Politik Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politik Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bazı filmler izleyicisine hikaye anlatmayı amaçlamaz, onu bir tanıklığın içine hapsetmek ister. The Voice of Hind Rajab da o filmlerden biri. 29 Ocak 2024 günü, bir İsrail saldırısıyla paramparça olmuş bir aracın içinde, 6 cansız bedenin arasında sağ ama yaralı olan 6 yaşındaki bir kız çocuğunun Filistin Kızılay'ıyla yaptığı telefon konuşmalarının kullanıldığı bu yapım, sizi o güne ve o gün yaşananlara tanıklık etmek istiyor. Kayıtlara geçen ses kadar ömrü kalan bir kız çocuğunun, yardım çığlığına şahit olmak, yıllarca Yahudi Soykırımı filmi izleyip de üzülmüş her sinemaseverin boynunun borcudur. 

Sinemada Yahudi Soykırımı’nı konu alan filmler, Schindler’s List’ten The Pianist'e uzanan geniş bir yelpazedeki bu filmler çoğunlukla 'geçmişle yüzleşme' söylemi etrafında şekillendi. The Voice of Hind Rajab ise bu geleneği ters yüz ederek, tarihsel olarak kapanmış bir travmayı anlatmak yerine, henüz tamamlanmamış ve hala sürmekte olan bir şiddetin ortasında konumlanıyor. Film, izleyiciyi olayın tam içinde, sonucu en baştan bilinen ama yine de engellenemeyen bir ölümle yüz yüze bırakıyor. Yahudi Soykırımı filmlerinde sıkça karşılaşılan kurtuluş, tanıklık ya da anlatı yoluyla adalet duygusu burada bulunmuyor. Onun yerine, uluslararası sistemin işleyişi içinde normalleşmiş bir kayıtsızlık teşhir ediliyor. Bu nedenle film, önceki soykırım filmlerinden ayrılıyor. Artık yapabilecekleri bir şeyin olmadığı soykırımlara üzülenleri, hala devam etmekte olan bir soykırımı durdurmaya çağırıyor.

Film, Venedik Film Festivali’ndeki prömiyerinde 24 dakika süren ayakta alkışlarla karşılanmış; birçok eleştirmen tarafından 'izlenmesi zor ama kaçınılmaz' olarak tanımlanmıştı. Brad Pitt, Joaquin Phoenix, Rooney Mara, Alfonso Cuaron ve Jonathan Glazer gibi isimlerin projeye destek verip yapımcı olması, filmin uluslararası görünürlüğünü artıran bir diğer sebepler. Ki Jonathan Glazer'in yönettiği ve yine Yahudi Soykırımına bir bakış açısı sunan The Zone of Interest filmi, geçtiğimiz sene Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar almıştı ve bu film de o dalda yine Oscar'a aday. Aynı zamanda film, etik açıdan sert eleştiriler de aldı; bazı yorumcular Hind’in gerçek sesinin dramatik yapı içinde kullanılmasını sömürü riski taşıyan bir tercih olarak değerlendiriyor. Ancak benim tepkim filmin anlatısında. Ona da birazdan değineceğim. Önce filmin içeriğinden ve yönetmenin sunumundan biraz daha bahsetmek gerekiyor.


Kaouther Ben Hania’nın yönettiği The Voice of Hind Rajab, 29 Ocak 2024’te Gazze’de yaşanan gerçek bir olayı merkezine alıyor. Amcasının ailesiyle birlikte bulundukları araç ile İsrail ordusunun ateşi altında kalan altı yaşındaki Hind Rajab, araçta bulunan tüm akrabalarını kaybettikten sonra, kendisine ulaşan Filistin Kızılayı acil çağrı merkezi ile telefonda konuşmaya başlıyor. Film, Hind’in gerçek ses kayıtlarını kullanırken, çağrı merkezindeki görevlilerin yaşadıklarını dramatik bir kurgu içinde yeniden canlandırıyor ve bunu o günden gerçek görüntülerle de destekliyor. Kurtarma ekipleri Hind’e fiziksel olarak yalnızca birkaç dakika uzaklıktayken, İsrail'in saldırgan politikaları yüzünden mecbur bırakılan bürokratik izin süreçleri Hind'e ulaşması gereken yardımın önüne geçiyor. 

Kaouther Ben Hania’nın en radikal tercihi, Hind’i asla yeniden canlandırmamasıdır. Kamera, çağrı merkezinin dışına çıkmıyor; savaş yalnızca telefon hattından gelen patlama sesleriyle var oluyor. Bu tercih, acıyı bir gösteriye dönüştürmeme yönünde güçlü bir etik duruş sergiliyor. Geniş ekran kullanımı kolektif bir çaresizlik duygusu yaratırken, yakın planlar oyuncuların yüzlerinde biriken öfke ve korkuyu görünür kılıyor.

Ancak The Voice of Hind Rajab, idari şiddeti görünür kılma konusunda son derece etkili olsa da, bu anlatı tercihi aynı zamanda ciddi bir temsil sorununu da beraberinde getiriyor. Film, dramatik yapısını uzun bir süre bürokratik gecikmeler etrafında kurarken, Hind Rajab’ın ölümüne neden olan asli failin İsrail’in doğrudan askeri saldırıları olmasını, anlatı düzleminde görece geri planda bırakıyor. Böylece izleyici, ölümün kaynağını sistemin hantallığında ya da koordinasyon eksikliğinde aramaya daha yatkın hale geliyor. Oysa Hind, bürokrasi yüzünden değil, ailesiyle birlikte hedef alınan bir askeri saldırının sonucu olarak hayatını kaybetti. Bu çerçevede film, niyetli ya da değil, sorumluluğu dolaylı ve anonim süreçlere dağıtarak failin politik ve askeri öznesini bulanıklaştırıyor. Bürokrasi burada ölümün nedeni değil, zaten başlamış olan bir şiddetin sonuçlarını ağırlaştıran ikincil bir mekanizma olarak ele alınmalıydı. Filmin bu ayrımı yeterince netleştirmemesi, güçlü duygusal etkisine rağmen, politik temsil açısından tartışmalı bir alan açıyor. Kaldı ki bürokrasinin en nihayetinde ambülansın geçişine izin verdikten sonra, o ambülansın da İsrail askerlerince imha edilmesi, asıl sorunun bürokrasi takılmaları olmadığının bariz de göstergesi. 

