Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Suriye'de yaşanan savaşın doğurduğu sorunların başında gelen göçmenliğin, 5 farklı karakterin perspektifiyle tek bir göç olayı üzerinden anlatıldığı I Was a Stranger filmi için şimdiden 2026 yılında vizyona giren iyi filmlerden biri diyebiliriz. Daha önce 2024 yılında İstanbul Film Festivali'nde Strangers' Case ismiyle gösterilen ve bir kısmının İzmir'de çekildiği bu filmin bu seferki ismi, her ne kadar açılışta gösterdiği William Shakespeare şiirine bağlansa da ismin asıl doğuş yeri İncil. Bunun için filmin dağıtımcısına bakmak yeterli; Angel Studios.

Brandt Andersen’in yazıp yönettiği I Was a Stranger, göçmenlik meselesini politik sloganların, haber başlıklarının ve istatistiklerin ötesine taşıyarak, bu deneyimi yaşayan insanların gözünden anlatmayı amaçlıyor. Ancak bunu tek bir karakter üzerinden değil, beş farklı karakterin parçalanmış hikayeleri aracılığıyla yapıyor. Bu tercih, yalnızca anlatısal bir teknik değil, filmin temel felsefesini oluşturan da bir yaklaşım. Göçe iten sebeplerden bağlayıp, göç istikametine varan/varamayan insanlardan devam edip, kıyının karşısında onları karşılayanlara kadar tüm süreci, her biri sürecin aktörünün gözünden izletiyor. 

Film, bir hastanede çalışan Suriyeli doktor Amira’nın (Yasmine Al Massri) hayatından bir kesitle başlıyor. Bu sahne, yüzeyde sıradan görünüyor. Ancak kısa süre içinde bu sıradanlığın bir yanılsama olduğu anlaşılıyor. Amira bir doktor olarak, taraf ayrımı yapmaksızın hayat kurtarmaya çalışırken, bir gece ailesinin evi bombalanıyor. Amira ve kızı hayatta kalıyor, ancak artık ait oldukları bir yer yoktur.

Bu noktadan sonra film, Amira’nın hikayesini doğrusal bir şekilde anlatmak yerine, her biri kendi yükünü taşıyan farklı karakterlerin bakış açılarına yöneliyor. Esad rejimine bağlı bir asker olan Mustafa (Yahya Mahayni), yaptığı görev ile vicdanı arasında sıkışıyor. İnsan kaçakçısı Marwan (Omar Sy), mültecilerin çaresizliğinden para kazanırken hasta oğluna daha iyi bir hayat sunma hayali kuruyor. Şair Fathi (Ziad Bakri), ailesini güvenliğe götürmeye çalışan bir baba olarak sorumluluğun ağırlığını taşıyor. Yunan sahil güvenlik kaptanı Stavros (Constantine Markoulakis) ise her gün hayat kurtarırken, kurtaramadığı insanların yükünü taşıyor.

Bu karakterlerin hikayeleri kesişiyor. Ancak onları birleştiren ortak bir gerçek vardır: hepsi bir sınırın üzerinde. Bu sınır, bazen coğrafi, bazen ahlaki, bazen ise psikolojik.


Karakterlere bakacak olursak; Amira, filmi açan ve kapayan karakter olarak göçün en görünür yüzünü temsil ediyor. Ailesini, kimliğini, mesleğini kaybetmiş ancak kızıyla hayatta kalmış bir insan. Onun hikayesi, göçmenliğin yalnızca fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda bir kimlik kaybı olduğunu gösteriyor. 

Mustafa karakteri, göçün daha az görülen bir boyutunu temsil ediyor. Bir Esad askeri olarak sistemin bir parçasıdır, ancak vicdanı bu sistemle çatışır. Mustafa’nın hikayesi, savaşın ve göçün sadece kurbanlar değil, aynı zamanda ahlaki çatışma yaşayan tanıklar yarattığını da gösteren ilk sunum oluyor.

Marwan karakteri, göçün ekonomik boyutunu temsil ediyor. Mültecilerin çaresizliğinden para kazanan bir insan kaçakçısı. Ancak aynı zamanda bir baba. Bu çelişki, göçün sadece insani değil, aynı zamanda ekonomik bir gerçeklik olduğunu gösteriyor. Marwan ne tamamen kötü ne de tamamen masumdur cümlesinin kurulması istense de benim için bu cümle çok masumane kalıyor. O da en nihayetinde başkalarının trajedisini kullanan olarak sistemin bir parçası.

Şair Fathi karakteri ise sadece kendisi için değil, ailesi için de kaçarak göçün kolektif boyutunu temsil ediyor. Bu durum, göçün bireysel bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu göstermek için önemli. Fathi’nin hikayesi, göçün kahramanlık değil, hayatta kalma meselesi olduğunu vurgulayan kısım.

Son olarak kurtarma gemisinin kaptanı Yunan Stavros, göçün dışındaki dünyayı temsil ediyor. Hayat kurtaran ve bunu büyük bir aşk ve fedakarlıkla yapan biri olarak izliyoruz.. Ancak kurtaramadığı insanlar, onun çabalarının yetersizliğini gösteriyor. Bu kısım filmin en yapay kesiti oluyor. Önceki 4 bölüm için Shakespeare uyarlaması ile söyleyecek olursak "ölmek ya da ölmemek, işte tüm mesele bu" iken filmin kısmındaki kaybediş vicdan oluyor. Belki de bir canın kaybından daha da vahimdir, bir vicdanın kayboluşu.

Filmin parçalı anlatısı, sadece teknik bir tercih değil,göç deneyiminin doğasını yansıtan bilinçli bir tercih olduğunu belirtmiştim. Çünkü göç, sürekliliği olan bir deneyim değil. Kopuşlardan oluşuyor. İnsan, evinden, geçmişinden, kimliğinden ve aidiyetinden koparılıyor. Filmdeki anlatı yapısı, bu kopuş hissini izleyiciye doğrudan yaşatmak için kullanılıyor. Bu yapı aynı zamanda tek bir hakikat olmadığını da gösteriyor. Göçler tek bir hikaye değildir. Her göçmen, bu deneyimi farklı bir şekilde yaşar. Bu çoklu bakış açısı, izleyicinin sadece göçmenlerle değil, göçün içinde yer alan herkesle empati kurmasını amaçlıyor.

I Was a Stranger, modern göçmen politikalarına doğrudan bir eleştiri sunuyor. Günümüzde göçmenler çoğunlukla politik söylemde birer istatistik olarak ele alınırken film bu yaklaşımı reddediyor ve göçmenleri bireyler olarak gösteriyor. Sınırların sadece coğrafi değil, ahlaki yapılar olduğunu gösteriyor. Aynı insan, bir ülkede doktor, başka bir ülkede yabancı, başka bir yerde ise kaçak olabiliyor. Bu durum, kimliğin sabit değil, politik olarak belirlenen bir kategori olduğunu ortaya koyuyor. Film aynı zamanda Batı dünyasının göç konusundaki çelişkili tutumunu da gösteriyor. 'Göçmenler kurtarılır, ancak kabul edilmez. Yardım edilir, ancak ait olmalarına izin verilmez.'


Gelelim yazının başında belirttiğim Angel Studios meselesine. Filmin Angel Studios tarafından dağıtılıyor olması, filmin en dikkat çekici yönlerinden biri. Çünkü bu stüdyo genellikle Amerika için muhafazakar ve dini temalı filmlerle tanınıyor. Özetle Trump seçmenlerinin politikalarını. Bu nedenle, göçmenlerin yaşadığı trajediyi bu kadar açık bir şekilde gösteren bir filmin bu stüdyo tarafından desteklenmesi önemli bir çelişki yaratıyor.

Ancak bu durum filmin ismini William Shakespeare üzerinden değil de, İncil üzerinden okuduğumuzda anlamlı geliyor. Çünkü film, dini bir metinden alınan başlığı, bir ahlaki sorgulamaya dönüştürüyor. 

Filmin adı, İncil’deki Matta 25:35 ayetinden geliyor: “Acıkmıştım bana yiyecek verdiniz. Susamıştım, bana içecek verdiniz. Yabancıydım ve beni içeri aldınız.” İsmin buradan geldiğini filmin genel temasına baktığımızda görüyoruz. Ayetin devamında 'Biz seni ne zaman doyurduk? Ne zaman görüp içeri aldık?" diye sorulunca İsa'dan gelen cevap Angel Studios'un siyasi çizgisinin dışında ama dini görüşünün içerisinde olan ve bu filmin de mesajını içeren kısım oluyor: "Bunu bir kardeşiniz için yaptığınızda, benim için de yapmış olursunuz."


I Was a Stranger, bir takım eksiklikler barındırsa da parçalı anlatımı sayesinde kendisini izlettiren ve sıkmayan bir film. IMDB'ye 9,1 puanla giriş yapmış olsa da ilerleyen zamanlarda bir düşme yaşayıp kendi konumuna erişecektir. Bunu şu sebeple belirtmek istiyorum, izleme nedeniniz puan beklentisi olmasın. İyi bir film izlemek, bu dünyada yaşananlardan bir şeyler izlemek için izleyin. Film 20 Şubat'ta Türkiye'de vizyona giriyor. 

