Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Icíar Bollaín'in yönetmenliğini yaptığı Yağmuru Bile, Bolivya'ya belgesel çekmek için giden bir film ekibinin başından geçenleri anlatıyor. Yönetmen Sebastian (G.G. Bernal) ve yapımcısı Costa (Luis Tosar) Bolivya'ya vardıklarında, Kristof Kolomb'un keşfettiği Cochabamba'da sömürgeciliğe ve köleliğe ilk karşı çıkan rahipler Bartolome de las Casas ve Antonio Montestinos'un hayatını çekip bir an önce ülkelerine dönmek isterler. Bütçeleri çok kısıtlı olduğu için Costa normalde ekipman yardımı ile yapması gereken işleri yerlilere yaptırır, figüranlara çok düşük ücretler öder ve bundan gururla arkadaşlarına bahseder.

Kızıyla beraber belgeselde rol alan Daniel, aynı zamanda bölgede su sıkıntısı yaşayan halka gösterilerde liderlik etmektedir. Daniel, bu gösterilerden birinde tutuklanınca Costa rüşvet karşılığında onu hapisten çıkartır ve bir miktar para vererek film bitene kadar olaylardan uzak durmasını ister. Film bitiminde tekrar hapse döneceği üzerine de hapishane müdürüne söz verir. Çekimler bitince Daniel kaçar ve gösterilerde yaralanan kızını kurtarmak için karısı gelip Costa'dan yardım ister. Filmin başında yerlilere karşı daha duyarlı olan Sebastian, yükselen gerilim yüzünden bölgeden ayrılıp başka bir yerde kalan çekimleri tamamlamak için ısrar ederken, başlarda duyarsız olan ve paradan başka bir şeyi önemsemeyen Costa, Daniel'in kızını kurtarmak için isyancı halk tarafından kapatılan ve polisle çatışmaların yaşandığı mahallelere gider. Eşzamanlı olarak anlatılan iki hikâye de aslında 500 yıl önce olanlar yine tekrarlanmaktadır. Bir zamanlar altın için sömürülen insanlar şimdi su için sömürülmektedir.

Daniel elinde megafon yaptığı bir konuşmada sorar:
-Bundan sonra neyi alacaklar? Nefesimizdeki buharı mı, alnımızdaki teri mi?

Filmin sonunda Daniel Costa'ya kızının hayatını kurtardığı için teşekkür ederken tekrar gelip gelmeyeceklerini sorar. Costa "Hayır" der. Artık emperyalizmin her çeşidi bölgeden çekilmelidir.

Konuk Yazar : Burcu Polat Çam


Yönetmen: Andrea Arnold
Yazar: Andrea Arnold
Oyuncular: Katie Jarvis, Michael Fassbender, Kierston Wareing
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 123 dk.
Ülke: İngiltere













Fish Tank, Wasp isimli kısa filmiyle Oscar almış Andrea Arnold'ın, bir hayli ses getiren Red Road'dan sonra çektiği ilk film. Cannes'da Jüri Ödülü almış film, sosyal konutlarda annesi ve kız kardeşiyle yaşayan 15 yaşındaki Mia'yı anlatıyor. Açılış sahnelerinde kamera, görüş alanına giren hemen herkese bağıran, küfreden, taş atan ya da saldıran Mia'yı sokaklarda takip eder, yani daha ilk dakikalarda Mia'nın nasıl bir çevrede, nasıl koşullarda yaşadığı seyircinin yüzüne çarpar, tokat misali. Sürekli eşofman giyer Mia, para aşırır, içer, okulu asar, tanımadığı insanlarla kavga çıkarır. Arkadaşı yoktur, annesine, kardeşine, yabancılara, kısaca herkese karşı öfke doludur.

Apartmanlarının her tarafından binalarla, dairelerinin de her tarafından diğer evlerle kuşatılmasıyla, ayrıca içindeki sıkış tıkış eşyalarla bir sandviçe benzeyen evinde, kızlarına bok muamelesi yapan, 30'undan fazla göstermeyen, alkolik ve hoppa (!) annesi Joanne (Kierston Wareing) ve en fazla 12 yaşında olan, ama şimdiden sigara ve içki içen, şımarık kızkardeşi Tyler (Rebecca Griffiths) ile yaşar.

Bir gün odasının penceresinden dışarı bakarken bir kayaya zincirlenmiş sıska, yaşlı bir at görür Mia, ve bu atta kendisini görür bir anlamda. Atın yanına gider, bir taşla zincirini kırarak onu "özgürleştirmeye" çalışır, başarılı olamaz ama. Bir çekiç alıp tekrar dener şansını, bu kez de atın sahibi olduğunu iddia eden kabadayı tipli oğlanlar tarafından saldırıya uğrar.

Bütün gün televizyonun açık olduğu, o televizyonun da mutlaka bir müzik kanalında durduğu evlerden birinde yaşayan kahramanımız, video kliplerden dans etmeyi öğrenmiştir, terk edilmiş bir binada hip-hop dansı çalışır ve dansı, hapsihanesinden bir kurtuluş olarak görür. Bu hiçbir şeyi sallamayan, hiçbir şeye değer vermiyor görünen kaba kızın, içten içe bir dansçı olma hayali kurması klişe gelebilir belki, ama yönetmenin derdi "yaşamının anlamını bulup hayatını düzene sokan genç kız"ı merkeze alan, ucuz ilham veren bir film çekmek değil. Mia'nın dansçı olma hayali hiçbir şeyin odak noktasında değil. Kaybolmuş, kızgın, mutsuz bir kızın hikayesi bu, hepsi bu.

Tanımadığı bir kızın burnunu kırmaktan tut kendisini özdeşleştirdiği zincirlenmiş bir atı serbest bırakmaya çalışmaya kadar her türlü belaya açıktır Mia, hatta kolları açık karşılar belayı. Okulundan atılması, evine kadar gelen sosyal görevli, kendisine saldıran oğlanlar, hiçbiri korkutmaz Mia'yı. Ama annesinin hem kibar, hem de seksi yeni erkek arkadaşı Connor (Hex'in Azazeal'ı, Hunger'ın Bobby Sands'i, Eden Lake'in Steve'i, Inglourious Basterds'ın Hicox'u Michael Fassbender!), korkutucudur doğrusu. Bir sabah mutfakta bir Ashanti klibine eşlik ederek kıçını sallarken bir yabancının onu izlediğini fark eder, pantolonu kıçından düşmekten olan annesinin sevgilisiyle böyle tanışır.

Yakışıklı, eğlenceli, arkadaş canlısı Connor, bu sağlıksız ailenin bireyleri arasındaki gerilimi yatıştırır, huzur ve umut getirir evlerine. Kızlarını baş ağrısı olarak gören Joanne'in yanında, kızları destekleyen, sakin, ilgili, ideal bir ebeveyn figürü olarak görünür başta. Bir pazar gezmesine kızları da davet eder, Tyler'la güreşme/gıdıklama oyunu oynar, Mia'nın bileği kanadığında yarayı temizler ve sarar, Mia'ya dans tutkusunun üzerine gitmesi için cesaret verir, hatta bir dans kulübündeki seçmelere katılabilmesi için kamerasını ödünç verir. Bunlar olurken gözlerini Mia'nın üzerinden ayırmaz, bolca yürek ısıtıcı bir abi şefkatiyle hafif mide bulandırıcı bir şehvetin karışımı görülür bu bakışlarda.



Film boyunca Mia'nın ne söyleyeceği ya da bir sonraki sahnede neler olacağını asla tahmin edemiyoruz, her sahnede şaşırtıcı -ama son derece mantıklı görünen- bir şey oluyor. Üstelik hikaye aşırı şiddet, uyuşturucu, hamilelik, bağıra çağıra gözyaşlarıyla yapılan anne-kız yüzleşmeleri gibi klişelerden dikkatle uzak durmayı da biliyor. Gerçekçi, sert, neredeyse gaddar bir film Fish Tank. Türünden beklenen yapmacık, süslü iniş/çıkışlara bir an bile teslim olmuyor.

Andrea Arnold, hem olağanüstü etkileyici ve samimi, yumuşatılması adına köşeleri yuvarlatılmamış, gerçek hayata inanılmaz yakın duran bir senaryo yazmış, hem de filmi yönetirken hepsi birbirinden yetenekli oyuncularının performanslarındaki doğallık ve yoğunluğa ters düşecek özel çekim teknikleri kullanmamayı bilmiş. Sosyal yaralara parmak basmaya çalışmak yerine, tek tek insanların karakterlerine, arzularına ve zaaflarına odaklanmış. Bu karakterlerin yaşam koşulları elbette hareketlerindeki motivasyonlarında önemli bir yer oynamış, ama bu koşullar salt altmetinde var; asla seyircinin gözüne sokulmamış ya da daha etkileyici olması için abartılarak gösterilmemiş.

