Neye Karşı, Ne İçin


Feodalizmin yıkılışı, krallıkların parçalanışından sonra yeniden doğan burjuva sınıfının kendi çıkarlarına uygun olan bir devlet modeli geliştirmesini gerektiyordu. Ulus devletler ve uluslar bu sayede ortaya çıkmış siyasi yapılanmalardır diyebiliriz kabaca. Modernizmin getirdiği bu süreç içerisinde ulus devletlerin kuruluşu katliamlar, zorla yerinden etmeler ve soykırımlarla gerçekleşmiştir. Amerika yerlilerinin katledilmesinin gerekçelerini düşünelim. Avrupa’da buhrandan çıkmış gelmiş insanlar; ve altın dolu olduğuna inanılan Amerika toprakları… Özgürlük Rüzgarı’nın senaristi Paul Lavert bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Bence imparatorlukların tarihi nasıl yeniden yazdıkları çok ilginç bir konu. Mesela bundan 500 yıl önce Colombus büyük bir denizci olarak bir yer keşfediyor ve tarih ona büyük bir saygı duyuyor. Ama tarihin yazmadığı, unutturduğu bir şey var ki; yerli halka saldırdığından, kendi topraklarından çıkarmaya çalıştığından kimse bahsetmiyor. Eğer biz de daha objektif bir İngiliz tarihi öğrenmiş olsaydık, imparatorluğumuzun medenileştirme görevinin altında yatanın ne olduğunu bilseydik, mesela Hindistan’da, Kenya’da 1950’li yılların sonuna kadar neler olduğuna dair objektif bir bilgimiz olabilseydi, İngilizler aynı yalanları bu olaylarda yutmazlardı.”

Bu ulus inşası sürecinde birçok etnik grubun yok olması gerçeği bir yana, bağımsızlık savaşları olarak gündemimizde konumlandırdığımız uluslar varlığını sürdürebilenler olmuştur. İrlanda gibi… Dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir nokta ise, filmde de anlaşılacağı gibi, tüm bağımsızlık mücadelelerinde olduğu gibi İrlanda’daki bağımsızlık hareketi de homojen değildir. İşçi, köylü ve burjuvazinin bir kısmından veya burjuvaziyle işbirliği içerisinde olan gruplardan oluşmaktadır. Bunun vurgulandığı birkaç sahnenin üzerinden gidelim.

İlki köyde mücadele etmeye karar veren arkadaşlarının kalmaya ikna etmeye çalıştığı Damien’ın temsil ettiğidir. Abisi ve arkadaşları ona “Artık bizi bırakamazsın Damien. Bazılarımızda kas gücü var bazılarımızda beyin. Bundan sonra olmaz.” diyerek Damien’ın aydın sınıfını temsil ettiğini ortaya çıkarmışlardır. Damien da tam bir aydın tavrı göstererek gel gitler yaşamış, Londra’ya gidip iyi bir doktor olmak veya kalıp ölümüne mücadele etmek arasında ikilem yaşamıştır. Hatta mücadelenin zorunluluğundan kaçmak için İngiliz ordusunun kat be kat fazla gücünü sebep bulmuştur. Aydınca bir küstahlıkla 17 yaşındaki Micheail O’Sullivan’ın ismini İngilizce söylemediği için öldüğünü bunun Micheail’in kendi hatası olduğunu söylediğinde tam bir halk kadını olan Sinead anında cevabı yapıştırmıştır: “Yani hepimiz Londra’ya tek gidiş bileti almalıyız öyle mi?” Kısacası Sinead, Damien’a “sen aydınsın, gidip kendini kurtarma şansın var fakat bizler köylüyüz, bizim burada yaşamaktan başka bir şansımız yok. Bu yüzden savaşmak zorundayız.” diyor.

Hemen bu sahneden sonra tren garına geliyor. İngiltere işgal askerleri arama için trene binmek istiyor ama makinist sendikasının ‘İngiliz askerlerini ve onların savaş malzemelerini taşımama kararı’ aldığını söyleyerek onları trene sokmuyor. İlerleyen sahnelerde liman işçilerinin de greve çıktığını görüyoruz. Burada ise karşımıza işçi sınıfı çıkıyor. İngiltere ordusuna ambargo uygulamak, oldukça politik bir karar olarak ele alınmalı. Günümüze baktığımızda sendikaların bu kararları almakta oldukça basiretsiz kalabildiğini görürüz.(Gerçi aydın ve akademisyenler için daha iyi durumda olduklarını söylenemez ya.) Ama savaş koşullarının işçi sınıfını nasıl politikleştirdiğini, bunun sendikal kararlara bile çok net bir şekilde yansıdığını görebiliyoruz. ABD’nin Irak işgali sırasında tüm taşıma işçilerinin grev ilan ettiğini düşünsenize. Ama böyle bir şey bugünden bakınca henüz mümkün görünmüyor. Günümüzde her sendika kendi iş koluna dair ve kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Çünkü işçi sınıfının örgütlenmesinde politik bir düzey dünyanın hiçbir yerinde istenilen düzeyde yakalanmış değil. Ken Loach, belki de bu sahneyle askerleri trene almayı reddeden makinistin daha sonra silahlı mücadeleye katılmasıyla Özgür İrlanda’nın kuruluşunda işçi sınıfının büyük bir rol oynayacağı sinyalini veriyordur.