2021 yılında hem Oscar'da hem de Golden Globe'ta En İyi Film ödülünü alan Nomadland filminin yönetmeni Chloe Zhao'nun yeni filmi Hamnet, bu sene de Golden Globe'ta ödülü aldı ve Oscar'ın güçlü adaylarından biri. Maggie O'Farrell'in kurgu romanından uyarlanan bu filmde, Shakespeare'in Hamlet oyununu yazmasının arkasındaki motivasyonu anlatılırken, bize özetle şunu veriyor: 'Büyük sanat eserleri, bir perinin ilhamından değil, bastırılamayan bir kayıptan, yaşanamayan bir yastan doğar.'


Filme geçmeden önce şunu tekrar belirtip açmakta fayda var. Anlatılan hikaye bir kurgu, yani Shakespeare'in gerçek hayatını yansıtmıyor. Uyarlandığı romanın yazarı olan Maggie O'Farrell'in, Shakespeare'in yaşadıklarını ve onu Hamlet oyununu yazmaya iten olayları, kendi kurgu dünyasıyla oluşturduklarını izliyoruz. Ancak hikayedekiler bütünüyle kurgu değil tabi ki, Shakespeare'in ikisi ikiz olmak üzere 3 çocuğu olduğu, bunların isimlerinin de filmdekiler gibi Hamnet, Judith ve Susanna olduğu biliniyor.

Hamnet, William (Paul Mescal) ile Agnes'in (Jessie Buckley) tanışmasıyla başlayan, ancak asıl ağırlığını aile olmanın kırılganlığı üzerine kuran bir film. Doğayla güçlü bir bağı olan, sezgileriyle hareket eden Agnes ile kelimelere ve hayallere tutunan William, kısa sürede evleniyor ve çocuk sahibi oluyor. İlk kızları Susanna’nın ardından dünyaya gelen ikizler, Judith ve Hamnet. 

Taşradaki hayatından sıkılan William, hayalindekileri gerçekleştirmek için ailesinden uzaklara, Londra'ya taşınıyor. Londra’daki tiyatro dünyasına yönelmesiyle ev içi hayat ile dış dünya arasındaki mesafe giderek de giderek artıyor. Agnes çocuklarla birlikte Stratford’da kalırken, aileyi asıl sarsan kırılma, ikizlerin hastalığıyla yaşanıyor. Zaten doğumunda sıkıntılar yaşanılan Judith hastalanıyor. Babalarının olmadığı yerde tüm sıkıntı ve stresi üzerinde taşıyan Agnes bir an olsun kızının başından ayrılmıyor. Ancak duruma Hamnet el atıyor ve bir gece sessizce ikiz kardeşi Judith'in yanına yatarak 'Ölüm meleği ikimizi ayırt edemeyecek ve senin yerine beni yanına alacak' diyip ölüm uykusuna dalıyor. Hamnet’in ölümü, filmin geri kalanını belirleyen sessiz bir boşluk yaratıyor. Oyunun sonunda da dediği gibi, "gerisi sessizlik".

Film, bu noktadan sonra olaylardan çok duygulara odaklanıyor. Agnes ve William aynı kaybı yaşasalar da yasları farklı biçimde oluyor: Agnes doğaya çekilirken, William yazıya ve sahneye yöneliyor. Yıllar sonra Agnes’in Londra’ya giderek Hamlet oyununu izlemesi, kişisel bir acının kamusal bir anlatıya dönüşmesine tanıklık ettiğimiz an oluyor. Bu kişisel acı, sanat ile kolektif bir anlatıya dönüşüyor. Bu noktada William Shakespeare'in o meşhur "to be or not to be. that is the question" sözünün bir yansımasını görüyoruz. Bu acıyla birlikte yaşamaya devam etmek mümkün mü sorusuna filmin cevabı net olmamakla birlikte; yaşamanın, eksikleriyle birlikte var olmaya çalışmak olduğunu ve bunu mümkün kılan şeylerden birinin de sanat olduğunu söylüyor diyebiliriz.


Hamnet, yasın bireysel değil, zamansız ve biçim değiştiren bir deneyim olduğunu anlatıyor. Filmde acı bastırılmıyor, hızla aşılmıyor ya da anlamlandırılmıyor; aksine uzatılıyor, tekrar ediyor, bedende ve doğada yankılanıyor. Yönetmen Chloe Zhao ve yazar O’Farrell’in temel önermesi, Shakespeare’in yaratıcılığını bir deha anı olarak değil, derin bir eksilmenin sonucu olarak ele almak oluyor. Burada sanat, iyileştirici olmaktan çok dönüştürücüdür: Acıyı yok etmez, ona yeni bir form verir. 

Film aynı zamanda güçlü bir karşıtlık kuruyor: Agnes’in sezgisel, doğayla iç içe, 'feminen' yas biçimi ile William’ın kelimelere ve sahneye sığınan 'maskülen' baş etme stratejisi arasında. Agnes yasını yaşarken; William ise yasını yazıyor. Bu ayrım, filmin merkezine kadını ve anneliği yerleştiren politik bir tercihe dönüşüyor. 

Hamnet, Hamlet’in hikayesini bir babanın değil, bir annenin gözünden yeniden düşünmemizi de istiyor. Filmin merkezinde Shakespeare miti yok, acı var ve o acıyı en çıplak haliyle yaşayan da Agnes'tir.  Film boyunca acı, neredeyse bütünüyle Agnes’in bedeninde ve bilincinde toplanıyor; sanki kayıp, paylaşılmak için değil, taşınmak için ona verilmiş. Agnes acıyı yaşıyor, taşıyor ve dönüştürmeden onunla kalıyor. William’ın yokluğu, hem fiziksel hem de duygusal olarak bu yükü daha da ağırlaştırıyor. Ancak William belki de tembellikten, belki de erkek olmanın getirdiği duygu yoksunluğundan dolayı oluşturduğu bir pratik ile kendisinin yüklenemediği Agnes'in acısını, yazdığı oyun ile daha geniş kitlelere pay ediyor. Çünkü son sahnede Agnes'in oyunu izlerken yaşadıkları önce bir sinir iken, sonra çocuğunun yasına izleyicilerinin de ortak olduğunu gördüğünde bir rahatlamaya, bir hafiflemeye dönüşüyor. Bu acı artık yalnızca Agnes'in değildir ardık, tüm izleyicilere pay edilmiştir.


Yönetmene bakacak olursak, Chloe Zhao’nun sineması her zamanki gibi doğayla konuşuyor. Orman, rüzgar, ağaç gövdeleri ve ışık, Agnes karakterinin iç dünyasının uzantısı haline geliyor.Yönetmenin mekan kullanımı da dikkat çekiyor. Orman, ev ve sahne arasındaki geçişler yalnızca fiziksel değil, duygusal eşikler olarak da görülüyor. Agnes’in doğayla kurduğu bağ, kamera hareketleri ve kadrajlarla bilinçli biçimde vurgulanırken, iç mekanlar giderek daralan ve boğucu alanlara dönüşüyor. Agnes'in kendisini sıkıntıda hissettiği bir anda nehrin yanına gitme isteği de buradan geliyor.

Bununla birlikte Chloe Zhao’nun yönetmenliği eleştiriden muaf değil. Duygusal yoğunluğun sürekli yüksek tutulması, bazı sahnelerde yönetmenin izleyiciye mesafe bırakmadığı hissini yaratıyor. Müzik kullanımı ve uzun yas sekansları, duyguyu organik olarak büyütmek yerine zaman zaman yönlendiren, hatta zorlayan bir etki yaratabilir. Yine de Zhao’nun bilinçli bir risk aldığı açık. Hamnet, ölçülü olmak yerine taşmayı, sade olmak yerine duyguda ısrar etmeyi bilinçli olarak tercih ediyor.

Sonuç olarak Chloe Zhao, Hamnet’te ustalıklı ama konforlu olmayan bir yönetmenlik sergiliyor. Nomadland ile yaşadığı Golden Globe ve Oscar'lı çifte zafere bir Oscar kadar uzak. Dişli rakipleri arasında şansı az da olsa var gözüküyor. Ancak Oscar şansı yüksek olan biri var ise bu filmde, o da Agnes'i canlandıran Jessie Buckley. Onun Agnes yorumu filmin taşıyıcı gücü. Sessizliğin, bakışın ve bedensel donukluğun içinden geçen performansı, yasın kelimelerle anlatılamayan hallerini somutlaştırıyorr. Paul Mescal ise geri planda kalan, ama suçluluk ve eksiklik duygusunu bastırmadan oynayan bir William (Shakespeare) portresi çiziyor. 


