2002 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2002 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2025 Perşembe

The Magdalene Sisters: Mazlumsan Suçlusun!

Kadınların yargılanmadan;erkeklerle flört etmek, evlilik dışı çocuk sahibi olmak, tecavüze uğramak gibi suçlardan hapse atıldığı ve ücretsiz çalışmaya mahkum edildiği dönemleri anlatan 2002 yapımı bu film Taliban yönetimi altındaki Afganistan'da geçmiyor. Kürtaj konusunda 'çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün' ya da mini etek giyen bir kızın tecavüze uğramasına "giyiyorsan neticesine katlanırsın" diyen Melih Gökçek dönemi Ankara'sında da geçmiyor. 2000li yıllara kadar bu uygulamaya ev sahipliği yapan ülke İrlanda.


Peter Mullan'ın 2002 yapımı The Magdalene Sisters filmi, Katolik Kilisesi'nin 20.yüzyıl İrlandası'nda kadınlara yönelik sistematik baskı ve şiddetini gözler önüne seren, sarsıcı ve öfke dolu bir gerçek uyarlaması. "Düşmüş kadınlar" olarak yaftalanan binlerce genç kadının zorla çalıştırıldığı Magdalene çamaşırhanelerine hapsedilen 4 genç kadının (Margaret, Bernadette, Rose, Crispina) yaşadığı travmaları, direniş biçimlerini, kaçmaya çalışmalarını mercek altına alırken, gerçeklik ile dramatik kurgu arasında gidip gelen etik ve politik bir söylem üretiyor. 

Magdalene çamaşırhaneleri, görünüşte 'günahkar kadınları arındırmak' amacıyla kurulmuş. Ancak bu arınmanın anlamı, kadınların fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak aşağılanması olarak tezahür ediyor. Evlilik dışı hamilelik, tecavüze uğramak, flört etmek, fazla güzel olmak ya da sadece öksüz olmak gibi gerekçelerle bu kurumlara kapatılan kadınlar, yıllarca ücretsiz çalıştırılıp, ailelerinden ve dış dünyadan izole edilerek şiddete maruz bırakılmış. İrlanda hükumeti de sadece genç kadının anne ve babasının rızası karşılığında bu işlemleri, içeri konulan genç kadının rızası önemsenmeden, onaylamış. 

Film, Margaret (Anne-Marie Duff), Bernadette (Nora-Jane Noone), Rose (Dorothy Duffy), Crispina (Eileen Walsh) adındaki dört genç kadının çamaşırhaneye düşme hikayesi üzerinden bu sistemi anlatıyor. Margaret tecavüze uğradığı için, Bernadette erkekler kendisiyle ilgilendiği için, Rose evlilik dışı çocuk sahibi olduğu için buraya 'temizlenmeye' gönderiliyor. Hali hazırda içeride bulunan Crispina'nın suçu(!) ise zihnen biraz özürlü oluşunun erkeklerce suistimale açık oluşu. Ama gel gör ki erkeklerce suistimale uğramamak için kapatıldığı bu kurumda, erkek rahiplerin cinsel istismarına maruz bırakılıyor. 


Filmin en karanlık yüzlerinden biri, rahibe Sister Bridget (Geraldine McEwan). Kurumun başında bulunan bu rahibe, temizlenme/arınma kisvesi altında bir sadizm pratiği yürütüyor. Kadınların soyularak çıplak bedenleriyle alay edilmeleri, sopayla dövülmeleri, saçlarının kesilmesi, durmadan aşağılanıp değersizleştirilmesi gibi uygulamalar, dinin nasıl bir disiplin ve cezalandırma mekanizmasına alet edildiğini gösteriyor. Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu (1975) adlı kitabında tarif ettiği gözetim toplumu, burada birebir işleniyor. Kadınlar sürekli izleniyor, kontrol ediliyor, 'kurtulmaları/arınmaları' için itaat etmeleri isteniyor. Bunu yaparken de kullanılan en büyük silah ahiret hayatındaki ebedi mutluluk oluyor. 

Yönetmen bu sistemi yalnızca dramatik sahnelerle değil, iğneleyici bazı unsurlarla da eleştiriyor. Örneğin bir papazın üç yeni çamaşır makinesini kutsaması ya da hapishanedeki kızlara noel hediyesi olarak The Bells of St.Mary's filmin izletilmesi. Şöyle ki baş rolünde Ingrid Bergman'ın oynadığı 1945 yapımı bu filmde; sıcak, sevgi dolu ve idealleştirilmiş bir Katolik okulu anlatılıyor. Oysa The Magdalene Sisters'ta izlediğimiz ortam, izletilen filmle idealize edilmiş tabloya tam zıt bir manzaradadır. Rahibeler merhametli değil, acımasızdır. Ortam eğitici değil, baskıcıdır. Kadınlar sevilmez, aşağılanır. 

Filmin gösterilmesinden sonra Katolik Kilisesi, filmi tek tarafllı, abartılı ve anti-katolik propaganda olarak suçlamış. Ancak bu tepkiler, filmin sunduğu tanıkların ve belgelerin karşısında etkisiz kalmış. Nitekim 2013 yılında İrlanda Başbakanı Enda Kenny, Magdalene mağdurlarından resmen özür dileyerek (BBC), devlete bağlı olarak çalışan dini kurumların sorumluluğunu da kabul etmiş. Bir bakıma tüm bu yaşananları doğrulamış ve akabinde tazminat ödemelerinde bulunmuş. Fakat bu özürler siyasi bir takım jestlerden öteye gidilememiş, asıl yüzleşmeyi yapması gereken Katolik Kilisesi herhangi bir özür yayınlamamış. 


