi Ispanyol sinemasının son 10 yılına damgasını vurmuş. "Mar Adentro" ' daki büyüleyici oyunculuğuyla bunu bir kez daha kanıtlıyor. Vicky Cristina Barcelona, No country For Old Men ve Mar Adentro' da canlandırdığı karakterler arasında uçurum var. Javier Bardem' in oyunculuğunun yanında bahsetmek istediğim bir şey daha var ki, o da filmin müzikleri. Öyle güzel oturmuş ki sahnelere, etkilenmemek elde değil, onikiden vuruyor. Ayrıca filmin orjinal dilde izlenmesini şiddetle önermekte fayda var.

------- Filmden bazı sözler... ----------

- Bir hayata mal olan özgürlük özgürlük değildir
Özgürlüğe mal olan hayat da hayat değildir...
-------------------------------------

- Sana ulaşmak ve dokunmak için katedebileceğim iki adım, benim için imkansız bir yolculuk, bir fantezi, bir rüya... işte bu yüzden ölmek istiyorum.
--------------------------------------

- Bir baba için oğlunun ölmesinden daha kötü bir tek şey var; oğlunun ölmeyi istemesi ...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Festival Günlüğü # 11 / Unmade Beds

"Yola çıktığımdan beri, tanımadığım 20. yatakta yatıyorum şu an"


3 yaşında iken kendisini terkeden ingiliz babasını aramak için ispanya'dan ingiltere'ye gelen ve bu yolculuğu sırasında bir çok tanımadığı yatakta uyanan Axl ile bir takım sorunlarını unutmaya çalışan, üzerinde uyuduğu yataklarda anlam arayan ve sıksık değiştiren Vera'nın yaşantısını ayrı ayrı anlatıyor film.

Axl, aradığı babasını bir emlak bürosunda çalışırken bulur ve bir ev kiralama yalanı ile kendisiyle tanışma imkanı bulur. Her ne kadar baştaki amaç ona kendisinin kim olduğunu söylemek ise de onun yaşantısını gördükçe bu fikrinden vazgeçer. Bu kararına üzülse-sevinse bilemez iken yine bir akşam içip herşeyi unutmaya karar verir.

Vera ise erkeklerle olan ilişkilerini artık daha serbest bi şekilde yürütmeye, daha az ifşa olup acı çekmemeye çalışır. Bir erkeğe yakınlaşır fakat isim-tel-adres vermeme şartı koşarlar. ilişkilerine böyle devam ederler fakat yine kalplerde bir ateşlenme olmuştur artık. Önceki heyecanından öte artık sahiplenme duygusu başlamıştır. Ve Vera da başlar bir akşam içmeye.

Her ikisinin de yataklara yüklediği anlamlar farklıdır. Vera, onlara değer biçip bir anlam yüklemeye kalkarken, Axl ise sadece geceyi geçirmek ve dünü unutmak için kullanır yatakları. İçer ve yatar, kalktığında ise dünü hatırlamak için pek de çabalamaz. Fakat her ikisinin de bazı şeyleri unutmak için içtikleri bu gecede filmdeki tek kesiştikleri sahne oluşuverir. Hoş sohbet, anlamlı bakışların ardından ertesi sabah Axl'in hatırlamak isteyeceği tek gece olacaktı. O gece yattığı yatağın Vera'nın eski yatağının olması da ayrı bir ayrıntı. Belki yatağa sinen kokusundan olsa gerek o geceki etkilenme.

Filmin yönetmenliğini Alexis Dos Santos yaparken oyuncu kadrosunuda ise L'enfant filminden tanıdığımız güzel oyuncu Déborah François (Vera) ve Fernando Tielve (Axl) var.

Filmin müzikleri ise olduçka güzel. aklımda kalan şarkısözleriyle bitireyim:)
Hot monkey, hot ass
No future, no past...


# Diğer Festival Günlükleri #