Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2023 Salı

The Teachers Lounge

Almanya'da geçen ve bir okuldaki hırsızlık olayının etrafa yaşattığı gerilimi konu edinen bu film - tekrar edeyim, konu hırsızlık değil, konu gerilimin kendisi- günlük hayatta birçoğumuzun yaşayabileceği türden bir gerilimi baş karakter Carla Nowak üzerinden bizlere yaşatıyor. Tüm filmin ya derslikte ya da öğretmenler odasında geçiyor oluşu bu sıkışmışlığı fiziksel açıdan da bizlere özetliyor. Bir yandan tamamlanmayan hikayesiyle bu senenin iyi filmlerinden The Anatomy of a Fall tadı alırken, diğer yandan da giderek büyüyen bir gerilim sarmalına dönüşmesi açından da Jagten (The Hunt) tadı mevcut.

Orijinal adıyla Das Lehrerzimmer olan ve bu sene Almanya'nın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar aday adayı olan filmin yönetmenliğini Türk asıllı Alman yönetmen İlker Çatak üstleniyor. 


Ya iş hayatımızda, ya okulda ya da ailemizde benzeri gerilim yaratan olaylar yaşamışızdır. Hani o an oradan kaybolmak istediğimiz, uzunca bir uykuya dalıp ancak sorunun giderildiğinde uyandırılmayı dilediğimiz. İşte bu türden günlük yaşam gerilimini yapmak, öcülü böcülü, ölümlü bir gerilim filmi yapmaktan daha zordur. Bu anlatımı başarabilen filmler de nadirdir ve bu film onlardan biri. 
 
Okulda yaşanan hırsızlık olaylarını bitirmek ve suçluyu bulmak için karar alan okul yönetimi, önce 6.sınıf okul temsilcisi 2 öğrenciden bilgi almaya çalışır. Öğrenciler pek konuşma taraftarı değilse de bir öğretmenin manipülatif yaklaşımıyla bir fikir elde ederler ve yanlış kararlar dizisi buradan itibaren başlar. Öğrencilerin cüzdanlarını arama fikriyle gelirler. "cebinde çok parası olan hırsızdır" gibi ucuz bir düşünceyle ilk suçluyu ya da başka bir deyimle ilk mağduru bulurlar. Görüşmeye çağrılan ailesi, çocuklarında bulunan o paranın kendileri tarafından verildiğini söyler ve bu suçlamanın aslında ırkçılıkla alakalı olduğunu iddia eder. Çünkü suçlanan çocuk Türk asıllı bir ailenin çocuğu olan Ali'dir. Babası Ali'nin bu suçu işlemediğinden emindir. "Çünkü yapsaydı bacaklarını kırardım."  İşte bizim disipline edişimiz ile Almanlarınkinin farkı. Hoş değil belki, ama etkili.

Hem matematik, hem de beden eğitimi dersi veren baş karakterimiz Carla Nowak (Leonie Benesch) tam da bu noktada haksız yere itham edilen çocukları aklamak için kendince olaya müdahil oluyor. Öğretmenler odasına bıraktığı ceketinin iç cebine cüzdanını koyuyor. Hemen karşısına da dizüstü bilgisayarının kamerasını kayıtta bırakıyor. Ders çıkışı kontrol için geldiğinde cüzdanında paranın eksik olduğunu görünce hemen kaydı izliyor ve cebini karıştıran birisine ait bir ipucu yakalıyor. Ne oluyorsa bu andan itibaren oluyor ve o vakte kadar onun için nefes alanı olan öğretmenler odası hayatının en kaotik yerine dönüşüyor. Durumu kurtarmak ya da olayı çözmek için varılan her bir gelişme hikayeyi çözümleyen değil, karakterin üzerindeki baskıyı arttıran birer yüke dönüşüyor.

Yazının başında da belirttiğim gibi filmin hikayesi bir suçun çözülmesine odaklanan bir polisiye değil. Toplumsal eleştirileri de içinde barındıran, alınan kararlar neticesinde kişi ve ait olduğu toplulukta oluşan gerginlik hissi bu filmin izleyiciye geçen ana çıktısı oluyor. Sadece hikayenin işlenişi ile de değil. Görüntü yönetmeni Judith Kaufmann'ın gerek yakın çekimlerle gerekse sabit el çekimleriyle atmosferi bizlere güzel aktarması ve tüm bunlara Marvin Miller imzalı müziğin film boyunca bize eşlik etmesi duygusal yoğunluğu pekiştiriyor. 