The Magdalene Sisters, vizyona girdiği sene olan 2002 yılında birçok festivalde adaylık almış olsa da büyük çaptaki tek ödülü Venedik Film Festivali'nin en büyük ödülü olan Golden Lion olmuş. Ancak getirdiği ses ve tartışmalara bakacak olursak The Magdalene Sisters yalnızca bir film değil, toplumsal hafızayı tetikleyen bir vicdan yansımasıdır. Kadınlara yönelik kurumsal şiddetin, dinsel dogma ve ahlaki dayatmaların normalleştirildiğini gözler önüne sererken, izleyiciyi pasif bir tanık olmaktan çıkarıyor ve hesaplaşmaya zorluyor. Susan Sontag'ın dediği gibi 'acıya bakmak yalnızca onu görmekle değil, sorumluluk almakla ilgilidir.

(Kanadalı şarkıcı Joni Mitchell, bu düzeni anlattığı The Magdalene Laundries adlı şarkısında bu çamaşırhaneye gönderilen kızların suçlarının bazılarını şöyle sayıyor: "erkekler tarafından kendilerine bakılmaları", "evlilik dışı hamilelik, çoğu kendi babasından veya mahalle rahibinden." ve davamında o hayatı bizlere anlatıyor.)

Bu film ile ilgileniyorsan, şu filme de bakmalısın: Benedetta 

9 Haziran 2010 Çarşamba

'Sınır'da Kalmak (Bölüm 2)


Ghobadi’nin ikinci filmi Anavatandan Şarkılar ise filmin konu aldığı karakterler, anlatım dili ve ritmi açısından diğer iki filminden ayrılır.konu yine Kürtler ve onların zorluklarla yoğrulmuş yaşantısıdır. Sınırın ötesinde kalan yüreklere ve anılara dokunabilmek için sefalet içinde yapılan bir yolculuğun filmidir Anavatandan Şarkılar. Ama bu sefer savaşın artık onlar için bir alışkanlık haline geldiği vurgulanan Kürtler acı dolu yaşantılarına karşı koyarcasına yöneldikleri ritmik ve eğlenceli dans müzikleriyle karşımıza çıkarlar. Bu dans müziklerinin enerjisi filmin bütününe hakimdir. Filmde Kürtlerin yaşama sevinci, bunun karşısında maruz bırakıldıkları yokluk ve acı arasındaki çelişki olabildiğince vurgulanır. Böylece Sarhoş Atlar Zamanı’ndaki durgun anlatım dili burada yerini tempolu ve heyecanlı bir anlatıma bırakır. Diğer iki filminde yöresinde çocukların gözünden yaklaşan yönetmen bu filmde büyüklerin dünyasına konuk eder bizi ve toplumunun kısılmaya çalışılan sesini müzikten yola çıkararak yeniden yükseltmeye ve duyurmaya çalışır. Ama tabi bu filmde de çocuklar masumiyetin simgesi ve savaş kurbanları olarak karşımıza çıkarlar. Filmin kahramanları yolculukları sırasında dağ başında bir öğretmen ve ders verdiği 8-10 yaşlarındaki öğrencileriyle karşılaşırlar. Bu tuhaf derste bir yandan öğretmen Kürtlere ölüm saçmış uçakları anlatırken diğer yandan üstlerinden Saddam uçakları geçer. Sınırın öte tarafında kalan eski karısı Hanare’yi görmeye giden baba Mirza, öğretmene yolu sorar ama cevap alabilmek için dersin bitmesinin beklemek zorundadır. Dersten sonra beraberce gittikleri kamp köylerinin bombalanmasıyla ana ve babalarını kaybeden çocuklar için oluşturulmuştur. Kampta üç öğretmen çocukların her şeyiyle ilgilenmektedirler. Buradaki öğretmenler ile Bahman Ghobadi’nin başrolünde oynadığı Samira Makhmalbaf’ın yine İran Kürdistan’ında çektiği karatahta (Takhte Siah, 2000) filminde sırtlarında karatahtalarıyla diyar diyar dolaşıp çocuklara, büyüklere okuma yazma öğreten öğretmenler aynı fedakarlığı temsil ederler. Aynı Kaplumbağalar da Uçar filminde savaş haberini alan çocukların, köye hakim tepeye siper yapmaları sırasında, Satellite’ın tartıştığı, bu tepeye sıralarla sınıf yapmış öğretmen gibi… Burada “okulunu” korumak için beyaz bayrak çeken öğretmene Satellite “Matematiği yeterince öğrendiler, şimdi de savaşmayı öğrenmeliler” diyerek içinde bulundukları koşullarda yaşamanın, hayatta kalmanın öncelik oluşturduğunu hatırlatır. Nitekim mayın tarlasına giren küçük Riga’yı kurtarmak için “okulu çiğneyerek” oradan uzaklaşmaları da bu gerçeği pekiştirir.