Fish Tank'le ilgili iki ilginç trivia var. Yönetmen, oyuncuların senaryonun tamamını okumasına izin vermemiş. Oyuncuların ellerine sahneleri, çekimden sadece birkaç gün önce geçiyormuş çekimler boyunca, ve filmin sonunda, hatta bir sonraki sahnede ne olacağına dair hiçbir fikirleri yokmuş. Bir de başroldeki kız, Katie Jarvis, hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan, bir tren istasyonunda erkek arkadaşıyla yüksek telden kavga ederken yönetmen tarafından keşfedilmiş bir hatun. Çok doğal bir oyunculuk sergilemiş, her ne kadar kolay bir rol gibi görünse de Mia rolü, bu kadar incelikli ve gerçekçi rol yapabilmek, küçümsenecek bir başarı değil. Yine de Fish Tank'in asıl yıldızı Michael Fassbender bana kalırsa. Kendisine ta Hex zamanından beri bir zaafım olduğu doğru, ama iki saat gibi bir sürede bize en az üç farklı kişilik gösteren, bunu da feci inandırıcı bir şekilde yapabilen çok da fazla aktör yoktur herhalde.

Uzun zamandır görmek istediğim bir filmdi Fish Tank. Gerçek hayattan bir kesit gibi duran karamsar filmleri seviyorum, Michael Fassbender'ı seviyorum, isyan eden dışlanmış hatun filmlerini seviyorum, genelde Ken Loach ya da Mike Leigh filmlerinde rastladığımız İngiliz alt-sınıf aksanını seviyorum, bu filmi çok, pek çok sevmem için gerekli her şey varmış sonuç olarak. Çok üzücü, ama çok güzel anlatılmış bir öykü Fish Tank.


Taraf olmanın neredeyse zorunlu olacağı dönemlere doğru gittiğimizi düşünürken, neden taraf olmamak gerektiği üzerine bir film öneriyorum size. Tabi konu savaşsa... Taraf olmayıp ne yapacağız diyorsanız Alexander Kirkov'un yaptıklarına bakmak yeterli. Milcho Manchevski'nin yazıp yönettiği 1994 yapımı Yağmurdan Önce, "Sözcükler, Yüzler ve Fotoğraflar" adındaki üç hikâyeden oluşuyor. Makedonya ve İngiltere'de geçen üç hikâye filmin sonunda birbirine bağlanıyor. Alejandro González Iñárritu'nun çoklukla uyguladığı, olayların birbirine bağlandığı ve bir çember oluşturduğu, yapboz (puzzle) filmlerden. Filmde sürekli söylenen "Zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir" sözü de buna bir gönderme, çünkü filmdeki bölümler zamansal olarak birbirinin içine geçiyor, doğrusal bir anlatı ile sunulmuyor. 1991-1994 yılları arasında yaşanan Yugoslavya iç savaşının, Yugoslavya gibi farklı etnik ve dini kökenlerden gelen insanların bir arada yaşadığı Makedonya'da yarattığı savaş korkusu ve ister istemez taraf olmanın getirdiği sonuçları görüyoruz. I. Dünya Savaşı'nın da başladığı bu coğrafyada aslında, savaş çıkması istendiğinde, bütün olayların başlaması minik bir kıvılcıma bakar hale gelir. Filmde savaşa dışarıdan bakan ve sadece fotoğrafını çeken bir fotoğrafçının şahsında, tüm seyirci kalanlar eleştirilmektedir. Ünlü yönetmen Theodoros Angelopuolos'un Ulysses Gaze'de yaptığı gibi aydın, sanatçı camiasına bu savaşa karşı aktif rol almadıkları için bir kızgınlık ve eleştiri de var. Filmin sonunda taraf olmanın değil, eski kardeşlik zamanlarındaki gibi davranmanın ne kadar zor olsa da yapılması gereken olduğunu, eninde sonunda ölecek olanın "Kendi çocuğu" olma ihtimalini düşündürtmüş ve öyle davranmalarını istemiştir.

Buradan sonra okuyacaklarınız film hakkında detaylı bilgi içerir, izledikten sonra okumanızı öneririm.

1- Sözcükler:
Makedonya Üsküp'te ilahi güzelliğe sahip bir köyde, tarlada ekinleri ile uğraşan rahip adayı Kiril'in yanına gelen peder, "Yağmur yağacak, sinekler ısırıyor" der. Biraz ileriyi işaret edip "Hatta orada başladı bile" diye ekler. Film boyunca beklenen yağmur, hem gelecek olayların habercisi hem de sıkıntılı havayı rahatlatacak bir kurtarıcı gibi düşünülebilir. Ayinden sonra manastırdaki odasına dönen Kiril bir yabancı ile karşılaşır. Saçları erkek çocukları gibi kesilmiş olan Zamira isimli bir müslüman kızı ile. Kiril sessizlik yemini ettiği için konuşamaz ve Zamira konuştuğunda da anlamaz çünkü ikisi farklı dilleri konuşmaktadır. Konuşamayan, konuşsa da anlaşamayan iki farklı millete aitlerdir, biri Makedon diğeri Arnavut. Ertesi gün Zamira'nın yerini, akrabalarını öldürdüğü gerekçesi ile manastıra aramaya gelen Makedonlara da söylemez Kiril. Manastır rahipleri ertesi sabah kızı bulunca Kiril'i manastırdan kovarlar. Gece olunca yola çıkan Kiril'in yanına peder Zamira'yı verir ve ayrılırken önce yalan söylediği için tokat atar, sonra da kızı koruduğu için sarılır ve iyi şanslar diler. Kiril ve Zamira manastırdan uzaklaşırlar, Kiril önce Üsküp'e kardeşinin yanına, oradan da Londra'ya ünlü bir fotoğrafçı olan amcasına gitmeyi düşündüğünü söyler. Tam "Hiç kimse seni bulamayacak" dediği anda, Zamira'nın dedesi onları ayırır ve kızı döver. Zamira'nın çobanı öldürüp öldürmediğini sorar. Bu yüzden savaş başlamasından korkmaktadırlar. Sonra Kiril'i kovarlar, kız da peşinden gider. O sırada dedesinin adamlarından biri (sonra abisi olduğunu öğreneceğimiz Ali) Zamira'yı vurur.

2- Yüzler:
Londra'da insanların en büyük derdi trafik ve hava şartlarıdır. Oysa kimse savaştan uzak ve medeni bir ülkede yaşadığı için güvende değildir. Bir restoranda yemek yerken de çıkan bir kavganın çatışmaya dönmesi sonucunda insanların yüzleri dağılabilir. Anne savaş resimlerine bakmaktadır. Açlık ve sefalet içindeki insanlara, çoklukla çocuklara ve Madonna'nın kapak resmi olacak fotoğrafına. O sırada gelen telefon ile ayrılmak istediği kocasından hamile olduğunu öğrenir. Öğlen dışarı çıktığında da ağlayan çocukların sesleri kulağındadır. Pulitzer Ödülü sahibi fotoğrafçı Alex'le bir ilişkisi vardır ve Alex Bosna'dan yeni gelmiştir, işinden istifa edip Makedonya'ya dönmek istemektedir. Anne'i de kendisiyle gelmesi konusunda iknaya çalışır. Anne Londra'da kalıp bu savaşta bir taraf tutması gerektiğini söyler.
Alex, "Barış bir istisnadır, kural değil." der. Anne Alex'teki değişikliğin sebebini sorar.
- Öğrendim ve yaşlandım.
- İki haftada mı?
- Birini öldürdüm.

3-Fotoğraflar :
Üsküp'e dönen Alexander, Mitre'nin yeğeni tarafından elinde silahla karşılanır. Eski sevgilisi Hana'yı görmek ister ama bu kolay olmaz çünkü Arnavutlar da hristiyanların kasabalarına girmesine izin vermemektedirler, birbirlerine selam vermek şöyle dursun düşmanca davranmaktadırlar. Hana'nın evine ziyarete gittiğinde Zamira'nın Hana'nın kızı olduğunu öğreniriz. Zamira'nın abisi, Ali hediyeleri verince kabul etmez, çünkü Alex onlardan biri değildir. Eve geldiğinde Anne'e bir mektup yazar. Alex Bosna'da milislerden biriyle dost olmuştur. Ona heyecan olmadığından söz edince adam esirlerden birini çıkartır ve gözlerinin önünde öldürür. Alex bunu fotoğraflar. Bu fotoğraflarla bir insanı öldürmüştür. İstifa edip memleketine dönmesinin sebebi de budur. Ertesi gün, kuzeni Bojan'ın ağılında iki kuzu doğurtan doktor kuzeni ile halklar arasındaki hüsumetten bahsederken "Burada kavga için bir neden yok." diyen Alex'e karşılık doktor "Bir neden bulurlar, savaş bir virüstür" der. Ertesi gün Bojan ölü bulunur ve doktor kuzen Alex'e şöyle der:
-İyi savaşlar dilerim. Bol fotoğraf çek.

O gece Hana Alex'ten kızı Zamira için yardım ister. Kadınlara düşkün kuzen Bojan'ı öldürdüğü iddiasıyla yakalanmıştır (ilk bölümde dedesi ile Zamira arasında geçen konuşmalarından Bojan'ın Zamira'ya saldırdığı iması çıkmaktadır) ve ağılda tutulmaktadır. "Kendi kızınmış gibi ona yardım et" der. Alex ağıldan Zamira'yı kurtardığında, kuzenleri durmasını ve kızı bırakmasını isterler. Alex onları dinlemez ve vurulur. Zamira kaçar ve manastıra saklanır. Alex yattığı yerde, son nefesini verirken, "Gökyüzüne bak yağmur yağacak!"der, belki de savaşın başlayacağını söylemek ister.