The Crown dizisinden de tanıdığımız Leonie Benesch'in performansından da bahsetmeden geçmek istemiyorum. Carla karakterinin yaşadığı duygusal zorlukları ve çıkmazları etkileyici bir şekilde bizlere aktarıyor. Öğrencileri susturmak için kullandığı o el şaklatma hareketini ve içindeki öfkeyi gizlemek için öğrencilerin çığlığını kullandığı o sahneyi izlemelerini tüm öğretmenlere de tavsiye ediyorum.

Hikayenin etken tarafında bulunan Carla'nın karşısında da edilgen konumunda Oscar (Leonard Stettnisch) karakteri var. Filmin başında biz hikayenin diğer öğrenci Ali'nin üzerinden aktarılmasını beklerken, sahneye, göklere ve hatta omuzlara Oscar çıkıyor. Tüm bu olanlara karşı duruşu ve tavrıyla filmin en karakterli kişisi oluyor.  

Sonuç olarak müziğiyle, atmosferiyle, anlatımıyla karşımıza güzel bir gerilim filmi çıkıyor.  Temennim bu sene bu filmi Yabancı Dilde En İyi Film adayları arasında Oscar'da görmek. Umarım İlker Çatak Oscar'ı bu filmde havaya kaldırdığı gibi, törende de kaldırır. Bu filmle olmazsa da bir sonraki filmlerinden birinde.

14 Ocak 2011 Cuma

Carlos

Murat Uyurkulak Tol romanının baş cümlesinde “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” der. O vakitler geride kaldı lakin devrim kelimesi her zaman güzelliğini korudu.Zaman içerisinde devrim kelimesini sırtında taşıyan nice insan oldu.İnsanlar peşlerinden gitti,isimlerini sayıkladı ve devrim kelimesi her keresinde anlamından çok daha fazlasını niteledi. Çünkü devrim değişim demektir. Varolan düzeni devirmek demektir ve değişim içinde umudu barındırır. Umut da bir kesim insanın yaşama tutunması işte.

Devrim hareketleri yandaşları tarafından değerlendirildiğinde çoğunun sadece bir dönemine tekabül eder. Yaş olsun,sınıfsal farklılıklar olsun değişimin taraftarı olanlar buna sadece belirli bir dönem inanırlar zira çoğunun nedeni alt sınıftan oldukları için sınıf düzenini yıkmaktır.Bir çoğu burjuva veya üst sınıf olarak nitelendirdiğimiz kesime dahil olsa devrim kelimesini anmayacaklarını düşünürümBu nedenle devrim kelimelerde varlığını sürdürüp halkın içinde zaman zaman eylemlerle harlanan bir ateştir ve en önemli nokta devrime hangi noktadan baktığımızdır.Devrim bir amaç mıdır yoksa bizler için sadece birer araç mı?

Devrimi birer amaç olarak gören insanları şimdilik es geçelim ve bu olguyu araç olarak kullanıp belirli kitleyi kendine hayran bırakan en önemli figür Carlos’a odaklanalım.Çakal olarak ünlenen ve eylemlerini devrim hareketi adıyla gerçekleştiren Carlos 70lerin ortalarından 80lerin sonuna kadar birçok terör saldırısı gerçekleştirmiştir.En ünlü eylemi 1975 yılında Viyana’da toplanan OPEC üyesi ülkelerin delegelerini rehin almaktır.Paul Assayas bu ünlü figürün Carlos olduğu andan yakalandığı döneme kadar olan yaşantısını mercek altına almış ve televizyona aktarmıştır.Zaten hakkında bir çok edebi eser olan ve öncesinde farklı yapımlarla eylemleri sinemaya aktarılan Carlos’a eylemlerinden ziyade kişiliğini,düşüncelerini,tutkularını da ekleyerek ortaya daha detaylı bir portre çıkarmıştır.

Tv filmi/dizisi olarak 3 bölümden oluşan yapım dönem dönem Carlos’un yakınında olan insanların aktardıklarından senaryolaştırılmış. İlk bölümüyle Carlos’un amaçlarına,adını duyurmasına vesile olan olayları konu alıyor. İkinci bölümünde Opec saldırısına fazlasıyla yer veren ve Carlos’un eylem süreci içinde değişimlerine odaklanan yapımın son bölümünde Carlos’un değişen dünya düzenine ayak uyduramayıp ringden çekilmesi konu ediliyor.

