Kendini gerçekleştiren kehanetlere bayılırım. Olmaması gereken ama bağıra bağıra gelen kadere yani. – Çok egoistçe olacak ama kendimin başıma gelmemesi şartıyla tabiki. – 2009 Cannes Film festivalinde de en iyi kadın oyuncu ödülünü almış olan Lars Von Trier’in son filmi Antichrist’in (Hristiyan jargonuna göre Deccal ) konusu da, tam da buydu işte. Lars Von Trier’in filmini ünlü Rus yönetmen Tarkovsky'e adamış olması, filmi izlemek ve izledikten sonra hakkında yazı yazmak için gerekli sebebi oluşturuyordu. Bu filmi yorumlamak için öncelikle filmin iskeletini oluşturan açılış sahnesini – ki hayatımda izlediğim en etkileyici, en kült açılış sahnesiydi – anlatmak gerekir.

***
Açılış sahnesi;

Film; doktora yapmakta olan kadın ile psikolog olan kocasının ateşli sevişme sahneleri ile başlıyor. Arkadan gelen klasik müzik sesi ile pencereden görünen yağan kar silüeti ise sahneye adeta boyut değiştirtiyor. Sevişme – bu yönetmene göre ilk günahı temsil ediyor – devam ederken, arka odadaki beşikte oyuncak ayısıyla oynamakta olan çiftin küçük oğulları Nick bir şekilde beşikten iner. İçeride odadaki anne ve babasının yemekte olduğu naneye kapı arasından bir kaç saniye bakar. – ki bu bakış, seyircinin kalbine atılan ilk nifak tohumudur. Burada izleyicinin zihnine acaba çift, çocuklarını gördü mü? Gibi birçok soru takılıyor. – Daha sonra çocuk bir sandalye alıp pencereye çıkar. Pencerenin yanında olan 3 tane bibloyu ( küçük heykelcik ) devirir. – Filmin devamında bu 3 biblonunda farklı bir anlama geldiğini anlıyoruz. – Pencereyi açıp aşağıya atlar ve hayatını kaybeder.

***

Bu müthiş ve bir o kadar etkileyici açılış sahnesinden sonra ağır ağır ilerleyen, insanın damarlarından içine akıp giden etkileyici bir film izleyiciyi bekliyor. Çocuğunun trajik ölümünden sonra depresona giren bir kadın – Tam bir majör depresyon hali yani. Hayatımda gördüğüm en iyi depresif rolünü oynayan kadın oyuncu aldığı ödülünü haketmiş olduğu daha cenaze töreninde belli oluyor. – ile onu tedavi etmeye çalışan kocasının garip hikayelerini anlatan bu filmde yönetmen kadın ve erkek üzerinden sözde akıl ile sözde ahlakı sorguluyor.

Film sonunda ise aslında kadının sevişme anında çocuğu pencere kenarında gördüğünü ve fakat olayın hazzından kopmayıp çocuğa müdahale edemediğini anlıyoruz. – Yazının başında bahsettiğim kendini gerçekleştiren kehanet bu. İzleyicinin olmamasını istediği halde filmin başından beri beyninin en uç, en gizli, en mahrem yerinde olan şeyin gerçekleşmesi. Kehanetin hakikatle buluşması yani. –

***

Türkiye’de konuşulacağını sanmadığın bu film – konuşulsa dahi pornografik sahneleri ile konuşulur - kim hangi argümanlarla eleştirirse eleştirsin, sinema tarihindeki yerini çoktan aldı. Açılış sahnesiyle, sinematografisiyle, diliyle, tekniğiyle ve senaryosuyla; Çocuğun ölümüne yâda intiharına – O yaşta bir çocuk intihar eder mi. O da aslında filmdeki gizli sırlardan – kadar olan bölüme açılış sahnesi dersek, önce bu sahneyi yorumlayarak başlayalım ise; Şimdi efendim, bu tip filmler aslında zihin altından başka bir film daha anlatırlar.Bu tip filmler diyorum çünkü yönetmen Lars Von Trier’in, filmi ünlü Rus yönetmen Tarkovski’ye adadığını filmin sonunda akan jenerikten anlıyoruz. Tarkovsky’e adanan bir filmde görünenin arkasından – zahirden – bir şey anlatmaması mümkün mü? Tabiki hayır. Başlangıç sahnesinde, görünüründe anlatılan; sevişmeleri esnasında yaptıklağı ihmalin, çocuklarının ölümü sonuçlanan bir çiftin yaşadıkları, yani tam bir trajedi.

Başlangıç sahnesinin zahirinde anlatılan ise; Hz Âdem ile Hz Havva’nın şeytanın kandırmalarına uyup yasak meyvayı yiyip, cennetten dünyaya kovulmalarıdır. Buradaki baba Hz Âdem’i, anne Hz Havva’yı, çocuğun pencereden yere düşmesi cenneten dünyaya düşen bizi, anne ile babanın çocuklarının ölümü sırasında sevişmeleri ise Hz Âdem’le ile Hz Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan yasak meyva yemesini temsil etmektedir. İşte Tarkovsky filmlerinin neredeyse tümünde olan simgelerle anlatılan yani zihin altında çevrilen ikinci filmi ve bu filmi çözme mutluluğu, bu olsa gerek. Siz zahirde analatılanı böyle mi anladınız bilemem ama bence anlatılmak istenen tam da buydu.