Konuk Yazar : Burcu Polat Çam

http://yasamingenisozeti.blogspot.com

Ciğerim Sigmund

(Ön adını kullanarak samimi bi hava yaratmaya çalıştım dikkatini çektiyse...)





Senin durum ne oralarda bilmiyorum ama umarım her şey yolundadır. Keşke burda olsan da şu bizim rüyalara bi el atsan. Millet çıldırmış... Rüyanız Hayrolsun diye bi program var, çaresizlikten orayı arıyolar.

İzninle sana geçen gece gördüğüm rüyayı anlatmak istiyorum. Pendor'da Spartacus'le jagermeister shotlıyoruz. Bu esnada kendisi bana evlenme teklifi ediyo. Daha ben cevap vermeden (hayır diyeceğimden değil de işte kız evi naz evidir sonuçta...) Vezüv Yanardağı'nda nikâhımız gerçekleşiyo. (Al işte sordun mu bana fikrimi? Oysaki ben hep kır düğünü hayal etmişimdir...) Sonra evimize geliyoruz. Bizim burdan, Avrupa Konutları'ndan 3+1 tutmuşuz, hem babamlara da yakın, mis... Derken, daha ilk günden misafir, kapı çalıyo... Açıyorum. Kim dersin? Evet, bildin. Eski aşkım: Dexter Holland... (Daha önce kendisini rüyamda bana papatya verirken görmüştüm.)

Tabi beni Spartacus'le görünce demediğini bırakmadı. Bi çirkinleşti ki sorma... Ne yüzsüzlüğüm kaldı, ne yalancılığım... Bak diyorum Dex, karından boşanmadan olmaz demiştim sana. 'Peki ya papatyalarım?' diyo... Vay arkadaş ne papatyaymış yaa... Çiçeğe böceğe tav olan kız mı kaldı bu devirde...

Ne diyosun Sigmundcum? Bilinçdışı süreçlerim normal mi işliyo sence? Bana biraz id'im aldı başını gidiyo gibi geldi. Çünkü saldırganlık dürtüm de her gün biraz daha artıyo gibi. Ona buna sataşmak istiyorum. Zaten çocukluğumda da Susam Sokağı'nı izlerken Büdü'yü değil de Edi'yi tutardım. Sylvester'ı Tweety'den daha çok sevdim. Hep bi gün o minik kuşun kedi tarafından afiyetle yenmesini bekledim. Hâlâ Powerpuffgirls izlerken Mocococo'nun kızları öldürüp, Townsville'i ele geçirme ihtimali bana keyif verir.

Neden Sigmundcum? Soruyorum, neden?

Konuyu değiştirip başka bi şikayetimden de söz etmek istiyorum. Geçenlerde Nişantaşı'nda yürürken bi mağazada senin adını gördüm. İsmini bi iç çamaşırı markasına vermişler. Üzüldüm... Her boku cinselliğe bağlarsan olacağı buydu ama...

Kaldı ki fikirlerine katılmadığım, 'Freud ve abartma sanatı' dediğim meseleler de yok değil. Kız çocuklarının fallik dönemde yaşadıklarını iddia ettiğin 'penis envy' kavramın... Kızlar cinsel kimlik kazanımı esnasında sıkıntı çekiyomuş da, erkekleri kıskanıyomuş da, vay arkadaş bizim niye penisimiz yokmuş da, aslında biz eksik yaratılmışız da...

(bkz."Yok artık Lebron James" )

Ciğerim kusura bakma da şimdi, resmen kıçından kompleks uydurmuşsun. Bu teoriyi geliştirirken kaç kadınla görüştün bakıyım? Örneklemin sağlam mıydı? Kaçından "Penisim olmadığı için erkek çocuklarını kıskanırdım." benzeri bi cümle duydun?

Ben bu sünnet olayını tam olarak idrak ettiğimde Tanrı'nın sevgili kulu olduğumu düşünmüştüm mesela. Erkek olmadığım için şanslı olduğumu, erkek çocuklarının, vücutlarında düzeltilmesi gereken bi anormallikle doğdukları için çok zavallı olduklarını geçirmiştim aklımdan.

Sence şu nasıl; penis kıskançlığı aslında sünnetçilerin yakalandığı bi tür meslek hastalığıdır. Bir diğer sünnetçinin kestiği penis sayısının çokluğunu kafaya takmak suretiyle gerçekleşir.

Bunu bi düşün sen... Bu genç arkadaşından da öğrenebileceğin bi şeyler vardır mutlaka. Akıl akıldan üstündür diye boşuna dememişler...

Lafı çok uzatmadan, mektubuma en iyi dileklerimle son veriyorum dostum.

Sakallarından öperim.

Aylin

http://aylinctkbs.blogspot.com/


---Dikkat spoiler içerir---

Marc Webb'in yönettiği 500 Days of Summer'da, Summer isimli kıza umutsuzca aşık olan Tom'un hikâyesi anlatılıyor. Tom aynı işte çalıştığı Summer'dan ilk görüşte etkilenmiştir. Arkadaşlarının "biraz burnu büyük" yorumu ile ufak bir hayal kırıklığına uğrasa da Summer'ı tanıdıkça kendini ona aşık olmaktan alıkoyamaz. Summer farklıdır, mesafelidir ama aslında çok sevimli ve espirilidir, müzik zevkleri ortaktır, beraber çok eğlenirler ama yetmez. Onlar da "Yetmez ama evet" derler bir süre için.

Filmin başında dediği gibi bu bir aşk hikâyesi değil, "aşk" hakkında bir hikâye. Her aşk biraz karşılıksızdır. Hep bir taraf daha fazla sever. Başka bir deyişle bir taraf hep daha az sever. Eğer neden diyorsanız, filmlerde, televizyonlarda mutlu çiftler, tek taşlar, boy boy çocukları olan güzel aileler görüp aklınızdan "benim de bir karşılıklı aşkım olsa" diye geçiriyorsanız, annenize "benim niye yok, bizde neden olmuyor" diye soruyorsanız, bu filmi izleyin derim. Summer'ın Tom'un hayatına girişini (t=0 anı) 1.gün olarak alıp, hayatından ve kafasından çıkarabildiği 500. güne kadar yaşadıklarını ileri geri gidişlerle anlatıyor.

Başlarda Summer'da eksik olan Maria Puder'in de dediği gibi aşka inanmak. Fakat Maria, Raif'in aşkının büyüklüğü karşısında ona aşık olduğunu kabul etmek durumunda kalmıştı. Summer ise hissettiği boşluğu Tom'un dolduramayacağından emin olunca ayrılmaya karar veriyor. Tom hayatını geçirmeyi düşündüğü kadın tarafından neden terkedildiğini anlamaya çalıştığı ve hayatını tamamen değiştirdiği bir döneme giriyor.

Filmin müzikleri çok güzel, zaten Tom'un böyle olmasına da depresif İngiliz grupları sebep olmuş, dikkat diyelim. :)


Konuk Yazar: Burcu Polat



Kült filmlerin Fransız yönetmeni Jean Pierre Jeunet battaniye gibi hikâyeler anlatır; insanı saran, ısıtan, dünyadan koparan ve yeni bir dünya kurgulatmak için alan yaratan hikâyeler… Orada battaniyenin altında insan, kendini ve hayatı daha önce hiç bakmadığı bir perspektiften görür. Parmak izinin, tüylerinin, teninin kokusunun ve kalp atışlarının ahenkli sesinin farkına varır.

Afişler, yosunlu duvarlar, loş odalar, neon ışıklar, turuncu akşamüzerleri, sararmış porselenler, tekinsiz borular, çinko kaplar, tuhaf insanlar, abartılı mimikler, sudan bahaneler, pantolon askıları, kapı zilleri, ıslak sokaklar, televizyon antenleri, makarna süzgeçleri, gözlükler, hırkalar, bozuk paralar, mekanik oyuncaklar, paslanmış tenekeler, yapraklar, gazete kâğıtları, mazgallar, düğmeler, posta kutuları, baloncuklar, parklar, çöp tenekeleri, hayvanlar, bulutlar… Bir Jeunet filmi, hem en kuytu ayrıntıların hem de kesintisiz bütünlüğün ifadesidir. Müzik, renkler ve devinim tekinsiz bir uyum içindedir. Nevi şahsına münhasır karakterler, muğlâk ilişkiler ve şaşırtıcı yazgılar bir girdap gibi izleyiciyi hikâyenin içine çeker. Battaniyenin altındaki âlem o kadar caziptir ki insan içinde yaşadığını sandığı yavan dünyaya yabancılaşır.