The Voice of Hind Rajab, kolay tüketilen, mesafeli bir politik film değil. İzleyiciden tarafsızlık ya da soğukkanlılık talep etmiyor Aksine, rahatsız edip yük bindiriyor ve unutmayı imkansız kılıyor. Etik açıdan tartışmalı, biçimsel olarak sert ve duygusal olarak yıpratıcı olsa da, film tam da bu nedenle önemli. Hind’in sesi burada bir sembole indirgenmeden, bir çocuğun var olmuş olduğunun, yardım istemiş olduğunun ve karşılık alamadığının inkar edilemez kanıtı olarak kalıyor. Geçtiğimiz günlerde Filistin adına düzenlenen bir etkinlikte konuşan Manchester City teknik direktörü Pep Guardiola'nın dediği gibi 'ben tarafsız değilim, Filistin tarafındayım' demeye davet ediyor. 


Hind Rajab 
3 Mayıs 2018 - 29 Ocak 2024
5 yıl 371 gün

2025 Cannes Altın Palmiye ödülünü alan Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, Cannes Film Festivali'nde yalnızca bir film olarak değil, uzun yıllardır süren politik ilişkinin son halkası olarak konumlanıyor. Panahi, Cannes için sadece İran sinemasının önemli bir ismi değil, festivalin ifade özgürlüğü, sanatsal direniş ve sinemanın politik sorumluluğu üzerine kurduğu söylemin yaşayan bir sembol ismi. Ancak Panahi'nin başarısı, bu sembol yükünü bir avantaja çevirmesinden değil, tam tersine, filmi bu yükün arkasına saklamayı reddetmesinden kaynaklanıyor.


Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, basit bir tesadüfle başlayan bir hikayeyi, baskı, hafıza ve adalet gibi ağır kavramların tartışmaya açan politik bir alegoriye dönüştürüyor.  Panahi, bu filmde ne doğrudan bir manifesto yazıyor ne de seyirciyi net bir ahlaki sonuca yönlendiriyor; aksine, yaşanmış travmaların ortasında sıkışıp kalan sıradan insanların içsel çatışmalarını görünür kılıyor. Film, yönetmenin kişisel deneyimleriyle kolektif belleği ustaca iç içe geçirirken, intikam fikrinin ne kadar kaygan ve tehlikeli bir zeminde durduğunu da sorguluyor.

Film, gece vakti ailesiyle yolculuk eden bir adamın, arabasıyla bir köpeğe çarpmasıyla başlıyor. Kaza sonrası gittiği tamirhanede çalışan Vahid (Vahid Mobasseri), adamın yürüyüşündeki ses ve ritimden, onu geçmişte hapishanede kendisine işkence eden bir görevliyle özdeşleştiriyor. Bu sezgiyle hareket eden Vahid, adamı kaçırıyor ve onu çölde öldürmeye karar veriyor. Ancak kısa sürede içinde bir kuşku beliriyor: "Ya yanlış kişiyse?" Bu belirsizlik, Vahid’i geçmişte aynı cehennemi paylaşmış diğer insanlarla bir araya getiriyor. Bu saatten sonra bir fotoğrafçı, bir gelin-damat, eski mahkumlar ve öfkesini kontrol edemeyen bir adam, bir minibüsün içinde hem fiziksel hem de ahlaki bir yolculuğa çıkıyor. Film ilerledikçe hikaye, bir intikam anlatısından çok, karar verememenin ve beklemenin yarattığı varoluşsal gerilime dönüşüyor.

It Was Just an Accident, ana hikayesini bir kenara koyarak adalet ile intikam arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu merkezine alıyor. Panahi, “hak edilmiş ceza” fikrini romantize etmek yerine, bunun mağdurlar üzerinde yarattığı yeni bir yükü gösteriyor. Filmdeki karakterler, geçmişte yaşadıkları şiddeti yalnızca anılarla değil, bedenlerinde ve duyularında taşırdıklarını; kimisi sesiyle, kimisi kokuyla, kimisi dokunarak celladını tanımaya çalışmasından anlatıyor Panahi. Bu duyusal bellek, mantığın yerini alan bir içgüdüye dönüşüyorr. Panahi’nin asıl sorusu nettir: Sistematik şiddetin mağduru olan biri, aynı yöntemlere başvurduğunda özgürleşebilir mi, yoksa yalnızca zinciri mi sürdürür?

Film aynı zamanda güncel İran gerçekliğine köklü biçimde bağlıdır. Rüşvetin sıradanlaşması, resmi görevlilerin 'hediye' talep etmesi, gündelik hayatın içine sinmiş baskı atmosferi, trajikomik sahnelerle aktarılıyor. Bu mizah, acıyı hafifletmekten çok daha rahatsız edici bir etki yaratıyor; çünkü gülünç olan, sistemin ta kendisidir.


Panahi’nin sinemasında bireyler çoğu zaman tek başına var olmaz; anlatı, farklı sınıflardan ve ruh hallerinden karakterlerin bir araya gelmesiyle şekillenir. The Circle’daki kadınlar nasıl birbirlerinin hikayesini devralıyorsa, Taxi Tahran’da arabaya binen yolcular nasıl kolektif bir İran panoraması sunuyorsa, It Was Just an Accident’ta da eski mahkumlar bir ahlak masasına dönüşüyor.