***

Filmin en temel önermesi ise; Şeytan – filme göre doğa – ile Tanrının savaşının kadının cinselliği üzerinden işlenmesinden başka bir şey değil elbette. Bu önermeyi filmdeki dialogların birinde geçen “Doğa şeytanın mabedi, Kadın ise şeytanın bedenidir” aforizmasıyla da anlayabiliyoruz. Filmin tek eksi tarafı, erotizmi dahi aşan pornografi sahneleri. Bu sahneler biraz daha yumuşatılıp – tamamen kaldırılsın demiyorum – film daha geniş kitlelere açılabilirdi. Tam bir anti feminist, hatta neredeyse kadın düşmanı olan ve bunu da filminin alt metninde geyet iyi aşılayan – insanoğlunun cennetten kovulma sebebini kadına yüklenmesi – yönetmen Lars Von Trier, bu aşılama için kadının cinselliğini kullanması hiç de şaşırtıcı olmadı aslında.

***

Filmin yönetmeni Lars Von Trier ile filmini adadığı dahi yönetmen Tarkovsky arasındaki farklara gelince; Tarkosvsky; Sessizdir. Tanrıyla bir kavga içerisindedir. Ve fakat tüm sanatçılar gibi bir derdi vardır. Bu dertten kaynaklanan acısının ise izleyen tarafından farkedilmisini ister. Lars Von Trier; Gayet gürültülüdür. Tanrı ile kavgayı bırakmış gibidir. Çünkü sorumluyu kafasında bulmuştur. Rahatlamıştır artık. Kavgadan geriye bünyede kalan sinirli, asabi hal kendinde mevcuttur. Tarkovsky’nin aksine seyirciye acısını göstermeyi ve hatta yaşatmayı sever. – Filminden sonra bir kaç gün etkisinde kalıp yazı yazmayı hissetmemde bundan olsa gerek.


KONUK YAZAR: Mustafa Ülgen

http://mustafaulgen.blogspot.com/


8 serzeniş:

miss şizoid dedi ki...

açılış sahnesindeki müzik Handel'in Lascia Chio Pianga'sı.
pornografi sahneleri yumuşatılsın demişsin, sen hangisini izledin bilemiyorum ama festivalde gösterildiği hali vizyondakinden daha yumuşak.yani aslında biraz sansür yapılmış:)
bir de film boyunca arada geçen 3 dilenci (çoçukla birlikte düşen heykeller falan) hz.İsa'yı arayan 3krala gönderme sanırım.

white rabbit in the forest dedi ki...

Lars von Trier'in bir anti-feminist ve Anti-christ'ın da böyle bir düşünceyle çekilmiş olduğuna inanmıyorum. kendisi diyor:
"fimlerimdeki kadınlar benim!"

aglea dedi ki...

yaklaşık bir hafta önce izledim ve henüz etkisi üstümdeyken, şimdi bu yazı beni heyecanlandırdı. gerçekten de üslûpları farklı olsa da bir filmi izlemek için tarkovsky'ye adanmış olması geçerli bir ön sebep. ki izledikten sonra da insanda o büyük yönetmene adanmaya layık bir film etkisi bırakıyor zaten. ve o prolog kısmı. muhteşemdi. defalarca yeniden izleyebilirim.

teşekkürler yazı için...

Lucy Van Pelt dedi ki...

O kadar güzel ve duru bir yazı yazmışsın ki...
Yarın ilk işim bu filmi izlemek olacak ve sonra yazını bir daha okuyacağım. Ama bu kez tanıdık kelimeler arasında gezinmenin verdiği keyifle...

mcD dedi ki...

filmin sonunu okuduktan sonra sinirlenip devamını okumadım. bir sinema blogunda bir filmin sonundan bahsediliyor. spoiler uyarısı da göremedim. bildiğin sinirlendim sabah sabah yahu. yapmayın bir daha böyle şey lütfen

hacitokankoli dedi ki...

dostum emin ol filmin sonunu okumuş olmanın pek önemi yok :) ve bu filmi analiz etmek için de mutlaka bütününü göz önüne almak gerekir.

mcD dedi ki...

14.21 de sarhoş olduğum pek görülmemiştir ama başka türlü açıklayamıyorum neden bukadar agresif bi mesaj yazdığımı :)sinirli değilim ama hala karşıyım bu blogda spoilersız film sonu görmeye

Adsız dedi ki...

Filmin Tarkovsky'ye adanmış olmasının sebebi bana göre tarkovsky'nin Tempo di viaggio röportajında Tonino Guerra'nın 'Çekmek istediğin ama çekemediğin bir film var mı?' sorusuna verdiği cevapta yatıyor. Tarkovsky, kocasını öldürmeye çalışan ruhsal problemleri olan bir kadını anlatan bir çekmeyi her zaman düşlediğini ancak bir türlü bu fikri olgunlaştırıp çekmediğini anlatır. Ve medea filminden de bildiğimiz üzere Trier, saygı duyduğu ustaların yarım kalan işlerini büyük bir titizlikle tamamlar. Çünkü kendisi kulağı geçen boynuzdur.