Şarküteri (Delicatessen)

Julie: - Bir Köstebek kadar körüm. Her şey sisli…

Louison: ­­- İçinde kaybolabilirim.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı, 1991 Fransa yapımı bir kara komedi olan Şarküteri’nin esrarengiz rengi kirli turuncu. Hikâye, bilinmeyen bir zamanda epeyce tanıdık bir savaş sonrasının bulanık, harap ve lanetli atmosferinde geçiyor. Ruhen de oldukça rutubetli ve kokuşmuş bir apartmanda var olmayı başarabilmiş bir aşkın, insan etiyle beslenen canavarlığa karşı mücadelesini anlatıyor.

Eski bir sirk çalışanı olan Louison’un apartmana taşınması ve apartmanın alt katındaki kasabın kızıyla birbirlerine âşık olmaları olayları tetikliyor. İnsan eti satan kasabın yeni kurbanının Louison olduğunu bilen Julie, buna engel olmak için yer altı vejetaryenlerinden yardım istiyor. Julie ve Loison’un giriştiği bu mücadele apartmanın yapısını tümden değiştirecek bir zaferle sonuçlanıyor.

Kayıp Çocuklar Şehri (La Cite des Enfants Perdus)

One: - Miette daha çok küçük.

Miette: - Bu yaşananlar kadar değil.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı 1995 yapımı bir fantastik film olan Kayıp çocuklar Şehri’nin ürpertici rengi yeşil. Paslı bir liman kenti ve liman açıklarında denize inşa edilmiş bir platform arasında gidip gelen filmde ham yetişkinler ve olgun çocuklar arasındaki ilişkiler ironik bir biçimde gözler önüne seriliyor.

Hikâye çılgın bir bilim adamı tarafından imal edilen ancak rüya görme yeteneği olmayan kötü kalpli Krank’ın, Tekgözler çetesine rüyalarını çalmak üzere kaçırttığı çocukların arasına Denree’nin de karışması ile başlıyor. Sokak gösterileri yapan eski denizci One kardeşi Denree’yi kaçıranların peşine düşüyor ve çocuk hırsızlık çetesinin gözde elemanı Miette ile yolları kesişiyor. Miette ve One arasındaki bağ serüvenleri boyunca kuvvetlenirken, filmin bunaltıcı atmosferi sonunda dağılıyor ve Denree ile diğer çocuklar kurtuluyor.



Amélie (Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain)

Nino’yu uyaran çocuk:- Parmak gökyüzünü gösterdiğinde yalnızca aptallar parmağa bakar.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2001 Fransız yapımı romantik komedi filmi olan Amélie’nin lirik rengi kırmızı. Film çocukluk, yetişkinlik, kent, yalnızlık, arkadaşlık, aşk, mutluluk ve alışkanlık kavramlarını irdeleyen modern bir Jeunet masalı. Filmde Jeunet’nin diğer filmlerindeki gerçeküstü atmosfer modern Paris sokaklarına taşınıyor.

Yönetmeni kitlelerle buluşturan filmin yolculuğu, küçük apartman dairesinde yalnız yaşayan Amélie’nin bir akşam banyosunda yıllar öncesinden kalma bir kutu bulmasıyla başlıyor. Amélie bu kutunun sahibini buluyor ve etrafındaki diğer insanlara da benzer iyilikler yapmaya, onların hayatlarını da küçük dokunuşlarla güzelleştirmeye karar veriyor. O bu bambaşka işlerle uğraşırken hiç hesaba katmadığı bir şey oluyor ve en az kendisi kadar bambaşka olan Nino’ya aşık oluyor. Başkalarının hayatlarını değiştirmekteki ustalığı kendisininki için göstermesi pek o kadar kolay olmasa da, kristal adam Raymond’un itici gücüyle sonunda Nino’nun kollarında umutla gülümseyebilmeyi başarıyor.

Kayıp Nişanlı (Un Long Dimanche de Fiançailles)

Mathilde: - Savaş asla adil değildir.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2004 Fransa ve ABD ortak yapımı olan ve Sebastien Japrisot'nun aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan filmin dokunaklı rengi mavi. Film savaş, acı, aşk, umut ve azim üzerine kurulmuş dramatik bir arayış hikâyesi…

Hikâyenin başkahramanı küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Mathilde. Amcası ile yaşayan Mathilde çocukluk yıllarından beri sevdiği nişanlısı Manech’in I. Dünya Savaşı’ndan dönmeyişini kabul edemiyor. Geçirdiği çocuk felcinin bedenindeki kötü etkilerine aldırmaksızın bir avcı gibi nişanlısının izini sürüyor. Bu süreçte savaşın insanlar ve hayatlar üzerindeki etkilerine şahit oluyor. Azmin zaferi filmin sonunda geliyor ve Mathilde hafızasını kaybeden Manech’i buluyor.

Micmacs (Micmacs à Tire-Larigot)

Tambouille: - Silahlarla uğraşanların sonu kötü olur.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2009 Belçika Fransa ortak yapımı komedi filmi olan Micmacs’ın vurucu rengi sarı. Film silahlanmaya ve modern tiranlara yönelik eleştirisini mizah yönü ağır basan bir hikaye üzerinden yapıyor.

Hikaye babasını küçük yaşta silahlar yüzünden kaybetmiş, bir de üstüne üstlük bir kaza kurşununu ömrünce kafasında taşımaya mahkum edilmiş bir yetim olan Bazil ve kent atıklarından kendilerine yeni bir dünya kurmuş olan birbirinden acayip arkadaşının bir araya gelmesi ile başlıyor. Bu enteresan ekip birlikte silah tüccarlarından intikam almaya karar veriyorlar. Kafadarlar yaptıkları şahane planlar ve biraz da talihlerinin yaver gitmesi ile silah fabrikalarına zarar vermeyi ve silah tüccarlarının itibarlarını iki paralık etmeyi başarıyorlar.


Konuk Yazar : Özgür Ceren Can

http://ocerencan.blogspot.com/



Kendini gerçekleştiren kehanetlere bayılırım. Olmaması gereken ama bağıra bağıra gelen kadere yani. – Çok egoistçe olacak ama kendimin başıma gelmemesi şartıyla tabiki. – 2009 Cannes Film festivalinde de en iyi kadın oyuncu ödülünü almış olan Lars Von Trier’in son filmi Antichrist’in (Hristiyan jargonuna göre Deccal ) konusu da, tam da buydu işte. Lars Von Trier’in filmini ünlü Rus yönetmen Tarkovsky'e adamış olması, filmi izlemek ve izledikten sonra hakkında yazı yazmak için gerekli sebebi oluşturuyordu. Bu filmi yorumlamak için öncelikle filmin iskeletini oluşturan açılış sahnesini – ki hayatımda izlediğim en etkileyici, en kült açılış sahnesiydi – anlatmak gerekir.

***
Açılış sahnesi;

Film; doktora yapmakta olan kadın ile psikolog olan kocasının ateşli sevişme sahneleri ile başlıyor. Arkadan gelen klasik müzik sesi ile pencereden görünen yağan kar silüeti ise sahneye adeta boyut değiştirtiyor. Sevişme – bu yönetmene göre ilk günahı temsil ediyor – devam ederken, arka odadaki beşikte oyuncak ayısıyla oynamakta olan çiftin küçük oğulları Nick bir şekilde beşikten iner. İçeride odadaki anne ve babasının yemekte olduğu naneye kapı arasından bir kaç saniye bakar. – ki bu bakış, seyircinin kalbine atılan ilk nifak tohumudur. Burada izleyicinin zihnine acaba çift, çocuklarını gördü mü? Gibi birçok soru takılıyor. – Daha sonra çocuk bir sandalye alıp pencereye çıkar. Pencerenin yanında olan 3 tane bibloyu ( küçük heykelcik ) devirir. – Filmin devamında bu 3 biblonunda farklı bir anlama geldiğini anlıyoruz. – Pencereyi açıp aşağıya atlar ve hayatını kaybeder.

***

Bu müthiş ve bir o kadar etkileyici açılış sahnesinden sonra ağır ağır ilerleyen, insanın damarlarından içine akıp giden etkileyici bir film izleyiciyi bekliyor. Çocuğunun trajik ölümünden sonra depresona giren bir kadın – Tam bir majör depresyon hali yani. Hayatımda gördüğüm en iyi depresif rolünü oynayan kadın oyuncu aldığı ödülünü haketmiş olduğu daha cenaze töreninde belli oluyor. – ile onu tedavi etmeye çalışan kocasının garip hikayelerini anlatan bu filmde yönetmen kadın ve erkek üzerinden sözde akıl ile sözde ahlakı sorguluyor.