Her yokuşun çıkışı olduğu kadar inişi de vardır.Carlos’un hayatından aktarılanlar da buna uygun düşmektedir.Öncelikle aldığı göstermelik eğitim Avrupa’ya tutunmasına neden olur ve yükselmenin Avrupa’da olucağına kanaat getirir.Yapımın başlarında sevgilisiyle yaptığı bir konuşmada çok rahat bir şekilde Che’yi eleştirebilmektedir.Avrupa’da varlığını sürdürmek için de Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarına katılır.Zira FKÖ’nün eğitimleri üst düzeydedir ve İsrail karşıtı bir çok devletten örgüte para akışı sağlanmaktadır.FKÖ’ye katılışı sonrası en önemli mevzu para ve şöhrettir.Terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin ortak paydası eylemi gerçekleştirmektir.Bu nedenden dolayı öldürmek için ölmeyi göze alan binlerce eylemci vardır.Carlos ise oyunu stratejik oynamayı seven biridir.Hedefe kitlenmeden diğer seçenekleri de tartarak sonuca gider.FKÖ örgüt içinde başıbuyruk birini istemediğinden Carlos’u Opec saldırısı sonrası örgütten atar.Paranın Carlos’un yaşamındaki önemi Opec saldırısı sonrası daha çok dikkat çeker zira devrimci nidalarıyla ismi anılan Carlos Suriye’nin piyonu olmuştur.Dokunulmazlık hakkı ve para Carlos’un eylem gerçekleştirmesi için birincil ihtiyaç durumuna gelmiştir.Sonrasında değişen dünya düzeni ve dibe batış.Ülkeler arası barış en çok da eylemcileri vurur.Örneğin Türkiye Kürtlere gereken değeri verebilse Abdullah Öcalan’ı ismini bilemezdil veya dediğimiz gibi Filistin-İsrail arasındaki gerginlik olmasa Çakal Carlos’u satırlarımıza taşımazdık.Savaşlar çoğu zaman sahte kahramanlar yaratır ve Carlos da bunlardan biriydi işte.Hayatının en şaşalı dönemini örgüt içinde gerçekleştirebilen bunun dışında piyon olan biridir.

Dizi de en çok dikkat çeken konulardan biri de Carlos’u oynayan aktör Edgar Ramirez’in performansıdır.20 yıllık bir dönemi konu alan yapımda Ramirez,Carlos’un geçirdiği değişimlere ayak uyduran hem fiziksel hem de ruhsal olarak karaktere anlam katan bir performans ortaya koyuyor.Bir nevi metod oyunculuk örneği sergilemektedir.Ramirez’in bu performansı ona Golden Globe’da adaylık getirmiştir.Ayrıca yapım miniseri diziler kategorisinde de ödüle yakın durmaktadır.Yapım Fransız yapımı olmasına rağmen Assayas yapımı hiçbir tarafa çekmeden tarafsız bir gözle Carlos’u incelemektedir zira Carlos’dan en çok çeken ve onu yakalayan Fransızlardır.Her türlü övgüyü hak eden yapım geçtiğimiz yılın en iyilerindendi.

19 Şubat 2010 Cuma

Haneke'nin Sinema Gerçekçiliği ve Das Weisse Band

M.Haneke'nin yönetmenliğini yaptığı filmlerde göze çarpan ilk unsur:Çıplak gerçekçiliktir.İnsanların yaşamından kendine konular çıkaran filmlerinin belirli bir sonu yoktur.Çünkü anlatmaya çalıştığı insan yaşamının bir evresidir ve iyi,kötü bir yere bağlamaya çalışılması gerekmez.Şehir hayatının düzensizliği,bu düzensizliğe alışmış insanın dayatılana ayak uydurması ve süregelen döngüde insanın çıkışı araması yönetmenin çoğu filminde üzerinde durduğu gerçeklerdir.İnsanın modern toplumda kendisine ve çevresine yabancılaşmasını durağan filmlerle anlattığı için ortalama sinema seyircisinin ilgisini çekmemesi onun döneminin en önemli yönetmenlerinden olduğu gerçeğini değiştirmez.Zira ortalama amerikan izleyicisine ulaşmak,anlatmaya çalıştıklarını net bir biçimde aktarabilmek adına popüler Hollywood oyuncularıyla yaptığı Funny Games'in remake çekimi de aynı başarıyı sağlamıştır.