Üçüncü sahne ise bağımsız mahkemenin aldığı karara Teddy’nin aykırı davranması. Teddy burada ezilen bir köylü ve bir toprak ağası arasında seçim yapıyor ve toprak ağasını kollamayı tercih ediyor. Bu işin bir yönü. İkinci okuma ise uğruna mücadele ettiğini iddia ettiği Bağımsız İrlanda’nın uzun zamandan sonra kurulan bağımsız mahkemelerinin aldığı kararları ihlal ederek mahkemeyi boşa düşürüyor. Teddy O’Donovan, mahkeme başkanına “Böyle kararlar alarak bölgedeki tüm tüccarları ve iş adamlarını karşımıza mı almak istiyorsun?” diyerek kimin safında bulunacağının sinyalini şimdiden veriyor. Buna karşılık makinist çıkıyor ve orada bulunan köylülerin ceplerinde kaç para olduğunu soruyor. Hepsi tabi ki beş parasız. O zaman Dan, şu cümleleri sarfediyor: “İki dakika önce kendiniz gördünüz. Bu çocuklar kasabanın kodamanını kolluyorlardı ve cebinde beş kurusu olmayan bir anneyi satıyorlardı. Tıpkı sizinki gibi.”, beş parasız. IRA’nın toprak ve arazi sahiplerini koruduğunu ama aslında IRA’yı oluşturan herkes gibi beş parasız olan köylüleri koruması gerektiğini savunuyor. Direnişçiler arasındaki ilk belirgin ayrım burada gerçekleşiyor. İki kardeş ilk burada birbirine giriyor. Kılıçlar çekiliyor ve Teddy özel mülkiyet sahiplerini koruyacağını, Damien ise yoksul halkı savunacağını açıkça belirtiyor.

Bu durumu pekiştiren, hatta çelişkiyi ayyuka çıkaran bir diğer durum ise Britanya ile yapılan anlaşmadır. Anlaşma bir salonda izlendikten sonra halkın gösterdiği tepkiler anlaşmayı yapanların bağımsız İrlanda Anayasası’na (1916) ihanet ettikleri yönündedir. Bağımsız İrlanda Parlamentosu üyelerinin krala bağlılık yemini edeceklerini duyduklarında yükselen bir ses “Benim bir kralım yok.” demektedir. Daha sonra görüntüye bir odada tartışan İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyeleri gelir. Cumhuriyetçiler ikiye bölünmüştür. Daha fazla savaşamayacaklarını ve bu anlaşmayı kabul edeceklerini söyleyenler –ki Teddy burada başı çekmektedir.- ve İrlanda içerisindeki tüm üretim araçları İrlanda halkının olana ve İrlanda tam olarak bağımsız olana kadar savaşmalıyız diyenler (Damien bu taraftadır). Sosyalist bir İrlanda mı, yoksa yarı-sömürge bir İrlanda mı? Tartışmanın özü budur. Yani işgali püskürttükten sonra nasıl bir İrlanda’nın kurulacağı tartışması yürümektedir. Bu durum Damien’ın idamından hemen önce “Neye karşı savaştığını bilmek kolay. Ama ne için savaştığını bilmek zor.” dediği durumdur aslında. Ve aylar önce ilk mahkemede toprak ağasını dava adına koruduğunu iddia eden Teddy yarı-sömürge İrlanda’da kukla olmayı kabul eder. Kendi insanlarına sırtını çevirerek, İrlanda askerî üniformasının içindeki İngiliz olmuştur. Damien ise bir zümrenin koskoca bir kitle üzerinde özel mülkiyet üzerinden tahakküm kurmadığı bir ülke kurulana dek savaşmaya devam edecektir.

Bir diğer dikkate değer sahne ise Katolik kilisesinde yaşanan tartışmalardır. Buradaki kilisenin neye ve kime hizmet ettiğidir. Devrimciler sokaklarda bildiriler dağıtmaya başladığında bu işbirlikçilerin işini zorlaştırmıştır. Kilise bu müşkülü kolaylaştırmanın derdindedir. Cumhuriyetçilerin dağıttığı bildiride şunlar yazmaktadır: “Cumhuriyet yönetimi altında Londra'da lüks içinde yaşayan aristokrasinin arazilerine el konulacak ve arazisi olmayan işçilere ve küçük çiftçilere eşit olarak dağıtılacak. Tüm endüstri ve tarım, işçi ve çiftçiler için devlet tarafından yönetilecek ve gelirler devlet tarafından dağıtılacak.”