Panahi, önceki filmlerinde olduğu gibi burada da açık referanslardan çok dolaylı çağrışımlarla çalışıyor. Çölde tek ağaç etrafında geçen sahneler, doğrudan Waiting for Godot’ya göz kırpıyor; hatta film içindeki karakterlerin bu göndermeyi dile getirmesi, Panahi’nin bilinçli bir teatral sahne kurduğunu gösteriyor. Beklemek, eylemsizlik ve karar verememe, Beckett’vari bir varoluş haline dönüşüyor. Ve tüm bu sekans, filmin en güzel çekimini içeriyor.

Ayrıca, adamın sandık benzeri bir kutuda taşınması, Hitchcock’un Rope’unu ve kara mizahıyla da The Trouble With Harry’yi anımsatıyor. Ancak Panahi, Hitchcock gibi gerilim oyunlarını bir seyir zevkine dönüştürmüyor; aksine, seyircinin rahatını bozan etik bir gerilim yaratıyor. Bu yönüyle film, popüler sinemanın intikam anlatılarını ters yüz eden bir ton taşıyor.


It Was Just an Accident, intikamın tatmin edici bir çözüm olmadığını yüksek sesle ilan eden bir film değil; daha çok, bu düşüncenin içini sessizce boşaltan, rahatsız edici ve düşündürücü bir film. Panahi, ne bağışlamayı yüceltiyor ne de cezalandırmayı kutsuyor. Seyirciyi, cevabı olmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Onca şiddetten sonra insan kalmanın bir yolu var mı? Bu açıdan film, yalnızca İran’daki baskı rejimine dair değil, evrensel bir vicdan sınavına dair güçlü ve kalıcı bir sinema deneyimi sunuyor.

43. İstanbul Film Festivali 17 Nisan'da start aldı. Festival için yaptığım seçimlerden biri olan Tatami filmi ile dün festivale başlangıç yapmış oldum ben de. Film, İranlı bir kadın judocunun, İsrailli rakibiyle karşılaşma olasılığı yüzünden İran hükümetinden almış olduğu baskıyı konu ediyor. Filmin 2 yönetmeninden biri İranlı diğeri İsrailli. Savaşın eşiğindeki 2 ülke olarak bu bile filmi başarılı kılmaya yetiyor. Filmin İranlı yönetmeni ayrıca filmde de oynuyor. Siyah beyaz çekilen bu filmin ses ve müzik kullanımı da başarılıydı. Ama bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorum. Onlara da değineyim.


Cannes'ta Kutsal Örümcek filmi ile en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan İranlı oyuncu Zar Amir Ebrahimi ve yaptığı kısa film ile Oscar kazanan İsrailli yapımcı/yönetmen Guy Nattiv'in ortaklaşa yönettiği Tatami filminde, yönetmenler gibi iki ayrı ülkenin karakterler de dost. İki ülke arasındaki düşmanlığın ülke hükümetlerince olduğunu görüyoruz. Bu çekişmenin baskılara dönüşen yansıması daha önce edebiyat, sinema gibi sanatsal alanlarda görüyorduk. Hapse atılan yönetmenler, ülkesinden kaçmak zorunda kalan yazarlar şeklinde. Ancak yine 2023 yapımı İran asıllı İsveçli yönetmen Milad Alami'nin Opponent filminde ve bu Tatami filminde gördüğümüz kadarıyla bu baskılar sadece sanat dünyası ile sınırlı değil, spor dünyasında da çok rastlanıyor. 

Yukarıda da değindiğim gibi, İran hükümeti, sırf İsrailli sporcuyla karşılaşacak diye kendi oyuncusunun turnuvadan bir bahaneyle çekilmesini emrediyor. Olası bir yenilgide ruhani liderlerinin incinmesinden(!) endişe edildiği için. Elbette rakip ülkelerin birbiriyle yaptıkları spor müsabakaları olduğundan daha önemlidir, ancak bu önem asla geri çekilme gerektirecek bir konu değil, aksine rekabetin daha sıkı sıkıya olmasını gerektirecek bir durumdur. Bu sebeple turnuva günü ailesinden de aldığı enerji ile kendisini oldukça zinde bulan judocu Leila Huseyni (Arienne Mandi), kendinden istenileni yapmıyor ve çekilmiyor. Bunun üzerine ailesine yapılan baskınlar, aile fertlerini kaçırıp şantaj yapmalar yaşansa da kocasından aldığı desteği yeterli görüyor ve almaya geldiği altın madalyayı almadan turnuvadan çıkmama kararı veriyor. Ülkesine başkaldırışı sadece bununla da kalmıyor. İran hükumetince konulan kurala göre spor müsabakalarında giymek zorunda olduğu başörtüsünü de açarak direnişini ikinci aşamaya çıkarıyor. 


Bir filmin monokrom (siyah-beyaz) çekilmesi bazı anlamlar taşır. Ancak bu filmdeki anlamını ben çözemedim. Tamamen tercih meselesi de olabilir, prodüksiyon gizleme de olabilir, çekim aşamasında oluşan bazı renk ve görsel hataları örtmek için de tercih edilmiş olabilir. Birkaç karanlık kalan sahne dışında çok rahatsız edici bir konu değildi. Ancak rahatsız eden kısımlar vardı, o da anlatımdaki dinamikliğin sonlara doğru yok oluşu. Baştaki dinamik hikaye akışı hem spor filmi etkisini veriyor, hem de filmde oluşan politik gerilime bizi çekiyordu. Filmin son yarım saatinde bir yavaşlama söz konusu. 