Toparlayacak olursak Hamnet, Shakespeare mitolojisini büyütmektense onu insanileştiren, hatta yer yer yaralayan bir film. Büyük bir edebi eserin arkasında kutsal bir ilham değil, çözülmemiş bir yas olabileceğini hatırlatıyor. Kusurlu, zaman zaman aşırı duygusal, hatta yer yer fazlaca iddialı; ama aynı zamanda cesur ve samimi bir şekilde. En nihayetinde film, kaybın anlatılamaz olduğunu kabul ediyor ve sanata bu imkansızlığın içinden bakıyor. 

Günümüz sinemasında yalnızlık, aidiyet ve kimlik arayışı temaları giderek daha görünür hâle gelirken, Rental Family bu meseleleri oldukça sıra dışı bir toplumsal pratik üzerinden ele alıyor. Japonya’da gerçekten var olan 'kiralık aile' hizmetlerinden ilham alan film, ilk bakışta tuhaf hatta rahatsız edici görünen bu sistemin ardındaki duygusal boşluklara odaklanıyor. Yönetmen Hikari, dramatik olduğu kadar absürt bir fikri sıcak, melankolik ve zaman zaman fazlasıyla duygusal bir anlatıyla perdeye taşıyor. Ancak tam da sert bir zemine geçiş yapacakken film kendisini güvenli bir limana park ederek düz bir filme evriliyor.


Rental Family, yıllar önce bir diş macunu reklamı için Japonya’ya gelen ve Tokyo’da yaşayan Amerikalı oyuncu Phillip Vandarploueg (Brendan Fraser), kariyerinin hiçbir zaman ilerlememesi ve Amerika’da onu bekleyen kimsenin kalmaması nedeniyle bu ülkede sıkışıp kalıyor. Günlük ajans işleri ile geçimini sağlamakta zorlanan Phillip'e bir gün 'kiralık aile' hizmeti veren bir şirketten iş teklifi geliyor.

Bu şirket, müşterilerine sahte ama duygusal olarak tatmin edici ilişkiler sunuyor: düğünler için kiralanan eşler, cenazeler için yas tutan yakınlar, yalnız insanlara arkadaşlık eden yabancılar… Başlangıçta bu roller Phillip için geçici ve zararsız görünürken, zamanla üstlendiği görevler daha karmaşık ve etik açıdan problemli hâle geliyor. Özellikle Mia (Shannon Mahina Gorman) adlı küçük bir kız çocuğuna onun babasıymış gibi davranmak zorunda kaldığı iş, rol ile gerçeklik arasındaki sınırların giderek bulanıklaşmasına neden oluyor. Philip mi Mia'nın baba ihtiyacını karşılıyor, yoksa MiaPhilip'in bir aile ihtiyacını karşılıyor, burada roller grileşiyor. 


Rental Family’nin merkezinde modern toplumun derinleşen yalnızlık sorunu yer alıyor. Günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan bu mesele, artık sinemada da giderek daha fazla görünürleşiyor.  Film, bireylerin gerçek ilişkiler kurmak yerine, duyguların dahi metalaştığı bir sistem içinde 'kiralanabilir' hale gelmesini sorguluyor. Ki bu uygulama hali hazırda Japonya'da olan ve filme de ilham kaynağı olan bir uygulama. 

Film aynı zamanda 'rol yapma' fikrini yalnızca oyunculuk üzerinden değil, gündelik hayatın tamamına yayılan bir metafor olarak da ele alıyor. Karakterlerin hemen hepsi, toplumun beklentileri karşısında bir kimliği oynamak zorundadır; iyi baba, saygın eş, başarılı evlat… Phillip’in yaptığı iş, bu anlamda sıra dışı değil; yalnızca herkesin gizlice yaptığı şeyi görünür kılıyor. Kimlik üzerinde gerçekten o kişi olsalar dahi, birçok insanın sadece rolünü oynadığını hatırlatıyor. "Hepimiz hayatta rol yapıyoruz" klişesi barındırsa da.

Ancak film bu güçlü tematik zemine rağmen etik soruları çoğu zaman yüzeyde bırakıyor. Özellikle Mia üzerinden kurulan hikaye, duygusal olarak etkileyici olsa da, izleyicide ciddi bir rahatsızlık hissi yaratıyor. Bu rahatsız edici duyguyu yönetmenin daha fazla kaşıması beklenirken o ise elini çekmeyi, filmi daha güvenli bir limana park etmeyi yeğliyor. Fark yaratabilecek büyük bir fikri, küçük ve güvenli bir hikayeye indirgeyip, rahatsız etmekten kaçınıyor kısaca. Mia hikayesine odaklanarak dramatik anlamda bir kırılış yapmaktan kaçındı madem, bari kiralık aile hizmeti veren bu ajansın sahibi Shinji Tada (Takehiro Hira) üzerinden bir sistem eleştirisi yapabilmeliydi. Kişilerin zaaflarından faydalanarak, duygusal eksikliklerini para için sömüren bu uygulamaya da bir eleştiri getirebilirdi, ama ondan da kaçınıyor yönetmen. Veyahut da Aiko (Mari Yamamoto) karakteri üzerinden sistemin bu tarafında olan oyuncuların sömürülmesine de biraz odaklanabilirdi. Tek bir sahne ile geçiştirilen bu kısım, biraz daha derin işlenebilirdi. 

Benim aklıma gelen 3 farklı yoldan birini işlese daha iyi bir film çıkabilirdi karşımıza. Yönetmenin tek eleştirilecek yanı da bu değil, diğer bir eleştiri konusu ise filmin tonu. Film, zaman zaman son derece ağır ahlaki meseleleri, iyi hissettiren, soft bir anlatıya feda ediyor. Sahnenin gelişi 'mendillerinizi hazırlayın' diyor, ama gidişi 'eee başka başka nasılsın' oluyor. 


Rental Family, iyi bir fikirden yola çıkan, derin anlamlar vaat eden, ancak bunu yapmaktan çekinen bir film. Yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyet ihtiyacı üzerine düşündürücü anlar sunarken, bu temaların karanlık tarafına tam anlamıyla inmeye cesaret edemiyor. Tüm kusurlarına rağmen modern dünyada duyguların bile hizmet sektörüne dönüştüğü bir gerçekliği görünür kılması bakımından değerli. The Whale filmindeki oyunculuğuyla taze Oscar kazanan Brendan Fraser'ın performansı, her şeye rağmen yine filmin en iyisi. Fraser, sessiz bakışları ve bedensel kırılganlığıyla Phillip karakterinin içsel boşluğunu başarıyla yansıtıyor. Filme puanım 7/10

Oldboy ve Handmaiden filmlerinin yönetmeni Park Chan-Wook, genellikle titizlikle işlenmiş anlatı yapıları ile bilinen bir yönetmen. Son filmi No Other Choice'da ise, biraz daha farklı bir yöne büküyor tarzını ve Kore Sinemasının ham madde konularından olan ekonomik çaresizlik temasını, kara mizah ve trajediyle karşımıza çıkıyor. Film, bir yandan günümüz işsizlik gerçeğine dair taşlama yaparken, diğer yandan da çaresizlik durumunda insanın ne kadar hizadan çıkabileceğini gösteriyor.



Öncelikle şunu söylemem gerekiyor, film; daha önce filmi de yapılmış olan bir kitap uyarlaması. Donald E. Westlake'in The Ax adlı romanından 2005 yılında Costa-Gavras tarafından uyarlanmış filmin adı Le Couperet (Ölümcül Çözüm). Dolayısıyla bu film, uyarlamanın da uyarlaması olacağı için hikayeye tanık kişiler çıkacaktır. Yine de hikayesinden bahsetmem gerekirse; yıllarca aynı kağıt fabrikasında çalışan Man-su (Lee Byung-hun), fabrikanın Amerikalı yeni sahipleri tarafından işten çıkarılıyor. Ailesiyle birlikte yaşadığı, çocukluğunu ve geçmişini de barındıran evini kaybetme riski de doğunca, kendini bir anda boşluğun ortasında buluyor. Sonunda ilginç bir plan yapar: kağıt sektöründeki potansiyel rakiplerini ortadan kaldırarak tek vasıflı arananın kendisi olmasını sağlamak. Sahte bir ilan üzerinden kurbanlarını (potansiyel diğer adayları) ağına çeken Man-su, her adımda hem beceriksizliğiyle, hem de talihsizliğiyle daha büyük kaoslara sürükleniyor. Bu süreçte karısı Miri (Son Ye-jin) ve çocukları da farkında olmadan bu çöküş sarmalının merkezine doğru çekiliyor.

Temelinde bu film,işsizlik, ekonomik güvencesizlik ve neoliberal sistemin insan üzerindeki tahakkümüne dair keskin bir politik taşlamada bulunuyor. Parasite, Everything Everywhere All at Once, Minari gibi benzer temalarda ve benzer tonlardaki Kore filmleri (yapımcı ya da yönetmen anlamında) son dönemde popülerleşince Park Chan-wook bundan neden eksik kalayım ki demiş. İşten çıkarırken şirket yetkililerinin söylediği 'başka çaremiz yoktu' cümlesini şirket kadar, baş karakterimiz Man-su da kendini aklama söylemi olarak ele alıyor. Yönetmenin bu isim tercihi de sistemin acımasızlığının bireyin şiddete yönelmesini nasıl rasyonelleştirdiğini ortaya koyuyor. 