Şiddeti sorgulayan ve sorgulanmasının gerekliliğini yapımlarında önplanda tutan Haneke şiddetin varolduğu sahnelerde onu salt bir şekilde bize sunmuyor.Şiddeti bizim içimizde var etmemizi ve onu sorgulamamızı istiyor.Yapımlarını hollywood filmlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi budur.Ortalama gerilimli bir sinema filminde seri katilin işlediği cinayetlerde rahatsız olmayız çünkü o sahneleri yaşamımızın bir anına konumlandıramayız oysaki örneğin Funny Games filminde şiddeti uygulayan gençler ve aileyi daha sıradan buluyoruz ve kendi yaşamımızın değerini farklı yönlerden değerlendiriyoruz.Çünkü artık bizim gözümüzde şiddet meşrulaşmıştır.Bu nedenle yönetmenin "sizlere huzursuz seyirler dilerim" özdeyişi bu yönüyle anlam kazanmıştır.Kendisiyle yapılan bir röportajda sarfettiği "Kitaplar her zaman sinemadan daha etkilidir.Çünkü okuyucuya bi sey göstermez,hikayeyi kendi hayal gücüyle sekillendirmesine izin verir.Sinemada da bunu yapmak mümkün aslinda.Sinemada, o anki kare ille de gösterdigi seyi anlatmak zorunda degildir.Bazi yönetmenler halen bundan bihaber.Ne anlatiyorlarsa onu gösteriyorlar ve ne gösteriyorlarsa onu demek istiyorlar.Bu sanat değildir." cümleleriye Hollywood sinemasının bizlere sunduğu sinema anlayışına güzel bir gönderme yapmıştır.Sunduğu gerçekçiliği en çokta toplumsal düzensizlik,aile içi sorunlar ve adalet sistemindeki bozuklukları baz alarak çocuklar üzerinden anlatır.Son filmi Das Weisse Band'de çocuklara sunulan masumiyet gerçekliğini bizlere bir bütün olarak sunuyor.


Yönetmenin filmleri genel olarak şehir hayatı üzerinden bize ulaşmıştır.Masumiyeti sorguladığı Das Weisse Band ise köy hayatının içinden bizlere ulaşıyor.1.Dünya savaşı öncesi bir Alman köyünde yaşanılanlar filmin konusunu oluşturuyor.Köyün rahibinden herhangi bir evdeki hizmetçiye kadar herkesin belirli bir statüsü var ve insanları ayıran temel etken kim oldukları değil hangi statüde olduklarıdır.Çıkar ilişkileriyle örülmüş köyün duvarları baskıcı bir zihniyetle çocuklara saldırmaktadır.Çocuklara öğretilmeye çalışılan ise masumiyettir ve bunu hatırlatmak için kola takılan beyaz bir kurdelenin işe yarayacağından emindirler.Çocukların dini,ailevi baskılar ve toplumsal baskılar nedeniyle çocuk olmalarına izin verilmeden olgunluğa ulaşılması ve bu olgunluğa yaraşır şekilde hareket etmeleri beklenmektedir.Fakat köyde varolan sistemin çürümüşlüğü ve çıkar ilişkileri bu masumiyeti köyden götüreli çok olmuştur.Babası tarafından tecavüze uğrayan kızı düşünelim örneğin.Her seferinde babasının cinsel arzularına boyun eğmek zorunda kalan ve diğer yandan kardeşine annelik yaparken ona hangi masumiyeti öğretebilirsiniz veya neyin masumiyetini?Masum olmaları istenen çocukların büyüklerine yaşattkları şiddet ise şiddetin şiddeti doğurmasından kaynaklanmaktdır.En nihayetinde çocuklara masum olmayı öğretmeye çalışan fakat kendi gerçeklerini paspas altı yapan insanlar hangi masumiyetten bahsedebilir?Çocukları istismar eden yetişkinler bir bakıma bu çocukların önlerine konan hayatta kendileri gibi olmaya sevk etmektedir.İktidarda olanın küçük olanı ezmesi,suçu ona yüklemesi aile içinde dahi oluyorsa dünya düzeninde masumiyetten veya oluşturulabilicek dengelerden bahsedebilir miyiz?


Kola takılan beyaz kurdele anlamını yitirdikten sonra bu sisteme ayak uydurmaya başlayan çocukların köyde yarattığı şiddetin etkisini en çok halktaki tedirginlikten farkediyoruz.Baskıcı rejimin isyana süreklediği çocuklar gizliden gizliye uyguladıkları şiddetle en çok darbeyi iktidara vuruyordur.Kendi gerçeklerinden kaçan yetişkinleri tedirgin eden tek şey bilinmeyen şiddettir.Kendi içlerinde başlattıkları şiddetin kendilerini bulmalarından korkuyorlardır.Varolan düzenin uygulayıcıları olarak şiddetin sadece iktidara has birşey olmadığını farkederler.Beyaz kurdele ise masumiyetin imgesi olması dışında pek birşey ifade etmez.