Diğer bir husus da filmin diğer tarafı olan İsrail'den de bir yönetmenin bulunduğu bir yapımda filmdeki İsrail tarafından hiç bahsedilmemesi. "Neyi anlatırsan yalnız o bilinir" sözü mucibince tüm bu politik gerilimi İran tarafı kendi kendine yaşıyormuş izlenimi oluşuyor. İran kuruntusuyla kendi çalıp kendi oynuyor gibi gözüküyor filmde. En azından İsrailli rakip oyuncusuyla ekstra bir diyaloğa sokabilirdi baş karakter oyuncusunu. Oyuncu demişken, oyunculuğa da değineyim. Öncelikle yardımcı kadın oyuncu olan antrenör rolündeki Maryam karakterinin iyi oyunculuğunun hakkını vermek istiyorum ki bu hak kendisine daha önceki filminde Cannes'ta en iyi kadın oyuncu ödülü verilerek takdim edilmişti. Bana sıra gelmez o yüzden. Filmin baş karakteri Leila Huseyni'yi canlandıran Arienne Mandi'nin oyunculuğu minder dışında iyi ama minder sahnelerinde vasattı diyebilirim. Oyuncuların rollerine hazırlanırken judo eğitimi almadığı, bu amatörlüğü gizlemek için yönetmenin bu sahnelerde yakın ve kısa çekimleri tercih ettiğini tahmin etmek zor değil. 

Sonuç olarak festival başlangıcı için iyi bir filmi tercih ettiğimi düşünüyorum yine de. Atlas Sinemasında tekrar bulunmuş olmanın keyfi de buna eklenmiş oldu.
Sıradaki filmde görüşmek üzere. 


This is England filmini blog takipçilerinin çoğunun izlediğini varsayıyorum ve kült haline gelmeye aday bu filmi tanıtmaya gerek olmadığını düşünüyorum.1983 yılında Falkland savaşının ertesinde 15 yaşındaki Shaun'un çevresinde gelişen faşist,şovenist hareketlere sessiz kalmayıp faşist bir grup olan Skinhead'e katılmasını ve sonrasında gelişen olayları anlatıyordu.Dönem faşizmini üstünkörü kötülemekten öte bunu tetikleyen motivasyonların derinine inip,sorunların kimlik sorunundan öte toplumsal bir boyutunun olduğuna dikkat çekmiştir.Göçmenlere yapılan baskıların ve halkın yozlaşmasının esaslı nedeni ekonomik açıdan varolan sıkıntılar ve başarısızlıklarına neden aramaktır.Böylece grup şovenistlikten faşizme doğru bir yol izler.Dönem içinde yaşanılan sorunları işsizler üzerinden sadece göçmenlere bağlamak en basit çözümdür ve bunun farkına varan Shaun'un filmin sonunda 'kutsal olanı' denize atabilmesi bu yüzden mühimdir.

Filmin yönetmeni Shaun Meadows ilk olarak adını Dead Man's Shoes ile duyurmuştur.Film kardeşinin intikamını almaya çalışan bir anti-kahraman üzerinden ilerlemekteydi.Sonrasında This is England ile beklediği çıkışı yapmıştır.Ken Loach'tan sonra ada sinemasının en iyi yönetmeni olarak nitelendirilen Meadows This is England filmiyle 2008 Bafta ödüllerinde 'en iyi ingiliz film' ödülünü almıştır.Filmin kendisi kadar ses getiren bir başka ismi ise Shaun karakterini canlandıran Thomas Turgoose'dir.Shaun Meadows yönetmindeki Somers Town filminde de oynayan Turgoose'nin This is England filmindeki performansı 400 Blows yapımının çocuk karakteri Jean Pierre Laud'un gösterdiği performansa yakındır.Özellikle filmin sonunda Antoine Doinel gibi deniz kenarında yalnızlığa doğru gidişi 400 Blows filminden esintiler verir.

Hal böyle iken aldığı olumlu tepkiler sayesinde devam ettirilebilir sonu olan filmin devamı gündeme geldi ve geçen sene Shaune Meadows Channel 4 için 4 bölümlük dizi haline getirilecek devam senaryosu yazmaya başladı.Senaryo yazımında Skins dizisinin ekibiyle çalışan Jack Thorne,Meadows'a yardım etti.

This is England '86 3.4 milyon işsizin olduğu ve ekonomik açıdan zor olan dönemde,milli takımında Tanrının eliyle Dünya Kupasına veda edişinin gölgesinde başlıyor.Shaun'un okuldan ayrılışı ve varolan ekonomik zorluklarda kendi yolunu bulmaya çalışırken dizinin senaryosu diğer yandan Woody ile Lol'un evliliklerini iptal etmeleri üzerinden ilerleyecekmiş.Meadow dizi ile ilgili ilk kez bir kadın karater üzerinden ilerleyen bir senaryo yazdığını ve konunun devamı için farklı fikirlerinin de olduğunu açıklamış.Film kadrosonu bir arada tutup diziye monte etmiş olması Meadows'un filmdeki başarıyı tekrardan yakalaması adına oldukça önemli.Geçen ay trailer'ı yayınlanan dizinin ilk bölümü 7 Eylül tarihinde yayınlanacak.Beklentimiz Shaune Meadows'un bizleri hayalkırıklığına uğratmayacağı yönünde.


Neye Karşı, Ne İçin


Feodalizmin yıkılışı, krallıkların parçalanışından sonra yeniden doğan burjuva sınıfının kendi çıkarlarına uygun olan bir devlet modeli geliştirmesini gerektiyordu. Ulus devletler ve uluslar bu sayede ortaya çıkmış siyasi yapılanmalardır diyebiliriz kabaca. Modernizmin getirdiği bu süreç içerisinde ulus devletlerin kuruluşu katliamlar, zorla yerinden etmeler ve soykırımlarla gerçekleşmiştir. Amerika yerlilerinin katledilmesinin gerekçelerini düşünelim. Avrupa’da buhrandan çıkmış gelmiş insanlar; ve altın dolu olduğuna inanılan Amerika toprakları… Özgürlük Rüzgarı’nın senaristi Paul Lavert bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Bence imparatorlukların tarihi nasıl yeniden yazdıkları çok ilginç bir konu. Mesela bundan 500 yıl önce Colombus büyük bir denizci olarak bir yer keşfediyor ve tarih ona büyük bir saygı duyuyor. Ama tarihin yazmadığı, unutturduğu bir şey var ki; yerli halka saldırdığından, kendi topraklarından çıkarmaya çalıştığından kimse bahsetmiyor. Eğer biz de daha objektif bir İngiliz tarihi öğrenmiş olsaydık, imparatorluğumuzun medenileştirme görevinin altında yatanın ne olduğunu bilseydik, mesela Hindistan’da, Kenya’da 1950’li yılların sonuna kadar neler olduğuna dair objektif bir bilgimiz olabilseydi, İngilizler aynı yalanları bu olaylarda yutmazlardı.”