Sınır olgusu ise Ghobadi’nin üç filmine de konu olur. Yönetmenin sınır hakkında söyledikleri ise o yörede doğup büyümüş ve İran Kürdistanı’nı uluslar arası platforma ilk taşıyan yönetmen olarak, bütün savaşların sebebi olarak sınırları gördüğünün apaçık delilidir. “Sınırlardan konu açıldığında söyleyebilirim ki konu sadece Kürtler değil, tüm insanlar. İran ve Irak Kürtlerinin arasındaki sınır sadece bir örnek. Sınırı gösteriyorum ki gerçekten çok saçma sapan bir şey olduğu görülsün. Bence dünyada tüm savaşların nedeni sınırlardır. Sınırları ikiye ayırabiliriz: Fiziksel ve manevi sınırlar. Manevi sınırlar, dinler arasındaki sınırlardır örneğin: Hristiyanlık ya da Müslümanlık, Şiilik yada Sünnilik… Bunlar hep baskıyla kabul ettirilmiş. Bizim topraklarımızı o kadar kutsallaştırıyor ki öbür tarafa bir adım atsan, daha önce İran-Irak savaşında olduğu gibi bir sekiz sene daha savaşabilirsin. Ama ABD’de sınır yok. Eğer sınır iyi bir şey olsaydı, Amerika kendini parça parça yapar, sınırlara bölerdi; ama gelip Sovyetleri on parçaya ayırdı. Bu on tane sınır belki ilerde on tane savaş demek; böylece silah sanayi ürünlerini on savaşta, on ülkeye satabilirsin.” Anavatanda Şarkılar’ın sonunda Hanare’nin yaşadığı kampa gelen Mirza!nın sesini takip edip bulduğu Hanare kimyasal saldırıda sesini kaybetmiş, boğuk boğuk konuşmaktadır. Mirza’ya Hanare olduğunu söylemez ve yüzünü de dönemez, yalnız kızını İran tarafına götürmesi için Mirza’ya verir. Film, Mirza’nın sırtında Hanare’nin çocuğuyla sınırı simgeleyen tel örgüleri aşmasıyla sona erer. İran sinemasındaki çocuk karakter yine ümidin simgesi olarak karşımıza çıkar. Sınırın öte yanında katliamlardan uzakta yaşamını sürdürecek Hanare’nin kızı Kürt halkının geleceğini kuracak ve sesini, müziğini yaşatacaktır.

Kaplumbağalar da Uçar’da Agrin’i Kürdistan’ın simgesi haline getiren Bahman Ghobadi, Anavatandan Şarkılar’da Türkçede nar anlamına gelen Henare isimli Kürt kadınıyla Kürdistan’ın durumunu anlatır ve şöyle der: “bir meyveyle simgelemek istersem Kürdistan’ı, narı gösteririm. İçinde kan var ve tane tane. Bazen birbirlerinden ayrı, bazen hepsi bir noktaya odaklanmış. Henare’yi bir kadın ismi olarak kullanıyoruz. Henare kimyasal bombalara maruz kalmış Kürdistan’dır. Sesini kaybetmiş ve kendisini tanıtamamış Kürdistan.” Kaplumbağalar da Uçar’da ise Ghobadi, tecavüze uğramış. Mayınlar ve bombalarla döşenmiş, için için kanayan, kapana kısılmış bir Kürdistan’ı anlatıyor. Öyle bir Kürdistan ki çocukların oyunları mayın toplamak, oyuncakları ise gaz maskesi. Birbirlerine hediye olarak da Saddam’ın heykelinin kolunu veriyorlar. Savaş üzerinden devam eden bir hayatta kurulan pazardan satın aldıkları şey ise 2. el silah ve kurşundan kolye…

Bahman Ghobadi’nin çekimlere başladığında elinde senaryonun yüzde yirmisinin olduğunu söylediği filmi neredeyse bir doğaçlama. Çekim sırasında yaşadıkları ise filmin ayrı bir ilham kaynağı ve tabi senaryonun tamamlayıcı kesimleri… Bu da filmin, çıplak ayaklı çocuklarıyla ve yağmur çamur görüntüleriyle ne kadar gerçekçi olduğunun ayrı bir kanıtı… Ayrıca oyuncuların orada yaşayan çocuklar olması yaşadıklarının üzerinde bıraktığı izleri nasıl dönüştürebildiklerinin ayrı bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Saddam sonrası Irak’ta çekilen ilk film olan Kaplumbağalar da Uçar yanı başımızda yaşanıp biten bir savaşı göre göre yabancılaştığımız görüntüleri, o bölgede büyümüş sağ duyulu bir yönetmenin ve olayın gerçek kahramanlarının, mayın tarlasında günlük yaşamlarını sürdürmek zorunda olan çocukların gözünden seyriyle aktarıyor ve soruyor: “ Irak’ta asıl kimler savaştı? Başrollerde oynayan Amerika ve Saddam mı yoksa kendilerine biçilmiş hayatlarla savaşan çocuklar mı?”

20 Aralık 2009 Pazar

Adam Olmak




Sandro Cenoura: Have you lost your mind? You are just a kid!

Delivery Boy:Listen man, i smoke, i snort.I've begging on the street since i was just a baby. I've cleaned windshields at stop lights.I've polished shoes,i've robbed, i've killed.I ain't no kid, no way. I'm a real man.


Tanrıkent*'te öldürmek veya öldürülmek rutin bir olay.Üzerinde çokca durulucak bir konu değil öldürmek. Yaşamak için öldürmelisin ki sıra sana daha geç gelsin.Fakat herkes genç ölür Tanrıkent'te.Sırayı ne kadar savarsan sav genç ölürsün.Tanrıkent'te dibe vurmak da en tepeye çıkmak da anlık olaylardır.Herşey hızlı yaşanır ve tüketilir.Devlet,polis yönetmez Tanrıkenti tamamen çetelerin kontrolündedir.Sao Paulo'nun içinde adında Tanrı geçen fakat herkese uzak kimselerin yanaşamadığı bir varoş mahallesi.Eli kalem tutanların değil silah tutanların kentidir.Ve Tanrıkent'te en tepede olduğunda ilk yapıcağın şey düşman listesi oluşturmaktır. Okuma,yazma bilmek bunun için önemlidir Tanrıkent'te.

dipnot:Tanrıkent Cida de Deus filminin dilimize çevrilmiş adıdır.