Man-su'nun rakiplerini öldürerek elimine etme fikri, aslında kurumsal kapitalizmin içerisindeki çalışanları birbirine rakip kılan mantığın uzantısı şeklinde işliyor. Bir nevi o durumun abartılı bir şekilde resmedilişini sunuyor. Film aynı zamanda ataerkil rollerin çöküşünü de  görünür kılıyor. Evini ve itibarını kaybetmek üzere olan birinin, 'aile reisi' olma rolünü korumak için insanlık sınırlarının dışına taşarken, aile içindeki kırılganlıklar da gün yüzüne çıkıyor. Erkek güçsüzleştikçe aile çatırdıyor. Miri'nin adım adım aileyi ayakta tutmaya çalışması ve Man-su'nun giderek artan çaresizliği, kapitalizmin aile yapısına nüfuz eden etkisini gösteriyor. 


Yönetmen Park Chan-wook, bu filmde önceki yapımlarındaki incelikli kontrol ve kurgu ustalığını kullanmıyor. Ama görsel açıdan film yine göze hoş gelen yapıda, öncekilerde olduğu gibi. Özellikle şiddet sahnelerinde Ealing komedilerini andıran slapstick (sessiz sinema dönemi fiziksel komedi) tarzı ile gerilimi iç içe geçiriyor. Ancak bu ton karışımı kasıtlı olarak rahatsız edici;  bir yandan gülerken, diğer yandan da çürümüşlüğü izliyoruz.

Filminin anlatımı biraz dağınık da duruyor. Buna da bilinçli yaptığını düşünüyorum. Hikaye bir seri katil komedisi ya da gerilimi olmaktan çok, karakterin parçalanmış ruh halini yansıtan bir akışa sahip olması için. Yine de bu parçalanmışlığı toparlayan Miri'nin sakin ama güçlü varlığı, çocukların sessiz gözlemleri ve yan karakterlerin karikatürize ama acı gerçeklerle dolu portreleri, filmin duygusal tonunu zenginleştiriyor. Elemek istediği her rakibinde başka bir acı hikayeye, başka bir varoluş mücadelesine tanıklık ediyoruz. Güçlünün zayıfa zulmü ya da zayıfın güçlüye başkaldırışı değil kısaca, denklerin (Parasite filmindeki tabirle 'böceklerin') birbirini ezme mücadelesini izliyoruz. Son sahnelerdeki fabrika görüntüleri ise hikayenin bireyden sisteme doğru genişleyen perspektifini tamamlıyor. Otomasyon ile insanın giderek gereksizleştiği bir gelecek tasviri ile.


No Other Choice, Park Chan-Wook'un filmografisine bakıldığında farklı bir konuma sahip gibi duruyor. Bireysel cinnetin ardında toplumsal bir krizi, aile dramasıyla ekonomik taşlamayı, kara mizahla moral çöküşünü harmanlayan Park, izleyiciyi endişelendirirken güldürmeyi de deniyor. Ama yine de naçizane beklentim, kendi bildiği türde ve tonda bir film yapsa daha hoş olurdu. Oldboy ve Handmaid'in tadı hala damağımızdayken, Parasite olmaya ne gerek vardı. 

Yönetmen Joachim Trier'in sinemasında aile içi çatışmalar, bireysel kırılganlıklar ve geçmişin taşıdığı görünmez yükler her zaman önemli bir yer tutuyor. Son filmi Sentimental Value'de ise, bu temaları daha önce hiç olmadığı kadar yoğun ve çok katmanlı işleyerek iyi bir olgunluk dönemi filmi ortaya çıkarmış. Tabi bu filme bakarken, önceki filmi The Worst Person in the World ile de ufak bir kıyaslama yapmak gerekiyor.



Joachim Trier'in Sentimental Value filmi, ilk bakışta tanıdık bir aile dramı gibi görünse de, sonlara doğru o kontrollü alandan çıkıyor ve geçmişle sessiz bir hesaplaşma anlatısına dönüşüyor. Bunu yaparken ne yüksek sesli bir melodram sunuyor, ne de duygusal patlamalara yaslanıyor. Tam tersine, bastırılmış duyguların, yarım kalmış cümlelerin ve yıllarca konuşulmamış meselelerin arasında dolaşıyor. Bu bakımdan önceki filmi The Worst Person in the World'den ilk ayrışmasını yaşıyor. Çünkü bu film, onun gibi 'kim olmak istiyorum?' u değil, 'olmuş,geçmiş gitmişle ne yapacağım' ı anlatıyor.

Filmin merkezinde, annelerinin ölümünün ardından Oslo'daki aile evinde bir araya gelen iki kız kardeş olan tiyatro oyuncusu Nora (Renate Reinsve) ve Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas) ile terk ettiği eve yıllar sonra dönen ve kariyeri düşüşte bir yönetmen olan babaları Gustav (Stellan Skarsgard) yer alıyor. Gustav'ın yalnızca fiziksel bir dönüş yapmakla kalmıyor, beraberinde geçmişin tüm ağırlığını, hatıraları, ihmal edilmiş çocukluk anılarını ve kapanmamış yaraları da getiriyor. Kendi annesi de bu evde intihar etmiş olan Gustav, ona benzer bir kadın intiharını konu alan bir filmi bu aile evinde çekmek istiyor. Ve başrol için de büyük kızı Nora'yı düşünüyor. Çünkü tam olarak onun için yazılmış bir rol ve ondan başkası bu rolü oynayamaz. Ancak Nora, babasının yıllar önce kendilerini terk edip gitmesini hala unutamadığı için bu teklifi kabul etmiyor ve rol ünlü bir aktris olan Rachel Kemp'e (Elle Fanning) veriliyor.

Sentimental Value (aka Affeksjonsverdi) filmini güçlü kılan en önemli unsur, aile içi travmayı tek bir kötü karakter üzerinden okumaya izin vermemesi. Baba Gustav bencil ve sorumsuzdur, ancak kötü bir baba değildir. Nora ise kırılgandır, ama yalnızca mağdur değildir. Evli olan iş arkadaşı Jakob (Anders Danielsen Lie) ile yasadığı bir yasak ilişkinin bizlere gösterilmesinin bir sebebi de bu. Küçük kız kardeş Agnes ise daha dengeli ama bastırılmış değil. Küçükken kardeşi Agnes'in koruyuculuğunu üstlenen Nora, yetişkinliğinde daha kırılgan bir kişiye dönüştüğünde, onu kollayan, gözeten kişi ise Agnes oluyor. Kurmuş olduğu mutlu bir ailesi olmasıyla da filmin en güvenilir karakterini oluşturuyor. Dolayısıyla genelde Gustav ve Nora arasında geçen gerilimde, film bize bir ahlaki kesinlik sunmuyor, gri alanda kalarak seyirciyi taraf tutmaya değil, anlamaya itiyor.

Bu noktada ev metaforu özel bir anlam kazanıyor. Çünkü tüm karakterler bu kapalı alanda kümelenmiş, tüm yaşananlar burada yaşanmış. Burada yaşanmamış olanlar ise kötü yaşanmışlık olarak görülüyor. Gustav'ın evin dışında geçirdiği ayrı zaman, tüm ailenin içindeki travmanın ana sebebi mesela. Çekip gittiği bu eve geri getiren de duvarlara, hatta tavanlara sinmiş anılar, yarım kalmış hayatlar oluyor. Gustav'ın çekmek istediği sinema filmi için de bu evi istemesi bu yüzden.

Film, bu aile içi travmanın getirdiği tartışmanın yanında bize bir de sanat ile etik arasındaki bir problemi de sunuyor. Sanatın iyileştirici olduğu kadar sömürücü olabileceğini de göstererek şu soruyu soruyor: 'Kişisel travmalar sanata dönüştürülebilir mi?' Çünkü Gustav sinemayı, kendini ifade etmek kadar, geçmişi de şimdiye dönüştürme aracı olarak kullanıyor. Ancak bu dönüştürme, başkalarının (ailesinin) üzerinden gerçekleşiyor. Önceki filmi The Worst Person in the World'de sanatın bireysel kimlik arayışının bir parçası olarak sanatın iyileştirici yanı sunulurken, bu filmde geçmiş sömürüsünün bir bedeli olarak karşımıza çıkıyor.