Bu ulus inşası sürecinde birçok etnik grubun yok olması gerçeği bir yana, bağımsızlık savaşları olarak gündemimizde konumlandırdığımız uluslar varlığını sürdürebilenler olmuştur. İrlanda gibi… Dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir nokta ise, filmde de anlaşılacağı gibi, tüm bağımsızlık mücadelelerinde olduğu gibi İrlanda’daki bağımsızlık hareketi de homojen değildir. İşçi, köylü ve burjuvazinin bir kısmından veya burjuvaziyle işbirliği içerisinde olan gruplardan oluşmaktadır. Bunun vurgulandığı birkaç sahnenin üzerinden gidelim.

İlki köyde mücadele etmeye karar veren arkadaşlarının kalmaya ikna etmeye çalıştığı Damien’ın temsil ettiğidir. Abisi ve arkadaşları ona “Artık bizi bırakamazsın Damien. Bazılarımızda kas gücü var bazılarımızda beyin. Bundan sonra olmaz.” diyerek Damien’ın aydın sınıfını temsil ettiğini ortaya çıkarmışlardır. Damien da tam bir aydın tavrı göstererek gel gitler yaşamış, Londra’ya gidip iyi bir doktor olmak veya kalıp ölümüne mücadele etmek arasında ikilem yaşamıştır. Hatta mücadelenin zorunluluğundan kaçmak için İngiliz ordusunun kat be kat fazla gücünü sebep bulmuştur. Aydınca bir küstahlıkla 17 yaşındaki Micheail O’Sullivan’ın ismini İngilizce söylemediği için öldüğünü bunun Micheail’in kendi hatası olduğunu söylediğinde tam bir halk kadını olan Sinead anında cevabı yapıştırmıştır: “Yani hepimiz Londra’ya tek gidiş bileti almalıyız öyle mi?” Kısacası Sinead, Damien’a “sen aydınsın, gidip kendini kurtarma şansın var fakat bizler köylüyüz, bizim burada yaşamaktan başka bir şansımız yok. Bu yüzden savaşmak zorundayız.” diyor.

Hemen bu sahneden sonra tren garına geliyor. İngiltere işgal askerleri arama için trene binmek istiyor ama makinist sendikasının ‘İngiliz askerlerini ve onların savaş malzemelerini taşımama kararı’ aldığını söyleyerek onları trene sokmuyor. İlerleyen sahnelerde liman işçilerinin de greve çıktığını görüyoruz. Burada ise karşımıza işçi sınıfı çıkıyor. İngiltere ordusuna ambargo uygulamak, oldukça politik bir karar olarak ele alınmalı. Günümüze baktığımızda sendikaların bu kararları almakta oldukça basiretsiz kalabildiğini görürüz.(Gerçi aydın ve akademisyenler için daha iyi durumda olduklarını söylenemez ya.) Ama savaş koşullarının işçi sınıfını nasıl politikleştirdiğini, bunun sendikal kararlara bile çok net bir şekilde yansıdığını görebiliyoruz. ABD’nin Irak işgali sırasında tüm taşıma işçilerinin grev ilan ettiğini düşünsenize. Ama böyle bir şey bugünden bakınca henüz mümkün görünmüyor. Günümüzde her sendika kendi iş koluna dair ve kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Çünkü işçi sınıfının örgütlenmesinde politik bir düzey dünyanın hiçbir yerinde istenilen düzeyde yakalanmış değil. Ken Loach, belki de bu sahneyle askerleri trene almayı reddeden makinistin daha sonra silahlı mücadeleye katılmasıyla Özgür İrlanda’nın kuruluşunda işçi sınıfının büyük bir rol oynayacağı sinyalini veriyordur.


Üçüncü sahne ise bağımsız mahkemenin aldığı karara Teddy’nin aykırı davranması. Teddy burada ezilen bir köylü ve bir toprak ağası arasında seçim yapıyor ve toprak ağasını kollamayı tercih ediyor. Bu işin bir yönü. İkinci okuma ise uğruna mücadele ettiğini iddia ettiği Bağımsız İrlanda’nın uzun zamandan sonra kurulan bağımsız mahkemelerinin aldığı kararları ihlal ederek mahkemeyi boşa düşürüyor. Teddy O’Donovan, mahkeme başkanına “Böyle kararlar alarak bölgedeki tüm tüccarları ve iş adamlarını karşımıza mı almak istiyorsun?” diyerek kimin safında bulunacağının sinyalini şimdiden veriyor. Buna karşılık makinist çıkıyor ve orada bulunan köylülerin ceplerinde kaç para olduğunu soruyor. Hepsi tabi ki beş parasız. O zaman Dan, şu cümleleri sarfediyor: “İki dakika önce kendiniz gördünüz. Bu çocuklar kasabanın kodamanını kolluyorlardı ve cebinde beş kurusu olmayan bir anneyi satıyorlardı. Tıpkı sizinki gibi.”, beş parasız. IRA’nın toprak ve arazi sahiplerini koruduğunu ama aslında IRA’yı oluşturan herkes gibi beş parasız olan köylüleri koruması gerektiğini savunuyor. Direnişçiler arasındaki ilk belirgin ayrım burada gerçekleşiyor. İki kardeş ilk burada birbirine giriyor. Kılıçlar çekiliyor ve Teddy özel mülkiyet sahiplerini koruyacağını, Damien ise yoksul halkı savunacağını açıkça belirtiyor.