19 Kasım 2009 Perşembe

Lilja 4-ever


Gencecik, 40 yaşında İsveçli bir adam Lukas Moodysson. 40 yıla bir çok dönüm noktası sığdırmış bir adam. Daha genç yaşlarında şair olup şiir kitapları yayınladıktan sonra, film çekmeye başlamış. Bu dönüm noktasından sonra ise "Lilja 4-ever" ile bir dönüşüm daha yaşamış, yönetmenin bu üçüncü filmi ve ilk iki neşeli, umut dolu filminden sonra bu zalim, dürüst, çırılçıplak ve kanata kanata her şeyi apaçık sergileyen filmi çekmiş.

"Eski bir sovyet ülkesi"nde başlıyor hikaye, nerede olduğunu bilmiyoruz. Merak edip araştırırsak eğer, filmin Estonya'da çekildiğini öğreniyoruz. Yıkılmış, terkedilmiş, yaşlanmış, bir ayağı çukurda binaları ve yozlaşmış, çökmüş hayatları iç acıtıyor. Lilja 16 yaşında, genç, yüzündeki duruluktan tüm saflığını, temizliğini, masum çocukluğunu, aynı zamanda ise bu kahır dolu evinde yaşlılığını görmek mümkün. Hayalleri var Lilja'nın, annesinin erkek arkadaşı annesi gibi onu da götürecek Amerika'ya. Orada hayatı kurtulacak. Bu yapacak hiç bir şey olmayan, fakirlikten, sefaletten ağlayan şehirden kurtulacak.

Hayallerinin peşinden koşan insanları suçlamak ne kadar mübah? Sevgilisi ile kaçıp, "sadece sen ve ben" hayatı yaşamak isteyen, 16 yaşındaki kızını tüm bu çamurun içinde umarsızca tek başına terketmeyi göze alan anneyi suçlamak ne kadar mümkün? Hayalinin peşinden koşmak istiyor, bütün bu kiri arkasında bırakmak istiyor, hiç bir zaman istemediği kızını bile. Öyle mutlu olacağına inanıyor, suçlamalı mıyız? Küfürler edebilirsin, lanetler okuyabilirsin belki böyle bir anneye. Mevcut hayatını o mu seçti diye sorgulamadan. Mutlu olmak onun hakkı mı diye sorgulamadan. Sorgulamazsın çünkü o bir anne. Hiç bir anne yapmaz bunu dersin, her annenin sorumlulukları var dersin. O istedi mi acaba o sorumlulukları? Masum ama hiç istenmeyen kızı Lilja gibi belki de onun da umutları var. Son sarılışta hıçkırıklara boğuluşu belki bir nebze içini ferahlatır. Biraz vicdanı varmış aslında dersin. Yine de sana kalmış o anneyi istediğin gibi yargılamak.

Şehrin çamuru her zaman kirletir. Şehir neresi? Şehir hayatın. Yaşadığın yer, yaşadığın şehir senin hayatın. Bu yüzden taşınmıyor mu insanlar başka şehirlere? Lilja niye kaçmak istiyor bu şehirden, bu harabeden? Bulduğu her dala niye tutunuyor, herkese her şeye niye güveniyor? Her kişinin hayalleri ve o hayallerin peşinden gerekirse sürünmek ama gitmek her kişinin yaşam ümidi, başka hiç bir şey değil. Hayallerin peşinden gidilir. Her şeyi geride bırakmak pahasına. Mevcut sahip olduklarınla yetinmelisin derler, gitme, elindekileri de kaybedersin derler. Değmez, riske girmeye değmez derler. Değmez mi gerçekten? Belki değer, belki değmez. Ama hiç bir zaman yetmez. İnsan doyumsuzdur, ezelden beri öyledir ve ebediyete kadar da öyle kalacaktır. Her zaman hayalleri vardır. O hayallere sahip olursa da, başka hayaller edinir kendine. Her bir adımda bir önceki adımı geride bırakır, bıraktığı ayak izinde harcayıp geçtiği onlarca ruh can çekişirken. O ruhlar tükenmez, her zaman harcanacak, ve çok derinden ve gerilerden iniltileri duyulsa bile, ayakkabı izinin kıvrımlarında sıkışıp kalacaktır o ruhlar.


Natasha'nın hayatı özenilecek cinsten belki. Bazen öyle ya da bazen değil. Onun değer yargıları farklı. Eleştirsen de, kızsan, küfür de etsen satabilir o ruhunu kolaylıkla. Bir tuvaletin pis fayanslarına dayar ellerini gerekirse ve kazandığı o pis fayansta bıraktıklarını unutturur. Acıyarak bakarsın onun gözlerine. Onun geride bıraktığı bir el izidir buharda ama o istediği elbiseyi alır. Sevgilisi de vardır, özendiği şeyi giyebilecek ve alacak parası da. O bu harabe şehrin kaymaklı tarafında yaşayabilmeyi başarabilir bir şekilde. Ayakları hala o cıvık cıvık çamura basıyor olsa da. Sense hissedersin ki o çamur bataklıktır, seni nereye tutunsan da bitmez tükenmez kuvvetiyle boğarcasına kendine çeken. İsyan ettiğin kadar merak da edersin o tatlı kremayı. Nasıl diye sorarsın, nasıl orası, o kremaya kaşığını batırmak ve hatta açgözlülükle kaşıkta kalan tüm parçaları bile gözlerin kapalı doyumla yalamak, nasıl dersin.