Joachim Trier'in herkese ve her şartta hitap etmeyen filmleri gibi bu film de bazılarını içine alabilecek bazılarını da dışında tutabilecek bir tonda. The Worst Person in the World filmi daha kişisel bir arayışın filmi iken, Sentimental Value filmi bir aile anlatısını içerdiğinden, yakalayacağı izleyici sayısı bir önceki filme göre daha fazla olacaktır diye düşünüyorum. Filmi eleştirmek için tek gerekçe yönetmenin bu tarzı değil tabi ki. Duygusal patlamaların bastırılması seyirciyi etki altında bırakmamak adına bilinçli bir tercih de olabilir, bir eksiklik de.  Ama bunun yanından baba Gustav'a tanınan empati alanı, babayı kolay affedilebilir bir noktaya taşıyor. Yani seyircinin hükmüne bu noktada müdahale var gibi. Bu sebeple finalin yumuşak tonu bazılarımızı tatmin etmeyecektir.

Buna ek olarak yönetmen Trier'in hem bir önceki filmi The Worst Person in the World, hem de bu Sentimental Value filminde oynayan Renate Reinsve'nin karakterleri üzerinden bu iki filmi karşılaştıracak olursak; önceki filmdeki Julie'nin hikayesi hayata doğru açılan bir arayıştı. Bu filmde Nora'nın hikayesi ise hayattan geriye kalanlarla, hayatın bunda bıraktıklarıyla mücadelesinin hikayesi. Julie sokaklarda, partilerde, şehirde var olurken; Nora koridorlarda, kapalı kapıların ardında, evin içinde veya perdenin arkasında sıkışıp kalıyor. Julie geleceğe bakıyor, Nora geçmişten kaçamıyor. 

Oyunculuklara baktığımızda filmin taşıyıcı sütunu ilk olarak Stellan Skarsgard, kendini beğenmiş ama içten içe kırılmış bir baba, bir yönetmen olan Gustav için iyi bir performans sergiliyor. Renata Reinsve ise hem kırılgan hem de patlayıcı bir enerji rolüne diğer filmlerden de alışkın olduğu için Nora'yı iyi taşıyor. Inga Ibsdotter Lilleaas'ın canlandırdığı Agnes ve Elle Fanning'in canlandırdığı Rachel ise tematik olarak genişlik kazandırıyor. Oslo, 31 August ve The Worst Person in the World filmlerinin taşıyıcı karakterlerini canlandıran Anders Danielsen Lie bu filmde canlandırdığı karakter yanın yanı konumunda olduğu için değerlendirmeye gerek yok ne yazık ki.
 

Tüm yazılanları özetlemem gerekirse, Sentimental Value filmi, yönetmen Joachim Trier'in diğer filmleri gibi herkesi kucaklayan bir film olmayı hedeflemiyor. Filmlerinde, kendinize ait bir yaşanmışlık bulduysanız sever, bulamadı ve empati kuramadıysanız sevmez, sıkılırsınız. Yönetmenin bu yazıda ismi geçen 3 filmini kendi kişisel beğenilerim içinde sıralayacak olursam; Sentimental Value filmini 2. sıraya koyarım. 3. sıraya The Worst Person in the World ve 1. sıraya da Oslo, 31 August filmini koyuyorum. 

Oscar'da 10 dalda adaylığı olan, Bafta'da En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanan The Brutalist filmi, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'dan Amerika'ya göç eden Macar mimar Laszlo Toth'u merkezine alıp, göçmenlik, sanat, kapitalizm ve kimlik temalarını inceliyor. 3 buçuk saatlik bu yapım bize başka neler anlatıyor bir bakalım.


Baştan söylemekte fayda var, bu film gerçek bir kişinin hayatını anlatmıyor, tamamen kurgusal. Her ne kadar gerçek hayatta Macar asıllı Laszlo Toth isminde biri var ise bu filmdeki o değil. Gerçek Laszlo Toth bir mimar değil, bir jeolog. Mimari ve sanat ile tek ilgisi, 1972 yılında Vatikan'daki San Pietro Katedralinde bulunan Michelangelo'nun Pieta heykeline yaptığı saldırıdır. Ve bu saldırıda Meryem Ana'nın sol kolunu ve burnunu kırmış. Kendisini İsa Mesih olarak da gören bu şahıs, akıl sağlığı gerekçe gösterilerek ceza almamış. Bir nevi Hasan Mezarcı. 

Filmin ismi olan Brutalist ile ilk olarak 1950'lerde moda olan mimari bir dönem kastediliyor. 1950'lerde moda olan bu akımda betonlar sıva veya boya ile kapatılmayarak tamamen çıplak bırakılıyor. Ve böylece yapımlar daha vahşi, doğal ve ilkel bir görünüme sahip oluyor. (Bir dönem Topkapı Cevizlibağ'daki Vatan Computer'ın bulunduğu eski Tercüman Gazetesi binası bu yapımlara örnek. Ne yazık ki yıkıldı.) Ancak kelimenin önüne 'The' gelip isim 'The Brutalist' olunca sanırım kastedilen şey mimariden fazlası oluyor. 

Bu ön bilgilerden sonra gelelim filme. Film, Laszlo'nun (Adrien Brody) Amerika'ya varışı ile başlıyor. Filmin posterlerinde görmüş olduğumuz ters dönmüş Özgürlük Heykeli, filmin başında karşımıza çıkıyor. Bu görsel metafor, filmin sanat ve kapitalizm arasındaki gerilimi irdeleyen ana temasına işaret ediyor ve Amerika'ya göç etmiş kişilerin bazı beklentilerin ters tepebileceği mesajını en başta veriyor. Göçmen kimliği ve savaşın bıraktığı travmalar, Laszlo'nun kişisel mücadelesinin temelini oluştururken, kimliğini ifade etmek için tek araç olarak mimarlığı görüyor ki tasarladığı mimari ile verdiği mesajları filmin sonunda dinliyoruz. 

Amerika'daki kuzeni Attila'nın yanında marangoz olarak çalışırken zengin bir iş adamı olan Harrison Van Burren (Guy Pearce) için bir kütüphane tasarlar ancak hem işiyle, hem de kuzeni Attila ile ilişkisi bozulur. Taa ki o kütüphane bir dergide övülene kadar. Harrison Van Buren, Laszlo'yu tekrar bulur ve kendisi için çalışmasını ister. Laszlo ile onu entelektüel açıdan, fiziki açıdan ve hatta bedensel olarak sömüren zengin bir iş adamı ilişkili filmimiz de burada başlıyor. 


Filmin ikinci yarısında, zengin iş adamı Harrison Lee Van Buren ile Laszlo'nun ilişkisi, sanat ve güç arasındaki çatışmayı daha da belirginleştiriyor. Van Buren'in toplum için inşa ettirmek istediği anıtsal yapı, aslında kendi mirasını ölümsüzleştirme arzusunun yansımasıdır. Laszlo'nun yaratıcılığı, patronunun finansal desteği karşısında giderek kısıtlanır. Film, bu dinamiği ele alırken, bu gibi yüksek bütçeli mimari sanat eserlerinde eserin gerçek sahibinin kim olacağı konusu çelişkili şekilde irdelenir. Yapıyı tasarlayan ve imarı yöneten mimar mı, yoksa yapımı finanse eden banisi mi? 


Konuşulan Mağara Sahnesi

Van Buren'in Laszlo'yu sömürüsü sadece finansal açıdan değildir. Mermer seçimi için gittikleri İtalya'da, Laszlo bağımlısı olduğu uyuşturucunun tribinde iken Van Buren'in kendisine tecavüz ettiği sahne sömürünün ne kadar genişletilebileceğini gösteriyor. Sahnenin gereksizliği ve anlatıda bir eğreti oluşturduğunu düşünenler olsa da Van Buren'in film boyunca Laszlo'ya hayranlık beslemesi bu sahneye biraz bağlam kazandırıyor açıkcası. Olay öncesi yaptığı konuşmada da adeta 'kendini haddinden fazla büyük gören göçmenlere gerçek patronun kim olduğunu gösterircesine' işliyor bu fiili. Ve bir diğer bağlam da Laszlo'nun eşi Erzsebet'in (Felicity Jones) Van Buren'i tecavüzcü olmakla suçladığı sahne. Van Buren'in oğlunun 'baba, baba, baba' diye dolanması akıllara yıllar önce yaşanmış aile için bir cinsel tacizin olabileceği ihtimalini de sokmuyor değil. 


Artılar ve Eksiler

Filmin en önemli artısı şüphesiz oyunculuklar. Adrien Brody ve özellikle Guy Pearce'in oyunculukları filmin en çok tutulan unsuru olmalı. Bunun yanında VistaVision formatında çekilen geniş açılı görüntüler, mimariyi ve doğa görüntülerini güzel çerçeveliyor. 

Eksileri için ilk olarak çok uzun oluşu. 3 buçuk saatlik bir film değil kesinlikle. Uzun tutulan filmde seyirciyi ekranda tutacak merak, gizem, polisiye, aksiyon gibi unsurlar olması gerekirken bu filmde izleyiciyi diri tutacak ne bir anlatım var ne de bir olay. Anlatımın giderek zayıflaması filme olan odağı zorlaştırıyor. Oscar için yarışan bu filmi, akademi üyelerinin birçoğu bitiremediğini açıklamıştı.