Şiddetin,baskıcı sistemin toplumun alt kademe insanlarını isyana daha çabuk sürüklediği bir gerçek.Sorınları çözmek adına varolan yaraları eğer göz önüne çıkarmazsak ve bu yarayı kapatmak için çözüm üretmek yerine,yaranın üzerini kapıyorsak sorunlara çözüm üretmiş olmayız.Gerçekciliğe bağlı olarak Haneke'nin Das Weisse Band'de anlatmaya çalıştığı budur.Yönetmenin bir röportajında "Bana göre burjuva normlarından ayrılan her şey müstehcendir. İster cinsellik, ister şiddetle ya da başka bir tabuyla alakalı olsun, normu bozan her şey müstehcendir.Pornorgrafi ise tam tersidir, müstehcen olan her şeyi satılabilir bir mal haline çevirir, alışılmadık şeyleri tüketilen eşyalara dönüştürür.Bence günümüzde yarayı, toplumsal ve psikolojik yaralarımızı sarmaya yönelik her türlü çağdaş sanat pratiği pornografiktir. Bana kalırsa pornografi hayatın korkutucu, yalın, asi özelliklerini tüketilebilir nesneler konumuna indirgeyen propaganda filmlerinden ya da savaş filmlerinden farklı değildir. Propaganda, seks yapan iki insanı gösteren ev yapımı bir videoya kıyasla çok daha fazla pornografiktir." demiştir.Haneke toplumsal şiddetin kökenine inmeden bu şiddeti sonlandırılamayacağını bilir.1914 yılında kollarına beyaz kurdele bağlanan çocukların aynı şiddeti çok sonraları çocukluklarında yaşadıkları travmalar nedeniyle başka ırktan insanlara taktıkları simgesel bantlara etkisinin olmadığını söyleyebilir miyiz?Hayata karşı varolan öfkelerinin nedeninin çocukluklarından kalma olduğunu ve çocuk olmadan olgunlaşmalarının kendilerini hayata karşı yabancılaştırdığını inkar edemeyiz.Şiddetin kökeninde aile her zaman önemli bir yer tutar ve şiddeti çözmek için en baştan başlamak gerekiyor.Haneke Das Weisse Band filminde masumiyeti önplana çıkararak toplumsal bir yarayı üzerini örtmeden çözmemiz gerektiğini vurguluyor.

17 Aralık 2009 Perşembe

Pazar:Bir Ticaret Masalı

90lı yıllarda doğu illerinde yaşamanın farklı bir zorluğu olmuştur.Devletin projeler dışında somut bir adım atmaması,bu sebeple gelişimin olmaması büyük şehirlere göçün çare olarak görülmesinin başlıca nedenlerindendir bildiğiniz gibi.Eğer halk kendi işini kurabilecek kadar zengin değilse göç veya sınır ticareti arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır.Pazar'da hikayemiz sınır ticaretini seçen bir adamın yaşadıkları.

Doğuştan satışa yatkın bir insandır Mihram.Kendi işinin patronu olmayı isteyen bir çok insan gibi fazlasıyla fikre sahiptir ama bu fikirleri hayata geçirmek için lazım olan araç onda yoktur:Para.Kazandığı para sadece yaşadığı günün,haftanın ihtiyaçlarını karşılar.Para Mihram'ın uzun vadeli düşünmesine hep engel olmuştur.Karaborsacılığın meslek olarak kasabalarda uyanıklıkla birlikte para kazandırdığı yıllar tabi.Mihram da bir o kadar uyanıktır.Küçük kasabada küçük şöhret.Kapitalist düzenin bizlere sunduğu lüks tüketim mallarını Mihram bizler için bulur.Gününün çoğunu karaborsa malların pazarlığını yapmakla geçiren bir insanın şu hayatta yırtmak için fırsatları es geçmemesi gerekiyor.Cep telefonların piyasaya yeni yeni yer edindiği bir dönemde sermaye eksikliği önünde engeldir Mihram'ın.Her şeyi bulan Mihram'dan kasaba doktoru ricada bulunur.Fakt para kazanmanın zorluğu ona merhameti,iyiliği biraz da insan olmayı unutturmuştur.Kararsızlıklar içinde kalmıştır.Bir yandan dini vecibelerini yerine getirmek ister ama içkiyi,kumarı bırakamaz,doğru yollardan para kazanmak ister ama sistem onu kötü olmaya zorlar,yardım etmek ister ama kendini de düşünmek zorundadır vesaire vesaire.Kafası hep karışır çünkü önünde duran cep telefonu dükkanı açma fırsatı,bunu başarmak için de lazım olan para ve diğer yandan zamanın aleyhine işlediği bir düzlemde sadece iyilik yapmış olmak.Sınır ticareti gerçeği ile başbaşa kalıyoruz filmin bundan sonrasıyla.Sahi nedir sınır ticareti?Sınır kasabalarının ortak kaderi midir veya yaşamını devam ettirmek adına insanların önündeki sayılı fırsatlardan biri mi? 90lı yıllarda kaçak yolla sınırın öte tarafından satılabilecek olan herşey ülkeye sokulmuştur.Ülkeye en çok da petrol ile çay sızdırılmıştır ki filmin bir sahnesinde karaborsa petrol satışını görüyoruz.Kaçak sınır ticareti ülke ekonomisine zarar vermiştir ama sorun buna zorunlu kılınmak.Önlerine sunulan yollar göç veya sınır ticaretini zorunlu kılıyorsa kaçakçılığı yadırgıyamazsınız.Bu nedenle Mihram'ın kararlarını yargılama yoluna gitmemek gerek çünkü sistem onu buna zorlamıştır.Eğer bu da tutmasa önündeki tek yol göç olucaktır.İyi veya kötü sistemin bir parçasıdır Mihram.