Bu durumu pekiştiren, hatta çelişkiyi ayyuka çıkaran bir diğer durum ise Britanya ile yapılan anlaşmadır. Anlaşma bir salonda izlendikten sonra halkın gösterdiği tepkiler anlaşmayı yapanların bağımsız İrlanda Anayasası’na (1916) ihanet ettikleri yönündedir. Bağımsız İrlanda Parlamentosu üyelerinin krala bağlılık yemini edeceklerini duyduklarında yükselen bir ses “Benim bir kralım yok.” demektedir. Daha sonra görüntüye bir odada tartışan İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyeleri gelir. Cumhuriyetçiler ikiye bölünmüştür. Daha fazla savaşamayacaklarını ve bu anlaşmayı kabul edeceklerini söyleyenler –ki Teddy burada başı çekmektedir.- ve İrlanda içerisindeki tüm üretim araçları İrlanda halkının olana ve İrlanda tam olarak bağımsız olana kadar savaşmalıyız diyenler (Damien bu taraftadır). Sosyalist bir İrlanda mı, yoksa yarı-sömürge bir İrlanda mı? Tartışmanın özü budur. Yani işgali püskürttükten sonra nasıl bir İrlanda’nın kurulacağı tartışması yürümektedir. Bu durum Damien’ın idamından hemen önce “Neye karşı savaştığını bilmek kolay. Ama ne için savaştığını bilmek zor.” dediği durumdur aslında. Ve aylar önce ilk mahkemede toprak ağasını dava adına koruduğunu iddia eden Teddy yarı-sömürge İrlanda’da kukla olmayı kabul eder. Kendi insanlarına sırtını çevirerek, İrlanda askerî üniformasının içindeki İngiliz olmuştur. Damien ise bir zümrenin koskoca bir kitle üzerinde özel mülkiyet üzerinden tahakküm kurmadığı bir ülke kurulana dek savaşmaya devam edecektir.

Bir diğer dikkate değer sahne ise Katolik kilisesinde yaşanan tartışmalardır. Buradaki kilisenin neye ve kime hizmet ettiğidir. Devrimciler sokaklarda bildiriler dağıtmaya başladığında bu işbirlikçilerin işini zorlaştırmıştır. Kilise bu müşkülü kolaylaştırmanın derdindedir. Cumhuriyetçilerin dağıttığı bildiride şunlar yazmaktadır: “Cumhuriyet yönetimi altında Londra'da lüks içinde yaşayan aristokrasinin arazilerine el konulacak ve arazisi olmayan işçilere ve küçük çiftçilere eşit olarak dağıtılacak. Tüm endüstri ve tarım, işçi ve çiftçiler için devlet tarafından yönetilecek ve gelirler devlet tarafından dağıtılacak.”

Pederin buna cevabı ise “Sadece sizin mallarınızı çalmakla yetinmeyenler, yakında 12 havariyi de devletleştirecekler.” olmuştur. Onlarca yıl savaştan sonra hala savaşa devam etmek isteyenlerdir cumhuriyetçiler ve aforoz edileceklerdir. Böylece halk onlara tanrının adamları tarafından kovuldu gözüyle bakacak ve sözlerine itibar etmeyecektir. Cumhuriyetçiler pederin sözlerine tepki gösterir ve Damien o vurucu cümleyi zikreder: “Katolik kilisesi bir kez daha zenginlerden yana olduğunu kanıtladı.” Geçmişteki aklım olsaydı burada dinin halk mücadelelerini nasıl bastıran ya da uyuşturan bir şey olduğunu rahatlıkla söylerdim herhalde. Ama olmaz… Filistin’den, Irak’tan, Afganistan’dan sonra olmaz. Çünkü ne yazık ki kendi ülkemde de gördüm ki dindar kişilere cahil-cühela muamelesi yapanlar zulüm karşısında kaburgaları 10 metreden sayılan, avurtları krater gibi çökmüş ilkokul çağındaki bir Filistinli çocuğun cesaretine sahip değiller. O Filistinli çocuğu bilirken olmaz. Pan’ın Labirenti’nde direnişçilerin ruhsal yaralarını saran rahibi gördükten sonra diyemem bunu. Ama kilisenin yalan söylediğini söylerim rahatlıkla. Çünkü dediklerine göre tanrı bu dünyada çekilen azapların mükâfatını, yapılan zulümlerinse cezasını vaadediyordu insanlara. Bir yerlerde adalet olmalıydı, ama nerede? Tanrı bunu ancak öldükten sonra görebileceğimizi söylüyordu kiliseye göre. Bu dünyada adalet isteyenler ise tanrı olmak istiyorlardı. Bu en büyük günah. Hemen aforoz edilmeliydiler. “Benim kilisemden çık” diye bağırıyor peder. Kilisenin mülkiyeti bile birilerine aitti.

Sonuçta Damien ve Teddy kardeşler, ( bilinçli olarak iki kardeş seçilmiş sanırım, daha vurucu olsun diye) bu noktada ayrılmakla kalmaz birbirlerine karşı savaşırlar. Özünde bu mülkiyetliler ve mülksüzlerin savaşının bir karikatürüdür. Adaleti yer yüzüne indirme çabasıdır. Damien Sinead’a yazdığı mektupta yineler: “neye karşı olduğunu bilmek kolay, ne için savaştığını bilmek onurdur. Şimdi biliyorum ve bu bana güç veriyor.” Damien’ın uğruna savaştığı şey Sinead’in çocuklarının özgür, bağımsız, sosyalist İrlanda’sıdır.