Filmin yapımında kullanılan yapay zeka: Respeecher

Ana karakterimiz Laszlo aslen bir Macar olduğu için kendisinden macarca konuşması da bekleniyor haliyle. Bunun için Adrien Brody'nin ve Felicity Jones'un Macarca konuşmayı öğrenmesi gerekiyordu. Fakat bunun hem uzun ve meşakkatli oluşu, hem de aksanın çok bozuk ve eğreti duracağı bilindiği için yönetmen yapay zekaya başvurmuş. Karakterleri, kendi sesiyle o dili konuşuyormuş gibi gösteren Kiev/Ukrayna merkezli yapay zeka uygulaması Respeecher'ı kullanmış. Bunu da bir gizlilik sözleşmesiyle gizlemek yerine, filmin sonundaki jeneriklerde belirtmiş.


Sonuç olarak The Brutalist, sadece bir mimarın hayatını anlatmakla kalmayıp, aynı zamanda göçmenlik, sanatın özgürlüğü ve kapitalizmin birey üzerindeki baskısını sorgulayan bir anlatı sunuyor. Bunu 3 saat 35 dakikada yaptığı için sıkıyor. Yine de Adrien Brody'nin içsel çatışmaları ustalıkla yansıtan performansı ve Guy Pearce'in canlandırığı güç düşkünü patron karakteri filmi izlemeye bir nebze değer kılan unsurlar. 10 dalda aday olduğu Oscar töreninden oyunculuk kategorilerinden ödülle dönerse şaşırmam. Ancak En İyi Film dalında heykelciği kaldırırsa ağır kudururum. Gelecek nesillere bunu anlatamayız. Tek diyebileceğimiz Ricky Gervais in dediği olur ancak: "ödül almak istiyorsan, bir soykırım filmi yap."
(Gelecekten not: aday olduğu 10 daldan 3ünü kazandı. Biri beklendiği gibi En İyi Erkek Oyuncu, diğer ikisi de En İyi Müzik ve En İyi Sinematografi)

Yönetmen Andrea Arnold'u ilk Fish Tank filmiyle blogumuza konuk etmiştik. Daha sonra ben onu ineklerin günlük hayatını anlattığı 90 dakikalık İnek belgeseliyle sevmiştim. Şimdi ise karşımızda Bird filmiyle duruyor. Çocuk yaşta, büyümüş rolüne girmek zorunda kalan gençlerin hikayelerini merkeze alan, İngiltere'nin Kent bölgesinde yoksulluğun gölgesinde yaşamlarını sürdüren karakterler üzerinden sosyal gerçekçilik ve büyülü gerçekçiliğin harmanlandığı bir film Bird. İzlemek için bir diğer neden ise Barry Keoghan.


Baba Bug (Barry Keoghan) ve kızı Bailey (Nykiya Adams)

Film, 12 yaşındaki Bailey'nin (Nykiya Adams) perspektifinden anlatılıyor. Bailey, babası Bug (ki bu da Barry Keoghan oluyor) ve üvey kardeşleriyle birlikte kaotik bir yaşam sürüyor. Babası Bug, ergen yaşta baba olmuş, sorumluluklarını henüz tam anlamıyla kavrayamamış, düzensiz hayatı ve sorumsuz kararlarıyla başta basit bir figür gibi görünse de Keoghan'ın güzel performansı ile film ilerledikçe çok katmanlı bir karaktere dönüşüyor ve sevimsiz bir babadan, izleyicinin empati de kurabileceği sevgi dolu bir insana dönüşüyor. Babanın ve çocuklarının akran gibi durmaları uzaktan bakılınca evcilik oyunu oynayan çocuklar gibi duruyor başta. Bug, her ne kadar yaşı itibariyle çocuksu davranışlarıyla hayal kırıklığı yaratsa da, çocuklarına duyduğu sevgi ve koruyucu tavrı filmin ilerleyen dakikalarında açığa çıkıyor.

Filmin ana çatışması, Bailey'in hayatına aniden giren Bird adlı gizemli bir yabancıyla şekilleniyor. Bird, Bailey'in hayatına hem bir gizem unsuru katıyor, hem de koruyucu bir melek edasıyla ona gösterilen ilginin karşılığını veriyor. Bird, Bailey için hem bir kaçış, hem de aidiyet hissini bulma yolculuğunda bir rehber oluyor. Bird karakterine can veren Franz Rogowski'nin minimalist duran kendine has duruşu ve bakışı ile oluşan fiziksel oyunculuğu, karakterin hem büyülü hem de insani yanlarını rahatça dışa vuruyor. Ki Rogowski'nin bu oyunculuğunu geçen sene izlediğimiz 2 güzel film olan Anatomy of a Fall ve The Zone of Interest filmlerinin yıldızı Sandra Huller ile oynadığı 2018 yapımı Muhtemel Aşk filminde de izlemiştim.


Filmin sinematografisine de değinmek gerekiyor. Kuzey Kent'in gri, soğuk ve varoş ortamları, kamera sayesinde masalsız bir anlatıma dönüşmüş gibi duruyor ki hikaye de bunu istiyor. Film boyunca karşımıza çıkan doğa görüntüleri bizlere yapılan sadece bir manzara sunumundan ziyade, Bailey'in iç dünyasının tezahürü gibi sanki. Özellikle Bailey'nin kuşları videoya aldığı sahneler, hem estetik hem de sembolik açıdan derinlik katan görüntüler. Çünkü burada kuşlar, ergenliğe henüz ulaşmış Bailey'nin özgürlük ve kaçış arzusunu simgeliyor. 

Büyülü gerçeklik, filmin duygusal tonunu belirleyen en önemli unsurlardan biri. Bailey'nin bir kuş aracılığıyla arkadaşına bir not göndermesi gibi sahneler, izleyicinin gerçekçiliğini sorgulamadığı, aksine 'bu sahne bana ne hissettiriyor' sorusunu sorduğu sahneler olmalı. Böylelikle gerçeği sorgulayarak gerçekçilikten kopmamanızı engelleyebilir, gerçekliği daha derinden hissetmemizi sağlayabiliriz.

Yönetmen Andrea Arnold'un işlediği bir diğer güçlü tema, aile kavramının yeniden tanımlanması. Film boyunca Bailey'nin hem babası Bug, hem de Bird ile kurduğu bağ, alışılmış aile ilişkilerinin ötesinde (Bu temadaki aile yapısını İngiliz filmlerinde sıkça görüyor olsak da her defasında bir yabancılaşma yaşadığımız aşikar). Bug'un kaotik yaşantısının yanında Bird'ün huzurlu varlığı  Bailey'nin büyüme sürecindeki en büyük destek noktalarını oluşturuyor. 


Özetle Bird filmi, büyüme sancıları, aile bağları ve umut dolu bir dünyaya kaçış arayışını ele alan iyi bir film. Yönetmen  yoksulluk ve sınıf çatışması gibi konuları dramatize etmek yerine, karakterlerin bu koşullar altında hayatta kalma mücadelesini anlatarak yapıyor. Ve bunu büyülü gerçekçilikle toplumsal gerçekçiliği harmanlayarak, yer yer düşündüren, yer yer duygulandıran bir hikaye ile başarıyor. 

Memoir of a Snail, yüzeyde sıra dışı bir stop-motion animasyon gözükse de, derinlerde çok daha melankolik duygular ve aynı zamanda umut dolu anlar sunan çok katmanlı anlatısı olan bir yapım. Filmin ana karakteri Grace Pudel, hayatındaki tüm acıları ve kayıpları bir salyangoza anlatıyor ve bizler de bu anlatıyı dinliyoruz. Annesini doğumda kaybedişi, uğradığı akran zorbalığı, babasının trajik ölümü, ikiz kardeşi Gilbert ile ayrılışı... Yeter gibi duruyor, ama yetmiyor, dahası geliyor. 



2009 yapımı ve IMDB Top 250'de bulunan Mary and Max animasyonunun da yönetmeni olan Adam Elliot'un senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Memoir of a Snail filminin en güçlü yönlerinden biri Grace'in (Succession dizisinin Shiv'i Sarah Snook seslendiriyor) kişisel dramını zamansal sıçramalarla ve kardeşiyle olan yazışmalarıyla ilerleten kurgusu. Filmin içerisindeki karakterlerin konuşmaları hiç yok denecek kadar az, duyguklarımızın tamamına yakını bu dış ses anlatımlarıyla oluşuyor. Anlatıdaki bu tercih, hem karakterlerin derinleşmesine hem de izleyicinin onunla bağ kurmasına olanak sağlıyor. Ancak bu durum izleyiciye de çok bir düşünce açısı bırakmıyor. İzlediklerimiz üzerinden karakter duygusunu tahmin etme durumu ortan kalkıyor, çünkü karakter direkt bize her şeyi anlatıyor.