Yapım 45.Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film dahil 4 ödül kazanmıştır.Yönetmenliğini Ben Hopkins'in yaptığı filmde Mihram karakterini Tayanç Ayaydın canlandırmıştır.Yardımcı oyuncu olarak da Mihram'ın amcası Fazıl rolünde Genco Erkal'ı izliyoruz.Diğer oyuncular genelde anlık performanslarla yapıma dahil oluyor.Filmde hafif bir Emir Kusturica havası mevcut.Hikayenin anlatımı,içinde barındırdığı kara mizah,ilk başlardaki hafif oryantalizm...Filmin müziklerine de sirayet eden bir güzelliği var.Rojin'in Mihram'ın koruyucu meleği rolüne bürünmesi ve söylediği türkü en az film kadar güzel.

Ayrıca İngiliz yönetmenin ülkemizin doğu illerinde yaşanan bir hikayeyi anlatım biçimi hayranlık uyandırıcı.Doğu ile ilgili anlatılan hikayelerin terör ve töre başlıklarıyla anlatıldığı ülkemizde esas sorunlardan biri olan kapitalist düzenin bireye etkisini belirli kalıplar dahilinde kalmayarak bize bizi anlatması çok etkileyici çünkü bunu başarabilmenin sadece doğu kültüründen etkilenmekle sınırlı olmadığı kanaatindeyim.Bir nevi bize bizi pazarlıyor bu filmle Ben Hopkins.Ülkemizde üretilen hammaddenin Azerbaycan'da işlenip Finlandiya'da telefon yapımında kullanılıp bize satılması gibi.

3 Eylül 2009 Perşembe

Das Experiment / Deney

Deney, bilim adına bir oyun olarak başlar. Yirmi adam; iki hafta; 4000 Mark para uğruna bir oyun oynarlar. Oyun yapay olarak oluşturulmuş bir hapishanede insanın saldırgan davranışlarının araştırılmasıdır. Sekiz kişi gardiyan, on iki kişi mahkum olur. Mahkumlardan kurallara uymasını isteyen gardiyanlar bunu sağlamak için şiddet uygulamak dışında her şeyde serbesttir. Oyun oynanmaya başlar ve olaylar karışık boyutlara ulaşır. Hem de çok karışık.

Sinema türleri dendiği zaman yıllardır süregelen bir tartışma vardır: Bir filme korku ya da gerilim dememiz için ne olmalı? Bu iki tür her zaman karıştırılır. "Korku" diye lanse edilerek serileri çekilmiş filmler örnek olarak gösterilir hep. Söz konusu bu iki tür olduğu zaman "Bu budur." anlayışı hakimdir sinemada. Das Experiment yani Türkiye'de ki gösterim adıyla Deney, "gerilim" türünün en başarılı örneklerinden biri. Ve tek başarısı da bu değil. 1971 yılında yapılan ve 'Stanford Hapishane Deneyi' olarak adlandırılan gerçek bir olaydan uyarlama aynı zamanda. Bu deneyde sıradan insanlar bir süreliğine bir hapishanede gardiyan ve mahkum rollerini alarak birlikte yaşamış, bilim adamları da onların davranışlarını gözlemlemişti. Kısa sürede kimliklerini benimseyen ve mahkumlara şiddet uygulamaya başlayan gardiyanlara karşı mahkumlar da örgütlenmiş, çıkan olayların büyümemesi amacıyla deney yarıda kesilmişti. Film bu hikayeyi ana hatlarıyla alıp günümüz Almanya'sına başarıyla taşıyor.