Film sonunda ise aslında kadının sevişme anında çocuğu pencere kenarında gördüğünü ve fakat olayın hazzından kopmayıp çocuğa müdahale edemediğini anlıyoruz. – Yazının başında bahsettiğim kendini gerçekleştiren kehanet bu. İzleyicinin olmamasını istediği halde filmin başından beri beyninin en uç, en gizli, en mahrem yerinde olan şeyin gerçekleşmesi. Kehanetin hakikatle buluşması yani. –

***

Türkiye’de konuşulacağını sanmadığın bu film – konuşulsa dahi pornografik sahneleri ile konuşulur - kim hangi argümanlarla eleştirirse eleştirsin, sinema tarihindeki yerini çoktan aldı. Açılış sahnesiyle, sinematografisiyle, diliyle, tekniğiyle ve senaryosuyla; Çocuğun ölümüne yâda intiharına – O yaşta bir çocuk intihar eder mi. O da aslında filmdeki gizli sırlardan – kadar olan bölüme açılış sahnesi dersek, önce bu sahneyi yorumlayarak başlayalım ise; Şimdi efendim, bu tip filmler aslında zihin altından başka bir film daha anlatırlar.Bu tip filmler diyorum çünkü yönetmen Lars Von Trier’in, filmi ünlü Rus yönetmen Tarkovski’ye adadığını filmin sonunda akan jenerikten anlıyoruz. Tarkovsky’e adanan bir filmde görünenin arkasından – zahirden – bir şey anlatmaması mümkün mü? Tabiki hayır. Başlangıç sahnesinde, görünüründe anlatılan; sevişmeleri esnasında yaptıklağı ihmalin, çocuklarının ölümü sonuçlanan bir çiftin yaşadıkları, yani tam bir trajedi.

Başlangıç sahnesinin zahirinde anlatılan ise; Hz Âdem ile Hz Havva’nın şeytanın kandırmalarına uyup yasak meyvayı yiyip, cennetten dünyaya kovulmalarıdır. Buradaki baba Hz Âdem’i, anne Hz Havva’yı, çocuğun pencereden yere düşmesi cenneten dünyaya düşen bizi, anne ile babanın çocuklarının ölümü sırasında sevişmeleri ise Hz Âdem’le ile Hz Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan yasak meyva yemesini temsil etmektedir. İşte Tarkovsky filmlerinin neredeyse tümünde olan simgelerle anlatılan yani zihin altında çevrilen ikinci filmi ve bu filmi çözme mutluluğu, bu olsa gerek. Siz zahirde analatılanı böyle mi anladınız bilemem ama bence anlatılmak istenen tam da buydu.

***

Filmin en temel önermesi ise; Şeytan – filme göre doğa – ile Tanrının savaşının kadının cinselliği üzerinden işlenmesinden başka bir şey değil elbette. Bu önermeyi filmdeki dialogların birinde geçen “Doğa şeytanın mabedi, Kadın ise şeytanın bedenidir” aforizmasıyla da anlayabiliyoruz. Filmin tek eksi tarafı, erotizmi dahi aşan pornografi sahneleri. Bu sahneler biraz daha yumuşatılıp – tamamen kaldırılsın demiyorum – film daha geniş kitlelere açılabilirdi. Tam bir anti feminist, hatta neredeyse kadın düşmanı olan ve bunu da filminin alt metninde geyet iyi aşılayan – insanoğlunun cennetten kovulma sebebini kadına yüklenmesi – yönetmen Lars Von Trier, bu aşılama için kadının cinselliğini kullanması hiç de şaşırtıcı olmadı aslında.

***

Filmin yönetmeni Lars Von Trier ile filmini adadığı dahi yönetmen Tarkovsky arasındaki farklara gelince; Tarkosvsky; Sessizdir. Tanrıyla bir kavga içerisindedir. Ve fakat tüm sanatçılar gibi bir derdi vardır. Bu dertten kaynaklanan acısının ise izleyen tarafından farkedilmisini ister. Lars Von Trier; Gayet gürültülüdür. Tanrı ile kavgayı bırakmış gibidir. Çünkü sorumluyu kafasında bulmuştur. Rahatlamıştır artık. Kavgadan geriye bünyede kalan sinirli, asabi hal kendinde mevcuttur. Tarkovsky’nin aksine seyirciye acısını göstermeyi ve hatta yaşatmayı sever. – Filminden sonra bir kaç gün etkisinde kalıp yazı yazmayı hissetmemde bundan olsa gerek.


KONUK YAZAR: Mustafa Ülgen

http://mustafaulgen.blogspot.com/


Henkel Art Award 2010 Ödülü’nü Polonyalı Maksymilian Cieslak kazandı.

Henkel Orta ve Doğu Avrupa'nın (Henkel CEE) dokuz yıldır aralıksız gerçekleştirdiği ve 7.000 euro ödüllü Henkel Art Award sanat yarışmasını bu yıl Polonyalı Sanatçı Maksymilian Cieslak kazandı. Avusturya Genç Sanatçı Ödülü'nü ise Susanna Flock alırken, Hırvatistanlı Sanatçı Nina Kurtela da CEE Genç Sanatçı Ödülü'ne layık görüldü. İki sanatçı, Stiftung Ludwig Viyana Modern Sanat Müzesi'nde takdim edilen bu prestijli ödülün yanı sıra, 2.000 euro’luk ikramiyenin de sahibi oldu.


Henkel CEE Başkanı Günter Thumser, Henkel'in bu yarışma ve ödülle Orta ve Doğu Avrupa bölgesinin Avrupa'ya entegrasyonu ve kültürel yakınlaşmanın gerçekleşmesine katkıda bulunmayı amaçladığını söylerken ve şunları ekledi: Bu ödül böylesine prestijli bir konuma geldiği için mutluyuz ve bundan da çok gurur duyuyoruz. Dokuz yıl önce yarışmamıza 180 çalışma ile katılım gerçekleşmişken bugün bu sayı 1.000 rakamının üzerine çıkmış durumda.


1.060 eser katıldı, ödülü Polonyalı sanatçı aldı...

Henkel Art Award uluslararası sanat yarışmasında bu yıl, rekor düzeyde bir katılım ile 1.060 birbirinden değerli eser genç sanatçılar tarafından jürinin değerlendirmesine sunuldu. Uzmanlardan oluşan jüri, finale kalan beş sanatçı arasından Tomaszow Lubelski doğumlu Polonyalı Sanatçı Maksymilian Cieslak'ı kazanan olarak duyurdu.

Ödülün ardından Viyana Modern Sanatlar Müzesi Müdürü ve Jüri Başkanı Karola Kraus genç sanatçıyı seçme nedenlerini şöyle açıkladı: Maksymilian Cieslak bu yılki Henkel Art Award’ı yeni nesil bir sunum ile kazandı. Dolayısıyla önümüzdeki yıl müzemizde sergilenecek olan Maksymilian Cieslak'ın çalışmalarından oluşan kişisel sergisini dört gözle bekliyorum.

Maksymilian Cieslak sanata sıra dışı bir yorum getiriyor.

Maksymilian Cieslak'ın sinematik çalışmalarında, yüksek düzeyde bir anlatı yoğunluğu ve orijinallik göze çarpıyor. Cieslak çalışmalarında, sessiz filmleri, YouTube üzerindeki estetik yönü olan amatör videolar gibi görüntü unsurlarını araç olarak kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda sanatçı, filme tamamen dogmatik olmayan bir araç ve bazen de esprili bir biçimde yaklaşıyor.

Sanatçı, uzayda Yuri Gagarin'in uçuşu ya da Doors konseri gibi sinema ve medya tarihine ait efsaneleri oldukça sıra dışı bir sinema dili oluşturmada araç olarak kullanıyor.

Doctor Faustus or Cloud Nine gibi bazı çalışmaları, sanat sahnesinin son derece öfkeli bir hiciv örneği olarak biliniyor.

Henkel Art Award Teşvik Ödülleri de sahiplerini buldu...

Henkel Art Award çerçevesinde genç ve en iyi çıkış yapan sanatçılara verilen ödülü Susanna Flock kazandı. Diğer yandan, KulturKontokt Avusturya'nın Artists-in-Residence programı dahilinde verilen Henkel Genç Sanatçı CEE Ödülü'ne Hırvat Sanatçı Nina Kurtela layık görüldü.

Henkel Art Award 2010'da birinci olan eserin yanı sıra tüm mansiyon ve diğer ödül kazanan sanatçılar ile adayların eserleri, 26-28 Kasım 2010 tarihleri arasında Viyana Modern Sanat Müzesi'nde sergilendi.


20. yüzyılın sonlarında İspanya’da Don Kişot olmaya soyunmuş Alfredo Baeza ve etrafında toplanan gençler korkusuzca bir savaş yürütürler. Uğruna savaştıkları sanatı her şeyin üstünde görürler. Sanatın asla para, sahne, şöhret gibi karşılıklarının olmadığına inanırlar ve kendi hazırladıkları birtakım “sosyal mesaj” içerikli -çoğu zaman doğaçlama oynadıkları- oyunları sokaklarda sergileyerek insanlara bir şeyler anlatmaya çalışırlar. Ve bunu öyle güzel yaparlar ki filmin daha ilk dakikalarından içinizde yükselen heyecan duygusu filmin ortalarında bir anda hayal ettiğiniz her şeyi yapabileceğinizi zannettirecek bir gaza dönüşür.

Filmde Alfredo ve arkadaşlarının yaşlanmış halleriyle yapılan röportajlar hikâyeyi olabildiğince gerçek kılıyor. Ama 90larda geçen olaylardaki kişilerin 2000lerde ellili yaşlarında verdiği bu röportajlar hikayeyi bir o kadar da kurgusal gösteriyor. Yani yönetmen gerçekle kurguyu bir potada eritip bize aynı zamanda bir belgesel tadı veriyor. (Aslında bununla izleyiciye filmin sonu hakkında birazcık da ipucu vermeye çalışıyor gibi: canım izleyici, böyle şeyler ancak filmlerde olur; otur oturduğun yerde.)