Filmin kurgusu bazı izleyiciler için duygusal anlamda yorumu olabilir. Grace'in hayatındaki trajedileri arka arkaya sıralarken seyircisine bir nefes alma fırsatı vermiyor. Bu kurgusal yapı filmi melankolik açıdan ağır yapsa da, anlatının kasvetli atmosferine katkı sunuyor. Yönetmenin önceki filmi Mary and Max'te kara mizah başvurusu daha yoğunluktaydı. Ancak Memoir of a Snail'de, mizahı biraz daha kısıtlı kullanarak genel anlamda daha karanlık bir ton oluşturmuş Adam Elliot.

Filmin en dikkat çekici metaforlarından biri, Grace'in kendi kabuğuna çekilmesi. Tıpkı küçüklükten beri hayranı olduğu ve sonrasında arkadaş edindiği salyangozlar gibi. Yaşadığı her bir acıyla daha da ağırlaşan ama aynı zamanda kendi benliğini,kişiliğini oluşturduğunu düşündüğü kabuğunu, üzerinden çıkarıp atmanın zorluğunu yaşıyor. Hayatı kendisine dar edenin o kabuğun kendisi olduğunu sonunda farkediyor ve ondan kurtulmanın ne kadar özgürleştirici olabileceğini farkediyor. Bu fark edişi, tek dostu Pinky'nin şu tavsiyesi ile oluyor: "Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir. Ancak ileriye doğru yaşamak zorundayız. Salyangozlar asla bıraktıkları izlerinden geri dönmezler, her zaman ileriye doğru hareket ederler. Dünyanın her yerinde parıldayan salyangoz izleri bırakmanın zamanı geldi. Ve unutma, asla, asla geri dönme."


Grace'in içe kapanıklığı ve kabuklarına sığınması, hayatındaki kayıpların ve karşılaştığı zorluların bir yansımasıdır.. Ancak bu, onun zayıf bir karakter olduğu anlamına gelmez. Grace, hayatın sunduğu her darbeyle kendi içsel gücünü yeniden keşfeder. Özellikle Pinky'nin varlığı, Grace'in jayata daha farklı bir açıdan bakmasını sağlıyor. Pinky, hayatın ne kadar zor olursa olsun, her anının değerini bilmesini gerektiğini Grace'e hatırlatan kişi oluyor. 

Film aynı zamanda bir Japon felsefesi olan Kintsugi'ye atıfta bulunuyor. Bu felsefeye göre "kırılan her şey tamir edilebilir ve eskisinden daha güzel hale getirilebilir"di.  İnsanın yaralarını saklamak yerine onunla barışmasının ve hatta onları birer güç sembolü olarak kabül etmesinin gerekliliğini amaçlayan bir düşünce. Acılarla dolup taşan bir hayatın ağırlığını sırtında taşıyan herkese bir mesaj iletmek istiyor burada. Kabuklarınızı daha fazla yük edinmeyin ve bırakıp ileriye doğru adım atma cesareti gösterin. Çünkü hayat ileriye doğru yaşanıyor.


Filmde Grace ve ikiz kardeşi Gilbert, babalarının vefatından sonra çocuk hizmetleri tarafından, Avustralya'nın iki ayrı uçtaki eyaletlerinde yaşayan iki ayrı aileye evlatlık olarak veriliyorlar. Bu iki ailenin birbirinden uzaklığı sadece mesafe anlamında da değil. Grace'in verildiği aile swinger partileri yapan bir çift iken, ikizi Gilbert'in verildiği aile ise elma çiftliği işleten koyu dindar bir aile. Grace'in ailesi Grace'e çok bir yük olmaz iken, Gilbert'in ailesi ona yaşamı dar ediyor. Yönetmen burada 'sizler için şer görünende hayır, hayır görünende şer vardır' mesajı iletmek mi istiyor bilinmez.  

Filmin oyuncu kadrosu evet, birkaç oyuncaktan ibaret ama seslendirme kadrosu oldukça zengin. Succession dizisinden Sarah Snook, Münih filminden Eric Bana, 2 Oscar adaylı Jacki Weaver ve hatta en sevdiğim ozanlardan Nick Cave

6 Aralık'ta vizyona girecek bu film soğuk kış gününde içinizi ısıtabilir. Bir deneyin. 


Bazen karşımıza, daha önce hiç adını sanını duymadığımız eski bir film veya taze çıkmış yeni bir film düşer. Bilgi edinmek için IMDB sayfasına baktığımızda kenarda 8 üzeri bir puan görünce izlemeye karar veririz. Ama izledikten sonra tepkimiz "nasıl yani? neden ki?" diye olur ve o yüksek puana bir türlü anlam veremeyiz. Bu durumu yaşayanımız çoktur. Peki 1 Aralık 2023 tarihi itibariyle 8.3 puana sahip olan The Holdovers bunlardan biri mi?


The Holdovers filminin yönetmeni Alexander Payne'i Sideways filminden hatırlayanlarınız olacaktır. Tıpkı bu filmin baş karakteri Paun Hunham'ı canlandıran Paul Giamatti'yi de hatırlayacağınız gibi. Yönetmenlerin, benzer tattaki filmler için aynı ya da benzer oyuncularla çalışma zafiyetleri var. Önceki filme tadını verenin hikaye mi anlatım mı yoksa oyuncular mı konusundan emin olmadıkları durumda yeni projelerinde çok da değişikliğe gitmezler. Bu bazen kişilere alışkanlık, bazen de anlaşım ve uyumda kolaylık verdiği için olabilir. Birçok Cem Yılmaz filmi gibi.

Kısaca bu filmden bahsetmem gerekirse; Barton Akademisi kısmen kalburüstü aile çocuklarının kaldığı yatılı bir öğrenci okuludur. Christmas tatilinde de öğrenciler 2 haftalık izne çıkar ve ailelerinin yanlarına giderler. Ancak bazı sebeplerden dolayı tatile çıkamayacak olan öğrenciler oluyor. Ve bunlara eşlik edecek olan okulun demirbaş öğretmenlerinden Paul Hunham (Paul Giamatti). Ve 3 ayaklı masa oluşuyor.

Paul Hunham, öğrencileri ve okul personeli tarafından pek sevilen biri değildir. Hatta hayatın geneli itibariyle pek seveni yoktur. Bu yüzden her christmasta olduğu gibi bu christmasta da okulda nöbetçi kalacak kişi odur. Nöbet derken, sanki bir evi varmış da oraya gitmiyormuş gibi de düşünülmesin. Okulda yatıp kalkan, okulda yaşayan, okul dışında bir yaşamı olmayan bir öğretmen kendisi.Tek gözünde çarpıklık olan ama hangi gözünün bozuk olduğuna yer yer sizin de emin olamayacağınız şekilde bakıyor, ki bu değişimin de bir anlamı var.

Masanın ikinci ayağını okulun aşçısı Mary oluşturuyor. Karakter ismiyle de, kendisine biçilen aile yapısıyla da ve olayların geçtiği zaman itibariyle manidar bir durum oluşmuş. Mary, oğlunu kaybetmiş bir anne. Doğumdan önce de kocasını kaybetmiş. Yani yalnız başına doğum yapmış ve sonrasında oğlunu da kaybetmiş bir anne. Ve adı da Mary. 

Masanın son ayağını oluşturan kişi ise okulun munzur öğrencisi Angus. Sınıf tekrarları yaptığı için arkadaşlarına nispeten daha gelişmiş ve daha olgun durması onu biraz kibirli yapmış. Ki gösterdiği zekasıyla bunu hakediyor da diyebiliriz. Ama içini açıp Angus'un hayatına baktığımızda çevresine gösterdiği o vurdumduymaz tavrın kibirden kaynaklanmadığını, aile hayatında yaşadıklarının dışavurumunu bu yolla gizlemeye çalıştığını görebiliyoruz. Zira annesi ile tarafından dışlandığı için christmas tatilini okulda geçirmek zorunda kalmıştır kendisi. Ne gariptir ki filmin bir yerinde okulun aşçısı kaybettiği oğlu için "oğlum onu terk ettiğimi düşünecek" diyor. Çünkü oğullar hep terk edildiklerini düşünürler. İsa da öyle düşünmüş "eli eli lema şevaktani ( tanrım beni neden terkettin)" demişti ölmeden önce.



Filmin 3 ayağına da kısaca değinmiş olduk. Ve anlaşılacağı üzere bu film bir christmas filmi. Christmas filmi ile kasıt christmasta geçen ya da onu konu edinen filmler değildir sadece. Christmas döneminde izlenmesi beklenen, o dönemde daha manalı olan ve o dönemde izlenildiğinde kişilerin daha çok empati kurarak filmin içine sızabilecekleri filmleri kastediyorum. Bunlar da genelde aile üzerinde konu edilir. Ya tüm ailenin bir araya geldiği mutlu bir resim çizilir. Ya da ailesizliğin verdiği yalnızlık. Aile kültürünün bir tutma gibi bir misyonu vardır yani bu filmlerin. Ve en büyük alıcısı da Amerika, Kanada ve Avrupa'dır haliyle. O yüzden bu filmler çıktıkları an itibariyle bu ülkelerden ciddi bir izleyici ve beğeni toplar. Ve zamanın geçmesi, filmin öteki ülkelere de yayılmasıyla puan daha ortalamaya kavuşur ve düşmeye başlar. Bu da onlardan biri olacaktır. Film kesinlikle kötü değil, güzel film. 8.3 etmez, 7,5 da etmez, ama 7,2 hakkıdır ve bu da gayet iyi bir film demektir. Christmas sonrası 8.3ten aşağı inip kaça oturacak bekleyip göreceğiz. 

