Oscar zamanı hazır yaklaşmaktayken, güçlü adaylıkları bulunan One Battle After Another filmini ve Oscarda güçlü duran kategorileri üzerine bir şeyler karamanın zamanı geldi. Sinners filmi gibi her dalda adaylığı olan bir tipte değil ama bazı kategorilerde oldukça güçlü ve hatta akademinin sevdiği türden bir aday profiline sahip. Önce filmi, sonra da adaylıklarını konuşmaya geçelim o zaman.
Paul Thomas Anderson (PTA)’ın
One Battle After Another filmi, günümüzün politik gerilimleri, kimlik savaşları ve gitgide sertleşen toplumsal çatışmaları sinemanın enerjisiyle harmanlayan, hem bir aksiyon hem de derin bir politik film olarak öne çıkıyor.
Thomas Pynchon’ın 1990 tarihli romanı
Vineland’dan serbest biçimde uyarlanan bu filmde
PTA, kitabı sadık bir şekilde uyarlamak yerine, kitabı tematik ve ruhsal bir kaynak olarak kullanıyor. Bitmek bilmeyen mücadeleler üzerine bir hikaye anlatırken, bireyin ve toplumun bu mücadelenin içinde nasıl sürüklenip şekillendiğini ve bu çatışmaların nesillere de nasıl sirayet ettiğini trajikomik bir şekilde işliyor.
Hikaye,
Fransız 75 adlı radikal bir yeraltı örgütünün
ABD-Meksika sınırındaki göçmen gözaltı merkezlerine düzenlediği saldırıyla açılıyor. Grubun lideri olan
Perfidia (
Teyana Taylor), karizmatik ve öfkesiyle çevresindekileri ateşleyen bir devrimci.
Bob (
Leonardo DiCaprio) ise grubun daha alt rütbede, şaşkın ve dağınık, ama idealist bir üyesi.
Perfidia’nın rehin aldığı aşırı sağcı
Albay Lockjaw (
Sean Penn), daha sonraları hem ideolojik hem de tuhaf bir cinsel saplantı şeklinde
Perfidia’nın peşine düşüyor.
Aradan 15 yıl geçiyor.
Perfidia ortadan kaybolmuş,
Bob ise artık kızı (!)
Willa’yı tek başına büyütmeye çalışan, yorgun, içkiye düşmüş bir babaya dönüşmüş.
Lockjaw ise hala onların peşinde. Eski örgüt üyeleri yeniden ortaya çıkınca hem
Willa hem
Bob tekrar karanlık bir kovalamacanın içine sürükleniyor.
Sensei Sergio'nun (
Benicio Del Toro) da katılımıyla filmin en güzel anlarını oluşturan kovalamaca ve kaçmaca sahnelerine bu noktadan sonra giriş yapıyoruz.
Paul Thomas Anderson'un kitaptan tema olarak aldığı birçok husus var. Bunların ilki: '
bitmeyen kültür savaşı'. Film, adını da ima ima ettiği gibi, toplumun bir '
sonraki çatışma'ya hazırlanma halini anlatıyor. 60’lardan 80’lere uzanan karşı-kültür dalgalarını bugüne taşıyor ve politik gerilimin hiç bitmediğini bize gösteriyor.
ICE operasyonları, sınır politikaları, ırkçılık ve beyaz üstünlüğü gibi güncel meseleler filmin arka planında değil, bu noktada tam merkezinde yer alıyor. Aynı zamanda
Bob ve
Willa’nın ilişkisinde, devrimci mirasın yeni kuşaklara aktarılmasındaki gerilim hissediliyor.
İkinci tema ise:
'radikalizm ve bedeli'.
Perfidia’nın liderliği ile
Bob’un idealler uğruna çürüyen kişisel hayatı, direnişin hem yüceltilen hem de yıpratıcı yanlarını gözler önüne seriyor. Filmin ikinci yarısındaki tematik kayma (yorgunluk, unutulmuş şifreler, çözülmüş örgüt bağları) politik mücadelenin kaçınılmaz bedeline dair melankolik ama kara komik bir not bırakıyor.