Tarek Fahd başlangıç olarak karşımıza kendini arayan bir taksi şoförü olarak çıkar. Taksisinde gazeteleri karıştırken bir "deney" ilanı görür. 4000 mark cazip gelir ve başvurur. Ondan sonra Tarek Fahd'ın yaşamı hakkında daha fazla bilgiye ve bu deneye katılmasındaki asıl amacın ne olduğunu öğrenmeye başlarız. Tarek Fahd karakterini Alman sinemasının en önemli aktörlerinden biri olan Moritz Bleibtreu canlandırıyor. Fatih Akın'ın I'm Juli ve Solino filmlerinde de başrol olarak gördüğümüz Bleibtreu, Das Experiment'de ki üstün başarısıyla seyircisinden bir kez daha takdir kazanıyor.


Her bir sahnesinde gerilimi en uç noktasına kadar hissettiğiniz bu filmde, her şeyden önce insanların baskıyla neler yapabileceğini görüyoruz. Para ve heyecan için küçük odalara tıkılan onca insanın olmuş gibi yapmaktan çok olduklarını görüyoruz aslında. Güçsüz bir insanın gücü keşfetmesini, arkadaşı dahi olmayan bir insanın daha da acizleşmesine kadar ilerliyor hikaye. Kısacası Das Experiment, türünün en başarılı örneklerinden biri ve mutlaka izlenesi.

9 Ocak 2009 Cuma

Good Bye Lenin

1980 li yılların sonları, Doğu-Batı Almanya döneminin son demleri.Doğu Almanya'da yaşayan,kendini halkına ve yurttaşlarına adamış sosyalist bir kadın olan Christiane kalp krizi geçirmiştir.8 ay komada kalmasının ardından ülkede meydana gelen değişimler ele alınmış filmde.Aradan geçen 8 ayda ülke tarihinin en önemli olaylarından biri meydana gelmiştir.Berlin duvarı yıkılmış,artık Doğu-Batı Almanya ayrımı olmadan tek bir ülke vardır,kapitalist düzene yavaş yavaş geçilmektedir.Doktorlar bu büyük değişim esnasında komada olan Katrin'in ikinci bir kalp krizini atlatmasının çok zor olacağını söylerler.Annesinin ülkede olan bu büyük değişimi görünce çok üzüleceğini bilen oğlu Alexander'ın , bu gerçeği annesinden saklamaya çalışması ve bunu yaparken gösterdiği çaba zaman zaman dokunaklı olmakta.Filmin konusu ilk bakışta siyasi görünse de, bu aslında bi yan konudur.Sıkılmadan izlenebilecek bir film .Filmde başrolde Daniel Brühl,Katrin Sass var.Film, 16. Avrupa Film Ödülleri'nde “En İyi Avrupa Filmi Ödülü”nü almış ve Daniel Brühl'ün de “En İyi Erkek Oyuncu” seçilmiştir.Alman yapımı olan "Good Bye Lenin" bir çok film festivalinde dahil olmak üzere toplamda 31 ödül kazanmış ve bunun yanında Altın Küre ödüllerine aday gösterilmiştir. Bu arada filmin müziklerini ,Amelie'nin de müzigini yapan Yann Tiersen yapmıştır.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Die Welle : Diktatörlük gelir mi?

Siyasi kavramlar Almanya sinemasında işlenen konuların başında gelir. Bu, geçmişiyle hesaplaşmalar şeklinde olacağı gibi ona özlem şeklinde de yansıtılabilir. Filmde de otokrasi dersi hocası Rainer'in öğrencilere sunduğu sorunun cevabı anlatılır, "Ülkemizde diktatörlük olabilir mi?".
Sınıf içinde konuşulan konularda faşizme ve anarşizme göndermeler bulunmakla beraber, birden kendilerini faşist tarafa ait hisseden ve alt kattaki anarşi sınıfı ile rekabete girişen bir topluluk haline dönüştürürler. Her topluluğun olduğu gibi bunun da bir adı olmalıydı "Die Welle ( Dalga)".
Sosyal hayatta çok boş yaşadıklarını düşünen, ebeveyn ilgisinden mahrum kalmış çocukların artık kendilerini ispatlama şanslarının olduğunu düşündürür bu topluluk. En çok da diğerlerinden daha salak konumundaki Tim benimser bu grubu. Kendi kendine görevler edinir, grubun en aktif elemanı oluverir. Kendini liderleri Rainer'in sağ kolu ve koruması olarak görür kendini.
Basit bir ödevin nasıl büyük bir öğrenci hareketine dönüştüğünün, diktatörlüğün tekrar gelmesinin mümkün olup-olmadığının yanıtını çok güzel bir sonla bizlere veriyor.
Filmin yönetmeni Dennis Gansel. Oyuncu kadrosunda Die Welle hareketinin lideri rolüyle Jürgen Vogel ve Im Juli filminin tatlı kızı Christiane Paul var. Tabi bu filmde biraz olgunlaşmış:)

29 Aralık 2008 Pazartesi

Funny Games: Gergin oyunlar..