Hayal edersin, merak ettiğin gibi. Merak hayali uyandırır, hayalin seni çeker tatlı uyku gibi. Rüyaya dalmak istersin, el yordamıyla sandalyeler kurduğun çocuk çadırının içinde. İçine girdiğinde, kendini tabutta hissettirip bir an korkutsa bile seni o senin çadırın, bir gün öyle derin bir arzuyla özlersin ki onu. Çıktığında üşüyeceğini, parmaklarından kanın çekileceğini, yalnızlığın ve ölümün tüylerini ürperteceğini bilirsin ve sığınırsın çocuk çadırına, tabut gibi olsa da. Ama artık bir gün dar gelir sana o tabut, makyajınla ve göbeğinin üstünde kavuşturulmuş ama ruhsuz yatan vücuduna bir yeter demek istersin. Kaldırırsın çadırının eteğini, ufukta kaybolan bir ova bekler seni. Pencereleri kırık olmayan binalarıyla, sokaklarında serseri yangınları olmayan ve küflenmemiş potalarında basketbol oynayan sokağın çocukları olan, sadece sokak çocukları olmayan.

Çadırından çıktığın gündür yaşama yeniden bel bağladığın. Çadırında neleri bıraktığını unutursun. Volodya kalır geride, ergenlik öncesi duru aşkıyla seni seven. İşte bu şehirdir senin hayatın olması gereken, bu şehri, bu ovayı seçersin kendine hayat diye. Çadırından olabildiğince uzağa koşmaya başlarsın. Volodya'nın basket topunun sesleri ulaşamaz sana artık. Tertemizdir hayatın, gökyüzün bulutsuz, mutfağın bulaşıksız, yastık kılıfın lekesiz, sözlerin tereddütsüz, insancıkların yargısız, bakışların cesur, dudakların tebessümlü, fayansların tertemiz, kariyerin yıldızlı, bahtın şanlı, adın namlı. Heyecanından durmak istemezsin, daha çok koşarsın, daha hızlı, bacakların yana yana, damarlarındaki kan derini kavura kavura, daha hızlı, en hızlı koşarsın. Kaçabildiğin kadar ve yeni şehrini yaratabildiğin kadar koşarsın. Açarsın ellerini iki yana ki vücudunun her yerine dokunsun bu rüzgar. Ayakkabıların parçalanana kadar koşarsın, kolaydır bu şehirde yenilerini almak, üstün başın yırtılsın, ucuzdur yenisini almak, daha güzellerini, daha parlaklarını almak mümkündür orda. Kolların iki yana açık koşarsın, başını arkaya atıp, gözlerini kapatıp, tebessümlerin en büyüğünü yüzüne iliştirip. Gözünü kapattığın anda, ayağın bir taşa takılır birden. Birden düşersin, Lilja'nın annesinin onu terkedip gittiği gün, arabanın peşinden koşarken düştüğü çamur birikintisidir o. Yüzü koyun kapaklanırsın oraya birden. Korkarsın belki, yenilerini alabilirim ama ya bu çamur lekesi çıkmazsa?


Sonra farkedersin ki, o şehrin muazzamlıklarının bir kısmını aslında sen yaratmışsın. Üzülür müsün? Hayır. Sahip olduğun ve hayatın olan şey, yaşadığın şehir olduğu kadar, o şehir de senin yarattığın şehirdir aynı zamanda. Sen ne yarattıysan onu yaşamışsındır ve gerçek olan odur. Ne yaratırsan onu yaşarsın, bununla mutlu olmak da bir erdemdir. Yaratabilmek ve o yaratabildiğini yaşamak en tatminkar erdemdir.

Hayır, bıraktıkların üzülmeye değmez. Ya çadırda kalsaydım desen de koştun ya o çukura kadar, o çukura kadar koşarken aldığın nefesi o tabutta alamazsın. Şimdi nasıl bir arzuyla yanarsın, çadırımda olsaydım ya şimdi ben diye, huzur içinde yatsaydım orda, içeri soğuk girmeden, dışarda ne var diye endişe etmeden, Volodya yanımda bana hayranlıkla bakarken. Ama dışına çıkmadan bilemezdin o çadırın içini, iyi ki çıktın. O çadırı da kurarsın yeniden, Volodya da bulur seni. Volodya'nın hayali gibi, içinde her şeyi yapabildiğiniz, belki bilgisayar oyunları oynayabileceğiniz, güleceğiniz, eğleneceğiniz, üşemeyeceğiniz, sizi mutlu eden her şeyi yapabileceğiniz, hatta isterseniz sabahtan akşama kadar basketbol oynayabileceğiniz bir yerde buluşursunuz tekrar. İyi ki koştun o çukura kadar, Lale Müldür'e selam olsun, "Masumiyet kaybedilen değil, kazanılan bir şeydir!" Volodya üzülmez artık, o da mutlu öyle koşabildiğin için. Çadırda ya da basket potasının orda bekler o seni.

Şefkati can suyu gibi vermek lazım her tohumun köküne Volodya gibi, yeniden doğuşunda aldığı her nefesi ciğerlerini yakana kadar derine çeksin diye.

13 Kasım 2009 Cuma

Uzak


Biraz eskilerde kaldı ama Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filmi, belki de insanın her yaşında, her döneminde tekrar izlemesi, dönüp dönüp tekrar bakması gereken bir film. Bir kez izlendiğinde bunalım filmi olduğunu düşündüren belki, ama sonra izlendiğinde insana umutlar verebilen, hangi yaş, hangi dönem, hangi mevsim, haftanın hangi günü izlendiği önemli bir etken olan bir film.