Üçüncü tema ise: 'devletin güç saplantısı'. Lockjaw karakteri abartılmış bir karikatür gibi görünse de PTA’nın niyeti açık.Yani bu karikatür, aslında günümüzün gerçek güç sahiplerinin şiddet ve korku üzerine kurulu zihniyetini temsil ediyor. Film, özellikle beyaz üstünlüğüne dayalı politik dilin kökenlerini ve motivasyonunu etkiliı bir şekilde ifşa ediyor.

Oscar adaylıklarına bakacak olursak en güçlü adaylıklarından birisi
En İyi Yönetmen kategorisi.
Paul Thomas Anderson, bu filmde belki de kariyerinin en enerjik ve riskli işlerinden birine imza atıyor.
Inherent Vice’ın hayal atmosferiyle
There Will Be Blood’un politik karanlığını birleştiren
PTA, burada temposu neredeyse hiç düşmeyen bir aksiyon dili kuruyor. Film, hem yüksek bütçeli stüdyo işi hem de açıkça politik bir film. Akademi son yıllarda tam da bu dengeyi ödüllendirmeyi seviyor. Aksiyon sinemasına yaklaşan sahneler, uzun kovalamacalar ve temposu hiç düşmeyen yapı da
Anderson’ın kendini tekrar etmediğini, beklenenin dışında da olabileceğini gösteriyor. Hem şu da var ki
PTA kariyeri boyunca
Akademi tarafından defalarca aday gösterildi ama hiç kazanamadı. Bu durum
Oscar tarihinde sıkça görülen 'gecikmiş ödül' anlatısına dönüşmüş durumda ve buna nihayet bir son verebilirler.
Paul Thomas Anderson'a
Oscar elbet birgün verilecek ise, bu film bunun için iyi bahane.
Oyuncu performansları da filmin bir diğer bel kemiği. Di Caprio şaşkın ve kırılgan Bob rolüyle hem komik hem trajik. Kariyerinin en büyük rollerinden biri olmasa da Marty Supreme filmindeki rolüyle Timothee Chalamet ile beraber En İyi Erkek Oyuncu kategorisinin en önemli iki adayından biri.
Teyana Taylor ise
Perfidia rolü ile başrollerden sahne çalıyor. Aday olduğu
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu rolünün de en güçlü adayı konumunda. Bir diğer güçlü aday ise
Lockjaw rolüyle
Sean Penn’in
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylığı.
Sean Penn'in performansı ise hem ürkütücü hem de karanlık bir mizah taşıyor. Akademi, 'rahatsız eden ama cesur olan kötüler'i seviyor. Akademi’nin bu tür performanslara ilgisinin en net örnekleri olarak
Javier Bardem’in
No Country for Old Men filmindeki
Anton Chigurh performansı ve
Christoph Waltz’ın
Inglourious Basterds filmindeki
Hans Landa performansı gösterilebilir.
Sonuç olarak
One Battle After Another, gereğinden fazla uzun olması, bazı durumlarda yaşadığı ton karmaşası ve kötü karakterinin fazla karikatürize olması gibi bazı kusurlarıyla birlikte yine de iddialı bir yapım olarak öne çıkıyor. Cesur politik dili, yüksek enerjisi, güçlü performansları ve teknik ustalığıyla etkileyici bir sinema deneyimi sunarken; uzun süresi, ton karmaşası ve zaman zaman aşırı doğrudanlaşan anlatımı nedeniyle herkese hitap etmeyen bir film haline geliyor. Tam da bu nedenle film, kimi izleyiciler için yılın en önemli yapımlarından biri olurken, kimileri için yorucu ve fazla iddialı bir deneme olarak kalıyor.
Paul Thomas Anderson’ın filmi, sevilip sevilmemesinden bağımsız olarak, çağımızın politik ve kültürel ruh halini tartışmaya açan güçlü bir sinemasal metin olmayı başarıyor. Bu çerçeveden bakılınca da oldukça politize olmuş
Amerikan halkı için
Oscar ile ödüllendirilirse hiç de şaşılmasın.