Sanat, özgür bir ortamda doğmuş, sadece özgür ortamlarda varlığını sürdürebilir ve belki de en önemli insanlık değeridir. Sanat olmadan insanlar kör ve sağırdır: Etrafını ve kendi içini göremez, duyamazlar. Günümüzde giderek kapitalizmin acımasız pençeleri arasında yok olan diğer önemli insanlık değerleri gibi sanat da metalaşıp gerçek amacını yitiriyor ve yok oluyor. Bu duruma göz yummak istemeyen Alfredo, defalarca engellerle karşılaşmasına rağmen direnir ama sonunda o da pes eder ve hayat hengamesi içinde mutsuz bir adam olur. Üstelik evlenmiş ve bir de bebeği olmuştur. Sonra –aslında her şeyi onun için yaptığı- zihinsel özürlü kardeşinin hastalanmasının ardından onu ziyarete gider ve tekrar cesaretlenir: Altın vuruş için. Fakat bu kez yel değirmenlerinin acımasız çarkları onları affetmez…

Dünyanın bize dayattığı ve hepimizin bir nevi rollerimizi ezberleyip oynadığımız kurmaca gerçeklik yerine Alfredo kendi gerçeğimizi yaratıyor. Sahne dekorundaki çalı yerine nefes alan birer oyuncu olmanın herkesin kendi elinde olduğunu gösteriyor. Seçim basit: Bu düzen içinde gerçek bir insan olmaya çalışmak yolunda gidebildiğin yere kadar gitmek ya da karşıdan yiten güzel şeyleri izleyip gözyaşlarını içine akıtmak. Ve film hayatında biraz olsun bir şeylerin eksikliğini hisseden herkesin vicdanının bir köşesini durmadan rahatsız eden soruyu bir kez daha soruyor: Don Kişot olmaya cesaretin var mı? Fakat Noviembre, filmin başında size verdiği heyecan ve enerjiyi daha film bitmeden sizden alır ve sizi acımasız dünyaya geri gönderir: Artık bu dünya için yapılabilecek her şey için çok geçtir. Tek yapabileceğimiz kendimizi ondan korumak ve değişmemeye çalışmaktır. Noviembre bir film değil, başlı başına, yaşanması gereken bir deneyimdir aslında.

KONUK YAZAR: Zeynep Çengel

http://korkusuzco.blogspot.com/

Sait Faik Abasıyanık'ın kaleminden, Serhat Ceylan'ın kamerasından bir sarhoşluk hikayesi.

bir sarhoşluk from serhat ceylan on Vimeo.




Facebook Sayfası


Yazının öncesi : Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 1


Kara Bir Madenden Çıkanlara Dair...


Kıskanmak filmindeki sahneler ve filmin atmosferini değerlendirmeye devam ederken göçük altında kalan işçilerin ölüm haberleri düştü haber sitelerine. Her ölüm erkendir ama bu kadar ucuz değildir herhalde bizim ülkemizdeki kadar. Uzun yıllardır ülkenin can damarı sektörlerinden biri olan maden sektöründe bu kadar aymazca ve halının altına süpürülen sorunlarla devam ettirilen bir işgücü sonunda duvara tosladı. Gerçi birçok defalar böyle büyük grizu patlamaları yaşanmıştı ama teknolojinin ilerlemediği ve günümüz şartları ile bu işin ancak bu kadar olacağı söylenerek iş kapatılmıştı.


Zonguldak belki de bu acıların ve hayal kırıklıklarının başkenti. Uzun Mehmet’in askerden dönüp bulduğu kömür madeni ülkenin santrallerini, sanayisini ve ekonomisini sırtlayıp götürürken bembeyaz umutlu bir suratla ocağa inen işçi akşama simsiyah bezgin bir ifadeyle çıkarak evinin yolunu tutuyor. Bu mutsuz bir yaşam tüm kent insanını çepeçevre kuşatıyor. Sonra böyle zamanlarda artarda gelen ölüm haberleri yasın kenti haline getiriyor Zonguldak’ı.


Kıskanmak’ta böyle bir Zonguldak fotoğrafı ile açılmıyor esasında. Bir cumhuriyet balosunda kentin ‘beyaz’larının toplandığı bir ortam vardır. Herkes birbirini ağırlar. Varsa yoksa daha gösterişli ve güçlü görünme arzusu devam eder gider. Özellikle kadınlar bürokratik elitle kent burjuvasının kendilerini gösterebildiği bu arenada bütün hünerlerini gösterirler. Erkekler ise onların bu zaaflarından çok güzel bir şekilde faydalanırlar.


Burada filmdeki görüntüler ve diyaloglardan anladığımı anlatıyorum. Yoksa roman daha farklı yaklaşıyor bu ilişkilere. Demirkubuz, filminde daha bir erkek yanlısı yol izler. Filmlerinde kadına negatif yaklaştığı yönünde düşünenler var ama ben bu konuda kararsızım. Çünkü sonuçta onun filmlerindeki temel mesele kader karşısında elleri kolları bağlanmış insanlardır. Ne yaparlarsa yapsınlar razı olmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktur.


Tekrar Kıskanmak’a dönecek olursak; Halit görünürde iş bağımlısı bir adam portresi çizse de amacı tutunup daha rahat bir işe geçmenin yollarına ulaşmaktır. Filmin benim en sevdiğim sahnelerinden biri maden tünelinin ağzında sıkıntılı bir yüz haliyle bekleyen Halit portresidir. Piposunun içerisindeki tütünü kayalara çarparak yere döker. Yeni tütün koyar ve piposunu yakar. Yağmur yağmaktadır. Tünelin içinden daha yeni çıkış olan Halit’in umutsuzluğu yağmurla yakınır mı bilinmez. O sırada yeni işçiler madenin altına inmek için katarlara binerek ilerlerler. Hava kurşuni bulutlarla sarılmıştır. Kapkara suratlar, kapkara ruhlar yeryüzünün üzerindeki insanları arındırmak için aşağıya inerler.


Yönetmen daha sonra vizörü evin kadınlarına çevirir. Biri kız kardeşi diğeri ise genç karısıdır bu kadınlar. Onlar da loş bir evin içerisinde sessizliği kırmanın yollarını aramaktadırlar. Mükerrem, daha genç olduğu için bu kentin şartlarına uyum sağlayamamıştır. Uyumsuzluk çitleri kesip karşıya geçmenin anahtarıdır. Bu bazen doğru olmayan yollara da sürükler onu. Halit gece mesailerine kaldığında yahut iş gezilerine gittiğinde Mükerrem kendini genç ve heyecanlı kollara bırakır.

Seniha bilip te söylemeyenlerdendir. Belki de fırsatını iyi değerlendirmek ister…

Halit ise patlayıp kendini yakacağı daha zor günlere pipo içerek hazırlanır…


Bu kara kentte yağmur hiç durmadan yağar. Ölümlerde 3o’lu yıllarda nasılsa aynen devam eder. Çözüm bulunmaz ve gelişigüzel hamaset söylemleriyle kentin bir çok evine kor ateş ve eyvah düşer…


Moroccom


Evin bu alt kattan bile şehre hâkim bir nezareti vardı. Dün hele akşama doğru âdeta düzelmiş olan hava yine berbatlaşmıştı. Yağmur yağıyor, kumsala biteviye dalgalar gelip yayılıyor ve bütün limanda, ufuklara kadar tekmil Karadeniz’de yine hiç bir vapur, hiç bir gemi görülmüyordu. Sicim gibi yağan yağmurdan, karşı sırtta Soğuksu mahallesi uzak ve müphem kalmış, tepenin tam üzerindeki şehir hastanesinin büyük beyaz yapısı sis ve dumana bürünüp tamamen gizlenmişti.

Kıskanmak romanından bir alıntı var yukarıda. Nahid Sırrı Örik, romanda İstanbul’dan gelmiş iki kadının Zonguldak gibi ekonomisi yerin altına bağlanmış ve yapacak hiçbir şeyin olmadığı bir kentte nasıl sıkıldıklarını yukarıdaki satırların arasına gizler. Seniha’yı bir kenara bırakacak olursak Mükerrem için bu sıkıcı kentte yapılacak tek şey, küçük kent burjuvaları ile toplanılan yemekli toplantılardır. Bunun dışında milli bayramlarda düzenlenen balolarda neşeli bir havada geçmektedir.

Zeki Demirkubuz, filmin ilk sahnesini böyle bir Cumhuriyet balosu ile açar. Gerek, tek parti dönemine yöneltilen ‘soft’ eleştirel bakış ve bu dönemde ortaya çıkmış kent burjuvasının hali pür melali seyirciye gösteriliyor. Mükerrem, kendini bu kadınlara ispat çabasındayken, Seniha içine gizlenmiş sığıntı parçası olduğunun bilinciyle uzaktan uzağa baloyu seyreder. İleride ağabeyinin başına gelecek olanları bir şekilde burada sezmiştir.