Yusuf rolünde, Nuri Bilge Ceylan'ın kuzeni Emin Toprak, 2003 Cannes Film Festivali'nde törenden sadece birkaç ay önce bir trafik kazasında hayatını kaybettiği için göremedi en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldüğünü. Yusuf'un trajedisi bir anlamda Emin Toprak'ın hayatına da mı yansıdı bilinmez. Nuri Bilge Ceylan ise Cannes Juri Büyük Ödülü'nü kendi elleriyle aldı Uzak ile ve daha bir çok ödül layık görüldü bu filme. Ödüller mi kriterdir bir filme tartışılır. Bir filmin ödülü, herkes için ona ne layık görüyorsa odur aslında ve az önce söylediğim gibi günün her saatinde bile bambaşka ödüller verebilir bir kişi bu filme. Daha birkaç hafta önce Nuri Bilge Ceylan, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Yine dediğim gibi, ödüller sizin için ne kadar önemlidir bilmem ama Nuri Bilge Ceylan twitter sayfasında "Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülümutluluğu" dediğine göre buna sevinmiş olmalı.

Mahmut ve Yusuf. Kendi dünyalarını başkalarınınkine açmaya ya da bazen kapamaya çalışan, bazen uzak duran, bazen de yakın durmayı beceremeyen iki kişi. İzlediğimiz iki dünya, iç içe geçen ama bir türlü birbirine uymayan, ama aslında zaten başka hiç bir dünyaya uyamayan iki dünya. Başkalarına karışmak istemediklerinde ister istemez birileriyle karşılaşan ve çatışan, karışmak istediklerinde bir türlü ne kendilerini ne başkalarını kendilerine uyduramayan, savaşan, uğraşan, ya da kaçan, saklanan, gizlenen insanlar.

İstanbul, Cihangir, Kazancı, Fındıklı, İstiklal. Cihangir'in kalabalık, içe içe girip birbirinden gizlenen ama kaçamak bakışlarla denizi gözleyen evleri bu film için seçilmiş kusursuz ortamı oluşturuyorlar. Bunu en iyi Nuri Bilge Ceylan hissetmiş ve bilmiş olsa gerek, ne de olsa filmin çekildiği Mahmut'un mahremi rolüne bürünen ev Nuri Bilge Ceylan Cihangir'deki kendi evi.
Figüran hissi veren diğer karakterler. Kısacık sahnelerinde dünyalarını neredeyse tümüyle görebilmemiz mümkün aslında. Hepsinin sınırları arkasında gizlenişlerini, hepsinin apayrı bir dünya oluşunu ve diğer dünyalara korkarak girip sonra hemen ortadan kayboluşlarını Ceylan'ın ustalığına vermek lazım. Bu karakterlere figüran demek oldukça güç.
Yusuf'un Mahmut'un evine misafir olarak girişi, Mahmut'un mahremiyetine adım atışı çatışmaları başlatan nokta oluyor. Ama ikisi için de bu çatışma hayatlarının ilk ve yegane çatışmaları değil. Halihazırda mevcut çatışmalarına birtanesi daha ekleniyor sadece ve biz buradan itibaren konuk oluyoruz. Mevcut çatışmalarını hissetmemek de mümkün değil, onları da öğreniyoruz zamanla.


Belki birisi mahremiyetini umursamıyor ve herkesi almak istiyor dünyasına ve diğeri tüm kapılarını kapatıyor, saklanıyor, çöküyor karanlık bir köşesine evinin ki pencerelerinden kimse görmesin onun orada olduğunu. Her zaman saklanıyoruz. Dost canlısı ve herkesle iyi anlaşıyor gibi görünmeye çalışsak da saklanıyoruz. Her zaman da başkalarını istiyoruz. Ne kadar gizlensek ve çitler çeksek de mahremiyetimizin etrafına, çok istiyoruz aslında birileri gelip atlasın o çitlerin üstünden diye. Dikenli teller çekiyoruz belki ama bir yerlerinde bir kusur, bir boşluk bırakıyoruz ve sonra bekliyoruz, birisi gelsin oradan girsin diye. Belki de bilerek yapıyoruz bunu. Çitler gizlesin ki, o buldukları boşluktan görebildikleri daha fazla merak uyandırsın istiyoruz.

Yusuf oluyoruz bazen. İstiyoruz ki, birbirine karışsın dünyalarımız başkalarınınkiyle. Peşinden koşuyoruz sokakta gördüğümüz her insanın. Her bir bakıştan, her bir tebessümden medet umuyoruz, alevleniyor içimizde o köprü aşkı. Göz göze aşklar yaşıyoruz. Biz yaşıyoruz, başkaları yaşamasa da o bakışlardaki aşkı, biz yaşıyoruz. Hor görülüyoruz. Başkaları görmese de içimizdeki bembeyaz bulutları, görüyorlar sanıyoruz. Dışardan nasıl göründüğümüzü bilmiyoruz, olduğumuz gibi sanıyoruz. Görebiliyorlarsa niye gelmiyorlar diye ağlıyoruz. Kendimizi uyduramıyoruz kimse'ye, kimse ise bizi bir türlü sevmiyor, kimse kendi dünyasında kalıyor hep, bizim dünyamıza ya hiç gelmiyor ya gelmekten korkuyor ya da çoktan başkasının dünyasına karıştırmış oluyor dünyasını. O kimse'den kaçmak istiyoruz sonra. Ufukta arıyoruz ümidimizi, kaçıp gitmek istiyoruz. Hayallerimize sığınıyoruz, ufak ya da büyük. Gidildiğinde dönülmeyecek yerler istiyoruz ya da döndüğümüzde her şeyi değiştirecek yerlere gitmek istiyoruz. Korkuyoruz, çünkü biliyoruz aslında ne gitmek, ne döndüğünde bulacağımız dünya yine de bizi hiç kimseye karıştıramayacak. Apaçık durduğumuz zamanlara üzülüyoruz çünkü ne zaman Mahmut'a ya da sokakta gördüğümüz birisine sarılmak istesek, kucaklamaya çalışsak, onlardan tokat yiyoruz. Kollarımız açık kalıveriyoruz sonra, yine kendi dünyamızda yalnız. Böyle böyle yaralar artıyor içimizde, gözlerimiz buğulanıyor. Uymaya çalışıyoruz sonra, kendimizi değiştirmeye çalışıyoruz, onlar olmaya çalışıyoruz ki belki o zaman bizi alırlar dünyalarına. Ancak bu da mümkün olmuyor,
kendimizden kaçamıyoruz.