Bazen anlam veremediğimiz yüksek puanlı filmlere gereksiz yere fazla anlam aramayın yani, kültürel bir şey. Bizim dönüp dolaşıp Hababam Sınıfı izlememiz gibi, dönüp dolaşıp The Breakfast Club izleyenler var. Yapacak bir şey yok.


The Holdoevers filmini oylayan ülkeler ve oy dağılımı.


Dostoyevski'ye atfedilen bir alıntı dolaşıyor son zamanlarda ki bu alıntıyı bir Dostoyevski fanı olan Zeki Demirkubuz da kullandı. Aslan/ceylan hikayesi üzerinden yapılan şu "bir olayın başlangıç noktasını farklı seçersen aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır" çıkarımı Monster filminde tam olarak vuku buluyor. Bir hikayeyi 3 farklı kişiden başlayarak izlediğimizde, olaydaki adalet ve doğruluk anlayışımız değişime uğruyor. Geriye filmde de tekrar tekrar sorulan şu soruya cevap vermek kalıyor: Canavar Kim?

Önce yukarıda bahsettiğim Dostoyevski'ye atfedilen alıntının tamamını ve aslında kimin alıntısı olduğunu söyleyerek başlayayım. Alıntı: "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve aslanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu aslanın bir ceylanı yakalayıp yemesi sizi mutlu ederdi. Aynı hikayeyi ceylanı takip ederek başlasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız, günün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı. Yani başlangıç noktasını farklı seçersen, aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır." Bu alıntı sanıldığı gibi Dostoyevski'den değil, Serdal Özdemir'in Felsefirastyon adlı kitabından bir alıntıdır.
Ancak şunu da eklemeliyim ki benzer ifadeler 1994'te yayınlanan bir Seinfeld bölüm introsunda da geçmekte. "Deniz Biyoloğu" adlı s05e14'ün girişinde Seinfeld: "Belgesellerde haftanın yıldızı kim ise onu tutarsın. Antilopsa, aslandan kaçıp kurtulmasını istersin. Bir sonraki haftanın yıldızı aslansa, antilopu yakalamasını istersiniz". Bu da böyle bir nottur.

Yönetmen Hirokazu Kore-eda' nın Canavar filmi, bir öğrencinin (Minato Mugino) yaşadığı trajediyi, önce annesi Saori ve sonra öğretmeni Hori'nin bakış açısından ele alarak olayların gerçek yüzünü araştırıyor. Veli gözüyle bakıldığında okulda öğretmen şiddetine maruz kalan bir çocuk için dul bir annenin verdiği mücadeleyi haklı buluyor izleyici. Sorumlunun suçunu kabul etmesi ve okul yönetiminin de gerekeni yapması gerektiği düşüncesine izleyici de destek veriyor. Sonra yine hikayeyi annenin gözünden alıp öğretmenin gözüne çevirdiğimizde az önce yapılan tüm yargılamalar birden düşüyor ve yeni bir iddia makamı oluşuyor. Oklar bu kez çocuğun üzerine çevriliyor. Derken öğretmenin gözünden çıkıp öğrencinin gözünden bakmaya başladığımızda ise kendimizi o noktada bir sarmalda buluyoruz ve filmin başından beri çocuğun tekrar edip durduğu ve bizim de bu yüzden çocuğun yarım akıllı olduğunu düşündüğümüz o sorunun aslında bizlere sorulduğunu anlıyoruz: Canavar peki kim?

Filmin kurgusu izleyici aynı zaman içersinde çeviriyor. Benzer günleri ve olayları farklı gözlerle bizlere sunan bu anlatım tarzı "Rashomon" anlatım tekniği olarak adlandırılıyor. Aynı olayı farklı yön ve kişilerle ele alıp "doğruluk","adalet" gibi kavramların göreceli olduğunu vurgulamak için kullanılan bir tekniktir. Ve yönetmen bu tekniğe ek olarak karakterlerin iç dünyalarına odaklanarak duygusal derinlik de yaratıyor. Çocuğun sorunlu yaşamı, annesi Saori'nin çaresizliği ve öğretmen Hori'nin kendi iç mücadelelerini bizlere sunduğunda karakterlerle empati kurma şansını yakalıyoruz. İşte bu noktada adalet kavramımız manipüle edilmiş oluyor, iyi ya da kötü. Kore-eda izleyiciyi etkilemeyi ve düşündürmeyi film boyunca sürdürüyor. Annenin yalnızlığı, öğretmenin içsel çatışmaları, çocukların karşılıklı ilişkileri üzerinden izleyiciye toplumsal normlara, ahlaki değerlere ve insan ilişkilerine dair bir dizi soru sorma fırsatı veriyor. Sorular çoğalıyor ama cevap kısmını izleyiciye bırakıyor. Çünkü doğrular artık özneldi.

Film, Kore-eda'nın imza tarzını taşıyan yavaş tempolu anlatımı kullanmasına rağmen sonuna kadar merakla izletmeyi başarıyor. İzlediklerimiz sadece bir gencin trajedisi değil, aynı zamanda insan doğasının karmaşıklığını, ahlaki ikilemleri ve toplumsal normların etkilerini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir anlatı.


btw:

Felsefirastyon - Serdal Özdemir

Henüz 12 yaşında iken annesini kaybetmiş genç bir kız çocuğun, 12sinden sonra hayatına hiç tanımadığı babasının dahil oluşunu konu edinen, 2022 senesinin samimi filmlerinden Aftersun'ın ardından, bana benzer hazzı veren 2023 yapımı bu film, sadece tatsal benzerliklerinden öte, yönetmenlerinin benzer çizgisiyle de dikkatimi çekiyor. Aftersun filminin yönetmeni Charlotte Wells kısa filmlerin ardından ilk uzun metraj filmi Aftersun'ı çekmiş ve bu filmiyle Bafta'da En İyi İngiliz Yapımı Film dalına aday gösterilmişti. Yine Scrapper filminin yönetmeni Charlotte Reagen de kısa filmler sonrası ilk uzun metrajlı bu filmiyle Bafta'da aynı ödüle aday gösterildi. 


Film, 12 yaşındaki Georgie'nin annesinin ölümünün ardından hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. Mahalle bakkalının da yardımıyla 'amcasıyla beraber yaşadığı" yalanı ile Sosyal Hizmetleri kandırıp tek başına bu mücadelesine devam ediyor. Bazen çocukluğunu yaşıyor, yakın arkadaşı Ali ile oyunlar oynuyor, bazen de hayatın kendisine yüklediği yük gereği geçiminin derdine düşüyor. Bunu da çaldığı bisikletleri satarak yapıyor. Yani tek başına ev işlerini yapan bir anne, eve ekmek getiren bir baba ve arkadaşlarıyla oynayan bir çocuktur. Çekirdek aile değil, bütünüyle atom aile. Tamamen unutulmuş bir babanın, hayatına beklenmedik şekilde girişiyle bazı şeyler değişiyor ve bu noktadan sonra 12 yaşından sonra edindiği babasını kabulleniş zorluğunu izliyoruz. 

Baba Jason, kız arkadaşının hamileliğini kaldıramamış, bu sorumluluktan kendisini uzak tutmak için Ibıza'ya kaçmış ve oralarda partilemeye devam etmiş sorumsuz bir gençlikten geliyor. Yıllar sonra geri gelip çocuğunun yanında olma sorumluluğunu üstlenmek istese de, bu kez de kızı Georgie'nin önüne koyduğu duvarları aşması gerekiyor. İkili arasındaki bu ilişki çekişmesi zamanla birbirleri arasında bağ kurmalarına evriliyor. 


Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olmasının yanında başrol karakteri Georgie'yi oynayan Lola Campbell'in de ilk filmiymiş. Üzerinden çıkarmadığı Westham United formasıyla tek başına bir aileyi oluşturan o rolü iyi kotarabilmiş. Hakeza diğer çocuk oyuncu Alin Uzun'un da ilk filmi. Filmin babası Jason'ı oynayan Harris Dickinson da oldukça iyi bir çocuk-baba oyunculuğu yapmış. Eminem kesimi saçları, giyimiyle, kolyesiyle hala sorumsuz gözükmesi normal çünkü kendisi de bir bakıma hala yetişkin olamamış ama buna aday birisi. 

Yönetmen Charlotte Regan, her ne kadar konu öyle gözükse de geleneksel bir sosyal dram anlatımı yerine, yaratıcı ve muzip bir anlatımını tercih etmiş. Geleneksel sosyal dram anlatımı (kitchen-sink) aşığı Ken Loach fanları için bu filmde ekmek yok kısacası.