Seniha’nın olayların en yakıcı anlarında dahi uysallığını muhafaza etmesi küçüklüğünden beri bu kıskançlık duygusunun fıtratını ele geçirmiş olmasındandır. Daha küçüklüğünden itibaren haset ateşiyle çepeçevre kuşatılmış bu çirkin kadın, uzaktan uzağa ağabeyini her seyrettiğinde kor alevlerin üzerini kapatır ve bir gün uyanmak üzere o kıvılcımları kalbinde saklar. İşte o baloda ateşin üzeri artık açılacaktır.

Mükerrem’in ağabeyinden göremediği tutkuyu, uçarı ve şımarık gençte bulduğu an bir dansla başlar. Bu kız çocuğuna benzer genç erkek, belirli zamanlarda geldiği bu küçük kentte tüm kadınların gözbebeği olmayı başarmış ve küstahlaştıkça üzerindeki tutkulu bakışlar daha da artmıştır.

Seniha, bu tarz ilişkilerden hep sıkıldığı gibi burjuva kadınlar da onun bir sığıntı olduğunu hissetmişler ve o fasit dairelerine sokmamaya gayret göstermişlerdir. İlk ateş, önce Mükerrem’in bağrından tutkuyla karışık yükselmiş sonrasında da Seniha’nın içinde biriktirdiği lavın ilk kıvılcımları balo salonunun hararetini yükseltmiştir.


Devam edecek…

Moroccom

Ricochet ; Çağrı Küçükay, Onur Güven, James Hakan Dedeoğlu, Erol Arman ve Taylan Turan'dan oluşan bir topluluk, ve adı RİKOŞE diye okunuyor. "The Burning On"e adlı albümleri Peyote Müzik altında Mayıs ayında yayınlandı. Albümün kayıt ve miksi Replikas'tan tanıdığımız Barkın Engin'e ait. Grup elemanları 'The Burning One'ın öncesinde epeyce bir süre boyunca solo projeler üzerinden gitmiş ve 2009'da Ricochet adı altında tekrar bir araya gelerek müziklerine devam etme kararı almışlar.


Albümden bahsetmek gerekirse... Gerçekten çok taze ve heyecan verici bir albüm. Birbirinden farklı 10 güzel şarkıdan oluşuyor, ve albümü 2. kez dinlememe rağmen hala fon müziği değil, kendini dinleten şarkılardan oluşan bir albüm bu. Öyle ki, bir kitapçıda arkadaşımla buluşmadan önce zaman öldürürken kulağıma takıldı, ve hemen almama sebep oldu. Albümün tatlı vokalleri, bazı şarkılarda The Notwist'i, bazı şarkılarda ise Piano Magic'i hatırlatıyor ancak güçlü davullar ve gitarlar bu etkiyi kırarak albümü bambaşka, eşsiz bir atmosfere bürüyor.

Uzun lafın kısası Ricochet, 30 Temmuz'da Peyote sahnesinde olacak. Terli ve sıkıcı bir Ağustos öncesi İstanbul'un başına gelebilecek en güzel şeylerden biri olarak bu geceyi kaçırmayın derim.

Merih Akman,
http://vogonjeltz.tumblr.com

Öyle bir filmden bahsedeceğim ki, izlediğin en güzel film hangisi diye sorduklarında cevabını asla veremeyeceğim bu zamana kadar ve bundan sonra, yok öyle bir film henüz.Ama izleyip, seni etkileyen film hangisidir sorusuna cevabım artık hazır.


The Stoning of Soraya M.

Sahebjam arabası bozulduğu için izbe bir kasabada mahsur kalır. Burada Zahra adında bir kadına rastlar ve onunla sohbet etmeye başlar. Zahra yeğeni Soraya'nın hikayesini anlatmaya başlar.

İran bunu yaptı, yok müslümanlığa gönderme var, şu bu tarz olayları bir geçelim öncelikle. Bunlara aklım ermez, erse bile politik dava yada din davasını buraya karıştırmaya gerek yok.Ben yapılan olay değil, film hakkında konuşmanın daha iyi olacağını düşünüyorum.Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi, arabası bozulan bir gazeteci bir köyde konaklamak zorunda kalır ve rastladığı kadın, yıllardan köyden dışarıya çıkmayan bu olayı anlatmak, bunu köy dışına çıkartabilcek birine anlatmak ister.

Daha sonra hikayeye geçiyoruz hemen,konusu ismiyle musemma: recm. Kocasinin bosanma istegini kabul etmeyen bi kadin, kocasi bosamak icin elinden geleni ardina koymayan bi herif. hatta benim karim o.rospudur diye iftira atabilen bi serefsiz. bu herif bi hapishanede gardiyan olarak calisiyo yanilmiyosam. Bu herif benim karim orospu diye koy meydaninda bas bas bagirinca seriat mahkemesi toplaniyor ve kadinin taslanarak oldurulmesine karar veriyor.

İşte buradan sonra ufak noktalara dikkat çekmek gerekiyor.Başrolde oynayan erkek oyuncunun gerçek hayatta dövülmeye teşebbüs edilmesini ben filmi izledikten sonra okudum ve çok şaşırdım.Demek ki film bu tür tepkiler uyandırabilmiş.Söylenebilcek fazla birşey yok o yüzden seçerek yazmak gerekiyor aynı zamanda filmin zevkinide kaçırmamak için.Ama ''Recm'' kısmı öyle bir işlenmiş ki... daha önceki yazılarımda mutlaka değinmişimdir.İzledim filmlerde akıllarda kalan bazı sahneler wardır ki onları silemezsiniz ortadan yok edemezsiniz.An American Crime mesela bunlardan bir tanesiydi.Ufak kız çocuğuna yapılanlar asla silinmez.Aynı zamanda diğerlerine göre biraz daha hafif olsa bile 8MM de buna iyi örneklerden biridir.Sleepers filminde K.Bacon'un yaptıkları asla unutulmaz, replikleri bile.Ama daha etkileyicisini gördüm ben, bir an bile akıllardan ve gözlerden silinmeyecek olanı.Hani işkencenin tarifini yapıyorlar resmen..


Evet sahne biraz uzun tutulmuş, gerektiği zaman eleştirel olarak da yaklaşmak gerek.Filmin süresi 1.45 dakikaya yakın olduğunu düşünürsek, 2. yarının çok büyük bir kısmı bu sahneden oluşturulmuş.Söylemek gerekiyor ki, olay işlenişi sırasında ki çekimler gerçekten inanılmaz olmuş.Bir anlığına bile orada olduğunuzu düşünüyorsunuz ve yapılan olayın sizde ne tarz olumlu-olumsuz etkiler bıraktığına şahit oluyorsunuz.Dahası sadece izlerken değil, film bitiyor salondan çıkıyorsunuz bir sigara yaktığınız anda halen o sahneler aklınızda kalıyor.Zordur filmin sonunu unutturmak.Çünkü insan en son gördüğünü hatırlar, bu bilinç olarak yapılan birşeydir.Filmlerin sonunu bitirmek bu yüzden çok önemlidir, çoğu izleyici sonda çözülen filmleri severler benim gibi ama bu çok farklı, kesinlikle...

Uygulanan yöntemin çağdışılığından başka, bu tür konularla ilgilenen arkadaşlarım bana halen bu sistemin bazı yerlerde devam ettiğini söylediğinde şaşırdım kaldım.Hadi filmini izledik, yaşanmış bir olayı anlatmışlar ama halen yapılıyor olması gerçekten ibret verici.Aynı zamanda filmdeki diyaloglar tek kelimeyle inanılmaz olmuşlar.Hani bazı yerleri tekrar tekrar dinlemek istiyorsunuz, çünkü bu tarz ibret verici konuşmaları her yerde bulamıyorsunuz.Mesela bunlardan biri ve belkide en etkileyici olanı;

Muhtar İbrahim - Zina ile suclaniyorsun, masum oldugunu ispatlayabilir misin?

Soraya -Suclamayi yapan onlar, onlar ispatlasin sucumu.

Muhtar - Eger ki bir kadin kocasi tarafindan itham edilmisse, masumiyetini ispatlamak kadina duser, yok eger kadin kocasini itham ediyorsa kocasinin sucunu ispatlamak da kadina duser.

Zehra - yani butun kadinlar suclu, butun erkekler sucsuz.


Bu filmi gidip izlemeyecekseniz zaten fazla uğraşmayın ve uğraştırmayın kimseyi.Tek düze düşünceleri sevmem yada insanları düşüncelerinden dolayı ayırt etmem, ama film izliyorum, sinema seviyorum diyorsanız kendinize bu filmi mutlaka izlemeniz gerekiyor.Sadece konusundan dolayı izleyin gidin sonunda ağlayın demek adına değil, bir filmin ( gerçek hikaye bile olsa ) baştan sona kadar nasıl bir sıra halinde işlendiğini, hayatınızda daha önce duymadığınız görmediğiniz oyuncuların nasıl performans verdiği ve bu sizin hayaliniz olan hollywood starlarının aslında sadece şebekten ibaret olduğunu anlıyorsunuz.Gözlerdeki anlamlı bakışlar, o anki duyguyu yansıtabilmeyi yaşıyorsunuz filmde.Sahne çekimlerinde ağır ve hızlının nasıl kullanılacağı, kamera geçişleri hepsini burada bir kerede görebiliyorsunuz.Size sadece filmin ağır dram konusundan bahsetmeden bile bir sürü şey sıralayabiliyorum.Mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıttan bahsettim biraz önce.Umarım böyle bir filme haksızlık yapmamışımdır kendi adıma.