Mahmut oluyoruz sonra. Pes ediyoruz. Kendimize bir dünya kuruyoruz. Ne şevkleri şevk olarak kalmış, ne aşkları aşk, ne üzüntüleri üzüntü. Her şeyden kaçıyoruz. Mahremiyet diyoruz, budur mühim olan. Kendi mahremiyetimizde kurduğumuz dünya bizim için hayattaki tek kıymetli varlıktır ve oraya kimse girmemelidir. Sinirleniyoruz birisi oraya adım atmaya çalıştığında. Öfkeleniyoruz, kuduruyoruz, kıskanıyoruz. Ama bir şeyler kavruluyor sanki içimizde, onu çözemiyoruz bir türlü, nedir eksik bu mahremiyette. Bu benimse, benimle tam değil mi zaten, niye eksik sanki bir şeyler, bilmiyoruz. Geride bırakıveriyoruz her şeyi kolayca. Eşi, sevgiliyi, arkadaşları, hayalleri, düşleri, hedefleri, hepsi birer "ruh konuşması" olarak kalıyor geride. Sanıyoruz ki artık hayat budur. Bu bulduklarımız, aslında bunlardı istediklerimiz eskiden beri. Bunların hayalini kurardık, yorulmuştuk ya hani o bütün kalabalıktan. Yıllar süren işkenceden yorulmuştuk, şimdi asıl istediğimiz hayalimize dönüyoruz. Sahte aşklar yaşıyoruz, kupkuru tatsız sevişmeler. Hayalimizde yaşadığımızı sanıyoruz. Hayallerimizin peşinden koştuğumuzu sanıyoruz, ta ki asıl gerçek hayallerimizi terkettiğimizi, hayal sandıklarımızın safsatadan ibaret olduklarını farkedene kadar, olmak istediğimiz kişiden bizi çok uzaklaştırdığını farkedene kadar. Farkettiğimiz, bırakılan eşin başkasıyla mutluluğu, arkadaşların bambaşka dünyaları ve devam eden aşkları, hedeflerimizden sapıp küfrettiğimiz maddelerin müptelası oluşumuz, eskiden kime hakaret ettiysek şimdi onlara dönüşmüşlüğümüz, yorulmuşluk, yavanlık, kupkuru, soğuk, damakta sevimsiz bir tad hepsi elde ettiklerimizin. Pişman oluyoruz belki, içimiz burkuluyor. Koşmak istiyoruz geri gitmek istiyoruz onca yolu. Yusuf'a sarılmak istiyoruz, hor görüşümüzden pişman oluyoruz ama bakıyoruz ki Yusuf gitmiş. Aşkı yaşadığımız eşe dönmek istiyoruz ki, o eş hiç dönmeyecek şekilde kaybolup gitmiş. Hatta sonra kuru tatsız sevişmeleri bile paylaştıklarımızın başka hayatlara kaçtığını öğreniyoruz. Elimizde yine sadece mahremiyetimiz, bir de Yusuf'un unuttuğu, önce hor gördüğümüz, şimdi ise şevkle içeceğimiz bir sigara kalmış.

Bakıyor kalıyoruz sonra kendimiz sandığımız şehrimize. Ordan bir ümit, bir vapur düdüğü, bir martı, yüzümüzü acıtarak ama şefkatle yalayacak bir rüzgar bekliyoruz. Bekliyoruz ki gelsin ve bize desin; tamam sen busun, bu senin dünyan ve sen böyle olmaya mahkumsun. Mahkumiyetten öte, sen aslında böyle mutlusun. Böyle olmalısın, pişman da olsan, böyle kalmalısın. Bazen biraz içimiz sızlıyor belki ince ince, yavaştan kırmızalaşan taze yara gibi. Ama ne olursa olsun, uzak duruyoruz. Herkese her şeye, gelmek isteyenlere ve gidenlere, ve gitmek istediklerimize bile uzak duruyoruz. Kendimizi böyle koruyoruz. Mahremiyet namusumuz, yalnızlıksa kederimiz. Pişmanlık mı, gelir geçer onlar yakarsın bir sigarayla küllenir gider.

Böyle dedi Ceylan, en azından bana böyle dedi. Hissettim ki bugün çok Mahmut'um ya da çok Yusuf, bilmiyorum. Bildiğim tek şey vardır ki, uzak her yer bana.