KONUK YAZAR: Fulya Alikoç

#Diğer Konuk Yazarlar#

“HAYALETLER HALA İRLANDA’DA DOLAŞIYOR”

Bu sözler filmde işbirlikçi kardeş Teedy O’Donovan karakterini canlandıran Padraic Dalaney’e ait. Kendisi İrlanda’nın batı yakasında doğup büyümüş ve İngiltere işgali döneminde ortaya çıkan binlerce isimsiz mezar görmüş. Harabeler içerisinde o günlerden kurtulamamış bir kokunun gezindiğini anlatıyor bizlere. Öldürülen insanlar ait oldukları yere o kadar bağlılar ki hayaletleri bile bırakmıyor İrlanda’yı.

Filmin yönetmeni Ken Loach’un oyuncular olarak o günlerin izlerini taşıyan ailelerin çocuklarını seçmesi elbette bir tesadüf değil. Hatta filmin çekildiği kasaba Damien’ı canlandıran Cillian Murpy’nin memleketiymiş. Bu durum düşünüldüğünde filmdeki herkesin gösterdiği performans teknik yetkinlik ve profesyonel olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Sanki oyuncular tarihin gerçeklerini belleklere yeniden düşürerek ölülerine sahip çıkıyor gibiler.

Bu noktalara değindikten sonra bu yazının asıl hedeflerine gelirsek… ‘Etiğin savaş karşısındaki tavrı nasıl olmalı, ya da bir tavrı olabilir mi’yi sorgulamak istiyorum. Bunun için 3 düşünürün farklı etik yaklaşımlarına değineceğim. Birincisi kategorik imperatifiyle Kant olacak. İkincisi John Rawls’un ‘cehalet peçesi’ düşüncesi. Üçüncüsü de Engels’in sınıfsal yaklaşımı olacak. Tabi ki bu arada ulus kavramının yeniden tanımlanıp açıklanması gibi bir ihtiyaç doğacak. Ayrıca İrlanda’da insanlığın yaşadığı bu deneyimle Türkiye’de Kürtler’in yaşadıkları açısından bir paralellik olduğu kanısındayım. Zaman zaman bu yönde karşılaştırmalar yaparak özellikle filmde öne çıkan benzerlikleri vurgulamak da bugün içerisinde olup bizzat deneyimlediğimiz bir meseleyi anlamak için daha yararlı olacaktır.
Aslında tüm bu iki düzlemin dönüp dolaşacağı tartışma şiddet üzerinde olacaktır. Şiddet meşrulanabilir mi?

Etiğin Şiddet Açısından Direniş ve İşgal Karşısında Tarafı

‘Kendin için öyle bir şey iste ki bunu bütün insanlık için isteyebil’ diye kabaca ifade edebileceğimiz kategorik imperatif ilkesinin insanlığın yaşamında ne kadar gerçeklenebildiğinin uç bir örneğini verebilir bu film bizlere. Kant’ın ödev etiğinin ideal bir dünyadan aşağılara inip gerçek dünyaya ayak basıldığında ne kadar da işlemez bir prensip olduğunu görebiliriz. Kant bize ne vaat ediyor. Örneğin yalan söylememeyi. Kendi örneğiyle açıklayacak olursak düşman askerlerinin gelip size arkadaşınızın yerine sorduğunu düşünün verebileceğiniz tek doğru yanıt : “Üst katta” olacaktır. Arkadaşınızı ölüm beklese de sizin göreviniz doğruyu söylemektir. Peki, filmdeki ilk sahnelerden birinidüşünelim. İrlandalı köylüler kendilerine özgü oyunlarını oynayıp eve döndüklerine İngiliz işgal askerleri evi basıyor ve tek tek hepsine isimlerini söylemelerini emrettiğinde 17 yaşındaki Micheail O’Sullivan ismini söylüyor. Sorun yok, elbette bunu İngilizce yapsaydı. Micheail’in adı Maykıl değildi, Mihael’di. Peki, Micheail bunu yalan söylememe ödevi olarak mı gerçekleştirdi. Hiç sanmıyorum. Bunu yazının ulus kavramını irdelediğimiz ikinci kısmında göreceğiz. Peki, İngiliz askeri öldürmek insan öldürmeme ödevine ters düşüyor. Bu doğru ama İrlandalı halkın katledildiği koşularda değil. İrlandalı direniş savaşçıları yaptıkları (adam öldürme, karakol basma, ihanetçileri cezalandırma) hiçbir şeyin dünya üzerindeki tüm insanlar için istemeyeceklerdir. Çünkü onlar yapmak zorunda bırakıldıkları şeyi yapıyorlar. Bir insan öldürmek elbette ki evrensel ölçekte istenecek bir prensip değildir. Ama zorunlu bırakıldıklarında yapacak başka bir şey yoktur. İngiltere işgal askerleri İrlandalılara yaptıklarını kendi ailelerini de kapsayan tüm insanlık için isteyebilirler mi? İşte bu sorunun cevabı muamma. Kendi aileleri için istemezler elbette. Ama biz yine de insanlığı onlara teslim etmeyelim derim. Bir İrlandalı anne Kant’a sormaz mı: “Onların bu yaptıklarını kendi aileleri için isteyemeyeceklerini düşünmeleri ve çocuklarımı öldürmekten vazgeçmeleri için daha kaç çocuğum öldürmeleri gerekiyor?” diye… Kant iyi ki İrlanda işgalinden önce ölmüş.