Notum 10/9.2

IMDB notu : 7.9/10

UnjustLucifer
dvdmovieworld.blogspot.com


1 Mayıs 2010 ile 11 Mayıs 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen Eskişehir Film Festivali bu sene de pek çok izleyiciye keyif dolu anlar yaşattı. Sinema Anadolu, Cinebonus Espark Salon 2 ve Salon 3’de gösterimleri gerçekleşen filmler 12.00, 15.00, 18.00 ve 21.00 seanslarında izlendi. Arada kaçak olarak korku filmleri 24.00 (aslında 00.00)’de yayınlandı. Bir diğer kaçak, kısa filmler her gün 10.00 seansında Sinema Anadolu’da gösterildi.

Bu sene genel olarak olumlu ve olumsuz yönleri sıralamak istiyorum. Önce kötülerden başlayalım. Her sene olduğu gibi bu sene de festival vize haftasında gerçekleştirildiği için özellikle gündüz seanslarına katılımda sorunlar yaşandı. Tam olarak kimin sorumluluğunda olduğunu bilmediğim bu durum neticesinde seyircinin izlemek istediği pek çok filmi kaçırdığı ve izlenme oranının düştüğü aşikar. Elbette bunu söylerken izlenme oranıyla vurgulamak istediğim satış rakamları değil, ama zaten yılda bir defa izleyebileceğin bu tarz filmleri saçma bir sınav sebebiyle izleyememek insanın içine oturuyor. Madem bir hizmet sunuluyor, ulaşım tam sağlanmalı diye düşünüyorum. Bir diğer olumsuz yönü, Türk filmlerindeki profilin değişmeye başlaması. Yine bağımsız filmler de geliyor elbette ama birkaç sene öncesine kadar gişelere oynayan bir filmi bu organizasyonda telaffuz etmezdik. Şimdi ise dizi oyuncularının gişe filmlerine rastlamaya başladık. Her ne kadar bu durum genel olarak festivalin havasını değiştirmiyorsa da benim gibileri korkutmuyor da değil. Festivalin üçüncü ve sinir bozucu olumsuzluğu söyleşiye geleceği belirtilen yönetmen, oyuncu vb. konukların gelmemesi ve bunun duyurumunun yapılmaması. Bin bir güçlükle öğle seansına söyleşi var diye bütün işleri erteleyip ve çeşitli tehlikeler atlatıp filme bilet alıyorsunuz, keyifle izliyorsunuz ve bittiğinde birisi kapının yanından “yönetmen gelemedi” diye anons yapıp kaçıyor. Bu durumda söyleşiyi izleyemediğinize mi yanarsınız işinizi gücünüzü buna göre ayarladığınıza mı? Bu festivalde geleceğini belirtip gelmeyen çok olduğu için belki de daha çok göze battı ve rahatsızlık verdi.

Neyse ki olumsuzluklar azdı ve tolere edilebilir konulardı. Ayrıca yılda bir düzenlenen ve kolay kolay ulaşılamayacak filmleri bize getirdiği için biraz da “bu kadar kusur kadı kızında da olur” tavrına büründüğümüz için keyfimiz kolay kolay bozulmuyor. Dahası olumlu yönleri tartıyı hep daha aşağılara çekerek içimizi rahatlatıyor.

Gelelim iyi yanlarına. Öncelikle biletler sadece 4 liraydı. Sıkıntılı bütçeler için sinemaya gitmek bir sorun olduğu için bu durum çoğu kişinin içine su serpti. Öğrenci şehri Eskişehir’e yakışır bir tavır (Gerçi geçen sene 3 liraydı). Kısa filmlerin ücretsiz olması ayrı bir güzellikti. Festivalin bir diğer iyi yanı, 11 gün boyunca bir filmin en fazla iki defa oynaması (1-2 istisna hariç) film sayısının yüksek tutulmasını sağlamıştı. Gidemeyip aklınızda kalan filmler oluyor elbette, onları da bir kenara not alıyorsunuz, en azından haberdar olmuş oluyorsunuz ve sonra kendi gayretlerinizle ediniyorsunuz. Özellikle sinemayla yakından ilgili (okuyanı, çalışanı gibi) kişilere 3 Gün 3 Senaryo, 3 Yönetmen konulu özel bir atölye yapıldı. Pelin Esmer, Sırrı Süreyya Önder ve Cemal Şan’la atölyelere katılma fırsatı ve “Bana Eskişehir’i Anlat” konulu senaryo yarışması büyük bir fırsattı.

Her sene sıkıntısını çektiğimiz bir diğer konu listenin ve kitapçığın geç çıkması oluyordu. Bu sene nihayet bu olumsuzluk da kırılmıştı. Festival programı ve kitapçığı başlamadan elimize geçti ve böylece program yapmamız çok daha rahat oldu. Özellikle ilk iki günün cumartesi-pazar olduğu düşünülürse en boş günlerinizde hangi salonda hangi filmin döndüğünü bilmemek önemli bir kaçırım yaratıyordu. Takip edebildiğim kadarıyla geleceği duyurulan ama gelmeyen bir film de olmadı. Velhasıl, daha çok organizasyonla ilişkili konularda festival iyi çalışmış ve güzel bir izlence sunmuş oldu bizlere.

Ve filmler; Dünya sinemasından genç yıldızlar kuşağının pek çoğu görülmeye değer yapımlardı. Kamen Kalev’in Şark Oyunları, Samuel Maoz’un Lübnan, Florin Şerban’ın Islık Çalmak İstersem Çalarım, Urszula Antoniak’ın Özel Hayatlar, Alvaro Brechner’in Balığa Çıkmak İçin Kötü Bir Gün, Scott Cooper’ın Çılgın Kalp ve Shirin Neshat’ın Erkeksiz Kadınlar adlı filmleri dikkat çekti. Sinema tarihinin unutulmazları bölümünde bu sene tek tek yönetmenler yerine klasikleşmiş yapımlara yer verildi. Kurosawa’dan Ikuru, Ozu’dan Yaz Sonu, Wilder’dan Sunset Bulvarı, Carne’den Cennetin Çocukları ve Newmeyer-Taylor’dan Safety Last filmleri gösterildi. Özel gösterim olarak ise canlı orkestra eşiliğinde Buster Keaton’un 1924 yapımı Sherlock Jr adlı filmi yayınlandı. Uzakdoğu’dan Apart Together (Quan’an)konusu itibariyle dikkatimi çeken fakat talihsizce izleyemediğim filmlerdendi. Geçen sene de konuk olan Ozon bu sene ayakları yere basan Yuva adlı filmiyle festivale katıldı. Loach’ın Hayata Çalım At, Popogrebsky’nin Yaz Nasıl Bitti ve Warmerdam’ın Emma Blank’in Son Günleri adlı filmler, zaman sıkıntısıyla izleyemediğim fakat büyük övgülerle bahsedildiğini duyduğum filmlerdi. Costa Gavras’ın Cennet Batıda filmi, film tanıtımındaki ciddiyetine rağmen eğlenceli işlenmiş bir kaçış öyküsüydü.

Bu sene vizyondaki Türk filmlerinin sayısının artmasıyla festivalde de doğru orantılı bir artış gördük. Talebin fazla olacağı düşünülmüş olacak ki 17 film gösterimi gerçekleşti (Kıskanmak, Orada, 11’e 10 Kala, Kosmos, Acı Aşk, Nefes: Vatan Sağolsun, Babam Büfe, Hayatın Tuzu, Vavien, Beş Şehir, Acı, Köprüdekiler, Bal, Pus, 40, Ses ve Kara Köpekler Havlarken); gerçekten de salonlarda yer bulmakta zorlandık. Popüler filmlere hevesim olmaması sebebiyle doluluklarını takip etmedim ama örneğin Bal’a yer olmadığı için gidememem aslında hoşuma da gitmedi değil. Kosmos bütün gösterimlerinde (3 gösterimdi yanlış anımsamıyorsam) doluydu ama daha az bilinen yönetmenler bu kadar rağbet görmedi elbette.

Neticede, sabırsızlıkla beklediğimiz ve katılabildiğimiz bölümlerinde keyiflendiğimiz bir festivali daha devirdik. İçimizde kalanlar, izleyip beğenmediklerimiz, ‘ben bu filmi daha önce nasıl duymamışım’ dediklerimiz, hepsi, hepsi ağzımızda farklı birer tat bıraktı. Emeği geçenlere bir yandan teşekkür, bir yandan da zamanlama konusunda serzenişlerimi iletmek isterim. Sonunun kaybolan diğer etkinlikler gibi olmaması dileğiyle.

Ebru
http://sadecee.blogspot.com/