Ölümcül Oyunlar diye Türkçeleştirildi ülkemizde. kelime anlamı olarak da Eğlenceli Oyunlar anlamı çıkıyor. Ben ise Gergin Oyunlar diyorum. 2 gencin, zamansız misafirleriklerinde ev sahipleriyle olan ilginç oyunları, o oyuna istemeden dahil olan ev fertleri kadar, ekran başındaki bizleri de oldukça gerdiğinden bu ismi daha uygun buluyorum kendimce. "Madem gergin, neden Funny Games adı konmuş peki?" diyebilirsiniz. Ama misafirler oldukça eğleniyorlar, belki de bundandır:) Film baştan sona geriyor da diyemem hani. Filmde seyirciyle olan diyaloglar, arada bir kameraya bakıp göz kırpmalar, önceki filmine olan göndermeler bizi sevindiren hareketlerdi. Ama bunlara rağmen geriliyorum abi işte.
Filmin yönetmen koltuğunda, Zeki Demirkubuz'a benzerliği ile ( ya da Demirkubuz ona benziyor, ama ortada benzerliğin olduğu kesin ) Michael Haneke, oyuncu kadrosunda ise Ulrich Mühe, Susanne Lothar ve Benny's Video filminin ufaklığı Arno Frisch var.
Film 1997 yapımı, 10.yılı şerefine 2007 yapımı bir de ingilizce versiyonu çekildi. Belki de maruzatını -aptal- amerikalılara anlatmanın tek yolu bu olduğunu düşündüğü içindir.
Tabiki ilkini beğenenlerdeniz, her ne kadar ikincisinde güzel kızımız Naomi Watts oynasa da.
(filmdeki karakterlerin yine Anna ve Georg adında olduğunu söylememe gerek yok sanırm.)
-----------------
Anna: He only wants to have a game.
Peter: Funny game.
-----------------
Georg: Why are you doing this to us?
Paul: Why not?
-----------------
Anna: Why don't you just kill us?
Peter: You shouldn't forget the importance of entertainment.
-----------------
Paul: Okay, let's play another game. It's a guessing game.
Paul:What is this?
George: It's a golf ball.
Paul: Correct! It's a *golf* ball... But why do I have it in my pocket? Hm? The lady knows why. Because... Well?
Paul: Well?
Peter: Because you didn't hit it.
Paul: Correct! Because I didn't hit it! And *why* didn't I hit it?
Peter: Because something stopped you.
Paul: Correct. Because I had to test the club in another way.
Anna:Where is he?

26 Aralık 2008 Cuma

Das Parfume : Kokunun Hakimiyeti..

Sevidiğimiz bir kokuyu muhafaza edebilmek mümkün mü? Hazır olan bir kokudan da bahsetmiyorum üstelik, şişede duran parfümden deil, parfümleşmeyi bekleyen bir insandan mesela..
Patrick Süskind' in Das Parfum adlı romanının uyarlaması olan bu filmden önce bence kitabını okuyun. İlk tavsiyemiz bu yöndedir. Yok ille de film diyorsanız o da olabilir. Kitapsız filme gelenlerle, okuyup da gelenler arasındaki farkı söyleyeyim. Beklentiler farklı. Filmin orijinal adı olan "Parfüm:bir katilin hikayesi" ni duyan, filmden olağan üstü ölüm sahneleri beklemektedir. oysa yönetmen bunları gizleyerek tadın başka yönlerden alınmasını istemiştir ki kanımca da başarılı olmuştur. Filmin efsanevi son sahnesi, 16 yaşındaki kızıl güzeli (ben baktım kız valla 16 yaşında:) görmek yeterliydi benim için.
Başroldeki gencimiz Ben Whishaw, kızıl saçlı güzelimiz de Rachel Hurd-Wood, diğerlerini boşverin.
Filmin yönetmeni, Lola rennt ( Run Lola,Run) filminin de yönetmenliğini yapan Tom Tykwer. Yakın tarihte bazı sahnelerinin istanbulda'da geçtiği The International filmi beyazperdede gösterime girecek. başrolde de Closer filminden hayran olduğum Clive Owen ve Eastern Promises deki güzelimiz Naomi Watts oynuyor.