Rawls’un da bu anneye Kant’tan daha iyi bir önerisi yok gibi. Cehalet peçesi bize diyor ki: gözünü kapatıp düşün, dünyaya yeniden geldiğinde fakir, siyah, sakat,…. bir kadın olabilirdin. Tüm bunları ‘olma’ korkun ‘zengin, beyaz, sağlıklı bir erkek’ olma dürtüne ağır basacaktır. Bu yüzden daha eşitlikçi bir toplum için çabalamalısın. Aslında bu, etiğin altın kurallarından biri olan ‘sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma’ ilkesinin bir türevinden başka bir şey değil. Yani bizim zavallı İrlandalı annemiz bekleyecek ki İngiltere işgal askerleri kendilerinin bir İrlandalı olabileceklerini, yani böyle bir ihtimalin varlığını düşünecekler ve yaptıklarından vazgeçecekler. Sizce de bu anneden haddinden fazla bir şey istemiyor muyuz? Bu iki etik yaklaşımı ve adalet kuramını savaşları önlemeye dönük iyi niyetli çabalar olarak görebiliriz. Ama ortaya koymamız gereken bazı noktalar var ki etiğin ve savaşın bir arada nasıl yürüyebileceğini belirtiyor.

Öncelikle ortaya koymamız gereken mesele şu ki, Rawls ve Kant, etiği bireyler bazında ele alıyorlar. Savaşa İngiltere kraliyet ailesi ya da parlamentosu –her neyse- karar veriyor, İrlanda’yı işgal ediyor. Ama savaşı fiziksel olarak İrlanda halkı ve İngiliz askerleri yaşıyor. Bu durumda İrlanda halkının ve İngiliz askerlerinin iradesi dışında gerçekleşen bir olgu olarak ‘işgal’ içerisinde biz etik yargılarımızı İrlandalı direnişçilere ve İngiliz askerlerine doğrultuyoruz. Yani asla savaşa ve savaş sırasında yaşanan ya da yaşanacak olan hiçbir şeye özgür bir iradeyle karar vermemiş iki grup insan arasında etik bir uzlaşı arıyoruz. “İngiliz neden insan öldürüyor? İrlandalı neden yalan söylüyor?” gibi bağlamından kopuk sorularla etiği sorguladığımız yanılgısına düşüyoruz. Kim haklı kim haksız diye yargılarda bulunmaya çalışıyoruz. Savaş ve işgalin başlı başına haksız bir durum olduğunu gözden kaçırarak.

Bu durumda Engels’in ahlak konusundaki bir sözü oldukça manidar kalacaktır sanırım. Kendisi tam olarak bir etik çözüm önermiyor. Sadece varolan ahlaksızlıkları açıklama çabasına girişiyor ve diyor ki:
“İnsanları ancak, hayvana yakışan bir durumda bırakırsak ya isyan eder ya da hayvanlığa kapılırlar. Burjuvazinin işçi sınıfının yüzüne cinsel kabalığını vurmaya herkesten daha az hakkı vardır.”

Bu cümle filmin konusundan her ne kadar kopuk görünse de bize şu görüşü öneriyor: İnsan davranışı içinde bulunduğu tarihsel koşullardan kopuk ya da bağımsız değerlendirilemez. Dolayısıyla onların davranışlarını değerlendirirken ve yargılarken bulundukları tarihsel koşullardan bağımsız bir şekilde yargılamaya hakkımız yoktur. İngiltere, İrlanda topraklarını işgal etmiş, halka zulmediyor, işkence ediyor, kadınlara tecavüz ediyor ve insanları sinek gibi öldürüyorken tutup da “İrlandalılar neden insan öldürüyor? Bu ahlaka aykırıdır.” diye sormaya kimin ne kadar hakkı vardır? Aynı şekilde ABD, 5 yıldır Irak’ı işgal etmiş durumda ve ölü sayısının bir milyonu aştığı söyleniyor. Müslüman kadınlara tecavüz edildiği defalarca belgelendi. ABD askerlerinin komutanlarınca aldığı emirler doğrultusunda binlerce insanın keyfi öldürüldüğü, binlerce direnişçiye insanlık dışı muamele çekildiği, işkence yapıldığı defalarca dünya kamuoyuna duyuruldu, bunların hepsi belgelendi. ABD çok sistematik bir şekilde Irak halkını sosyal, ekonomik, kültürel yıkıma maruz bırakırken, intihar bombası olmanın etiğini sorgulayıp yargılamak –yani yargılanacak koskoca bir işgal varken işgale maruz kalanı yargılamak- bir şekilde taraf tutmak değil midir? Aynı şekilde Filistin, Kenya, Hindistan, Türkiye’de Kürtler… Direnişçiler haksız görünen ne yapıyorlarsa bunun sorumluları baskı uygulayan ve işgal eden tarafın bu baskı ve şiddetinden bağımsız mıdır? Ken Loach, ‘The Wind That Shakes The Barley’ ile ilgili bir röportajında “Eğer adalet, bağımsızlık ve özgürlük ideallerinin peşinde koşuyorsanız ve bazıları buna engel olmaya çalışıyorsa tabii ki şiddet ortamı oluşuyor, problem de burada başlıyor. Bu düşüncelere engel olunmasıdır asıl şiddete yol açan, o düşüncelerin peşinde koşmak değil. Bu filmde şiddeti işaret eden şeyler insanlarda ortaya çıkıyor. Damien değişen bir adam ve bu yaşadıklarını sonuna kadar içinde taşıyor. Aynı şekilde Teddy de hep korkuyor. Sonunda onların bir araya gelebileceğini sanmıyorum. Maalesef adil duruma ulaşabilmek için bazı şiddetli değişimler yaşamak gerekiyor.” diyerek bence şiddete dair tartışmalara da son noktayı koyuyor. Hiçbir devrimci eylem ya da bağımsızlık hareketinin şiddeti kutsamak gibi bir amacının olduğunu sanmıyorum. Fakat gelinen koşullar öyle belirleyici olmuşlardır ki şiddetten başka başvurulacak bir yöntem kalmamıştır.

KONUK YAZAR: Fulya Alikoç

#Diğer Konuk Yazarlar#