KONUK YAZAR: Alper Kemal Koç

31 Aralık 2008 Çarşamba

Cidade de Deus : haylaz çocuklar


Brezilya diyince herkesin aklına iki şey gelir kuşkusuz : Futbol ve kahve. "Cidade de Deus" ise bu ülkeyi farklı bir konudan ele alıyor.Konusu genel bir bakış açısıyla; Brezilya'da suç oranının ne kadar yüksek ve ortalama suç işleme yaşının da bir o kadar düşük olması.Velet diye nitelendireceğimiz çocuklar gözünü kırpmadan silahla adam vuruyorlar ya da uyuşturucuyla uğraşan büyüklerinin ayak işlerini yapıyorlar.Bir de bu çocuklar 18-20 yaşlarına geldiği zaman düşünün artık...Ama filmi esas olarak farklı kılan şey , olayların anlatılma biçimi .En başta izlerken "Aaa bu sahne zaten yok muydu ! " diyebilirsiniz ama izledikçe bunun bir anlatma stili olduğunu farkediyoruz.Yani demek istediğim şu ; bir olaydaki karakterlerin olay yerine gelişlerini ayrı ayrı anlatıyor.Film en başta biraz sıkıcı gelse de sonradan olayların akışı ve Li'l Zé karakterinin dengesiz suç eğilimleri sayesinde oldukça sürükleyici hal alıyor.Brezilya yapımı olan film Portekizce seslendirilmiş.2002 yılında 4 oskara aday gösterilmiş.Film oskar alamasa da "ABC Trophy","BAFTA Film Awards","Black Reel" gibi film festivallerinden toplamda 49 ödüle layık görülmüştür.

Yönetmen : Fernando Meirelles

29 Aralık 2008 Pazartesi

Equilibrium : Artık "İsyan" etmenin zamanı geldi . . .


Equilibrium Türkçe'de eşitlik,adalet anlamına gelse de ; film "İsyan" olarak Türkçe'ye çevrilmiş.Film ; bilim kurgu -aksiyon karışımı.Kostümler ve aksiyon sahneleri "Matrix" 'i , bunun yanında kurgu ve zaman açısından da Tom Cruise 'un rol aldığı "Minority Report" (Azınlık Raporu) filmini anımsatmaktadır.Kuralların ve yasaların acımasız olduğu,yasaklı bir dünya konu alınmaktadır.Görsel olarak mükemmel bir film

Yönetmen : Kurt Wimmer
Oyuncular :
Cristian Bale (Batman:Darkknight, 3.10 to Yuma,The Prestige ) ,William Fichtner , Taye Diggs
-----------------------------
John Preston: There's no war. No murder.
Partridge: What is it you think we do?
John Preston: No. You've been with me, you've seen how it can be - the jealousy, rage.
Partridge: A heavy cost. I pay it gladly.
-----------------------------
Mary: You can't do this! You cannot do this!
John Preston: Tetragrammaton. There's nothing we can't do.
-----------------------------
Robbie Preston: Looking for something. If I were you I'd be more careful in future.
John Preston: How long?
Robbie Preston: Since mom
John Preston: And Lisa
Robbie Preston: Of course
John Preston: How did you know?
Robbie Preston: You forget. It's my job to know what you're thinking.
John Preston: And you know what I'm gonna do now.

23 Aralık 2008 Salı

Güneşli Pazartesiler...

Orijinal adı : Lunes al sol,Los , türkçesi Güneşli Pazartesiler.

Bir kişinin hayatını değil binlerce kişinin hayatını anlatan bir film. Hayatı seven ya da hayattan bıkmış veya her şeye rağmen tutunmaya çalışan insanların filmi.
İspanyanın fakir bi semtinde geçen, genellikle barda konuşmalar halinde seyreden, akıcı güzel bir film. Başrolde No Country for Old Men filminden oscar kazanan Javier Bardem var. No Country'deki oyunculuğunu beğenmişseniz bu filmde kendisine ayrı bi hayranlık besleyeceğinizi düşünüyorum. Zaten bu film ile bir çok ödüle aday-layık gösterilmesi de bunun açıkca ispatı..
Yönetmenliğini Fernando León de Aranoa yaparken oyuncular arasında Javier Bardem, Luis Tosar, José Ángel Egido var. Filmin dili ispanyolca, IMDB puanı da 7.7/10..

21 Aralık 2008 Pazar

Road to Perdition : çocuk merakı..

Bu filmin arka kapağındaki "Godfather' dan sonra en iyi mafya filmi" yazısını okuduktan sonra izlemeye karar verdim. En iyi hangisiydi, ikincisi neydi tartışmak istemiyorum şimdi, ama güzel bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Babasının ne iş yaptığını merak eden bir çocuğun merakı yüzünden meydana gelen olayları konu ediyor film.
Filmin yönetmeni American Beauty' nin de yönetmeni olan Sam Mendes ; oyuncu kadrosunda ise gişe garantili ve 2 oscar sahibi Tom Hanks, Tyler Hoechlin, Paul Newman ve son James Bond Daniel Craig var.
---------------
Michael Sullivan: He murdered Annie and Peter!
John Rooney: There are only murderers in this room! Michael! Open your eyes! This is the life we chose, the life we lead. And there is only one guarantee: none of us will see heaven.
Michael Sullivan: Michael could.
John Rooney: Then do everything that you can to see that that happens.
---------------
Michael Sullivan: I'd like to work for you.
Frank Nitti: [Chuckles] Well... that's very interesting.
Michael Sullivan: And in return, I'd like you to turn a blind eye to... what I have to do.
Frank Nitti: And what is that?
Michael Sullivan: Kill the man who murdered my family.
-------------
Jack Kelly: Think, Mike. Don't be stupid. I'm just the messenger.
Michael Sullivan: [lowers his gun] Then give Mr. Rooney a message for me.
Jack Kelly: What is it? [Sullivan shoots him]