Pederin buna cevabı ise “Sadece sizin mallarınızı çalmakla yetinmeyenler, yakında 12 havariyi de devletleştirecekler.” olmuştur. Onlarca yıl savaştan sonra hala savaşa devam etmek isteyenlerdir cumhuriyetçiler ve aforoz edileceklerdir. Böylece halk onlara tanrının adamları tarafından kovuldu gözüyle bakacak ve sözlerine itibar etmeyecektir. Cumhuriyetçiler pederin sözlerine tepki gösterir ve Damien o vurucu cümleyi zikreder: “Katolik kilisesi bir kez daha zenginlerden yana olduğunu kanıtladı.” Geçmişteki aklım olsaydı burada dinin halk mücadelelerini nasıl bastıran ya da uyuşturan bir şey olduğunu rahatlıkla söylerdim herhalde. Ama olmaz… Filistin’den, Irak’tan, Afganistan’dan sonra olmaz. Çünkü ne yazık ki kendi ülkemde de gördüm ki dindar kişilere cahil-cühela muamelesi yapanlar zulüm karşısında kaburgaları 10 metreden sayılan, avurtları krater gibi çökmüş ilkokul çağındaki bir Filistinli çocuğun cesaretine sahip değiller. O Filistinli çocuğu bilirken olmaz. Pan’ın Labirenti’nde direnişçilerin ruhsal yaralarını saran rahibi gördükten sonra diyemem bunu. Ama kilisenin yalan söylediğini söylerim rahatlıkla. Çünkü dediklerine göre tanrı bu dünyada çekilen azapların mükâfatını, yapılan zulümlerinse cezasını vaadediyordu insanlara. Bir yerlerde adalet olmalıydı, ama nerede? Tanrı bunu ancak öldükten sonra görebileceğimizi söylüyordu kiliseye göre. Bu dünyada adalet isteyenler ise tanrı olmak istiyorlardı. Bu en büyük günah. Hemen aforoz edilmeliydiler. “Benim kilisemden çık” diye bağırıyor peder. Kilisenin mülkiyeti bile birilerine aitti.

Sonuçta Damien ve Teddy kardeşler, ( bilinçli olarak iki kardeş seçilmiş sanırım, daha vurucu olsun diye) bu noktada ayrılmakla kalmaz birbirlerine karşı savaşırlar. Özünde bu mülkiyetliler ve mülksüzlerin savaşının bir karikatürüdür. Adaleti yer yüzüne indirme çabasıdır. Damien Sinead’a yazdığı mektupta yineler: “neye karşı olduğunu bilmek kolay, ne için savaştığını bilmek onurdur. Şimdi biliyorum ve bu bana güç veriyor.” Damien’ın uğruna savaştığı şey Sinead’in çocuklarının özgür, bağımsız, sosyalist İrlanda’sıdır.

KONUK YAZAR: Fulya Alikoç

#Diğer Konuk Yazarlar#

5 serzeniş:

hacitokankoli dedi ki...

güzide ülkemizin başında da bir teddy var. "cosmo spacey" kılıklı maliye bakanımızla beş parasız halkın ağzına sıçıp mülkiyet sahiplerinin sırtını sıvazladılar. soran olursa sosyal devletiz. geçenlerde tvde rastladım, muhabir yoksul bi lübnanlıya mikrafon uzatıyordu. adam sinirli hükümetini eleştiriyor. "her şey fakirler patates, zenginler et yesin diye yapılıyor" demişti. yıllardır çoğu ülkede yapılanın özeti.

bu yazı bloga çok şey kattı. teşekkürler fulya :)

Travis dedi ki...

Paul Lavert'in sözünü ingilizlerin avusturalya yerlilerini medenileştirmek için aborijinleri öldürmesi vakaasında da rastlıyoruz. amerika demokrasi ingilizler ise medeniyeti vaad ederek aynı kıyımı yapmış, yapmaya da devam etmekte..
Damein'deki aydın duruş yerini savaşçı kimliğe bırakması ve yine Teddy'nin kendi davası gereği kardeşine olan duruşu ve bunun sonucu.. bu ikisinin nedeni tüm olanı açıklamakta sanırım...

Travis dedi ki...

@hacito
Fulya'nın kattıkları sadece blogla sınırlı deil, inan.. bana da kattı, sana da.. okuyan herkese..:)

@Fulya
teşekkürler..

eğreltiotu dedi ki...

ayy nasıl okumak istiorum ama çook uykum varr. yarına artık.
söyle gördün mü gece gece böyle bi yorum (küçükken öğrendiğim bi şarkı melodisiyle yazdım bunu :Pp)

Travis dedi ki...

@eğrelti otu
gece geceyi geçtim, ömrü hayatımda görmediğim yorumlara sahipsin sen.. Ömrüm de yavana atılacak cinsten deil, o derece yani..